Bir Planı Olan Adam

Para, Devletler ve Biz | Niall KISHTAINY | Eylül 24, 2018 at 2:11 pm

Sovyetler Birliği’ndeki komünizm günlerinde, kazıcı üretimi yapan bir fabrika, bu kazma aletlerine son derece ihtiyacı olan kömür madenlerine ekipman tedarik etmeyi keser. Bir müfettiş işletmeye gelir ve hepsi yarı tamamlanmış halde bekleyen aletleri görüp şaşırır. Fabrika müdürü, aletleri kırmızı cilayla boyama emri aldığını söyler. Sorun şu ki, fabrikanın deposunda yalnızca yeşil cila vardır. Eğer aletleri yanlış bir renge boyanmış olarak teslim ederse, belki de hapse yollanacaktır. Bu durumda, hapsi göze almaktansa aletleri yarı tamamlanmış halde bekletmenin daha iyi olacağım düşünmüştür. Müfettiş, bakana bir telgraf çeker ve fabrikanın aletleri yeşile boyaması için izin ister. Aletler yeşile boyanıp teslim edilir ve artık madenler de yeniden faaliyete geçebilecektir.


O zamanlarda, 1930’larda, Sovyetler Birliği tarihteki en büyük ekonomi deneyini hayata geçiriyordu. Karl Marx’ın yolunu gözlediği, kapitalizmden tamamen farklı, komünist bir toplum kuruluyordu. Madencilik makinelerine dair hikâye, ekonominin standart kurallarının nasıl tepetakla edildiğine ilişkin basit bir örnek sadece. Britanya ya da Amerika’da bir fabrika müdürüne, hükümet yetkililerinden, hele de kullanılacak boyanın rengi gibi tali bir konuda talimatlar alma fikri ahlaksızlık ve sapkınlık gibi görünecektir. Britanya fabrikaları isterlerse, makinelerini pembe renge boyayabilir ve müşterilerinin hoşlanacağını düşündükleri takdirde onları aynı şekilde piyasaya sürebilirler. Eğer müşterileri pembe rengi sevmezse, ceza da hapis değil kepenk kapatmak olacaktır.

Sovyet devleti, en ince ayrıntısına kadar –neyin yapılacağı, nasıl yapılacağı ve kimin alacağı gibi ekonomik kararların sorumluluğunu üstlenmişti. Fabrikalara iletilecek, ne kadar traktör imal edileceği ve hangi numaralarda, kaç tane ayakkabı yapılacağı gibi talimatlar içeren planlar oluşturuluyordu. Kaynakların nasıl kullanılacağına karar vermenin bu biçimine “merkezi planlama” adı verilir. Bu durumda, piyasanın neyi talep ettiğine bakmak yerine, fabrikalar hükümetin emirlerini yerine getirir. Sıradan insanlar da plana göre davranır. Dolayısıyla eğer yeni bir yerde yaşamak istiyorsanız, hükümete başvurmak zorundaydınız. Ekmek ya da sabun almak için, fiyatların piyasadaki arz ve talep hareketi neticesinde değil, yetkililerin talimatıyla belirlendiği, hükümet mağazalarına gitmeniz gerekiyordu.

Kapitalizmden bir başka farklılık da, insanların gelirlerinin belirlenme biçimiydi. Kapitalizm koşullarında, eğer sıkı çalışır ve işinizi de gerçekten iyi yaparsanız, çok para kazanırsınız. Belki ihtiyacınız olandan fazlasını kazanabilir ve kazandığınız parayı da har vurup harman savurabilirsiniz. Komünizmde durum farklıdır. Herkes, ne kadar üretken olduğuna bakılmaksızın, aynı ücreti alır; insanlar kendi yaptıkları şeyin süreçlerine değil, “ihtiyaçlarına” göre ücret alır. Sizin fazladan güçlü ya da akıllı olmanızın ve dolayısıyla başkalarından daha fazla üretmiş olmanızın bir önemi yoktur; yine aynı ücreti alırsınız.

