Özgürlüğün Geleceği

Gelecek De Gelecek | | Ekim 14, 2018 at 12:13 pm

Sosyolojinin görevi geleceğin başladığı noktada biter. Toplumun gelecekteki şeklini düşünürken bir sosyologun yapabileceği en iyi şey mevcut şeklinden yola çıkarak tahmin yürütmektir. Bunu yaparken sıradan, makul bir insandan pek farklı değildir. Ufkun ötesindeki gizli manzarayı düşünürken, onun çevremizde gördüklerimize benzer olduğunu hayal ederiz; “aynısından biraz daha” olmasını bekleriz. Elbette, beklentilerimizin ne derece sağlam olduğunu bilmeyiz. Tıpkı sosyologların da bilmediği gibi. Aksini iddia edecek olursa o, profesyonel bütünlüğünü riske atar. Sosyoloji kâhinliğin modern versiyonu değil, geçmişe dönük bilgelik olarak gelişmiştir.

Özgürlüğün geleceği merkezsizleşmiş teknolojilerde mi yatmaktadır?


Geleceği, geçmişin hikâyesinin anlatıldığı ya da günümüz akımlarının betimlendiği gibi güvenle anlatma konusundaki yetersizliği sosyolojinin suçu değildir. Suç, sosyologların geleceği ihmal etmelerine ya da çoktan kayıt altına girmiş gerçekler olarak insan yaşamının tortulaşmış veya kemikleşmiş yanlarını ele almaya uygun kusurlu metodolojisine atılamaz. Alternatif bir metodolojinin akla yatkın olup olmadığı tartışmalı sorusu bir yana, zaten öyle bir alternatifin beklentisel gelecek görüşünü daha kesin yapmayacağını görebiliriz. Bunun nedeni nispeten basittir: İnsan durumu, geçmiş tarafından önceden ayırtılmış değildir. İnsanlık tarihi geçmiş evreleri tarafından önceden belirlenmiş değildir. Bir şeyin çok uzun süre belirli bir şekilde olması, o şekilde olmaya devam edeceğini kanıtlamaz. Tarihin her saniyesi geleceğe doğru yönelen bir dizi yolların kavşağıdır. Yol ayrımlarında olmak insan toplumunun var olma şeklidir. Geçmişe bakıldığında “kaçınılmaz bir gelişme olarak beliren olgu, zamanında önünde uzanan pek çok yol arasından bir tanesine yönelmekle başlamıştır.

Gelecek, tam olarak insan seçimi ve eylemine yeteri kadar yer bırakmasıyla geçmişten ayrılır. Seçim olmadan gelecek yoktur –seçim sadece seçimden kaçınmaya ve onun yerine sürüklenmeye dayanıyor bile olsa. Eylem olmadan da gelecek yoktur –eylem alışılmış kalıpları terk etmiyor ve olduğundan farklı olabileceği ihtimalini kabul etmiyor bile olsa. Bu nedenden dolayı, gelecek her zaman henüz olmamış, belirsiz ve açık uçludur.

Sosyoloji, yalnızca seçim bağlamında, geleceğe dair düşünmemizle alakalı olabilir. Sosyoloji bize geleceğin nasıl olacağını söyleyemez. Onu belirli bir biçimde şekillendirme çabamızın sonucu hakkında dahi güvence veremez. Kısacası o, bize toplumumuzun gelecekteki şekli hakkında kesinlik vaat edemez: o şekli kendi beğenimize daha uygun hale getirmeyi umuyor ya da sadece “olayların nihayetinde nasıl sonuçlanacağını” merak ediyor olmamız bir şeyi değiştirmez. Öte yandan sosyoloji, bizi, günümüzün zaten aşikâr olan eğilimlerinden, bu eğilimlerin kendi hallerine bırakıldığında işleri ne duruma getireceklerinden ve toplumun içinde bu tarz eğilimleri mevcut doğrultularında çalıştıran güçlerden haberdar ederek seçimimizi bilgilendirir. Alışılagelmiş günlük hareketimizin sonuçları ve bağlantıları kendi “özel’: bireysel deneyimimizin dar perspektifinden neredeyse görünmezdir. Sosyoloji bunları açığa çıkarma yoluyla da seçimimizi bilgilendirir. Seçimimizi bilgilendirmesinin bir diğer yolu da alışılmış yaşam tarzımıza, ihtiyacımız olduğunu düşündüğümüz şeylerle uyumlu bulduğumuz ya da bulmadığımız alternatifler sunarak, bizi seçimin mümkün olduğundan haberdar etmesidir. Tüm bunlar, seçimlerimizi bilinçli bir şekilde yapmamızı, geleceğin bize sunmak zorunda olduğu özgürlük şansını kullanabildiğimiz kadar kullanmamızı sağlamakla aynı hesaba gelir. Sosyolojinin bu hizmetleri, aramızda bilinçli davranmayı tercih etmek için başarı güvencesinin rahatlığına ihtiyaç duymayanlar içindir.

