Osmanlı’da Kapitülasyonlar ve Dış Borçlar

Para, Devletler ve Biz | megilmez | Ekim 8, 2018 at 2:10 pm

Kapitülasyon; ekonomi ve ticarette kullanıldığı şekliyle bir devletin uyruklarının haklarını diğer bir devletin toprakları üzerinde düzenleyen, onlara ayrıcalıklar tanıyan anlaşma anlamına geliyor. Osmanlı devletinde kapitülasyonlar, yabancılara tanınan ayrıcalıklar oldugu için ‘imtiyazat-ı ecnebiyye’ (yabancılara ayrıcalıklar) diye adlandırılıyordu.

Osrnanlılarda, yabancı bir ülkeye tanınan ilk kapitülasyon hakkı l. Murat (Hüdavendigar) tarafından 1365 yılında yıllık 500 Düka tutarında vergi ödemeleri karşılığında Raguse Cumhuriyeti’ne (bugünkü Dubrovnik kentinde kurulu devlet) “Raguse Curnhuriyeti gemilerinin Levant sularında (Marmara Denizi, Ege Denizi ve Akdeniz) serbestçe seyredip, ticaretinin himaye olunması için verildi.


Raguse Cumhuriyeti’ne verilen kapitülasyondan sonra kapitülasyonlann ardı arkası kesilmedi. Venedik Cumhuriyeti’ne, Ceneviz Cumhuriyetine, Toskanalılara, Katalanlara ve Rodos Şövalyeleri’ne aynı imtiyazları veren kapitülasyon düzenlemelerine gidildi. Fatih Sultan Mehmet zamanında yeni ve daha kapsamlı kapitülasyonlar verildi.

18. yüzyıla gelindiğinde kapitülasyonlar iyiden iyiye arttı ve bu şekilde sağlanan ayrıcalıklar hemen hemen bütün Avrupa devletlerine yayıldı.

(Kaynak: Mehmet Fatih Ekinci, Türkiye'nin Mali İntiharı, Platin Yayınları, 2008 sayfa 491-530.)


Osmanlı İmparatorluğu başlarda kapitülasyonları, maddi bir yarar karşılığı (haraç, vergi vb) verirken sonraları bu maddi karşılığı aramadan karşılıksız vermeye başladı. Çünkü bu kapitülasyonların ekonomiye yararlı olduğu düşünülüyordu: “İthalat, pazarda mal bolluğu sağlamak açısından yararlı görülüyordu. Bu zihniyet çerçevesinde Osmanlılar, ticaret imtiyazlarını, yani kapitülasyonları imparatorluk için yararlı saymakta, imparatorluğun çıkarına olduğu gerekçesiyle bu tür imtiyazları merkantilist Avrupa ülkelerine seve seve tanımaktaydılar.” (İnalcık, 2017, s. 56.)

Zaman içinde bir devlete verilen fazla bir hak ötekiler için de yenilenen kapitülasyonlarda yer alan düzenlemeler haline geldi. Örneğin İngiltere ile yapılan 1838 tarihli ticaret antlaşmasıyla verilen imtiyazlar zaman içinde öteki devletlere verilen kapitülasyonların buna göre yenilenmesine yol açtı. Başlangıçta çok daha sınırlı devletlerle yapılan kapitülasyon düzenlemeleri imparatorluğun son dönemlerine doğru neredeyse bütün devletlere, hatta bazı serbest şehirlere kadar yayıldı. Verilen kapitülasyonlar, son dönemde komşu devletlerle yapılan antlaşmalar dışında, Osmanlı tüccarlarına karşı devletle ticarette aynı hakları vermediği için tamamen tek taraflı verilen birtakım haklar ve imtiyazlar durumunda kalmaya başladı. Son dönemlerde kapitülasyonların koşulları daha da ağırlaşarak kapitülasyon verilen ülkeye ‘en ziyade müsaadeye mazhar ülke’ imtiyazı verilmesine kadar ulaştı.

Osmanlı İmparatorluğu’nda yerli sanayinin ve ticaretin gelişmesine büyük engel oluşturan kapitülasyonların kaldırılması için imparatorluğun son döneminde birçok girişimde bulunulsa da bu girişimlerde başarı sağlanamadı. 1914 yılında kapitülasyonların kaldırılmasına ilişkin bir irade- i seniye yayınlandı ve bu irade-i seniye bütün yabancı devlet temsilcilerine duyuruldu. Batılı devletlerin bu girişime tepkisi büyük oldu. Sevr Antlaşması’na koydukları hükümle bu ayrıcalıkları tekrar canlandırdılar. İş bu kadarla da bitmedi, Osmanlı devleti o zamana kadar verilen kapitülasyonları, bu kapsamda olmayan İttifak devletlerine de yaygınlaştırmak zorunda kaldı.