Sovyet liderler komünizmin aşırı maddi bolluk yaratacağı vaadinde bulunuyordu. Sistem, kapitalist patronları işçilerin sırtından zengin yaptığı İçin komünistlerin nefret ettiği kapitalizmden daha akılcı ve daha insancıl olacaktı. Rus halk hikâyelerinde, serildiğinde enfes yiyeceklerden oluşan bir ziyafet sofrasına dönüşen, sihirli bir masa örtüsünden bahsedilir. Hükümetin beş yıllık planıyla bu hikâye gerçek olacaktı; beklenti bu yöndeydi. Ama gerçekleşmeyecekti. Yiyecek, elektrik ve petrol üretme hedefleri çoğunlukla tutturulamamıştı. İnsanlar yiyecek almak için dondurucu soğukta bütün gün ayakta beklemek zorunda kalıyordu. Fabrika duvarlarına şu gibi duvar yazıları yazılmıştı: “Hoş Geldin Beş Yıllık Boş Mideler Planı.” 1930’lu yılların başında, ilk “Beş Yıllık Planı’ın sonuna doğru, milyonlarca insan açlıktan ölmüştü.

Sovyet ekonomisi neden böylesine muazzam sorunlarla boğuşuyordu? Belki de komünist sistemin kendisinde bir sorun vardı. Komünizm koşullarında, insanların kazançları ne yaptıklarına bağlı değildi; çünkü herkese aynı ücret veriliyordu. Dolayısıyla kim, niye domuz ahırlarını temizleme zahmetine girecekti ki? İnsanı yorgunluktan bitap düşürecek ya da başına ağrılar saplayacak işleri kim, niye yapacaktı ki? Aslında biri, neden bir iş yapacaktı ki? Komünizm işleyemez; çünkü yanlış teşvikler ortaya koymuştur diye uzayıp giden bir tartışma söz konusudur. Komünizmin savunucuları komünizmin insanların kapitalizmde olduğundan farklı biçimlerde davranmasını sağladığını söyleyerek bu görüşe karşı çıkarlar: Komünist bir toplumda, insanlar itaatkar olacak ve bencil olmayacaktır: kendileri için değil, ulusun çıkarları için sıkı çalışmaya azimli olacaktır.

Ludwig von Mises (1881-1973) bu tartışmanın ortasına bir el bombası atmıştır. Mises, 1940 yılında, Nazilerin artan etkisinden rahatsız olarak Amerika’ya göç eden, tanınmış bir Avusturyalı Yahudi ekonomisttir. 1920’lerde Mises, “Economic Calculation in the Socialist Commonwealth” [Sosyalist Uluslar Topluluğunda Ekonomik Hesap} adlı bir makale yayımlamıştır. “Ekonomik hesap” derken, ekonominin temel sorunlarından birini kastetmiştir: Kimin neyi alacağına nasıl karar verilecek? “Sosyalist Uluslar Topluluğu” ile de, Sovyetler Birliği’ndekine çok benzer sosyalizm koşullarındaki bir toplum kastedilmiştir. Sosyalizm farklı anlamlar taşıyabilir; bazen komünizm ile aynı anlama gelecek şekilde kullanılabilir. Önemli olan, ekonominin artık kapitalizmde olduğu gibi özel kar esasına göre işletilmiyor olmasıdır ve bu genellikle, bir tür merkezi planlamayı beraberinde getirmektedir. Komünizm, bütün mülkiyetin bireylere değil topluma ait olduğu, daha saf bir versiyondur. Mises makalesinde, piyasaların yerine merkezi planlamayı geçirmenin işleyip işlemeyeceğini ve bu geçişin sosyalizm koşullarında mı yoksa tam anlamıyla olgun komünizm koşullarında mı yapılması gerektiğini ele almıştır. Ona kalırsa, insanların bencil olup olmamasının konuyla hiçbir alakası yoktur. O, Sovyetler Birliği gibi komünist ekonomilerin, toplumda herkesin, hükümet tarafından emredilmesi halinde, ulusun bütün tuvaletlerini çok düşük ücret karşılığında neşe içinde temizlemesi halinde bile, başarısızlığa mahkûm olduğuna inanmaktadır.

Dünyanın en küçük ülkelerinde bile her gün alınan, sayılamayacak kadar çok ekonomik kararı bir düşünün; Binlerce mal ve hizmet satılır, farklı meslekler için farklı ücretler belirlenir, yeni işyerleri açılır ve başarısız olanlar kapanır. Tek başına bir adada yaşayan Robinson Crusoe için işler kolaydır aneal o hemen bilir balığı domuzdan daha çok sevdiğini ve buna göre, o öğleden sonrayı ağı onararak mı yoksa zıpkının ucunu sivrilterek mi geçirmenin daha uygun olacağını hesaplayabilir. Öteki adam, Cuma ortaya çıkınca işler karışır; çünkü ikinci adamın arzu ve isteklerini de hesaba katmak gerekir. Milyonlarca kişinin yaşadığı bir ülkede ise sorun içinden çıkılmaz bir hal alacaktır.

