Zekâ İyi Bişey midir, Ne İşe Yarar ?

Hikayeler / İnsanlık Halleri | canakci | Ağustos 12, 2018 at 4:11 pm

Tabii ki çok iyidir. Hem kendisi hem de etrafındaki insanlar için. Zekâ olmayınca insan hayattaki hiçbir işini çözemez, o yüzden zeki insan daha değerlidir. Yapay zekâ’nın babalarından Ray Kurzweil de “zekâ, sınırlı kaynaklarla sorun çözme becerisi olarak tanımlanabilir ki buradaki en önemli kaynak zamandır” diyor. Ama bence burada temel bir algı sorunumuz var. Zekâ ile ilgili temel algımızın cinler perilerle ilgili olanlar kadar hatalı olduğunu düşünüyorum. Bence hem neye zekâ dediğimizde ve hem de ne işe yaradığıyla ilgili algılarımızda sorun olduğunu düşünüyorum.

Zekâ Ne İşe Yarar?

Önce yapay zekayı (AI) ele alalım, çünkü kendi zekamızla ilgili farkında olmadığımız kimi gerçekleri de biraz ona bakarak kavrayabiliyoruz.

Yapay zekâ dediğimiz şey, yani makine zekâsı, insan ve bazı hayvanların sergiledikleri doğal organik zekâlarla çok benzer nitelikte iş görüyor. Eskiden bilgisayar alanında uzman çoğu kişi bile bilgisayarların zeki olamayacakları konusunda hemfikir iken bugün artık yapay zekâların insan zekâsının uğraşabildiği “her alanda” insan zekâsına karşı çok cazip bir alternatif olduğu görüşü hâkim. Üstelik doğal organik zekânın bir gelişme/ilerleme potansiyeli olmamasına karşın yapay inorganik olanda kendi kendini geliştirme potansiyeli çok yüksek. O yüzden en aklı başında insanlarda bile bir korku görüyoruz. Kendinden zeki makinelerin eylem içinde olması insanlara ürkünç geliyor.

Doğal zekânın hayatta kalma mücadelesi için faydalı olduğuna hiç şüphe yok ama eğer insanlar arasında gerçek bir üstünlük sağlamaya yarasa idi evrim (doğal seçilim) kuralları gereği zamanla insan zekâsının artması da gerekmez miydi? Oysa araştırmacılar ilk zamanlarından bu yana türümüzün ortalama zekâsında hiçbir artış olmadığını hatta son dönemde küçük de olsa bir geriye gidiş olduğunu belirlemişler. Zekânın avantaj durumunu örneğin uzun boy veya kaslı beden yapısı ile kıyaslayabiliriz. Eğer insan türü için uzun boy veya daha kaslı beden ciddi bir hayatta kalma ve üreme avantajı sağlasa idi uzun dönemde insanoğlunun ortalama boyu uzar, kasları gelişirdi. Zekâ da öyle, tıpkı uzun boy veya kaslı vücut gibi bazı özel durumlarda işe yaradığı ve avantaj sağladığı muhakkak olsa da doğal seçilim konusunda pek de etkili değil, yani hayatımızın akışında düşündüğümüz kadar etkili değil.

Hayatta zeki insanların ne olduklarına, ne yaptıklarına bakalım. İnsanların karşısına çıkan meseleleri çözmesinde zekâ bir mucize yaratabiliyor mu? Alşimistlerin bulmaya çalıştıkları felsefe taşı mıdır, hayat iksiri midir zekâ? Okulda sınıf birincilerinin zekâsını ölçün, hiçbir zaman en zekiler olmadığını görürsünüz. Uluslara yön veren büyük toplum önderleri, liderler, astığı astık, kestiği kestik büyük diktatörlerin zekâlarını ölçün, hiçbirinin üstün zekâlı olmadığını, hatta çoğunun ancak ortalama zekâ civarında olduğunu görürsünüz. Olduğu sıkça söylense de şeyh uçmaz, müritleri uçurur hesabı “dünyaya yüz yılda bir gelen” deha örneklerinden hiçbirini böyle kişilerin arasında bulamazsınız.

Bir ağacın tepesindeki meyveyi en uzun boylu olanın yeme şansı ne ise zeki olanın da bir sorunu en önce çözüp semeresinden en çok yararlanma şansı odur bence. Herhangi bir vesileyle öne çıkan servet/şöhret sahibi kişilerin içinde üstün zekâlı olanlar yok denecek kadar az. Belki zekâ ihtirası törpülüyor oysa servet ve şöhret için ihtiras en gerekli meziyet. Kandırma, korkutma kışkırtmanın, kurnazlığın, cebir ve şiddet kullanımının öne çıktığı noktalarda zekânın işlevsiz kalması çok normal.