Şimdi gerçeklerin değil, hatta gerçeklerin olasılıklarının bile değil, ihtimallerin âlemine giriş yapıyoruz. Tüm gelecekler gibi, özgürlüğün geleceği de önceden belirlenmiş değildir. Nihayetinde onun şeklini belirleyecek unsurlar arasında, en yüksek mevki insan çabalarının alacağı doğrultudur. Bu karar ise çabayı gösterenlerin vereceği bir karardır.

Sonunda ulaşılacak gerçekliğin içsel mantığını açığa çıkarma çabalarının tümü gibi toplumumuzun çalışma şekline dair analizimiz de mekanizmasının “sistemliliğini”, bireysel yaşam şekli, toplumsal birleşme ve bütünün istikrarının “birbirlerine uyma” konusundaki titizliğini vurgular. Bu vurgudan dolayı, genel görünüm değişim ihtimalini iyiye yormaz. Tüketim, analizden, toplumumuzun “en son sınırı”, onun dinamik ve sürekli değişen tek parçası, daha doğrusu sistemin kendi “ileriye doğru hareket” kriterini yaratan ve bu yüzden “ilerleme halinde” görülebilen tek açısı olarak çıkar. O aynı zamanda, aksi halde sistemin daha hassas bağlantılarını yakabilecek aşırı enerjiyi kolayca çeken etkili bir paratoner; politik ve toplumsal alt sistemler tarafından durmadan üretilen hükümet düşmanlığını, gerginlik ve çatışmaları sembolik bir şekilde tüketilip etkisiz hale getirilecekleri bir sahaya kaydıran yararlı bir güvenlik vanası rolünü oynar gibi görünür. Bütün olarak değerlendirildiğinde sistem, bir krizin içinde gibi değil sağlıklı görünür. Hiç olmazsa o, kendi problemlerini çözmek ve kendini yeniden üretmek konusunda bilinen başka sistemlerin yapabildiğinden ya da genel olarak sistemlerin yapması beklenenden daha fazlasını yapabilir. Sistemimizin kendine özgü problem çözme, çatışma çözümleme ve toplumsal birleşme karakteri, sistemsel bakış açısından ona tek alternatif gibi görünenin alımsızlığı yüzünden daha da güçlenme eğilimindedir. Sistem biri hariç tüm alternatifleri başarıyla sıkıp çıkarır: tüketici özgürlüğünden başka tek “gerçekçi ihtimal” olarak beliren ve haklarından mahrum etmeye doğru giden zapt etme. Sistemin içinde, tüketici özgürlüğü ile diğer özgürlük türleri arasında hiçbir seçim kalmamıştır. Sistem tarafından “ütopik” ya da başka biçimde gerçekdışı olarak mimlenmemiş tek seçim, tüketici özgürlüğü ile özgürlüğün yokluğu; tüketici özgürlüğü ile sınırlı bir ölçekte “defolu tüketicilerin” tortusuna yönelik, küresel ölçekte ise gelişmiş tüketici pazarının albenilerini sunmaya isteksiz ya da yetersiz bir toplum tarafından uygulanan “ihtiyaçlar üzerindeki diktatörlük” arasındadır.

Yarım asır önce Aldous Huxley ve George Orwell, Batı dünyasını birbiriyle oldukça çelişen ve yaklaşmakta olan iki toplumsal dönüşümle korkutmuştur. Her ikisi de çatışmaları sadece birer bozukluk veya acayiplik olarak gören ve kalan birkaç muhalifi halının altına süpüren, kendi kendine yeten ve kendi kendini devam ettiren dünyaların resmini çizmiştir. Diğer tüm açılardan Huxley ve Orwell’in dünyaları birbirinden bir hayli farklıdır. Huxley dünyasını serbest tüketimin varlıklı öncüllerinin deneyiminden canlandırmıştır, Orwell, aksine, ilhamını ilerleyen tüketici pazarından ilk aforoz edilenlerin zor durumlarından almıştır. Huxley’in görüşü zevk düşkünü ve kayıtsız olarak genellenmiş içeriklerden biridir; Orwell’inki ise genellenmiş (bastırılmış olsa da) hınç, hayatta kalma savaşı ve yılgıdır. Ne var ki sonuç, her ikisinde de aynıdır: saldırıya dayanıklı, sevinç ve ıstırabını sonsuz sürdürme kapasitesine sahip kimliğini güvenceye alan bir toplum. Huxley’in dünyasında insanlar isyan etmez çünkü bunu istemezler; Orwell’in dünyasında ise isyan etmezler çünkü bunu yapamazlar. İtaat için gerekçe her ne olursa olsun, her iki toplum da sürekli istikrarlarını en güvenli ve çıkarlarına en uygun önlemle güvence altına alır: alternatiflerini elemek.

