Sanayi Kapitalizminin Yükselişi ve Krizleri

Para, Devletler ve Biz | megilmez | Ağustos 29, 2018 at 2:54 pm

Ulus devlet, bir ulusun egemenliği altında, belirli bir coğrafi sınır içinde ortaya çıkmış olan devlet yapısıdır. Ulus devlet modelinde devlet; politik ve jeopolitik çerçeveyi, ulus ise kültürel ve/veya etnik bir toplumu temsil eder. Ulus devlet kavramı bu iki varlığın belirli bir coğrafyada buluşmasıyla ortaya çıkar. Ulus devlet modelinde devleti oluşturan yurttaşların ortak bir dil, ortak bir kültür ve ortak değerleri paylaşması asıldır. Ayrıca ulus devlet kavramı her ulusun kendi kaderini kendisinin belirlemesi ilkesine de sıkı sıkıya bağlıdır. O nedenle dünyada ulusalcı hareketlerin de çıkış noktası olmuştur.

1618 yılında başlayan ‘Otuz Yıl Savaşları’na Avrupa’nın büyük devletleri olan İspanya, Avusturya, İsveç, Danimarka ve Fransa katıldı. Bu savaşların bazılarında Alman prenslikleri de yer aldı. Bu uzun savaşlar dönemi 1648’de Vestfalya Antlaşması’yla sona erdi. Almanya’da Kuzey Ren Vestfalya olarak adlandırılan eyaletin başkenti Münster’dir. Vestfalya Antlaşması görüşmeleri Münster kentinde yürütüldü. Bu antlaşma, yaşamımızda yer eden birçok kavram ve kurumun doğuşuna kaynaklık eden bir antlaşmadır, Bu antlaşmayla birlikte Avrupa, modem çağa geçiş yaptı. Egemenlik, sınırlar, başka bir devletin iç işlerine karışmama ve elçilik gibi kavramlar bu antlaşmanın getirdiği düzenle yaşamımıza girdi. Yine bu antlaşmayla birlikte devlet işleri ile din işleri birbirinden ayrılmaya başladı. Böylece laiklik yaklaşımının temelleri de atılmış oldu.


Vestfalya Antaşması’yla ortaya çıkan sınırları belirlenmiş devletlerle birlikte egemenlik kavramı yaşamımızda yerini aldı. Sınırları belli devletler birbirlerinin o sınırlar içindeki egemenlik haklarını tanıdıkça ulus kavramı, ümmet kavramının önüne çıkmaya ve yavaş yavaş dine dayalı devlet yerini laik devlet anlayışına bırakmaya başladı.

Ulus devlet düşüncesi 1789 Fransız Devrimi sonrasında tarih sahnesinde iyiden iyiye öne çıktı. Feodal yapının yıkılması ve ekonomide kapitalist sisteme geçilmesi de aşağı yukarı ulus devlet modeline geçiş dönemine denk gelir. Ulus devlet modeliyle birlikte feodal yapının yerinde burjuvazi yükselmeye başladı.

Bu çerçeveden baktığımızda Vestfalya Antlaşması, “30 Yıl Savaşları”yla başlayan paradigma değişimini büyük bir yapısal dönüşüme çeviren bir gelişmedir.

Fransız Devrimi’ni sanayi devrimi izledi. Bu gelişme kapitalizmin yapısının değişmesine yol açtı. Yine aynı çerçeveden değerlendirirsek Fransız Devrimi’yle başlayan paradigma değişimi, onu izleyen yapısal dönüşümlere yol açmış bir gelişmedir.

Osmanlı İmparatorluğu bir ümmet devlet idi. Hiçbir zaman ulus devlet olmadı. Osmanlı devletine bağlı Avrupalı krallıklar din farklılığı nedeniyle bu ümmet devletin hiçbir zaman bir parçası, bir unsuru olmamışlar, bu krallıkların halkları da kendilerini bu devletin halkı olarak görmemişlerdi, O nedenledir ki ellerine fırsat geçtiği anda bu krallıkların ulusları Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bağımsızlıkları için savaşa giriştiler. Bu savaşları kazandılar ve Osmanlı’nın ümmet devlet yapısından kurtulup kendi ulus devletlerini kurdular. Osmanlı İmparatorluğu’na karşı ayaklanarak (1829 Mora Ayaklanması) kendi bağımsız devletini kuran ilk ulus Yunanlardır. Ardından Balkan halkları tek tek Osmanlı’dan koparak kendi ulus devletlerini kurmayı başardılar.

Birinci Dünya Savaşı’yla Anadolu dışındaki bütün topraklarda ya halklar kendi ulus devletlerini kurdular ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun birliğinden ayrılıp başkalarının egemenliği altına girdiler. Osmanlı İmparatorluğu, yıkılışına kadar bu anlamda bir paradigma değişimi ve dolayısıyla yapısal dönüşüm yaşamadı. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışıyla birlikte Türkler de kendi ulus devletlerini Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmayı başardılar.

Kapitalizmin Yükselişi

1800’lere gelinceye kadar egemen olan ekonomik sistem merkantilizmdi. Buna karşın o dönemde dünyada uygulanan sistemin merkantilizm olduğu biçiminde bir genelleme yapmamız o kadar da kolay değil. Çünkü dünyanın çeşitli köşelerinde bugün anladığımız anlamdakine benzer biçimde örgütlenememiş çok sayıda kabile ve topluluğun ekonomi modeli de tarım ekonomisine dayalı bir kumanda sistemiydi. Bu tür kabile ve topluluklar bugün de var olmakla birlikte sayıları ve temsil ettikleri nüfus oldukça azalmış durumda. O nedenle bugünkü küresel sistemin kapitalist sistem olduğunu söylememiz daha kolay.