Mustafa Kemal, kapitülasyonlar meselesini Nutuk’ta şöyle vurguluyor (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, s. 472): “Efendiler, biliyorsunuz ki yerini yeni Türk devletinin aldığı Osmanlı devleti, Uhud-ı Atika (Eski Antlaşmalar) adı altında birtakım kapitülasyonların tutsağıydı. Hıristiyan halk birçok hak ve ayrıcalıklara sahipti. Osmanlı devleti, Osmanlı ülkesinde oturan yabancılar üzerinde yargı haklarını uygulayamazdı; Osmanlı yurttaşlarından aldığı vergiyi yabancılardan alması engellenmiş bulunuyordu. Devletin varlığını kemiren ve kendi sınırları içinde yaşayan azınlıklarla ilgili önlemler alması mümkün değildi. Osmanlı devleti, kendisini kuran asıl topluluğun, Türk ulusunun, insanca yaşamasını sağlayacak önlemleri alma bakımından da engellenmişti; ülkeyi bayındır kılamaz, demiryolu yaptıramazdı. Hatta okul yaptırmak bile serbest değildi. Bu gibi durumlarda yabancı devletler hemen işe karışırlardı.”

Dış Borçlar

Osmanlı Imparatorluğu’nun ilk dış borçlanma girişimi 1789 yılında oldu. Kırım’ı Rusya’dan geri almak için Rusya’ya karşı başlatılan savaş (1787-1792) Osmanlı İmparatorluğu’nun zaten sıkıntılar içinde olan maliyesini daha da sarsmıştı. Gerekli mali desteği sağlamak üzere Müslüman devletler nezdinde başlatılan borç alma girişimleri sonuç vermeyince bu kez 1789 yılında Felemenk’ten (Hollanda) borç istendi. Bu girişimden sonuç alınamayınca benzer bir girişim İspanya nezdinde yapıldı ama oradan da sonuç alınamadı (Cezar, 1986, ss.137-138). Dolayısıyla bu ilk girişim borç alınamadan sonuçlanmış oldu.

Osmanlı İmparatorluğu ilk dış borçlanmasını 1854 yılında Kırım Savaşı’nın finansmanını sağlamak için yaptı. Bunun birçok nedeni var ama iki tanesi çok önemli: (1) Osmanlı, sanayi devrimine giden yola girememiş, sanayi ürünlerini dışarıdan almak zorunda kalmaya başlamıştı. Eskiden kendi imalatı savaş malzemesiyle girdiği savaşlara artık Batı’dan alacağı malzemeyle girmek zorundaydı. Bunları alabilmek için de paraya ihtiyacı vardı. (2) Madeni paranın yerini kağıt para almıştı. Osmanlı, geçmişte para ihtiyacını madeni parayı tağşiş ederek karşılıyordu ama kağıt paraya geçilince bu imkân kalmadı.

Tablo 11, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk dış borcunu aldığı 1854 yılından son borcunu aldığı 1914 yılına kadarki dış borçlanmalarını gösteriyor. Borçlanmalar çoğunluk itibariyle Fransız Frangı’yla yapılmış olmakla birlikte tabloda yer alan tutarlar bu borçlanmaların Osmanlı Altın Lirası karşılıklarıdır. Borçlanmaların birçoğu bazı bölgelerin gelirlerini (Mısır eyalet gelirleri gibi) veya işletmelerden elde edilecek gelirleri (demiryolu işletmeleri veya tuz yatağı işletmeleri gelirleri gibi) ya da bazı vergilerden yapılacak tahsilatları (aşar vergisi gibi) teminat göstererek yapılmıştır.


Osmanlı İmparatorluğu’nun dış borçlanmaların bir bölümü demiryolu yapımı gibi birtakım projeler için alınmış olsa da büyük bir bölümü ya savaşların finansmanı veya bütçe açıklarının finansmanı ya da önceki borçların yenilenmesi, yapılandırılması için alınmıştı. Dolayısıyla bu borçlar bir süre sonra ‘borç ödemek için borçlanmaya’ dönüştü. Bütçe açıklarını dış borçlanmalarla karşılamaya çalışan Osmanlı İmparatorluğu iç finansman ihtiyacını dış borçlanmayla karşılamaya kalkışmak gibi bir yanılgının içine düştü ve bir daha da bu yanlıştan çıkanıadı.

