İcbar (Baskı/Zorlama Rejimi – Coercion)

Sözlük | canakci | Temmuz 12, 2018 at 9:32 am

Özgürlük Anayasası isimli eserinde F. A. Hayek, icbar (zorlama) kavramını “bir insanın eylemlerini kendi amacı için değil de, başka bir insanın iradesine hizmet etmek için yaptığı durumlarda ortaya çıkar” diye tanımlamaktadır. Bu nedenle, zorlama özgürlüğe yönelik diğer potansiyel tehditlerden ayırt edilmelidir. İlk olarak, baskı, insan aracılığı biçiminde bir müdahale gerektirir. Bazı şeyleri yapmakta serbest olmadığımız insan doğasının bir gerçeği ancak bu doğal sınırlamalar zorlayıcı olarak anlaşılamaz, çünkü bunlar insani tercihlerin veya insan kurumlarının ürünleri değildir.


İkincisi, baskı kavramının başkalarının vekâletiyle tercihlerimizi etkilediği tüm örneklere uyduğunu da söyleyemeyiz. Örneğin, bir insanın insan aracılığının bulunmadığı durumda yapacak olduğu seçimden daha farklı bir seçim yaptığı her durumda ortada bir icbar (zorlama) olduğunu söylemek de, bu terimin anlamını aşar gibi görünmektedir. Hayek’in dediği gibi, “Mesela, ünlü bir sanatçı tarafından resmedilmeyi çok isterim ama eğer sanatçı beni çok yüksek bir ücretten daha azına resmetmeyi reddederse, icbar edildiğimi (zorlandığımı) söylemek saçma olurdu. Bu kavramsal zorlukları bir kenara koymak için, zorlamanın, “bireyin kendi iradesine aykırı bir biçimde davranmasını sağlamak için güç kullanımı veya tehdidi” olarak tanımlandığı söylenebilir. Bu icbar tanımı siyasi bağlamdaki yaygın kullanımıyla da tam uyuşmaktadır.

Devlet, oldukça dolambaçsız bir icbar(zorlama) biçimi uyguladığı için, liberteryen siyaset teorisi, insan özgürlüğüne yönelik bu tehdidi devletin apaçık belirgin bir ahlaki tehlikesi olarak görür. Aslında, devletin ve kurumlarının indirgenemez biçimdeki bu zorlayıcı niteliği, politik gerekçelendirme için merkezi bir mesele oluşturmaktadır: Devletin güç kullanımını ve güç tehdidini haklı kılan şey nedir? En iyi ihtimalle, devletin zorlayıcı güçlerinin kendilerini “zorunlu bir kötülük” olarak tanımlaması ve buna göre haklı göstermeye çalışması yaygın bir durum. O yüzden, liberteryen siyasal düşüncesindeki en ciddi çalışma, devletin gerekçelendirilmesi ve devlet eylemine uygun gerekli sınırların belirlenmesiyle ilgili sorunlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Bu çalışmalar “devlet baskısının haklı gösterilemeyeceği” olasılığını açıkta bırakmakta ve bunun sonucu olarak da liberteryen ilkelerin bir tür politik anarşizme bağlılığı desteklediğini göstermektedir. Bununla birlikte, tarihsel olarak, liberteryen teori devlet baskısı için iki temel gerekçeden birini kabul etmiştir: (a) devletin zorlayıcı aygıtının rızaya dayanması ve (b) zorlayıcı tabiatı için gerekçenin temelini çıkarlarımızın politik kurumlar tarafından yürütüldüğü yolların içinde bulunması. Her iki gerekçenin de ortak noktası, devletin zorlayıcı gücünün toplumun bireysel üyeleri arasında daha da büyük endişe konusu olabilecek bazı baskı biçimlerini engellemek için gerekli olduğu varsayımıdır.

Devletin zorlayıcı yetkileri için rıza temelli gerekçe şu şekildedir: Bir bireyin devletin kanunlarına bağlı kalmaya rıza göstermesi durumunda, devlet ona karşı güç kullandığında ya da yasalara uyması için ona karşı güç kullanma tehdidinde bulunduğunda yanlış bir şey yapmış olmaz. John Locke, bu koşulu Hükümete Dair İkinci Tez’inde şöyle dile getiriyor:

  Bu durumda bir kimsenin kendini doğal hürriyetinden mahrum bırakarak sivil toplumun bağlarıyla bağlanabileceği tek yol, diğer insanlarla bir topluluk içine katılıp onlarla bütünleşerek birbirleri arasında rahat, güvenli ve barış içinde yaşayabilmek ve ona katılmayanlara karşı da daha güvenli bir konumda bulunabilmektir.