Kapitalizm, aslında öteden beri bir sistem olarak vardı. Tarımda sermaye sahiplerinin yani feodal beylerin egemen olduğu feodal sistem bir tarım kapitalizmi olarak adlandırılabilir. Buna karşılık bir piyasa düzeninin olmayışı bu sistemin kapitalizm olarak adlandırılmasında tereddüt yaratıyor. Ticaret kapitalizminin ortaya çıkışı ise 15. yüzyılda gelişen merkantilizmle başladı. Merkantilizmin tam anlamıyla bir piyasa ekonomisiyle desteklenmemiş olması kapitalizmin tıpkı tarım kapitalizminde olduğu gibi bütün kurumlarıyla yerleşmiş bir sistem olarak ortaya çıkmasına engel oluşturuyordu. 17 ve 18. yüzyıllarda merkantilizmle birlikte fizyokrasi akımı gelişmeye başladı. Bu akım, tarımsal kapitalizmin daha bir organize biçiminin ifadesidir. Merkantilizmi bir paradigma değişimi olarak tanımlayabiliriz. Buna karşılık fizyokrasi tarım kapitalizmine dönüşü ifade eden bir sistem olduğu için paradigma felci tanımına daha uygun görünüyor.

Bu kısacık değerlendirmeyle ifade etmeye çalıştığımız şey, kapitalizmin genel kanıdan farklı olarak sanayi devriminden çok önce tohumları atılmış ve gelişmiş bir sistem olduğunu ortaya koymaktır. Buna karşın kabul etmek gerekir ki kapitalizmin bugünkü anlamda kavramları ve kurumlarıyla asıl çıkışı ve yükselişi günümüzden yaklaşık 200 yıl kadar önce yaşanmaya başlayan sanayi devrimiyle birlikte oldu.

Sanayi devriminin en önemli dönüşümlerinden birisi, esnaftan (zanaatkar, atölye üretimi yapan yarı sermayedar yarı emekçi) sanayi ve ticaret burjuvası yaratmış olmasıdır. Kuşkusuz bütün esnaf bir gecede otomatik olarak sanayi ve ticaret burjuvasına dönüşmedi ancak bir bölüm esnaf, atölyelerini fabrikalara dönüştürmeyi başararak bu dönüşümde yer aldı. Önceleri esnaf burjuvası iken zaman içinde, kuşaklar değiştikçe sanayi ve ticaret burjuvasına dönüştü. Böylece aristokrasinin karşısında güçlü bir yeni sınıf doğmuş oldu.

Sanayi devrimi aslında üç aşamalı bir evrim geçirdi. İlk devrim, Avrupa’da yeni buluşların ve buhar gücüyle çalışan makinelerin önce dokuma tezgâhlarına sonra üretimin diğer alanlarına uygulanmasıyla ortaya çıktı. Ardından bu kez elektrik gücü üretim hattına uygulandı. Elektrikle çalışan ilk yürüyen hatlar ABD’de mezbahalarda kullanıldı. Bunu sanayi üretimine uygulayan Henry Ford oldu. Ford otomobil fabrikasında başlayan bu elektrikli üretim hattının sanayi üretimine getirdiği büyük değişim, diğer alanlara da yayıldı ve bu gelişmeler, ABD ve Avrupa’da sermayenin birikmesine yol açtı. Sermaye birikiminin artması kapitalizmin asıl yüzü olarak kabul edilen sanayi kapitalizmi denilen sistemi yaratırken bir yandan da yeni buluşlara ve bunların sanayiye uygulanmasına yol açtı, Sanayi devrimi sonrasında sanayi kapitalizmi gelişmeye başladı. Böylece kapitalizm ticaret ve tarımdan sonra sanayi alanında da yaygınlaştı.

Kitlesel fabrika üretiminin yolunu açan sanayi devrimine kadar üretim, bireysel olanaklarla ve ağırlıklı olarak el emeğine dayalı araçlarla atölyelerde yapılıyordu. Atölyelerin bazıları küçük bazıları büyüktü ama hiçbiri fabrika düzeyinde değildi, Dönemin ekonomik modeli ise dışa kapalı, korumacı ve müdahaleci merkantilist modeldi. Sanayi devrimiyle birlikte önce atölyeler sonra da merkantilist sistem dağılıp gitti. Atölye sahiplerinin bir bölümü yeni dönemin sanayicisi olmayı başardıysa da bir bölümü onların fabrikalarında işçi oldu.

1970’lerden başlayarak bu kez otomasyon denilen üçüncü sanayi devrimi ortaya çıktı. Üretim birimleri otomasyon modeliyle bütün üretim birimlerini merkezden yönetip yönlendirmeye başladı. Bu gelişme bir yandan hata marjlarını iyice düşürürken bir yandan da üretimin hızlanmasına yol açtı. Tablo 1, kapitalizmin dünya gelirine ve kişi başına düşen gelire yaptığı katkıyı gösteriyor.

Tablo 1: Sanayileşmiş Ülkelerin GSYH Gelişimleri  (1850-2016)
(Kaynak: Angus Maddisonhttp://www.ggdc.net/maddison/, www.imf.org)


Tablo, günümüzün en önemli sanayi ülkelerindeki verilere dayanarak, sanayi devrimi ve onunla birlikte egemen olan kapitalist sistemin dünyanın ekonomik gelişmesine yaptığı katkıyı ortaya koyuyor. 1850 yılını kabaca ikinci sanayi devriminin başlangıcı olarak alırsak Milat’tan itibaren 1850 yıldaki gelişmenin sonraki 160 yılda katlanarak arttığını görebiliyoruz. Bununla birlikte asıl sıçrama son 65 yılda yaşanmış görünüyor. 1970’lerde başlayan otomasyon ve onu izleyen dijital devrimin, sanayi kapitalizmini çok daha hızlı bir büyümeye itmiş olduğu anlaşılıyor.

