Eğitim

Sözlük | canakci | Temmuz 16, 2018 at 10:40 pm

Eğitim terimi öğrencilerin becerilerini, değerlerini, bilgilerini ve geleneklerini öğrendikleri sistematik sürece atıfta bulunur. Her ne kadar önemli fikir birliği alanları bulunsa da istenen içerik ve eğitim sonuçlarına ilişkin tercihler, aileden aileye farklılık gösterir. Batı’daki örgün eğitimin kökenleri, 5. yüzyıla kadar uzanmaktadır ve kurumun 2.500 yıllık tarihi boyunca çok çeşitli alternatif finansman sistemleri kullanılmıştır. İktidar gücünün eğitimdeki ağırlığı ülkeden ülkeye değişse de hâlihazırda sanayileşmiş ülkelerde vergi destekli devlet okulları çoğunluktadır.


Günümüz devlet okul sistemlerinin 19. yüzyılın ortalarından sonlarına kadar olan başlangıç döneminden bu yana, piyasa teşviklerini ve ebeveyn tercihlerini yeniden gündeme getirmek için zaman zaman bazı önerilerde bulunulmuştur. Bu tür reformlar için çağrılar, 20. yüzyılın son on yılları boyunca istikrarlı bir şekilde artmış ve alternatif yapı düzenlerinin göreceli yararları konusunda güçlü bir tartışmaya yol açılmıştır.

Halkın eğitimden beklentileri bireysel ve sosyal olmak üzere iki kategoriye ayrılır. İlk kategori, ebeveynlerin kendi çocukları için istedikleri şeyleri içerir; ikincisi ise vatandaşların, tüketiciler olarak eğitim sistemlerinin üretmesini beklediği daha geniş sosyal etkileri içerir. Ebeveynler için, yaşamda ve işte başarıya hazırlık, her şeyden önemlidir ve özel hedefler arasında temel akademik ve mesleki beceriler, ahlak ve din eğitimi, güvenli ve çalışkan bir eğitim ortamı ve bu hedeflerin uygun maliyetlerle karşılanabilmesi dileği vardır.

Ebeveynler arasında iş becerileri ve temel akademisyenliğin önemi konusunda önemli bir anlaşma vardır, ancak tercihler özellikle din eğitimi konusu başta olmak üzere diğer alanlarda önemli ölçüde farklılık göstermektedir. Modern demokrasilerde halkın büyük bir kısmı iyi bir eğitim sisteminin hedeflerinin şunları kapsaması gerektiğini düşünüyor: bütün çocuklar, gelire bakılmaksızın eğitime erişebilmeli, okullar topluluk uyumunu, ebeveyn katılımını ve sorumluluğunu teşvik etmeli, ayrıca demokratik sürece anlayış ve katılımı geliştirmeli.

Tarihsel olarak, örgün eğitim sistemleri çoğu zaman aşamalı ve evrimsel bir süreçle şekillenmiştir. Ekonomiler ve ticaret büyüdükçe, bir yandan okur-yazarlık giderek daha değerli hale gelirken öte yandan ebeveynler de giderek çocuklarının emeği olmadan daha iyi yapabilir hale geldiler. Bu gelişmeler eğitim için hem fırsat hem de teşvik sağlamıştır.

Küçük bir yönetici elitin ötesine geçen en eski örgün eğitim vakalarından biri, milattan önce 5. yüzyılın başlarında, Atina’nın Yunan şehir devletinde görülmüştür. Orada sadece özgür erkek çocukların resmi olarak eğitilmesinde hem kadınların hem de kölelik kurumunun rolünün toplumdaki hâkim görünümü katkıda bulunmuştu. Uygun çocuk nüfusunun çoğunluğu, en az birkaç yıl boyunca okula devam ettiler. Öğrencilerin ilgisini çekmek için birbiriyle yarışan bağımsız öğretmenler tarafından hem temel (ilkokul) hem de ileri düzeyde öğretim sunuldu. Öğrenim, yoksul çocuklar için hali vakti yerinde olanlara göre genellikle daha az yıl boyunca sürmesine rağmen ücretler iyice yoksullar dışında hemen herkesin karşılayabileceği bir düzeyde idi. Hükümet, Atina’daki eğitimin sağlanması, finansmanı veya düzenlemesinde hiçbir rol oynamamıştı.

Atinalı eğitimin karmaşıklık düzeyi, kapsamı ve çeşitliliği 5. yüzyıla kadar sürekli büyüdü ve kızlar için en az bir okul yüzyılın ikinci yarısında filozof Aspasia tarafından açıldı. 4. yüzyılın son onyıllarında ise kızların eğitimi, Yunanca konuşulan tüm bölgelerde yaygın hale gelmiştir. Atina’da benimsenen pedagojik sistemle ilgili çok fazla sonuç çıkarmak mümkün değil, ancak, zirvede olduğu dönemde Atina’nın en okuryazar, ekonomik açıdan en başarılı ve zamanının kültürel açıdan en canlı toplumlarından biri olduğu söylenebilir.