Kapitalizm koşullarında, insanların arzuları fiyatlar yoluyla organize edilir. Eğer insanlar birdenbire, daha fazla guguklu saat isterlerse, bu saatlerin fiyatı tavan yapacaktır. Bu, saat imalatçılarını üretimi artırmaya teşvik edecek ve zaman içersinde, yüksek fiyatın cazibesine kapılan ev eşyası üreticileri saat yapmaya soyunacaktır. Böylece fiyat eski seviyesine düşecektir. Tüketicilerin saat arzusu artık tatmin olmuştur. Piyasalar aynı zamanda, hammaddeleri en iyi kullanım alanlarına yönlendirir. Saat imalatçıları, ahşap satın alarak, sandalye üreticileri gibi potansiyel ağaç kullanıcılarının bu hammaddeden mahrum ederler. Bunun nedeni, saat imalatçılarının ahşaptan daha çok para kazanıyor ve dolayısıyla da ahşap almak için daha fazla parayı gözden çıkarıyor olmalarıdır. Bu yüzden, fiyatlar kaynakları en karlı kullanım alanlarına, yani insanların en çok istediği mal ve hizmetlerin üretimine aktarır.

Merkezi planlamada, bütün bunlar hükümet tarafından kararlaştırılır. Sovyetler Birliği’nde, birçok karar en tepedeki kişi kimse ona bırakılmıştı: Joseph Stalin. Kendisi sürekli, yeni kararnamelerin çıkarıldığı bir toplantıdan diğerine girip çıkıyordu. Bu kararnamelerin birçoğu, yeni bakanlıkların kurulması ve yabancı güçlerle anlaşmaların imzalanması gibi, çoğu liderin yapmak zorunda olduğu işlere ilişkindi. (Stalin acımasız bir diktatör olduğundan, sıklıkla bu kararnameler aynı zamanda, onu rahatsız eden insanların infazına ilişkin de oluyordu.) Ancak ondan, ekonominin en ufak ayrıntılarına ilişkin kararlar vermesi de bekleniyordu: Bir köprünün iki şeritli mi yoksa tek şeritli mi olacağına ve Moskova’nın ihtiyacı olan sebzenin nerede üretileceğine de o karar veriyordu. Memurlarıyla yaptığı toplantılarda, binlerce’ şey tartışılıp karara bağlanıyordu. Gerginlikten patlayacak hale geliyor, emrindekilere veryansın ediyordu: “Masama yığdığınız evrak göğüs hizama geliyor!”

Bununla birlikte Mises’in gördüğü sorun, aşırı enformasyondan daha derinlerde yatıyordu. Bir piyasa ekonomisinde, fiyatlar ahşabın en iyi kullanım alanına işaret etmektedir. Bu işaretler olmaksızın, ahşabın nerede nasıl kullanılacağına ya da ne kadar ayakkabı ya da ekmek yapılacağına ilişkin doğru karar verilemez. İnsanların ekmeğe ya da sabuna ne kadar ödemesi gerektiğine karar vermenin başka bir yolu yoktur. Bir ölçüt yoktur ortada. Ve hükümet fiyatları kendisi belirlediğinde, bu fiyatlar hiçbir işe yaramamaktadır. Sovyetler Birliği’nde ekmek ve sabun fiyatları genellikle o kadar düşük belirleniyordu ki, insanlar üretilen miktarın çok üzerinde satın almak istiyordu. Bu yüzden bunları satan dükkânların önünde uzun kuyruklar oluşuyordu. Sonuçta Mises’e göre, Stalin’in fiyat ve üretim kararları, “karanlıkta el yordamıyla” yol bulma arayışından başka bir şey olmuyordu. Mises, “Sosyalizm rasyonel ekonominin feshidir” diye yazmıştı. Sovyetler Birliği’nin ekonomik sorunlarının nedenleri, sosyalist sistemin kendisinin irrasyonel olmasıyla alakalıydı.

Mises’in makalesi, kapitalizmin mi yoksa sosyalizmin mi daha iyi olduğu üzerine ateşli bir tartışma başlatmıştı: Eğer komünizm irrasyonelse, kapitalizm de öyleydi. Komünizm 1950’li yıllarda dünyanın üçte birine yayılmış olduğundan, soruya bir an önce cevap bulunması gerekiyordu. Sorunlara rağmen, Sovyetler Birliği büyük hamleler yapmıştı. Yeni şehirler kuruluyor ve ülke hızla sanayileşiyordu. Birçok düşünür –az sayıda olsa da bazı ekonomistler de dâhil– komünizmin amaçlarına, işçilerin sömürülmediği eşitlikçi bir topluma sıcak bakıyordu. Onlara göre, komünizm kapitalizmden daha iyi bir sistemdi ve Sovyetler Birliği’nin Amerika’yı geçmesi yalnızca bir zaman meselesiydi.