Özetle sanayi devrimi ve kapitalizm işbirliğinin dünya ekonomik gelişmesini son derece hızlandırdığını söyleyebiliriz. Ne var ki sanayi kapitalizminin bu hızlı gelişiminin çevre koşullarını ve sosyal yaşamı bozucu etkiler yarattığını göz ardı etmek mümkün değildir. Bu etkiler kuşkusuz toplum yaşamında çok etkili oldu. Şimdilerde endüstri 4.0 ile bu bozucu etkilerin hız keseceği tahmin ediliyor.

Osmanlı İmparatorluğu’nda temel ekonomik güç, tarım ve sanayiydi. Sanayiden kastımız kuşkusuz esnaf düzeyinde sanayidir. Osmanlı İmparatorluğu tarıma ve esnaf üretimine dayalı yapısını değiştirebilecek bir dönüşümü yaşamadı. Ortaçağda gelişmeye başlayan, adına lonca denilen örgütlenmeler esnafın iş hayatını, iş ilişkilerini düzenleyen ve denetleyen mesleki bir örgütlenme olarak doğmuştu, İtalyanca loggia kelimesinden türeyen lonca terimi, Osmanlılarda oda, birlik olarak adlandırılıyordu. Esnaf odası ya da esnaf birliği: aynı meslekten kişilerin, o mesleğin üstadı sayılan kişi çevresinde örgütlenmesiyle ortaya çıkan zanaatkârların oluşturduğu birliktir.(bkz. http://liberteryen.org/2012/09/lonca-gedik-oda/ Türk toplumunda bu sistemin ‘Ahilik’ denilen bir tarikat hayatıyla birleşerek dini bir nitelik taşıdığını söylemek mümkündür. Çeşitli dallardaki esnafın bu şekilde oluşturulan ve dışa kapalı olan bu odalar içerisinde, toplumda nasıl davranmaları gerektiğini açıklayan dini-ahlaki nitelikli öğüt kitapları ‘fütüvvetnameler’ ile düzenlenmiş bir düzen içinde örgütlendiklerini görüyoruz.

Osmanlı ülkesinin farklı bölgelerinde bulunan esnaf birlikleri birbirleriyle sıkı bağlara sahiptiler ve haberleşerek birlikte hareket ederlerdi. İşe alınan çıraklar usta yanında mesleği öğrenirler, yetişmelerini tamamladıktan sonra esnaf birliğine kabul edilirlerdi. İşe giren çıraklara, mesleğin inceliklerinin öğrenilmesinin yanında, ahlaki ve dini değerlerin öğretilmesi de konu olurdu. Avrupa’ da sanayi devrimine giden yol ve sanayi devrimi sonucunda sanayi ve ticaret burjuvazisine dönüşen esnaf, Osmanlı İmparatorluğu’nda böyle bir dönüşümü yaşayamadı. Çünkü bu dönüşümün olabilmesi için Avrupa devletlerinde olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun da aydınlanma çağına girmesi, eğitim sistemini değiştirmesi, keşiflere ve icatlara açık bir topluma dönüşmesi gerekiyordu. Bunların hiçbiri olmadı. Olmamasının birçok nedeni var kuşkusuz ama temel neden, imparatorluğun bilimden uzak kalmasıdır. Yüzyıllar önce medreselerinde okuttuğu bilimlerin çoğunun yerine din dersleri koyan Osmanlı İmparatorluğu, bilimle ilgisini kaybetti. Bu yapı imparatorluğun sanayi devrimine girememesinin temel nedenlerinden birisidir. Sanayi devrimine giremeyen Osmanlı imparatorluğu, tıpkı ümmet devlet yapısını kaybettiği halde ulus devlet yapısına geçemediği gibi merkantilist yapıdan sanayi kapitalizmine de geçemedi, Bununla birlikte ileride tekrar ele alıp inceleyeceğimiz gibi merkantilist sistemde de ulusal bir ticaret yapısı kuramadı. Daha çok kapitülasyonların etkisi altında yabancı devlet tüccarlarının ve finans uzmanlarının güdümünde hareket etmek zorunda kaldı. Ve bu yapı sonunda devletin mali yönetiminin yabancıların yönetimindeki Düyun-u Umumiye İdaresi’ne devredilmesine kadar gitti.

Kapitalizmin İlk Büyük Krizi

Her ne kadar kapitalizmin bir ekonomik sistem olarak ortaya çıkışını 200 yıl kadar geriye taşıyıp sanayi devriminin çıkışına bağlasak da bir dünya sistemi haline gelişini özellikle son 100 yıla sığdırmamız mümkündür.

İlk kriz ‘Uzun Depresyon’ adıyla anılan ve 1873’te başlayıp 1896’ya kadar uzanan, hatta birçok yorumcuya göre Birinci Dünya Savaşı’na neden olacak kadar uzun süren krizdir. 1873 yılının 9 Mayıs’ında Viyana Borsası’nın çöküşüyle başlayan panik kısa surede bir sistem krizine dönüştü. Ekonomi tarihi yorumculannın önemli bir bölümü krizin çıkış nedeninin temelinde, Fransa-Prusya savaşının ertesinde Fransa’nın Almanya’ya ödemek zorunda kaldığı büyük savaş tazminatının yattığını öne sürüyor. Bazı yorumcular krizin ABD’yi de etkilemesini iç savaştan sonra ABD’nin izlediği altına bağlı sıkı para politikasına bağlıyorlar. Monetaristler krizin kökeninde o dönemde paranın değerini belirleyen altın miktarında yaşanan kıtlık olduğu görüşünü savunuyorlar. Bu görüşlerin hepsinde doğruluk payı olduğunu kabul etmek belki de en mantıklı yaklaşım. Nedeni ne olursa olsun kapitalizmin yaşadığı ilk ciddi kriz budur.