Milattan önceki 2. yüzyılın sonlarında Roma cumhuriyetindeki eğitim de Klasik Atina’dakine benzer şekilde yapılandırılmıştır. Cicero şöyle yazdı: “İnsanlarımız hiçbir zaman serbest doğan gençler için kanunla tanımlanıp resmi olarak kurulmuş tekdüze bir eğitim sistemi istemediler.” İki sistem arasındaki en dikkate değer fark; Romalı öğretmenlerin genellikle Yunan köleleri, klasik Atina’daki öğretmenlerin ise genellikle özgür bireyler olmasıydı. Roma’daki ebeveynlerin çocuklara verilecek eğitim üzerindeki kontrolleri, M.Ö. 40′lar ve 30′larda cumhuriyetten imparatorluğa doğru geçildikçe yavaş yavaş yok oldu. Her yeni imparatorun yükselişi ile öğretilebilecek konular ve öğretebilecek kişilere ek kısıtlamalar getirildi. Emperyal otoriteler ayrıca 1. yüzyılda, özellikle de emperyalist liderliği öven ve politikalarını destekleyen öğretmenler için zaman sübvansiyonlar sunmaya başladılar.

6. yüzyılda Batı Roma İmparatorluğu’nun dağılmasıyla birlikte, özellikle de manastırlar etrafında izole edilmiş bazı eğitim faaliyetleri var olmaya devam etmesine rağmen, Avrupa’da kitlesel eğitim ortadan kalktı. Ancak, Batı’da popüler okuryazarlık ve öğrenme ortadan kalkmakta iken, Doğu’da kök salmaya başladı. 8. yüzyıla gelindiğinde, eğitimde kuvvetli bir pazar Kuzeybatı Hindistan’dan kuzeybatı Afrika’ya ve Akdeniz’e kadar Arap kontrollü bölgelerde ailelere hizmet etti. Pek çok okulun özel olarak sübvanse edilmesi ve böylece eğitime erişimi genişletmesine karşın, eğitim piyasasında sistematik bir hükümet düzenlemesi, hükmü veya finansmanı bulunmamaktaydı. Yüzyıllar boyunca, İslam dünyası, daha önce gitmiş olan her şeyden en azından eşit derecede bir okuryazarlık düzeyine sahipti. Şiirde ve felsefede, son derece üretken ve bilimlerde, eşsizdi. Bir tarihçinin gözlemlediğine göre, bu eğitim sisteminin canlılığı, okulların giderek artan biçimde devlet kontrolüne girdiği ve dar siyasi ve dini amaçları teşvik etmek için araçlara dönüştürüldüğü 11. yüzyılda azalmaya başlamıştı.

14. yüzyıl Avrupa Rönesansı, halkın büyük çoğunluğunun eğitimi üzerinde pek az bir etkiye sahipti ve okuryazarlığın yönetici egemen seçkinlerin dışındaki kesimlere doğru bir kez daha gelişmesi 16. yüzyıla kadar gerçekleşmedi. Elbette, matbaacılıkta hareketli hurufat sisteminin icadı ve kitap endüstrisinin ticarileşmesi, okuryazarlığın Avrupa çapındaki gelişmesinde çok fazla etkili oldu. Alman devletlerinde okuryazarlık, 17. ve 18. yüzyıllarda Avrupa’nın en yüksekleri arasındaydı, ancak büyümesi, soylular ile avam kesiminin hedefleri arasındaki farklar nedeniyle zaman zaman engelleniyordu. Soylular Latince konuşan bir bürokrasinin eğitimine destek olurken, halk kitleleri de kendi ana dillerinde eğitim almaya çalıştılar.

İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri’nde, neredeyse herkesin okuryazar hale gelmesi 19′uncu yüzyılın ortalarına doğru gerçekleşti. Bu noktaya kadar, her iki ulustaki eğitime, hükümetlerin pek sınırlı bir katkı veya desteği olmuş, eğitim esas olarak tamamen serbest ve rekabetçi bir girişim olarak gerçekleşmiştir. Ancak, 19. yüzyılın ikinci yarısında vergiyle finanse edilen ve tamamen devletin yönettiği okul sistemleri yükselişe geçti. Araştırmacılar, artan eğitim vergileri ve azalan (sonunda sıfıra inen) eğitim harçlarının etkisiyle özelden devlete doğru olan geçişler artmasına rağmen, okullara toplam kayıt sayılarının bu dönüşümden pek etkilenmediğini göstermişlerdir.

