Modernlik Öteki’nden Gelince

Zeitgeist / Denemeler | Idil Tuglu | Ekim 15, 2018 at 12:01 pm

“Bana ‘içimin derinliğinde’ ne olduğu sorulduğunda , bunda herkesin ‘içinin derinliğinde’ ağır basan tek bir aidiyetin, bir bakıma kişinin ‘derin gerçekliğinin’, doğarken ebediyen belirlenen ve artık değişmeyecek olan ‘öz’ünün var olduğu inanışı yatıyor.; sanki geri kalanın –özgür insan olarak katettiği yolun, benimsediği inanışların, tercihlerin, kendine özel duygusallığının, yakınlıklarının sonuçta yaşamının- hiçbir önemi yokmuş gibi.”
Amin Maalouf

Arap dünyasının büyülediği, çektiği , endişelendirdiği, dehşete sürüklediği ya da kuşkulandırdığı herkes zaman zaman kendi kendine birtakım sorular sormaktan geri duramaz.

Bu örtüler, bu çarşaflar, o iç kapayıcı sakallar, bu ölüme çağrı neden? Bunca eskiye bağlılık, şiddet gösterisi neden? Bütün bunlar o toplumların, onların kültürlerinin, dinlerinin özünde mi var? İslamiyet özgürlükle, demokrasiyle, insan ve kadın haklarıyla, modernlikle bağdaşabilir mi?

Bu soruların sorulması normal ve bunlara çoğu zaman verilen kolaycı yanıtlardan daha fazlasını hak ediyorlar. Her iki taraftan da – görüleceği üzere sevdiğim bir deyim- demek zorundayım. Evet, her iki taraftan da. Dün olduğu gibi bugün de İslamiyete karşı aynı eski önyargıları tekrarlayıp duranları, her öfke uyandıran olayda, kendilerinin bazı halkların ve onların dinlerinin doğası üzerine ahkam kesmeye yetkili görenlere katılamam. Bu arada, kılını kırpmadan olan bitenlerin üzücü bir yanlış anlamadan kaynaklandığını ve dinin hoşgörüden ibaret olduğunu tekrarlayıp duranların hararetli savunmaları karşısında kendimi rahat hissedemiyorum ; gerekçeleri onları aklıyor ve ben onları nefret saçanlarla aynı kefeye koymuyorum ama söylemleri beni tatmin etmiyor.


Kınanması gereken bir eylem hangisi olursa olsun bir doktrin adı altında işlendiğinde bu doktrin suçlu sayılmıyor ; bu eyleme tamamen yabancı olarak görülmese bile. Mesela, ben Afganistan’daki Taliban’ın İslamiyetle hiçbir ilgisi olmadığını, Pol Pot’un Marksizmle hiçbir ilgisi olmadığını , Pinochet rejiminin Hristiyanlıkla hiçbir ilgisi olmadığını hangi hakla ileri sürebilirim? Bir gözlemci olarak, bu durumlardan her birinde ilgili doktrinin tek değil, en yaygın biçimiyle de değil, ama elin tersiyle , öfkeyle reddedilemeyecek olası bir kullanımının söz konusu olduğunu teslim etmek zorundayım… İşler aniden rayından çıktığında bunun kaçınılmaz olduğunu açıklamak biraz fazla kolaycılık oluyor; bunun asla olmaması gerektiğini ve tamamen bir kaza olduğunu ispatlamak istemenin tamamen saçma olması gibi. Eğer olmuşsa, olması için belli bir olasılık olduğu için olmuştur.

Kendini bir inanç sisteminin içine yerleştiren biri için, doktrinin filanca yorumunun değil de falanca yorumunu benimsediğini söylemek tamamen meşrudur. İnançlı bir Müslüman Taliban’ın davranışının, imanının ruhuna ve anlamına uyduğunu ya da uymadığını düşünebilir. Müslüman olmayan ve zaten kendisini tereddütsüz her türlü inanç sisteminin dışına yerleştiren ben, kendimi İslamiyet’e uygun olanla olmayanı ayırt etmeye asla yetkili görmüyorum. Tabii ki , dileklerim, tercihlerim bakış açım var. Hatta sürekli içimden, şu ya da bu aşırı davranışın- bombalar koymak, müziği yasaklamak ya da kızların sünnetini yasaya bağlamak- benim İslam’a bakışımla bağdaşmadığını söylemek geliyor. Ama benim İslam’a bakışımın hiçbir önemi yok. Hatta en sofusundan, derin bilgi sahibi bir şeriat uleması bile olsaydım, benim görüşümle hiçbir çatışma son bulmazdı.

İstenildiği kadar kutsal kitaplara dalınsın, meallere bakılsın, gerekçeler toplansın , daima farklı, birbiriyle çelişen yorumlar olacaktır. Aynı kitaplara dayanarak köleliği içinize sindirebilir ya da mahkum edebilir, ikonaları yüceltebilir ya da ateşe atabilirsiniz, şarabı haram kılabilir ya da hoş görebilir, demokrasiyi ya da din devletini savunabilirsiniz, bütün insan toplulukları yüzyılların akışı içinde şimdiki uygulamalarını doğru göstermişe benzeyen kutsal ayetler bulup çıkarmayı bilmişlerdir. İncil’i benimseyen Hristiyan ve Yahudi toplumlarının , “asla öldürmeyeceksin” in idam cezalarına da uygulanabileceğini söylemeye başlamaları için iki ya da üç bin yıl geçmesi gerekmiştir, yüz yıl sonra bize her şeyin kendiliğinden geliştiği söylenecektir. Metin değişmiyor, değişen bizim bakışımız. Ama bu metin dünyadaki gerçeklikler üzerinde ancak bizim bakışımız aracılığıyla etkili olabiliyor. Bu bakış, her çağda bazı cümleler üzerinde duruyor ve diğerlerini görmeden atlıyor.

