Milliyetçilik, Ulusalcılık, Nasyonalizm

Sözlük | canakci | Haziran 30, 2018 at 9:50 pm

Milliyetçilik sosyologlar ve politik felsefecilerin çoğu zaman hiç uyuşamadıkları “millet(ulus)” kavramının açık bir tanımının yapılabilmesine eklemlenmiş bir kavramdır. Millet bir ırkı veya kültürü temsil etmez, çünkü çok ırklı ve çok kültürlü milletler vardır, örneğin ABD öyledir. Millet ayrıca bir coğrafi bölgeyle eşanlamlı da değildir, çünkü mesela Avrupa’da yaşayan bir Amerikalı kendini Amerikan ulusunun bir üyesi olarak hissetmeye devam eder ve hatta bu durumda kendi Amerikancılığının ülkesindeyken olduğundan daha fazla bilincine varır. Son olarak, bir millet (ulus) belirli bir devlete bağlılık ile de tanımlanamaz. Çünkü pek çok ulusal kimlik (Kürtler ve Tibetliler gibi) bağımsız bir devlete sahip değildir. O yüzden millet kavramının tanımı için bunlardan daha iyi bir tanım bulunması gerekir.

Belki de millet kavramı için en iyi bir tanım politik teorisyen Benedict Anderson’dan gelmiştir. Anderson “millet”i ırk, dil, coğrafya ve siyasal ayrımları aşan şekilde kendisini tarih içinde birlikte seyahat eden bir topluluk olarak tasavvur ve tahayyül edilen bir cemaat olarak tanımlamıştır. Anderson’un bu “hayal edilen cemaat” tanımı ayrıca bir ulus içindeki tüm insanların o toplumun bir parçası olduğu veya olmak isteyebileceği varsayımını içermediğinin kabulüyle de sınırlanmıştır. Bir ulus içindekilerin genel mutabakatıyla tanımlanan bir iç-grup olmasının yanında; bir ulusun üyeleri zaman içinde gelenek ve rızalarıyla üyelik kriterlerini değiştirebilirler. Böylece bir ulusa ait olma durumu kimi uluslarda ırk, dil, dine bağlı olduğu gibi kimilerinde de bir dizi siyasi ve etik değerlere ya da giyim, yeme, hareket tarzı gibi ortak kültürel uygulamalara dayalı olarak gelişebilir. Bir ulus zaman içinde bu konuda bir ölçüt dizisinden başkasına geçebilir ve kimi zaman bu değişim çok radikal olabilir. Mesela orta çağda Kelt dilini konuşanlar İngiliz ulusu üyesi kabul edilmezken şimdi genellikle ediliyor. Nantes fermanının kaldırılmasının ardından Fransız Protestanları Fransız ulusu içinde yok kabul edilmekteydiler oysa bugün Fransız ulusal kimliği doğal olarak Protestanlığı da içermektedir.


Her ne kadar sınırları tanımlanmış ve belirlenmiş olsa da bir milletin egemenliği varsayıma dayalı bir geometrik alanı kapsar ve bu özellikle modern çağda olmak üzere tarihin çoğu boyunca da böyle olmuştur. Ulusların (G. W. F. Hegel’in ileri sürdüğü biçimiyle) kendi sınırlarını koruma “hakkı”, kendi kendini yönetme “hakkı” ve —oldukça mistik bir şekilde— kendi kaderlerini tayin “hakkı” olduğu söylenegelmiştir. Hegel in muazzam etkili olan “Haklar” Felsefesi’nde; bir ulusun bir ulus-devlet –yani geleneksel olarak işgal etmekte oldukları bölgeyi ve ulusun o bölgedeki tüm üyelerini kapsayan bir devlet– yaratarak kendi kaderini tayin ve ikmal etme yönünde bir ahlaki yükümlülüğü bulunduğunu iddia eder. Der ki, böyle bir antite ulusun kolektif iradesini bünyesinde barındırdığı için kendi namına hareket etme hak ve yetkisine sahiptir, çünkü bir ulus-devlet hem milli iradenin hem de tarihin kişiler üstü icraatlarının bir tecellisidir ve bu durum kendi toplum üyelerinin ona itaatini zorunlu kılar.
Hegel der ki; Ulus-devlet kendi büyüklüğü uğruna üyeleriyle savaşabilir ve savaşmalıdır: Devlet kendi başına bir etik bütündür, özgürlüğün gerçeklemesidir ve… bizzat tanrının dünyadaki yürüyüşüdür. Devlet budur. O akıl almaz mistik üslubuyla bir yerinde de der ki; “”Ulusa doğal prensip formunda bir Idea yüklendiğinde dünya şuurunun kendi kendini geliştiren özbilinçliliğinin ilerleyişiyle eksiksiz olarak yürürlüğe konur. Böylece; son çözümlemede milliyetçilik kendi “”hayal edilen cemaatimiz yani ulusumuzun””in tarihte özel bir yeri vardır ve bir devlet kurulmalıdır ve —bunu başarabilmek için— silahlanmalıdır. Milliyetçilik der ki; bir insanın kendi ulusu öbür uluslarınkinden daha üstün hak ve çıkarlara sahiptir ve bu haklar güç kullanılarak kazanılacaktır.