‘Uzun Depresyon’ 1914 yılında çıkan Birinci Dünya Savaşı’na kadar sürmüştür. Savaşın çıkış nedenleri arasında Fransa’ya yüklenen savaş tazminatının önemli bir yer tuttuğu da öne sürülen iddialar arasında yer almaktadır.

Osmanlı İmparatorluğu finansal açıdan Batılı gelişmiş ülkeler gibi bir finansal altyapıya sahip olmadığı için ‘Uzun Depresyon‘dan doğrudan etkilenmedi. İmparatorluğun 1854 yılında Kırım Savaşı’nı finanse etmek amacıyla aldığı ve sonrasında sürekli olarak almaya devam ettiği dış borçları ödemesinde gecikmeler, aksamalar ortaya çıktı. 1873-74 yıllarında Anadolu’ da yaşanan büyük kuraklık, ekonomisi önemli ölçüde tarıma dayalı olan ülkenin gelir yönünden kayıplar yaşamasına ve dolayısıyla borç ödemelerinde iyice sıkıntıya girmesine yol açtı. ‘Uzun Depresyon‘un etkisi altında kalıp alacaklarının peşine düşen Batılı devletler bu aksamaları da bahane ederek alacaklarını tahsil etmek için 1881 yılında Düyun-u Umumiye İdaresi’ni kurarak Osmanlı İmparatorluğu’nun mali yönetimini büyük ölçüde kendi denetimleri altına aldılar. ‘Uzun Depresyon’un dolaylı etkisi, Osmanlı devletini Düyun-u Umumiye’ye sürüklemesi olarak ortaya çıktı.

Kapitalizmin İkinci Büyük Krizi

Kapitalizmin yaşadığı ikinci büyük kriz ‘Büyük Bunalım’ ya da, Büyük Depresyon adıyla anılan ve 1929 yılında başlayan krizdir.

Birinci Dünya Savaşı’na girilirken ülkelerin çoğu altın standardı denilen bir para sistemine sahipti (Altın standardında ülkeler paralarının değerini belirli ağırlıkta saf altın olarak tanımlarlar. Bu fiyata altın paritesi adı verilir. Ulusal paranın değerini altın paritesi düzeyinde sürdürebilmesi için merkez bankası bu pariteden isteyene altın satmayı ve kendisine getirilen altınları da bu pariteden satın almayı taahhüt eder. Her ülke parasını altına bağlayınca tüm ulusal paralar otomatik biçimde sabit kurlarla birbirine bağlanmış olurlar. Bkz. Klasik Altın Standardı 1870-1914) Kağıt para, altın karşılığı olarak basılıyor ve dolayısıyla döviz kuru da altın kuru üzerinden oluşuyordu. Birinci Dünya Savaşı çıktıktan sonra paraya şiddetle ihtiyaç duyan Avrupa ülkeleri altın standardını terk ederek karşılıksız para basmaya başladılar. Karşılıksız para basımı enflasyona neden oldu. Avrupa ülkelerinin paralarının karşılıksız kalması ve enflasyonun hızlanması yatırımcıların paralarını ve altınlarını, altın karşılığı para basmayı sürdüren ABD’nin bankalarına yollamalarına ve bu gelişim de New York’un dünya finans merkezi unvanını Londra’nın elinden almasına neden oldu. Bu dönemde dünyadaki altın servetinin aşağı yukarı yüzde 40’ı ABD’de toplandı.

ABD’de biriken bu büyük servet, müthiş bir ekonomik sıçramaya yol açtı. Değerler şişmeye, balonlar oluşmaya başladı. Borsada değerler astronomik hızlarla yükseldi. Çok sayıda varlıklı kişi ve kurum varlıklarını bu alanlara yatırmaya başladı. Hükümetler, altın girişini özendirmek için altın standardını sürdürdüler ve deflasyonist politikalar izlediler. Bu politikalar sonucunda fiyatların düşüşü nedeniyle ekonomik faaliyetler gerilemeye başladı. Bu gelişimin devamı sonucunda 1929 yılının ekim ayında ABD borsasında aşağıya doğru gidiş başladı. 24 Ekim 19297 da ekonomi tarihine Kara Perşembe olarak geçen seanslarda borsa tam anlamıyla çöktü. Bir gün içinde borsada 4 milyar doların üzerinde kayıp yaşandı. Krizde 4.000 dolayında banka battı. Çöküş, kısa sürede dünyaya yayıldı ve Büyük Depresyon adı verilen, yaklaşık on yıl süren bir krize dönüştü. Kriz, ABD’de Avrupa ülkelerinden daha kısa sürdü. ABD’nin GSYH’si 1929’da 315 milyar dolar iken 1933’te 216 milyar dolara düştü, işsizlik oranı 1929’da yüzde 3,2 iken 1933’te yüzde 2S’e yükseldi. Aynı dönemde fiyatlar yüzde 25 düşüş gösterdi ve dolayısıyla deflasyon yaşandı.

Büyük Depresyon’un birçok nedeni var. Bunların en önemlileri şöyle sıralanabilir: (1) ABD’de üretimin az sayıda holdingin elinde toplanmış olması ciddi sorunlar yaratıyordu. Bunlardan birkaç tanesinin bunalıma girmesi genel bir krize yol açabilecek bir ortam hazırlamıştı. (2) Bankalarla ilgili bugünkü gibi kapsamlı kurallar, denetim mekanizmaları ve mevduat sigortası sistemi yoktu. Bu kural eksiklikleri bu kurumların çoğu kez ilkesizce hareket etmesine yol açıyordu. (3) Ekonomi politikası bugün klasik ekonomi politikası olarak adlandırılan ve ekonomiye devlet müdahalesi yapılmaması esasına dayanan yöntemle yürütülüyor, ekonomideki bozulmaya karşın altın standardına ve para basmamaya dayalı politika sürdürülüyordu. Adeta Adam Smith’in görünmez elinin gelip ekonomiyi kurtarması bekleniyordu.