Komünizm yandaşları, ekonomiler bu kadar karmaşık olduğu için, her şeyin piyasaya bırakılmasının akıllıca olmadığını düşünüyordu. Bu kişilerden biri de, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Polonya’nın ilk elçisi olarak Washington’ a tayin edilen, Polonyalı ekonomist Oskar Lange’ti (1904-65). Bir diğeri, Doğu Avrupa’dan Britanya’ya göç etmiş ve onlu yaşlarında Londra’nın yoksul East End yöresinde bir terzi olarak, sonra da İbranice öğretmeni ve dizgici olarak çalışmış bir Yahudi olan Abba Lerner’di (1903-82). Avrupa ve Amerika ekonomilerinin ciddi bir krizle boğuştuğu, 1930’lu yılların “Büyük Buhran”ında, Lerner’in çalıştığı matbaa iflas etmişti. Bunun nedenlerine kafa yoran Lerner, ekonomi üzerine bir akşam kursuna katılmıştı. Bu girdiği yolunu önce ekonomi üzerine çalışmaya ve sonra da London School of Economics’te hocalığa kadar götürmüştü.

Lange ve Lerner, sosyalizmin irrasyonel olduğunu savunan Mises’e katılmıyordu. Onlar Mises’in, ekonominin fiyatları ölçmek için bir mihenk taşına ihtiyaç duyduğu fikrine katılıyordu; ancak merkezi plancıların kendi mihenk taşlarını yapabileceklerini ve sonra da ekonomiyi rasyonel bir biçimde idare edebileceklerini düşünüyordu. Plancıların bütün yapması gereken şey bir matematik problemini çözmekti. Arz ve talebi bir denklem olarak düşünebilirsiniz: Ayakkabıların fiyatı tam olarak doğru bir seviyede tayin edildiğinde, ayakkabı arzı talebe eşit olur. Ekonomi, binlerce etkileşimli piyasadır. 19. yüzyılda. Leon Walras adlı bir Fransız ekonomist bütün piyasaları bir arada ele almıştı; her bir piyasa, ne zamanı dengesiz hale geldiğini gösteren bir denklemle temsil edilmişti. Walras ve ardılları, piyasaların birlikte nasıl dengeye oturduğunu göstermişti. (Onların bunu nasıl yaptığını 25. Bölümde göreceğiz.) Dahası onlar, piyasalar açısından ekonomi kaynaklarının en iyi kullanımına yol açan koşullan da keşfetmişlerdi.

Bu yazı Niall Kishtainy'nin Ekonominin Kısa Tarihi isimli eserinin 16. bölümünden alınmıştır.


Lange ve Lerner ise şöyle diyordu: Neden sadece Walras’ın denklemlerini çözmeyelim ki? Bu çözüm, merkezi plancılara kaynakların rasyonel kullanımına dair fiyatları verecekti. Böylelikle onların sosyalizminde rasyonel fiyatlar olacaktı; ancak bu fiyatlar piyasalardan gelmek zorunda değildi. Bu durumda merkezi plancılar, piyasalardan daha iyisini yapabilecekti; yoksa, ne anlamı kalırdı ki? Plancılar en iyi fiyatlan hesaplayabilecek ve sonra da, ekonomiyi kapitalizm koşullarında olduğundan daha adil kılmak için, nerede gerekiyorsa orada düzeltmeler yapabileceklerdi.

Mises’e göre, bu imkânsızdı. Monopoli oyunundaki gibi, rahat koltuklarında oturdukları yerden görevliler tarafından tayin edilen fiyatlar kesinlikle hiçbir zaman gerçekçi olmayacaktı. İnsanlar ortada paralarının olduğunu bildiği zaman piyasalar işler. Gerçekten anlamlı fiyatlar, denklem çözmeye uğraşan ekonomistlerin bulduğu değil, kar etmeye çalışan iş adamlarının faaliyetleri sonucunda ortaya çıkan fiyatlardır. Bu yüzden, demiştir Mises, kapitalizm tek rasyonel ekonomik sistemdir.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.