Öte yandan bir milletin —yani bir kolektifin— “egemenliği” liberteryenler için çok derin problemlere işaret eder. Onlar çok kararlı bir biçimde bir bireyi cemiyetin ahlaken tek belirgin unsuru olarak görürler ve bireysel hakları grup hakları ve yükümlülüklerinin önünde yerleştirirler. Hatta, liberteryenler aslında herhangi kolektif hak ve yükümlülüklerin varlığını dahi reddetme eğilimindedirler.

O yüzden çoğu liberteryen milliyetçiliği insanlığın içine işleyen derin bir lanet olarak görür. Her ne kadar liberteryenler de kendilerini bir ulusla tanımlama, vatanseverlik ve hatta çeşitli uluslara milliyetçi bağlılık duymaya karşı bağışıklık içinde olmasalar da bireysel hakların ulusal olmayıp evrensel olduğunu ve milliyetçiliğin aşırı tehlikeli bir güç olduğunu bilir ve tanırlar.

Milliyetçiliğin ölümcül sonuçları yabancı ürünlere gümrük vergileri koymak gibi nispeten zararsız bir seviyeden başlayıp soykırım işlemeye kadar uzanır ve bir makalenin içinde özetlenemeyecek kadar geniş ve yaygındır.

Bir ulusun üyeleri kendi ulusal kimliğinin —yani milli grup üyeliğinin— dinle bağlantılı olduğu kararına varırlarsa hemen ardından çoğu zaman dinci işkence ve zulümler başlar. Devlet çoğu zaman ulusal büyüklüğün gerçekleştiricisi olarak görüldüğünden, milliyetçiliğin tahriki altındaki devlet görevlileri de çoğu zaman yetkilerinin sınırlarını görmezden gelmeye meyillidir. Böylece devletler neredeyse kaçınılmaz olarak ilhamını milliyetçilikten alan zulümlerin faili olurlar.

Devletlerin fiili yöneticisi konumunda olan kişiler fiilen milliyetçiliği özendirecek pek çok şey yapmışlardır. Yöneticilerdeki bu eğilimin sebebi milliyetçi mantık altında kimin iradesinin milli iradeyi oluşturacağını tam olarak belirlemenin güçlüğünden kaynaklanır —Ama, elinde şiddet kullanmaya hazır bir gücü bulunan devlet tipik olarak kendisi oraya oturmaya yatkındır. Ludwig von Mises’in anlattığı gibi, “maalesef, doğru Alman düşüncesine sahip olmayan Almanlar var” diyebilen Naziler olmuştur. Bu önerme sanki çoğunluk oyunun “yanılmazlığı” iddiasını içerir gibidir. Ancak, Naziler çoğunluk oyuyla karar vermenin “açıkça Almanlığa aykırı” olduğunu da iddia etmişlerdir. Dolayısıyla Nazi düzeninde birinin layıkıyla Almanlığını ortaya koyabilmesi için kendisi asla herhangi bir şeyi iddia etmemesi ve sadece o konudaki bir devlet direktifini beklemesi gerekmekteydi.

ABD de mililyetçi duygulara bağışık değildi. Tarih boyunca, milliyetçiliğin devlet gücüne karşı konulmuş en güçlü sınırlamaları bile aşındırmayı başarabildiği gözlenmektedir.