1929 Büyük Depresyonu, kapitalist sistemin karşılaştığı en büyük krizdir. Milyonlarca insan işini kaybetti, ülkelerin milli gelirleri geriledi, ekonomiler küçüldü, karşılıklı ticaret büyük ölçüde sekteye uğradı. Pek çok ülke altın ve döviz rezervlerini koruyabilmek için ithalat kısıtlamalarına ve paralarını devalüe etmeye yöneldi. Bazı ülkeler yabancı parayla işlem yapılmasını yasakladılar: Bütün bunların sonucu olarak uluslararası ticaret hızla daraldı, işsizlik arttı ve toplumların yaşam standartları düştü.
Dünya ekonomisinin bu büyük krizden çıkışı büyük ölçüde John Maynard Keynes’in formüle ettiği ekonomik sisteme devlet müdahaleleri yoluyla oldu. Keynes 1936 yılında yayımladığı Genel Teori (İstihdam, Faiz ve Para Genel Teorisi) adlı kitabında, sonradan Keynesyen ekonomi ya da karma ekonomi adıyla anılacak olan devlet müdahalelerinin formülünü ortaya koydu. Deflasyonist bir gelişmeden depresyona geçen kapitalist dünya ülkeleri ekonomiye devlet eliyle müdahalede bulunmak suretiyle ekonomilerini canlandırmayı başardılar.

Canlanmanın ilk sonuçlarının alınmaya başlandığı sıralarda II. Dünya Savaşı çıktı. Savaşın çıkışı büyük ölçüde Almanya’nın ekonomik bunalımdan gördüğü zararın nedenlerine dayalıdır. Savaşın sonlarına doğru dünya kapitalizminin karşılaşacağı bu tür bunalımları daha kolay atlatabilmek için uluslararası bir işbirliğine gitmenin ve bunu kurumsallaştırmanın gerekli olduğu düşüncesi yaygınlaştı.

Türkiye, kapitalizmin bu ikinci büyük kriziyle karşılaştığında henüz Cumhuriyet’in ilk yıllarında emekleme halindeydi. Üzerine yüklenmiş büyük bir Osmanlı borcunun sorumluluğu vardı. Bir yandan da Lozan Antlaşmasıyla kaldırılan kapitülasyonların karşılığında uygulamayı taahhüt ettiği serbest ticaret ve özel sektör ağırlıklı liberal siyaset uygulamalarının baskısı altındaydı. Bağımsızlığı elde etmiş olsa da henüz bağımsız ekonomi politikaları uygulayabilecek güçte değildi. Uygulamayı taahhüt ettiği serbest ticaret (ithalatı kısıtlamama) yaklaşımının taahhüt süresi 1929 yılında bitiyordu. Sürenin sona ermesi ve 1929 Büyük Depresyonu’nun yarattığı ortam Türkiye Cumhuriyeti’nin dış ticarette müdahaleci bir politikayı uygulamaya sokmasıyla sonuçlandı. Türkiye, bu durumdan yararlanarak önce serbest dış ticareti bırakıp ithalatını denetim altına aldı. 1930 yılında Türk Parasını Koruma Mevzuatı’nı yürürlüğe koyarak kambiyo denetimine geçti ve dış ticaretini düzene soktu. İlerleyen yıllarda devletçi politikaları gündeme getirdi, sanayileşme için planlar yaptı ve bu alanda oldukça ilerleme sağladı, Bu gelişmeler, o zamana kadar ciddi açıklar veren dış ticaretin dengelenmesini ve açıkların kapanmasını sağladı, Türkiye Cumhuriyeti böylece dış borçlanma yapmadan ekonomi çarklarını çevirebilir konuma geçti.

Kapitalizmin Sihirli Büyüme Öyküsü

İnsanın, toprağa yerleşik düzende bazı hayvanları evcilleştirip bazı bitkileri ehlileştirerek üreticiliğe geçmesinden sonra ekonomik yaşamda karşılaşılan evreleri üç aşamada inceleyebiliriz. Tarım devriminden başlayarak on altıncı yüzyıla kadar geçen dönem tarımın ağırlıklı egemen olduğu, onun yanında ticaret ve zanaatın da bulunduğu, parasallaşmanın sınırlı olduğu evre tarımsal kapitalizmin yükselişi evresi olarak adlandırılabilir. On altıncı yüzyıl ile on sekizinci yüzyıl arasında egemenlik tarımsal kapitalizmden ticaret kapitalizmine kaydı. Bu dönemde egemen olan ekonomi yaklaşımına merkantilizm deniyor. Merkantilizm, ticaretin öne çıktığı, değerli madenlerin gözde olduğu bir anlayışı temsil ediyor. Değerli madenler öne çıkıyordu çünkü kâğıt paranın olmadığı bu dönemde altın ve gümüş sikke olarak kesiliyor, üzerine damga basılarak para yapılıyordu. Altın ve gümüş her yerde kabul edilen değerler olduğu için de bu şekilde basılan paraların hepsi konvertibl ya da rezerv para idi. O nedenle de değerli madenleri elde etmek en önemli işti. Ne kadar çok değerli madene sahip olunursa o kadar çok para basma imkânı söz konusu oluyordu. On sekizinci yüzyıldan sonra sanayi devrimiyle birlikte kapitalizmin ağırlığı ticaret ile sanayi arasında dengelenmeye başladı. Tarım, arka plana düştü. Bu dönemde parasallaşma giderek arttı. Kâğıt paranın ortaya çıkmasıyla birlikte ekonominin sınırları daha ilerilere taşındı.