Bu nedenle, Hristiyanlığın, İslamın ya da Marksizmin “ gerçekte ne dediği” üzerinde kendini sorgulamak bana yararsız görünüyor. Eğer sadece önceden beri içte barındırılan olumlu ya da olumsuz önyargıların doğrulanması değil de, cevaplar aranıyorsa doktrinin özüne değil, onu benimseyenlerin tarih boyunca sergiledikleri davranışlarına eğilmek gerekir.

Hristiyanlık özünde hoşgörülü, özgürlüklere saygılı, demokrasiye yatkın mıdır? Soruyu bu şekilde ortaya koyarsak, ‘hayır’ demek zorunda kalırız. Çünkü, son yirmi yüzyıl boyunca din adına bol bol işkence yapıldığını, zulüm uygulandığını ve katliamlara girişildiğini, inananların ezici çoğunluğunun siyah köle ticaretini, kadınların ezilmesini, en kötü diktatörlükleri ve Engizisyon’u içlerine sindirdiklerini görmek için birkaç tarih kitabı karıştırmak yeter. Bu, Hristiyanlığın despot, ırkçı, gerici ve hoşgörüsüz olduğu anlamına mı gelmektedir? Hiç de değil, bugün Hristiyanlığın ifade özgürlüğü, insan hakları ve demokrasiyle iyi geçindiğini görmek için etrafınıza bakmanız yeter. Bundan, Hristiyanlığın özünün değiştiği sonucunu mu çıkarmak gerekir? Ya da onu harekete geçiren “demokrasi ruhunun” on dokuz yüzyıl saklanıp, yüzünü ancak XX. Yüzyılın ortalarında gösterdiğini?

Eğer anlamak istiyorsanız, soruları elbette başka türlü sormanız gerekecektir: Hristiyan dünyasında demokrasi sürekli bir talep midir? Yanıt açıkça “hayır”dır. Ama demokrasi gene de bir Hristiyan geleneğinden gelen toplumlar da mı yerleşebildi? Burada yanıt açıkça “evet” dir. Bu evrim ne zaman, nerede ve nasıl gerçekleşti? Bu soruya –benzer formülle İslamiyetle ilgili olarak da sormaya hakkımız olan- verilecek yanıt öncekilere verilen yanıtlar kadar kısa olamaz, ama mantıklı bir biçimde yanıt vermeye çalışabileceğiniz sorulardan biridir bu; burada özgürlüklere saygılı bir toplumun kuruluşunun derece derece ve eksik olarak ilerleyen ve tarihin bütünlüğü içinde ele alındığında son derece geç kalmış bir süreç olduğunu, bu evrimi kabullenseler de, kiliselerin hareketi başlatmaktan çok, genelde az ya da çok sessiz kalarak hareketin gerisinden geldiğini; çoğu zaman özgürlük atılımın dini düşünce çerçevesi dışında yer alan kişilerden geldiğini söylemekle yetineceğim.

Son sözlerim içlerinde dine bağlılık taşımayanların hoşuna gitmiş olabilir. Bununla birlikte kendini XX. Yüzyıl’da despotizm, işkence, her türlü özgürlüğün ve her türlü insan onurunun çiğnenmesi alanındaki en korkunç felaketlerin dini bağnazlıkla değil ama dini mahvetmek iddiasıyla ortaya çıkan – Stalinciğin durumu- ya da –Naziliğin ve daha başka milliyetçi doktrinlerin durumu- bambaşka bağnazlıklara bağlanabileceğini hatırlatmak zorunda hissediyorum… 1970’lerden itibaren dini bağnazlığın, tabiri caizse, dehşet açığını kapatmak için lokmaları ikişer ikişer atıştırdığı doğrudur; ama umduğunu bulmaktan çok uzaktır.

XX. Yüzyıl bize hiçbir doktrinin mutlaka kendiliğinden özgürlükçü olamayacağını , hepsinin, komünizmin, liberalizmin, milliyetçiliğin, büyük dinlerden her birinin, hatta laikliğin kontrolden çıkabileceğini, hepsinin yozlaşabileceğini, hepsinin elinin kana bulaştığını öğretmiş olacak. Hiç kimse fanatizmin tekeline sahip değil ve tam tersine hiç kimse de insanlığın tekeline sahip olamaz.

Bu son derece nazik sorulara yeni ve yararlı bir bakış açısı getirmek isteniyorsa sorgulamanın her aşamasında tarafsızlık konusunda titizlik göstermek gerekir. Ne düşmanlık, ne merhamet, ne de kimileri için Batı’da ve başka yerlerde ikinci bir doğa haline gelmişe benzeyen küçümsemeyle karışık o dayanılmaz arka çıkış. ( Amin Maalouf’un “Ölümcül Kimlikler” adlı kitabından alıntılanmıştır.)

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.