Öte yandan bilimde, sanatta, teknolojide kayda değer bir gelişme, inovasyon yapmak, tasarım ve ürün geliştirmek mutlaka yaratıcı zekâ gerektiriyor. Ama hayatımızı sürdürmek için çalıştığımız işlerde bunlar gerekmiyor. Var olan, bilinen modeli sürdürmemiz, sürekli yinelememiz gerek. İcat çıkarma fırsatımız da motivasyonumuz da yok zaten. Ampulü icat etmek gibi önemli bir şeyi kastetmiyorum.

Aslında dünyadaki her türlü en basit işi yapan herhangi bir insanın bile yaptığı işi bir adım ileri götürecek küçük ve basit de olsa bir inovasyon bir geliştirme yapması mümkün, ama kolektif sistem buna izin vermiyor. Bu konuda gerçekten kompleksliyiz. Zekâyı önemli sayıyoruz ama zeki olduğunu düşündüğümüz insandan biraz da korkuyoruz belki, onları gerçekten sevmiyoruz ve önümüze geldiğinde genellikle engellemeye çalışıyoruz. Oyumuz hep var olanın sürdürülmesinden yana.

Zekânın Ne Olduğunu Sanıyoruz?

Bir iksir, Allah birine fazla öbürüne az vermiş. Fazla olan önüne çıkan problemleri çabucak çözebiliyor, az olanınsa işi zor, apışıp kalıyor. Oysa bu doğru değil. Hatta tamamen saçma. Biogenetik yapımız DNA’mızda kayıtlı. İki kolumuz iki bacağımız gibi beynimizdeki gri hücrelerin sayısı da üç aşağı beş yukarı ayni. Uzun boylu ile kısa boylu arasında diyelim ki 30 santim boy farkı var. Bu hiç de büyük bir fark değil. Beyinlerimiz de böyledir. Donanımlarımız arasında kayda değer farklar olması imkansız.

Bilgisayar analojisi bize daha yol gösterici olabilir. Eski model ucuz bir bilgisayarın yeni ve pahalı olana göre mikroişlemci hızı, çekirdek sayısı, bellek derinliği ve hızı çok eksik olabilir. Peki, ikisine de ayni yazılımı yüklediğinizde birinin sorun çözme becerisi(zekâsı) öbürüne göre çok daha fazla mı oluyor? Kesinlikle hayır. Belki biraz hız farkı dışında ikisinin bulabilecekleri çözüm (yani zekâları) birbirinin tam olarak aynidir. Yani zekâ denilen şey aslında donanımdan büyük ölçüde bağımsızdır. Yüklenen algoritmalardadır. Algoritmalar geliştikçe zekâ artar ama yüksek zekâ işleyebilmek için daha yüksek donanım da gerektirir kuşkusuz çünkü yürüteceği işlem sayısı çok daha fazladır. Ama Allah vergisi organik zekâlarımız üç aşağı beş yukarı aynıdır. 20’li yaşta maksimum performansta olduğu, yaş ilerledikçe yavaş yavaş performansın yavaşladığı ve gerilediği kabul edilir. Yani arızalanma dışında aramızda kayda değer bir fark olmuyor. Büyük fark algoritmalarda, yani hayat tecrübemizde. Ne kadar çok problemle karşılaşır ve çözmeye uğraşırsak beynimizde o kadar çok algoritma oluyor, yeni problemi çözmede onlardan yararlanma fırsatımız olduğu için daha iyi çözümü yakalama fırsatımız artıyor. Ayni yerde ayni süre yaşayan iki insan arasında bile sorunlara çözüm yaklaşımları birbirinden çok farklı. Bu farklar kimi durumda eksik, kimi durumda fazla zekâ görünümü kazanıyor.

Kime Daha Zeki Diyoruz ?