Osmanlı İmparatorluğu bu borçlarını ödeyemediği dönemlerde moratoryum (bir anlamda iflas) ilan etti, sonra yeniden borçlanarak, borçlarını yeniden yapılandırarak ama ciddi güç ve itibar kaybederek yoluna devam etti.

Tek taraflı verilen imtiyazlar yabancı devlet tüccarlarının Osmanlı kara sularında ve topraklarında serbestçe ticaret yapmalarını sağlarken, yerli sanayinin ve ticaretin gelişimini önlüyordu. Bu gelişme bir yandan da devletin döviz geliri elde etmesinin önünde ciddi bir engel oluşturuyordu. 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında başlayan dövizle dış borçlanma buna eklenince işler iyiden iyiye sarpa sardı. Sanayi ve ticaretten döviz geliri elde edemeyen, eski yıllardaki gücü kalmadığı için yabancı devletlerden haraç da alamayan Osmanlı İmparatorluğu dövizle yaptığı borçlan ödeyecek döviz gelirini bulamaz duruma düşmüş oluyordu.

Mustafa Kemal, Nutuk’ta Osmanlı borçları meselesini şu ifadelerle anlatıyor (Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017, s. 472): “Osmanlı hükümdarları ve yakınlan, debdebe ve gösteriş içinde yaşayabilmek için ülke ve ulusun bütün servet ve kaynaklarını kuruttuktan başka, ulusun her türlü çıkarlarını peşkeş çekerek, devletin onur ve şerefini feda ederek birçok dış borçlanmalar yapmışlardı. O kadar ki, devlet bu dış borçların faizlerini bile ödeyemeyecek duruma gelmiş, dünyanın gözünde iflas etmiş sayılmıştı.

Mali Bağımsızlığın Yitirilmesi ve Düyun-u Umumiye

Osmanlı İmparatorluğu’nun, kapitülasyonlarla başlayıp dış borçlanmayla doruk noktasına çıkan macerası, son aşamada gümrüklerini ve gelirlerini yabancıların denetlediği (Reji İdaresi, Düyun-u Umumiye İdaresi) bir yapı ortaya çıkarmıştı. Bu yapı önce mali bağımsızlığın sonra da siyasal bağımsızlığın yitirilmesine yol açtı. Sonunda Osmanlı İmparatorluğu, 1918 yılında başkenti işgal edilmiş, devlet yönetiminin işgal ordusu komutanının talimatlarına bakan bir sözde imparatorluğa dönüştü.


Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk dış borçlanması olan 1854 yılı borçlanmasından 1874 yılına kadar geçen 20 yıllık sürede 15 ayrı dış borçlanma yapıldı ve toplamda 239 milyon lira borçlanıldı. Bu sürenin sonuna gelinirken Osmanlı İmparatorluğu alınan borçların anaparası bir yana faizlerini bile ödeyemez durumdaydı. Bunun üzerine Osmanlı İmparatorluğu bir kararnameyle vadesi gelen borçların yarısını ödeyeceğini açıklayan bir çeşit moratoryum ilan etti. Ne var ki bu söze de uyulamadı. 1877 – 78 Osmanlı-Rus Savaşı’yla (93 Harbi) birlikte imparatorluk dış borçlarının yanı sıra Galata bankerlerinden almış olduğu iç borçları da ödeyemeyeceğini açıklamak zorunda kaldı.

Moratoryum ilanının ertesinde Osmanlı İmparatorluğu alacaklılarıyla anlaşmaya gitti. Anlaşma son derece ağır koşullar taşıyordu. 1879’da damga, alkollü içki, balık avı, tuz ve tütünden alınan vergi gelirlerini 10 yıl boyunca iç borçlar karşılığı olarak alacaklılara bıraktı. Bu işlemleri yürütmek üzere bir Rüsum-u Sitte İdaresi kuruldu. (Resim ya da çoğulu olan rüsum, damga vergisi gibi dolaylı vergileri ifade ediyor. Sitte ise altı anlamına geliyor. Altı adet geliri kapsadığı için idareye bu ad verilmişti.)