 

Locke, elbette, sivil toplumun gelecekteki üyelerinin böyle bir anlaşmaya taraf olduklarını söylemenin doğru olmayacağını, dolayısıyla onlara da devletin zorlayıcı kurumları altında yerlerini haklı çıkarmak için alternatif bir onay formu öneriyordu. Diyordu ki; herhangi bir devletin egemenliklerinin herhangi bir kısmının herhangi bir mülkiyeti ya da zevkine sahip olan her insan, ona zımni rızasını verir ve karşılığında o da diğer herkes gibi o hükümetin kanunlarına itaat etmekle yükümlüdür…

Locke, toplum üyelerinin kendilerini başkalarının politik gücüne maruz bıraktıkları ve böylelikle genel olarak “mülkiyet” olarak adlandırdığı “hayatlarının, özgürlüklerinin ve varlıklarının karşılıklı korunmasını” güvence altına alabileceklerini düşündükleri fikrindedir.

Devletin zorlayıcı güçlerinin “ortak çıkar” temeline dayalı gerekçesi, David Hume’un “Orijinal Sözleşmeden” adlı makalesinde ifade buldu. Hume bu makalede Locke’un devlet baskısını gerekçelendirme argümanını “her bireyin rızası”nın oynadığı ahlaki gücü hesaba katmadığı gerekçesiyle eleştirdi. Çünkü, Hume’a göre, sivil toplum zaten bağımsız gerekçelerle kurulmadıkça, “bu amaca yönelik zımnen yapılan vaatlerin” hiçbir bağlayıcılığı olamaz. Hume, rızaya itiraz etmek yerine, devletin gerekçesinin “insanların toplumda, en azından medeni bir toplumda, yasalar, hâkimler ve savcılar olmadan güçlülerin zayıfların haklarına tecavüzlerini engellemenin hiçbir şekilde mümkün olmadığı” varsayımına dayanmaktadır.

Aynı şekilde, FA Hayek, devlet baskısını çıkara dayalı düşüncelerle“ bireyin faaliyetlerini tutarlı ve rasyonel bir biçimde gerçekleştirebileceği en iyi koşulların sağlanmasını garantiye almak maksadıyla hazırlanmış bilinen kuralların uygulanmasını zorlamak üzere” gerekçelendirmektedir. . ”Bu tür argümanların temel noktası, her birey için bu etkilerden arınmış bir “korunmuş alan”ın ayrılabilmesi maksadıyla insan eyleminin bazı alanlarına göre baskıyı tolere etmemiz gerektiğidir.


John Stuart Mill de Özgürlük Üzerine (On Liberty) eserindeki icbarın(zorlamanın) uygun şekilde sınırlanmasına ilişkin savunmasında benzer şekilde birey için bu etkilerden arınmış “insan özgürlüğünün uygun bölgesi”nden söz eder. Mill’e göre, “bireysel ya da kolektif olarak herhangi sayıdaki insanoğlunun eylem özgürlüğüne müdahalenin temin edilmek istenen tek amacı kendini koruma hakkıdır. Bu ilke genellikle “zarar ilkesi” olarak adlandırılır ve Joel Feinberg’in diğer “hürriyet sınırlayıcı ilkeler” olarak adlandırdığı şeyden ayırt edilmesi gerekir. Özellikle, bu ilke, bireyin eylem özgürlüğüne müdahale edilmesinin haklı çıkarılmasında, eylemin saldırganlığı, onunla meşgul olan kişiye zarar vermesi ya da genel olarak ahlaka uygun olmadığı şeklinde yapılan kendi gerekçelendirilişiyle çelişir. Feinberg nihai olarak, hem zarar hem de suçun devlet baskısı için meşru sebepler olarak hizmet ettiğini savunarak aşırı liberal pozisyonu reddeder. Modern liberalizmin diğer bazı savunucuları da, devletin bir bireyi kendi iyiliği için kendi iradesine karşı hareket etmeye haklı olarak zorlayabileceği yolundaki paternalist görüşü savunurlar. Hatta bazı muhafazakârlar, devlet baskısının insanları ahlaki açıdan daha iyi veya daha erdemli hale getirmek için uygun bir araç olduğunu söyleyecek kadar ileri giderler.

Liberteryen yaklaşımı diğerlerinden ayıran temel nokta devlet baskısının gerekçelendirilmesi için kullanılabilecek tek makul savın “başkalarına zarar verme””konusu olduğu düşüncesine bağlılığıdır.

(Kaynak: Terry Price, 15 Ağustos, 2008 https://www.libertarianism.org/encyclopedia/coercion)

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.