Zekâ dediğimiz şeyi oluşturan algoritmalar o kadar çok ve çeşitli, ve aralarında ortak maymuncuk gibi her derde deva üniversal nitelikte olanları o kadar az ki bizim bir insanın zekasını doğru tartıp derecelendirmemizin tamamen imkansız olduğunu düşünüyorum. Eskiden beri bildiğimiz standart IQ testleri var. Bir de şimdi EQ (duygusal zekâ) kavramı çıktı. Ancak bu ikisinin algılanabilir tüm zekâ boyutlarını kavraması imkânsız. İçlemi, kapsamı eksik. Oysa bir boyutta eksik çıkan zekânın öbür boyutta pek üstün çıkması son derece doğal. Örüntü yakalama (pattern recognition) hayatta en sık karşılaştığımız zekâ görüntüsü, örneğin sayfaya bakınca harfleri oradan kelimeleri, cümleleri ve nihayet tüm metni zihnimizde canlandırıyoruz. Buradaki hız bir insan zekâsıdır. Ama öncelikle okuma eğitimi ve görme yetisi gerektirir. Kör iseniz buna mukabil işitmedeki örüntü yakalama beceriniz diğerlerine göre doğal olarak çok artabiliyor. Zekâ dediğimiz tek katmanlı monolitik bir şey değil ki bir ölçümle birinin zekâsı hakkında karar verebilelim. Vereceğimiz karar ve yapacağımız her türlü genelleme üç körün bir fili tarifindeki gibi devasa hatalar içerecektir.

Dünyanın teknoloji alanında en ünlü üniversitelerinden MIT’in Yapay Zeka Laboratuvarında 1964-1966 yılları arasında Joseph Weizenbaum’un geliştirdiği Eliza isimli bir program var. Henüz yapay zekâ diye bir şeyin olasılığının tartışıldığı o dönemde geliştirilen bu program çok ilginç. Eliza için yazılan “Doctor” isimli script karşısındakiyle (klavye aracılığıyla) Rogerian psikoterapist’i simüle eden bir diyalog yürütebiliyor. Bu simülasyon gerçek hayatta bir Üniversite kampusunda sağlık merkezine başvuran öğrenciler üzerinde deneniyor. Gerçek psikoterapist gerçek denek ile (bitişik odada klavye ile bilgisayara aktarılan ve cevabı alınan) diyalogları yürütüyor. Seans bitince hasta gidiyor öbürü geliyor. Bir muhabir de terapistin odasından çıkan öğrencilere “yeni psikiyatrist nasıldı, seanstan memnun kaldınız mı, bir daha gelecek misiniz? gibi sorular soruyor. Hepsinin cevabı “çok memnun kaldım, doktor beni çok iyi anladı” şeklinde oluyor.


Oysa program Weizenbaum’un tanımıyla bir “”Pseudo-Intelligence”” örneği yani henüz yapay zekâ değil, sözde-zekâ/zekâmsı. İçinde kavramsal analizler, mevzuyu tanımaya ve anlamaya yönelik rutinler algoritmalar mevcut değil. Sadece örüntü uyumlandırma yapıyor, yoksa yaptığı konuşmanın içeriğine ilişkin hiçbir vukuf sahibi değil. Ben bu “sözde-zekâ” mesajlaşmalarının insanlar arasında da çok yaygın olduğunu düşünüyorum. Karşımızdaki insanın bizi çok zeki sanmasına yol açabilen pratik rutinleri devreye sokabiliyoruz hatta pek çok zaman bunu bilmeden yapabiliyoruz. Tabii bazen tersi de oluyor, gönderdiğimiz mesajlar olduğumuzdan daha gerzek sanılmamıza yol açıyor. İşin aslı hiç kimsenin bir diğerinin hangi konudaki zekâsının ve becerisinin ne düzeyde olduğunu anlamasının kolay bir yolu yok.

Aradan geçen yarım yüzyılı aşkın süre içinde yapay zekâlar çok hızlı bir gelişme kaydetti ve gerçekten akla gelen her konuda hem hız hem de beceri bakımından insan zekâsını yener duruma geldi. Satrançta ve ondan daha fazla zekâ gerektirdiği söylenen “go” oyununda dünya şampiyonluğunu makine zekâları ele geçirdi. Daha da önemlisi ayni konuyla ilgili “”derin öğrenme modelleri”” algoritmaları geliştirildi. Bunlar zekâların birbiriyle istişare edebilmelerinin de önünü açıyor. Ama bilmemiz gereken “üniversal”(her derde deva) bir yapay zekânın dünyada henüz mevcut olmadığı. Tıpkı insanlar gibi, çünkü insanlar arasında da olası her tür sorunu çözebilen bir zekî insan da dünyada mevcut değil. Oysa biz hatalı olarak sanki zekâ diye üniversal bir şey varmış gibi konuşuyoruz.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.