Yirminci yüzyılda iki büyük devrim yaşandı. İlki kâğıt paranın karşılıksız kalmasıdır. Birinci Dünya Savaşı sonrasında birçok ülke, parasının arkasındaki altın desteğini kaldırdı ve paralarını dolara göre tanımlamaya yöneldiler. 1971’de ABD, doların, 1974’te de IMF, SDR’nin altın karşılığını terk etti. Böylece dünyadaki paraların altınla veya herhangi bir madenle ilişkisi kesilmiş oldu. Bu gelişme, reel dünyadan daha hızlı büyüyebilen bir sanal dünyanın kapılarını açan ilk gelişmedir. Para basarak büyüme ve kaydî para yaratarak kredileri arttırma konusundaki gelişmeler küresel sistemi, yeni ve oldukça tehlikeli bir maceraya sürüklemeye başladı. Buna karşılık büyümenin yarattığı büyülü ortam bu tehlikelerin görülmesinin önüne bir tül perde çekti.

Yirminci yüzyılın ikinci büyük devrimi kapitalizmin yalan yanlış bir modelinin dünyanın her yerinde egemen olmasını sağlayan küreselleşmenin ortaya çıkmasıydı. Bunun gerçekleşebilmesi için paraların dalgalanmaya bırakılması ve sermaye akımlarının serbest kalması gerekiyordu. O zamana kadar üç önemli üretim aracından (mallar, emek ve sermaye) yalnızca mallar küresel sistemde nispeten serbest olarak hareket edebiliyordu. Nispeten ifadesini kullanmamızın nedeni o dönemde Sovyetler Birliği ve onunla birlikte hareket eden Doğu Bloku’nun kendi içinde mal ticareti yapan farklı bir sisteme sahip olmalarındandır. 1990’larda Sovyet sistemi dağılıp da dünya tek kutuplu hale gelince ya da bir başka ifadeyle küreselleşme olgusu ortaya çıkınca mallar tamamen serbest dolaşmaya başladı ve onun yanında sermayenin serbest dolaşımı da sistemin temeli haline geldi. IMF’nin yıllardır yaptığı yönlendirme sonuç vermiş) bütün ekonomiler paralarını dalgalanmaya bırakmışlardı. Böylece para, en yüksek getiriyi öneren yere hiçbir engel tanımadan gider oldu. İnsanların bir yerden bir yere gitmesi için pasaporta, vizeye, yolculuk yapmaya, gümrüklerden geçmeye ihtiyacı varken, malların bir yerden bir yere gönderilmesi için paketlenmeye, yüklenmeye, gümrüklerden geçmeye, dış ticaret vergilerinin ödenmesine gerek varken, paranın bir yerden bir başka yere yollanmasının önünde hiçbir engel kalmamıştı, Sermayenin dolaşımı, gönderilen miktardan alınacak havale veya swift ücreti dışında tamamen serbest hale gelmişti Günümüz dünyasında hareket serbestliği olmayan tek üretim aracı emektir.

Sermaye hareketlerinin önündeki engeller kalkınca, paranın para yaratması çok daha kolay hale geldi. A, tasarruf ederek biriktirdiği 10.000 lirasını bankaya mevduat olarak yatırır. Banka, bu paradan yüzde 10 (1.000 lira) zorunlu karşılık keserek Merkez Bankası’na yatırır ve kalan 9.000 lirayı kendisinden üretimini arttırmak için kredi isteyen B’ye kredi olarak verir. B, üretimi arttırmak için planladığı süreye henüz zamanı olduğu için aldığı bu krediyi çekmez ve bir haftalık mevduat olarak bankada bırakır. Banka, 9.000 liralık mevduattan yine yüzde 10 (900 lira) zorunlu karşılık keser ve Merkez Bankası’na yatırır. Kalan 8.100 lirayı bu kez yine kendisinden kredi isteyen C’ye kredi olarak verir. C, krediyi hemen kullanmayacağı için çekmez ve bankada mevduat olarak tutar. Özetle; bankaya ilk yatan 10.000 liralık mevduat zorunlu karşılık oranının tersi yani on kat (100.000 liraya kadar) artabilir Böylece piyasadaki para kendisinin on katı kadar satın alma gücü yaratabilir.

Sermaye hareketlerinin serbest kalmasıyla paranın bu gücü küresel sistemin tamamına yayıldı ve yerellikten çıkarak küresel bir güç haline gelmiş oldu.

İşin daha ilginci bir ülkenin parası başka bir ülkenin parasını yaratabilir oldu. A, tasarruf ederek biriktirdiği 10.000 lirasını bankaya vadesiz mevduat olarak yatırır. Aynı gün bankaya verdiği talimatla bu parasını o günkü kurdan mesela dolara dönerek dolar mevduatına dönüştürebilir. A, dolar kazanmamıştır, ülkeye dolar girişi olmamıştır) bankaya da dolar girişi söz konusu değildir, Sadece A, Türk Lirası mevduatını bir talimatla dolara döndürmüş ve böyle TL, dolar yaratmıştır. Bunun sonucunda A, dolar alacaklısı haline gelmiş ama banka da dolar borçlusu konumuna geçmiştir. Adeta bir sihirbazlıkla Türk Lirası’nı dolara dönüştürmek mümkün olmuştur.

İşte küreselleşmenin getirdiği sermaye hareketlerinin serbestleşmesi olgusu bu gibi kolaylıklar yaratmış ve bunların sonucu olarak dünyanın her yerinde kredi kullanımı artmış, büyüme de hızlanmıştır.

1870’te dünyada ortalama kişi başına gelir 800 dolar iken 1950’de bu miktar 2.100 dolara çıktı. 80 yıldaki artış 2,6 misli olmuştu. Kişi başına küresel ortalama gelir 2016 yılında 10.500 dolara ulaştı. Son 65 yıldaki artış 5 misline ulaşmıştı. Geliri giderek daha çok arttıran şey paranın para, hatta başkasının parasını yaratması ve kredilerin inanılmaz biçimde büyümesi oldu.