Bu görülerin ikisi de her ne kadar tek tük kısmi benzerlikleri fark etmek çok çaba gerektirmese de mevcut sisteme tam olarak uymaz. Fakat artık beş yüz yıllık, Huxley’in ve Orwell’inkine nazaran kısa ve öz, kabataslak fakat yine de tüketici özgürlüğü tarafından bir arada tutulan bir sistemin en derindeki özüne ulaşan üçüncü bir görü daha vardır. Bu görüyü bir Fransisken rahibi olan François Rabelais’ye ve onun hicvî başyapıtı Theléme Manastırı’nın yapımıyla sonlanan kitabı Gargantua’ya borçluyuz. Theléme zarif bir yaşamın yeridir, varlık buranın ahlaki erdemi, mutluluk en temel buyruğu, haz yaşamın amacı, damak tadı en büyük meziyeti, eğlence başlıca sanatı, zevk alma ise tek sorumluluğudur. Fakat Theléme’de nefsi hazlardan ve henüz bilinmeyen duygu uyarımlarından daha fazlası vardır. Theleme’in en çarpıcı özelliği kalın duvarlarıdır. İçerisindeki kişinin varlığın, mutluluğun ve eğlencenin nereden geldiğini merak etmesine hiçbir sebep yoktur; bu daimi ve cömert ulaşılabilirliklerinin karşılığıdır. Kişi “öteki tarafı” görmez. Onu merak da etmez: Neticede orası “öteki taraftır.

Tüketici toplumunun Gargantua’nın bittiği yerden yola çıktığını söyleyebiliriz. O, Rabelais’nin manastırının işlenmemiş kurallarını karmaşık sistemsel prensiplere terfi ettirmiştir. Tüketici özgürlüğünün etrafında örgütlenen toplum Theléme’in ayrıntılı bir versiyonu olarak düşünülebilir.

Kalın duvarlar tüketici toplumunun vazgeçilmez bir parçasıdır; aynı şekilde onların içerisindekiler için zorluk çıkarmama durumu da öyledir. Bu duvarlar tüketicilerin görüş açısında belirse bile, bunu renkli ve estetik olarak hoşa giden birer grafiti tuvali olarak yapar. Sahiden çirkin ve itici ne varsa arkasında kalmıştır: ter atölyeleri; sendikalaşmamış ve aciz işgücü; işsizlik yardımıyla yaşamanın, yanlış ten rengine sahip olmanın sefaleti; ihtiyaç duyulmayan ve varoluşunun sonlanması istenen olmanın ıstırabı. Öteki taraf nadiren tüketicilerin gözüne ilişir, Çekici ve lüks arabalarıyla içinden geçtikleri yoksul mahallelerinin sefaleti şeklinde. “Üçüncü Dünyayı” ziyaret edecek olsalar da bunu onun ter atölyeleri için değil safarileri ve masaj salonları için yaparlar.

Duvarlar sadece fiziksel değildir. Algı, iki taraf arasındaki mesafeyi büyütür ve aralarındaki ayrımı derinleştirir. Tüketici toplumunun içerisindekiler dışarıdakileri bazen korkarak, bazen şiddetle reddederek, en iyi ihtimalle acıyarak, düşünürler. Tüketici özgürlüğü etrafında örgütlenmiş bir toplumda herkes kendi tüketimiyle tanımlanır. İçeridekiler pazar özgürlüklerini kullandıkları için sağlıklı kişilerdir. Dışarıdakiler ise defolu tüketicilerden başka bir şey değildir. Merhamet talep ederler ama övünecek hiçbir şeyleri ve saygı duyulacak hiçbir unvanları yoktur; nihayetinde onlar pek çok diğerinin başarılı olduğu yerde çuvallamışlardır ve hâlâ başarısızlıklardan yozlaşmış, karakterlerinin değil, acımasız kaderin sorumlu olduğunu kanıtlamak zorundadırlar. Dışarıdakiler aynı zamanda birer tehdit ve karın ağrısıdır. İçeridekilerin özgürlüğüne yönelik birer kısıtlama olarak görülürler; içeridekilerin cüzdanlarının içeriğine vergi yükü olmak suretiyle onların seçimi üzerinde ağır birer külfet olurlar. Onlar, yardım talebiyle çıkardıkları yaygarayla, yardımsız yapabilenlerin tümü üzerinde yeni kısıtlamaların habercisi olduklarından, birer kamu tehdididir.