Fransızlarla 1798’de yaşanan savaşımsı durum sırasında ABD’de getirilen The Alien and Sedition Acts (Haklardan mahrum yabancılar, fitne fesat yasası) eski örneklerdendir. Bu yasa ülkede yaşayan yabancılara sert sınırlamalar getirmesi yanında başkan aleyhinde eleştirel yazı yazma ve konuşmayı da cürüm haline getirmekteydi. Daha yakın zamandan bir örnek vermek gerekirse de 2001 yılında getirilen USA-PATRIOT Act (ABD Vatanseverlik Yasası) da açıkça özgürlüklerin ihlali bahasına da olsa “”milli müdafaa”” güdüsüyle hazırlanmıştı. Benzer önlemler ABD’nin savaşa girdiği her durumda yürürlüğe sokulmuştur. Buna savaş zamanlarında zorunlu askere almalar, yayın sansürleri ve her tür medeni haklara getirilebilen sınırlamaları ekleyebiliriz —bu konudaki en kötü şöhretli bir örnek de Japon asıllı Amerikan vatandaşlarının ikinci dünya harbi sırasında enterne edilip temerküz kamplarına alınmasında yaşanmıştır.

Bu tür önlemler akla şu kafa karıştırıcı soruyu getirmektedir: Mademki Amerika Birleşik Devletleri özgürlük içine doğmuş bir ulustur, o halde bu ulusun kendine özel tarihsel yazgısı içinde düşündüğümüzde Amerikan milliyetçiliğinin vatandaşına daha az değil fazla özgürlük getirmesi gerekmez miydi? Devlet gücünün arttırılmasına karşı çıkanlar da hakikaten hep bu soruyu ortaya atmışlardır. Ancak, diğer milliyetçilikler de bazen özgürleştirmeci güç olarak kullanılabiliyor. Leh, Çek, Macar milliyetçilikleri örneğin, soğuk savaş sırasında bu ulusların özgürlük seven üyeleri Sovyet güdümünden kurtulmak için mücadele verdiler. Yine de “milli büyüklük” arzusu kökeninde kolektivist bir arzudur ve o yüzden en iyi niyetli milliyetçiliklerin tehlikelerini bile tamamen silmek belki hiç mümkün olamayacaktır.

Bu hususu en açık gösterebilecek bir örnek de belki de bu güne kadar girişilen en iyi niyetli bir milli girişim olan 1919 Versailles Antlaşmasıdır. Bu anlaşma kendisi hiç şüphesiz milliyetçi bir girişim olan Birinci Dünya Savaşını bitirmek amacıyla tasarlanmıştı. Gelecekte girişilebilecek savaşlara karşı bir önlem olarak bu anlaşma Avrupa halklarının hepsine kendi kaderini tayin hakkı (self determinasyon) ve çoğuna ulusal bir anavatan vermekteydi. Dahası, anlaşma Büyük Savaşı başlatanlara ceza öngörmekteydi —ki bu aslında kolektif kazananlar ve kaybedenler talep eden milliyetçiliğin ruhuna da uygundu. Son olarak, anlaşma yasal olarak bir milletler üstü yönetim antitesi ve bir milletler birliği öngörmekte, bu şekilde bir ulusu bireylerin üstünde bir siyasi aktör olarak tanımlamaktaydı. Bugün çoğu tarihçiler bu anlaşmayı devasa bir hata ve başarısızlık olarak tanımlamakta hemfikirler: Almanya’ya karşı öngörülen cezai yaptırımlar Alman halkını canından bezdirdi ve Alman milliyetçiliğini alevlendirdi. Bunun sonucunda o zamana kadar bilinen en cani nasyonalist siyasi hareket olarak Nazizm doğdu ve serpildi, çözüm için gereken zaferlerin zorlamasıyla, Versay Anlaşmasının ortaya çıkardığı kırılgan küçük anavatanların hepsini istila ettiği sırda Milletler Birliği onu durdurmak işçin tamamen güçsüz bir haldeydi.


Milliyetçilik günümüz dünyasında özgürlükçülük düşmanı anahtar güçlerden birini bir bütün olarak temsil eder. Hatta anahtar ulusal kimlik olarak söylemlerinde özgürlük ve barıştan söz eden milliyetçilikler bile etik kolektivizm kökenlidirler. Bireyci felsefeler milliyetçiliğe hep şüpheci yaklaşmışlardır ve zaman zaman taktik işbirlikleri ve nadiren görülen uzlaşılar dışında liberteryenizm için de durum özellikle böyledir.

(Kaynak: Jason Kuznicki
https://www.libertarianism.org/encyclopedia/nationalism
15 Ağustos, 2008.)

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.