Kredilerdeki bu büyüme reel dünya ile sanal dünyanın birbirinden kopmasının da önünü açtı. Para böylesine kolayca çoğaltılamazken hisse senetleri, tahviller vb. reel dünyanın bir yansımasından ibaretti. Belki biraz abartılı bir yansımaydı bu ama abartının da bir ölçüsü vardı. Paranın önce karşılıksız kalması, sonra dalgalı kur, konvertibilite ve sermaye hareketlerinin serbest kalması üçlemesi eşliğinde sınırsız seyahat özgürlüğüne ve birbirine dönüşebilmeye kavuşması abartıyı da sınırsız hale getirdi.

Bu sihirli büyümenin gelip çarptığı duvar 2008 küresel krizidir. 2008 krizi, üçü beş gösteren, olmayan parayla olmayan varlıkları satın almayı özendiren, ahlaksızlıktan cesaret bulmuş açgözlülüğe inmiş bir tokat gibi etki yaptı.

Küresel kriz sonrasında dünyanın önünde iki seçenek oluştu: (1) Yeni bir hukuksal, ekonomik, sosyolojik altyapı kurarak büyümeyi sürdürecek yeni bir model kurmak. (2) Sonsuza kadar büyümenin anlamsızlığını anlayıp daha yaşanabilir bir dünya için, çevreye daha saygılı, daha mütevazı bir modelle yola devam etmek. Gerçekçi olmak gerekirse ilk seçeneği geliştirmeye çalışanların çok daha güçlü olduğu bir dünyada yaşıyoruz.

Adam Smith’in ‘Ulusların Zenginliği’ adlı eserinde dediği doğrudur: “Tüketim, bütün üretimin tek ve nihai amacıdır. “ Sanırım ‘Taş Devri Ekonomisi’ adlı kitabında ihtiyaçlarınızın sınırsız olmadığını, birçok şeyin aslında ihtiyaç olmadığını kabul etmekle başlamamızı öneren Marshall Sahlin’in görüşlerini dikkate alarak işe girişmemiz gerekiyor.

Türkiye, 1950~ye kadar yaşadığı zorluklardan sonra kişi başına gelirini daha hızlı arttırmayı başarmış görünüyor. 1923’ten 1954’e kadar savaştan çıkmış yıpranmış yapı, Osmanlı borçlarının ödenmesinin getirdiği yükler, 1929 Büyük Depresyonu, ikinci Dünya Savaşı ve onun yarattığı sıkıntılarla yürüyen ekonomi 1954’te Osmanlı borçlarının son taksitini de ödeyerek rahatlamış, 1950 yılında Demokrat Parti’yle birlikte kapitalizme daha fazla yaklaşmış olan Türkiye ekonomisi belirli bir atılımın da içinde girmiş. Bir başka deyişle kapitalist modele entegre oldukça gelirini ve dolayısıyla refahını arttırmayı başarmış. Tablo 2’ye bakınca kapitalizmin sihirli büyüsünün Türkiye’yi de etkilemiş olduğunu söylemek mümkün görünüyor.

Tablo 2: Türkiye Cumhuriyeti’nin Kapitalist Sistemle Deneyimi

Kapitalizmin Üçüncü Büyük Krizi

Üçüncü büyük kriz, içinde yaşadığımız ‘Küresel Kriz’dir. Başlangıçta bir finans krizi gibi çıkmış, ilerleyen aşamalarda konu finans krizini aşarak bir ekonomik krize dönüşmüştür. IMF’nin bu krize verdiği isim Büyük Resesyon olsa da dünyada genel kabul gören adlandırma küresel krizdir. Aslında daha önce de değindiğimiz gibi bu bütün dünyayı kapsayan ilk kriz olması nedeniyle küresel kriz olarak adlandırılması doğru olacaktır.

Küresel krizin çıkışı) büyük ölçüde emlak fiyatlarının mortgage kredileriyle şişirilmesine ve çoğunluğu bu tür değerlere dayalı kâğıtların satılmasına dayanıyor. Krizin ilk işareti, 2006 yılında ABD’de mortgage kredilerinin ödenmesinde sorunların ortaya çıkması ve bu sorunların iki büyük mortgage kuruluşu olan Fannie May ve Freddie Mac’in batmanın eşiğine gelmesiyle oldu. ABD hükümeti bu iki devlet kurumunun kurtarılmasını sağladı. Böylece kriz 2 yıl ertelenmiş oldu. 2008 yılında büyük bir yatırım bankası olan Lehman Brothers’ın batışıyla birlikte birçok başka kuruluş da etkilendi ve ABD ekonomik krize girdi. Sonrasında kriz İngiltere’de ve Avrupa’nın çeşidi ülkelerinde benzer şekilde ortaya çıktı. Yıllardır zaten krizde olan Japonya da bu krizden ayrıca etkilendi. Dünyadaki birçok ülke de bu krizden az veya çok etkilendi.

Türkiye de ABD veya Avrupa ülkeleri kadar olmasa da küresel krizden etkilendi. Bunun en basit göstergesi krizin çıkış yılı olarak kabul edilen 2008 yılında büyüme oranının yüzde O~8)e düşmüş olması ve krizin asıl etkisini gösterdiği 2009 yılında Türkiye’nin 4,7 oranında küçülme yaşamış olmasıdır. Bununla birlikte küresel kriz Türkiye’nin de aralarında bulunduğu gelişme yolundaki ekonomilerde, gelişmiş ekonomilerde olduğu kadar yıkıcı etki göstermedi Bunun temel nedenlerinden birisi, bu ülkelerde sermaye ve finans piyasalarının gelişmiş ekonomilerde olduğu kadar yaygın ve ayrıntılı olmamasıdır. Bir başka ifadeyle gelişme yolundaki ekonomilerde türev ürün kullanımının yaygın olmaması, varlık fiyatlarının gelişmiş ülkelerdeki kadar yükselmesine yol açmamıştı, Dolayısıyla krizden sonra da çöküntü ortaya çıkmadı.