Eğitim hizmetlerinin sağlanmasında serbest piyasadan devlete doğru olan bu geçişin etkileri halen büyük ölçüde tartışmalıdır. Devlet eğitimciliğini eleştirenler öğrenci başarısının durgunlaştığı veya gerilediği; ebeveyn tercih, kontrol ve katılımının azaldığını; verimliliğin düştüğü ve maliyetlerin arttığı ayrıca halk topluluklarının devlet okullarındaki eğitimin içeriği üzerindeki çatışmalarının yaygın ve olağan hale geldiğini söylemektedirler. Aslında, çalışmalar şu anda devlet okulu eğitim maliyetlerinin ortalama özel okullara göre iki kat kadar daha uygun olduğunu göstermiştir. Bununla birlikte, hükümet tarafından yönetilen okul sistemlerinin savunucuları, tüm bu iddialara itiraz ediyorlar. Ortalama öğrencinin bugün eğitimin daha fazla yılını tamamladığını, başarılarının sabit kaldığı veya yükseldiğini, pedagoji uzmanlarının ebeveynlerden daha iyi eğitim kararları verdiklerini, maliyet artışlarının ya abartıldığını ya da haklı şekilde gerekçelendirilebildiğini, ayrıca eğitim içeriği üzerindeki çatışmalarının da okulların devlet tarafından işletilmesinden kaynaklı olmadığını ileri sürüyorlar. Ebeveyn katılım düzeyindeki azalma konusunun ise okulların governans yapısıyla ilgisi olmayan kültürel bir fenomen olduğunu savunuyorlar.


Bu farklı değerlendirmeler, devlet tarafından işletilen eğitime karşı özel sektör eğitiminin liyakat esasıyla ilgili bir tartışmayı teşvik etti. Henüz bir fikir birliğine ulaşılamadı ancak zaman zaman birbiriyle örtüşen birkaç bakış açısı bulunuyor. Spektrumun bir ucunda hükümet eğitiminin tek olmasa da halkın eğitim amaçlarına yönelik toplumsal hedeflerini yerine getirme konusundaki en iyi mekanizma olduğunu düşünenler var. Bu grup, daha yüksek harcamalar, azaltılmış sınıf boyutları, geliştirilmiş öğretmen sertifikasyonu ve eğitimi, yöneticiler için liderlik programları ve benzerleri yoluyla eğitim çıktılarını geliştirmeyi savunmaktadır. İkinci grup, hükümetin işleyişini ve okulların gözetimini vazgeçilmez olarak görür, ancak tüm ailelerin çocuklarını otomatik olarak bir okula atamak yerine mevcut devlet okulları arasından seçtikleri takdirde sistemin gelişeceğini düşünür. Bu uygulama devlet okulu seçimi olarak bilinir. Üçüncü bir grup, ebeveyn seçimine ihtiyaç olduğunu kabul eder, ancak bu seçimin mevcut hükümet okulu yönetmeliklerine göre çok sınırlı olduğunu düşünür. Asgari düzeyde öğrenci başarısı sağlamaya söz veren devlet okulları için bu düzenlemeleri kolaylaştırmanızı tavsiye eder. Bu ayrıcalıklı düzenlemeler ve sözleşme performans yükümlülükleri kombinasyonu altında faaliyet gösteren devlet okullarına charter(özellikli) okullar deniyor. Dördüncü bir grup ise Charter okulları hakkında, “gittikleri kadar iyiler ama yeterince uzağa gitmiyorlar” savunmasında bulunuyor. Bu grup, tüzük altında faaliyet gösteren devlet okullarının bağımsız okullarla karşılaştırıldığında çok fazla sınırlamaya sahip olduğuna inanmaktadır. Bunlar arasında yeniden düzenleme olasılığı ve adanmış dini eğitim sunulmaması, eğitim seviyelerinin ayarlanması veya kabul kontrol girişimleri yer almaktadır. Onların bu sorunlara çözüm önerileri, devletin kendisi bir okullaşma yapmadan mali destek sağlamasıdır. Özellikle, devletin vergilerle topladığı parayı çocuklara yönelik olarak ailelere çocuk başına eğitim için ayrılan pay olarak doğrudan dağıtmasını tavsiye etmektedirler. En meşhuru ekonomist Milton Friedman’ın 1950′lerin başlarında önerdiği bu ödemeler, kuponlar olarak biliniyor. Son bir grup da, diğer grupların savunduğu sözde piyasa politikalarının rekabetçi, tüketici güdümlü bir eğitim endüstrisi üretemeyeceğini ileri sürer. Bu son grup ayrıca, eğitimde gerçekten serbest piyasaların, araçlarla test edilmiş özel veya devlet destekleriyle sağlandığında, halkın eğitim için olan bireysel ve sosyal hedeflerini en iyi şekilde karşılayacağını ileri sürmektedir.
(Kaynak: Andrew Coulson, 15 Ağustos, 2008. https://www.libertarianism.org/encyclopedia/education)

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.