Dış borçlardan alacaklı Avrupa devletleri yalnızca Galata bankerlerine olan iç borçlar için böyle bir idare kurulmasına tepki gösterdi ve 1881’de damga, alkollü içki, balık avı, tuz, tütün ve ipekten alman ve iç borçlara ayrılan vergilerin geliri bu kez iç borçlarla birlikte dış borçlara da tahsis edildi. Böylece Osmanlı İmparatorluğu bazı gelirlerini doğrudan borç ödemelerine tahsis etmek zorunda kalmış oluyordu. İş bu kadarla da bitmedi. Yabancı devletler iç ve dış borçların ödenmesinde kullanılmaya ayrılan bu gelirleri toplama ve alacaklılara ödeme görevinin de Osmanlı devletinden ayrı bir idare kurularak ona devredilmesini istediler. Hükümet yabancı devletlerin baskılarına dayanamadı ve 20 Aralık 1881’de yayımladığı Muharrem Kararnamesi ile Rüsum-u Sitte İdaresi’ni kaldırarak yerine Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Mukassasa İdaresi’ni (kısaca Düyun-u Umumiye(genel borçlar) idaresini) kurdu. 1882 yılında çalışmaya başlayan Düyıın-u Umurniye İdaresi’nin yönetim kurulu biri İngiliz ve Hollandalı borç verenlerin, biri Fransız, biri Alman, biri Avusturyalı, biri İtalyan borç verenlerin, biri ayrıcalıklı tahvil sahiplerinin temsilcilerinden ve biri de Osmanlı uyruklarından olmak üzere 7 kişiden oluşuyordu. İdare binası bugünkü İstanbul Erkek Lisesi binasıydı. Düyun-u Umumiye İdaresi bu gelirleri doğrudan kendi elemanlarıyla toplayarak iç ve dış borçların alacaklılarına ödemeye başladı.

Düyun-u Umumiye İdaresi, Osmanlı İmparatorluğu’nun bağımsız bir devlet olarak maliyesini yönetme, vergi koyma ya da kaldırma, vergi oranlarını değiştirme gibi hükümranlık haklarının bir bölümünü elinden almış oluyordu. Düyun-u Umumiye İdaresi bu vergileri toplamakla kalmadı, bir süre sonra sanayi ve ticaret alanında yatırımlara da girişmeye başladı. 1912 yılı itibariyle Maliye Bakanlığı’nda 5.500 memur görev yaparken, Düyun-u Umumiye İdaresi’nde 9.000 memur çalışıyor) Osmanlı İmparatorluğu’nun gelirlerinin yaklaşık üçte biri bu idarece tahsil ediliyordu.

Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara hükümeti, Düyun-u Umumiye İdaresi’nin topladığı bütün gelirlere el koydu. Lozan Antlaşması’yla bu kurumun işleyişine son verildi. Osmanlı borçları Lozan’da imparatorluğu oluşturan ülkelere paylaştırıldı. En büyük pay Türkiye Cumhuriyeti’ne düştü. Türkiye, Osmanlı borçlarının geri ödenmesini ilk borcu aldığı 1854 yılından tam 100 yıl sonra 1954 yılında tamamladı. Osmanlı borçlarınn tasfiyesi Türkiye Cumhuriyeti’nin 30 yılına mal oldu.

Cumhuriyetin ilk kuşaklarının dış borçlanmadan uzak durmasının en önemli nedeni 1954 yılına kadar ödemesi sürmüş olan Düyun-u Umumiye borçlarıdır.

Lozan barış görüşmelerinin en tartışmalı, en yoğun bölümü kapitülasyonlar üzerinde olmuştur. Batılı devletler kapitülasyonların devam ettirilmesinde, Türk tarafı ise kaldırılmasında ısrarcı olmuşlar, bu nedenle görüşmeler zaman zaman kesintiye uğramıştır. Bu konuda anlaşma sağlanamaması yüzünden İsmet İnönü başkanlığındaki Türk heyeti toplantıları terk ederek ayrılmış, Mustafa Kemal’in orduya savaşa devam edileceği talimatı vermesi üzerine Batılı devletlerin davetiyle yeniden müzakere masasına dönmüşlerdir. Sonuçta Türkiye, tezini kabul ettirmiş ve kapitülasyonların yürürlükten kaldırılması kararlaştırılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun 1365 yılından başlayarak 560 yıla yakın süreyle uyguladığı kapitülasyonların Lozan Anlaşması ile kaldırılması sonucu Türkiye Cumhuriyeti büyük bir yükten kurtulmuş oldu.