Kapitalizm mi Kriz Yaratıyor Yoksa Değişimler mi?

Ekonomik sistem büyük ölçekli dönüşümlerin içine girdiğinde bir süre sonra krize neden olabiliyor. 1873 tarihli Uzun Depresyon, merkantilizmden sanayi kapitalizmine geçişin sancıları sonucunda çıkmıştır. Ticaret kapitalizminden sanayi kapitalizmine geçiş, kuralları ve denetimiyle birlikte uygulanması gereken büyük bir dönüşümdü. Ne var ki uygulama böyle olmamış, kurallar ve denetim hep çok gecikmeli olarak uygulamayı izlemişti. Kurallar ve denetim uygulamaya yetişinceye kadar da kriz yaratan ortam ortaya çıkmıştı. Sanayi kapitalizminin yarattığı aşırı üretimin denizaşırı ülkelere pazarlanmasıyla sorun aşılabilmişti. Lenin, bu gelişmeyi emperyalizm olarak adlandırıyor.

1929 tarihli Büyük Depresyon, ticaretin bütün dünyada serbestleştiği ve finansal kapitalizme geçiş aşamasının yaşandığı bir dönemde çıkmıştı. Ekonomik sistemde yine büyük bir dönüşüm yaşanmaya başlamış, uygulama, yine kuralları ve denetimi beklemeksizin ilerlemiş ve sonuçta kriz yaratmıştı.

2008 Küresel Krizi ise kapitalizmin küreselleşmesinin ardından çıktı. Bu kez yaşanan, büyük dönüşüm sermaye hareketlerinin serbest kalması ve bütün dünyanın tek bir oyun alanına dönmesiydi. Kurallar ve denetim yine bu yeni dönüşüme ayak uyduramadı ve başıboş kalan sistem yine kriz yarattı.

Bundan sonraki dönemlerde bu tür krizlerle karşılaşmamanın tek yolu, bu tür büyük dönüşümlerde kuralları ve denetimi değişen sisteme uygun bir biçimde oluşturmaktan geçiyor. Şimdilerde birçok kurumun küresel krize yol açan başıboş dönüşümün kurallarını ve denetim mekanizmasını yazma çabası aslında geç kalmış bir çabadır, çünkü olan olmuş ve kriz çıkmış bulunuyor. Yani bu kez de dönüşümün gerektirdiği yeni kurallar ve denetim düzeltmeleri arkadan geliyor.

Çıkarabileceğimiz ortak sonuç bundan ibarettir. Ne yazık ki benzer teşhisler ve tedaviler her değişim için geçerli değil. Kuş gribi ve domuz gribinden hareketle bir analiz yapmak mümkündür. İkisinin de adında grip olmasına karşın hem semptomları hem de tedavileri farklı. Yani kuş gribi için kullanılan tedavi yöntemi domuz gribinde tam olarak yarar sağlamıyor. Bunlar da kriz olmakla birlikte hepsi de farklı semptomlar gösteriyor ve dolayısıyla farklı tedaviler gerektiriyor. Yapılacak en akıllıca şey dönüşümün yönünü belirleyip ona göre kural ve denetim değişikliğine gitmek ve önleyici tedbirleri baştan almak.

Bu yazının tamamı Dr Mahfi Eğilmez'in Temmuz 2018'de yayınlanan Değişim Sürecinde Türkiye isimli eserinin 2. ve 3üncü bölümlerinden alınmıştır.


Türkiye, 1990’lardan bugüne kadar ikisi kendi yönetim kusurundan, birisi de küresel sistemin kusurundan kaynaklanan üç ekonomik kriz yaşadı: 1994, 2001 ve 2008 krizi. Bunlardan ilk ikisinden IMF desteğiyle çıktı. Küresel krizin etkisini ise IMF desteği olmaksızın atlatmayı başardı. Bu üç krizden çıkarken Türkiye, sadece 2001 krizinden sonra yapısal reformları yaşama geçirdi. Bankacılık sektörüyle ilgili birçok düzenleme yaptı. Kamu mali disiplinini sağlamak yönünde de düzenlemeler yaptı. Bunların sonucu olarak ekonomi daha sağlıklı bir yapıya kavuştu. Bu düzenlemelerden sonra Türkiye hiçbir konuda yapısal reform yapmadı. Oysa ekonominin sosyal, siyasal ve ekonomik alanda birçok yapısal reforma ihtiyacı var. Bunlar arasında eğitim sisteminin bilim temeline oturtulması, yargı bağımsızlığı, demokraside daha ileri adımlar atılması, üniversitelere özerklik verilmesi, vergi sisteminde dolaylı vergilerin ağırlığının azaltılması, teşvik sisteminin doğru kullanılarak yerli üretimin rekabetçi bir biçimde gelişmesinin sağlanması, enerjide yerli kaynak kullanımının arttırılması ve dolayısıyla cari açığın düşürülmesi en önde yer alıyor.

Yapılması gereken yapısal reformların neler olduğu bilinmekle birlikte hangi yönde adımlar atılması gerektiği konusunda düşünce birliği bulunmuyor. Eğitim reformunu kimisi bilimsel temelli bir eğitim sistemi olarak anlarken kimisi de dinsel temelli bir eğitim sistemini reform olarak anlamayı tercih ediyor. Yargı reformunu kimisi bağımsız yargı olarak anlıyor, kimisi yargının da tek bir yöneticiye bağlılığı olarak takdim ediyor. Bu kadar farklı anlayışların olduğu bir yerde yapısal reform yapılması mı iyidir yapılmaması mı sorusunun yanıtı da başka bir mesele oluşturuyor.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.