Osmanlı İmparatorluğu’ndan Bugüne Kişi Başına Gelir

Osmanlı devleti ekonomisinin ne durumda olduğunu aynntili olarak ölçebilecek durumda değiliz, Elimizdeki veriler çok sınırlı ve dağınık. Osmanlı devleti ekonomisi üzerine yapılmış çok değerli araştırmalar ve yayınlar olsa da bu araştırma ve yayınlarda yer alan veriler bir bütün olarak bize Osmanlı devleti ekonomisi hakkında tam bir bilgi veremiyor. Bu eksiklere karşılık İngiliz iktisatçı Angus Maddison’un OECD için yaptığı ve daha sonra bir proje haline dönüşmüş olan bir çalışması var. Bu çalışmada Maddison, ülkelerin nüfuslarını, GSYH’lerini ve kişi başına gelirlerini 1 yılına (milat) kadar geri giderek hesaplamış bulunuyor.

Tablo 12, 1923’e kadar Osmanlı İmparatorluğu, 1923 ve sonrası için de Türkiye Cumhuriyeti olarak dikkate alınmalıdır. Tabloda yer alan GSYH ve kişi başına gelir Geary-Khamis 1990 uluslararası dolarıyla hesaplanmış bulunuyor. Bilinen yılların bizdeki verilerle aynı olmamasının nedeni bu hesaplamalarda 1990 Dolar değerinin esas alınmasındandır.)

Tabloya göre Osmanlı İmparatorluğu’nun nüfusu, II. Bayezit’in tahtta bulunduğu 1500 yılında 6,3 milyon iken GSYH’sı 3,8 milyar dolar ve kişi başına düşen geliri de 600 dolar imiş. III. Mehmet’in tahtta bulunduğu 1600 yılında da II. Mustafa’nın tahtta bulunduğu 1700 yılında da GSYH’de artış olmakla birlikte nüfus da arttığı için kişi başına gelirde bir değişiklik olmamış. 1820 yılında II. Mahmut’un padişahlığı sırasında kişi başına gelir ancak 643 dolara ulaşabilmiş.

Osmanlı İmparatorluğu dağılıp da yerini Türkiye Cumhuriyeti aldığında kişi başına gelir 712 dolarmış. 1940 yılında kişi başına gelir 1.625 dolara ulaşmış. Osmanlı İmparatorluğu, yaklaşık 420 yılda kişi başına geliri 600 dolardan 712 dolara çıkarabilirken Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı’dan 712 dolar olarak devraldığı kişi başına geliri, 17 yılda 1.625 dolara, 93 yılda 10.879 dolara yükseltmeyi başarmış.

Bu yazının tamamı Dr Mahfi Eğilmez'in Temmuz 2018'de yayınlanan Değişim Sürecinde Türkiye isimli eserinin 4. bölümünden alınmıştır.


1500 ile 1700 yılları arasında kişi başına gelirin artmamasının nedeni büyük ölçüde Osmanlı İmparatorluğu’nun Rönesans, Reform ve Aydınlanma Çağı’nın dışında kalmasıdır. Batı’da, yavaş yavaş dinsel eğitimden bilimsel eğitime geçilmesiyle başlayan keşifler ve icatlara Osmanlı İmparatorluğu’nun yabancı kalması ekonomisinin gelişmesine de engel olmuş görünüyor.

1820 ile 1923 arasında kişi başına gelir artışının son derecede sınırlı kalmış olmasının altında, Osmanlı İmparatorluğu’nun sanayi devrimine girememesi yatıyor. Batı’da her gün yeni buluşlar yapılır, teknolojide yeni gelişmeler kaydedilirken Osmanlı İmparatorluğu bunlardan uzakta kalmıştır. Buna ek olarak bu dönemde yaşanan toprak kayıplarının da gelir kayıplarına yol açtığını, göz önüne almak gerek.

Lozan Antlaşması’yla üzerine kalan ve ödenmesi 1954 yılına kadar süren Osmanlı devleti dış borçlarına karşın, Türkiye Cumhuriyeti’nin kişi başına geliri arttırmasının temelinde geç de olsa aydınlanma çağındaki atılımların, bilimsel eğitimin ve sanayi devriminin adapte edilmesinin bulunduğu söylenebilir. Petrol ve doğalgaz gibi para getirecek kaynakları bulunmayan ekonomiler için çıkış yolunun bilime dayanan eğitimden geçtiği çok açık.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.