Öte yandan, duvarların olası saldırganlığı halkın içeride taktığı maskelerin ahlaki kayıtsızlığıyla gizlenir. Duvarlar nadiren duvar olarak belirir; bunun yerine onlar eşya fiyatları, kar marjları, sermaye ihracı, vergilendirme seviyeleri olarak düşünülür. Kişi ahlaken aşağılık hissetmeden bir başkasının yoksulluğunu arzulayamaz fakat daha düşük vergiler arzulayabilir. Kişi kendinden nefret etmeden Afrika’daki açlığın sürmesini arzu edemez fakat eşya fiyatlarının düşmesine sevinebilir. Tüm bu kulağa zararsız ve teknik gelen şeylerin insanlara yaptıkları doğrudan görünür değildir. Aynı şekilde, bunun nesnesi olan insanlar da görünmezdir.

Son fakat bir o kadar da önemli olarak, dışarıdakiler neden bu hallerine içerlerler? Çünkü içeridekilerin tadını çıkardığı tüketici özgürlüğü tarafından reddedilmişlerdir. Şans verilse, onu her iki elleriyle sıkıca kavrayacaklardır. Tüketiciler yoksul için birer düşman değil; iyi yaşam modelleri ve benzemek için elinden gelenin en iyisini yaptığı örneklerdir. Yoksulun peşinde olduğu şey farklı bir kâğıt oyunu değil, daha iyi bir ele sahip olmaktır. Yoksul özgür olmadığı için acı çeker. Acıların sonunu pazar özgürlüğünü elde etmek olarak hayal eder. Tüketici dünyasının koşulları dışarıdakilerin sadece konumunu değil hayal edebildikleri çıkışları da tanımlar.

Bu yüzden başladığımız noktaya geri döneriz. Tüketici temelli bir toplumsal sistemin gücü, onun destek buyurma ya da en azından muhalefeti acizleştirmedeki dikkat çekici yeteneği, yaygaracı bürokratik tahakküm hariç tüm alternatiflerini kötüleme, ötekileştirme ya da görünmez yapma başarısında iyice temellenmiştir. Özgürlüğün tüketici formunda vücut buluşunu bu derece güçlü, etkili ve dayanıklı yapan bu başarıdır. Özgürlüğün diğer tüm formlarının düşüncesini ütopik ve gerçekdışı gösteren de bu başarıdır. Doğrusu, kişisel özgürlük ve özerkliğe yönelik tüm geleneksel talepler, tüketici pazarı tarafından emilip kendi ticari mallar diline çevrildiğinden, bu tarz taleplerde kalmış olması muhtemel basınç, tüketimcilik ve onun bireyin yaşamındaki merkeziyeti için başka bir yaşam kaynağı haline gelme eğilimindedir.

Elbette, tüketici temelli sistem dışarıdan gelen meydan okumalardan muaf değildir. Şimdiye kadar böyle bir sistemin az çok emniyetli bir şekilde kurulduğu toplumlar, dünyanın geri kalanına göre ayrıcalıklı bir azınlık meydana getirmiştir (ve görülebilen gelecekte de getirecektir). Hepsi de ötesinde tüketici atraksiyonlarının etkili toplumsal birleşme ve sistemsel yönetim unsurları haline geldiği o ürün arzı eşiğini aşmışlardır; fakat bu ayrıcalığa, dünya kaynaklarından orantısızca büyük bir pay alarak ve daha az şanslı milletlerin ekonomileri üzerinde üstünlük kurarak erişmişlerdir. Tüketimciliğin dünya çapında, bir ayrıcalıktan daha farklı bir şekilde var olup olamayacağı hiç net değildir. Bugünün ayrıcalığının yarının genel deseni olup olmayacağı konusu en az, sistemsel sorunlara getirilen tüketici çözümü ile diğer toplumların kaynaklarını sağmak arasındaki muhtemel bağlantı hususundaki kadar şiddetli bir şekilde tartışılabilir. Hangi argüman üstün gelirse gelsin, tüketimcilik şimdiye kadar bir ayrıcalık ve buna bağlı olarak bir kıskançlık ve potansiyel meydan okuma nesnesi olmaya devam eder. Tüketici çözümünü verili bir toplum içindeki muhalif güçlerden nispeten daha güvenli yapan mekanizma, dünya çapında, en azından aynı derecede etkiyle işlemez. Tüketici özgürlüğünün bedelini ödeyenler ya da basitçe yarışta geride bırakılanlar ne defolu tüketiciler olarak gözden çıkarılabilir ne de onların kendilerini bu şekilde tanımlaması beklenebilir. Sistematik bir şekilde dolandırılmış hissettikleri bir oyunun içinde, yeniden dağıtımla ilgili oyunun kendisinin de başlı başına bir kazık olduğunu düşünebilirler. Zengin milletlerin dünyanın yoksullarını birbirlerini katletme konusunda desteklemeye dünden hevesli olması, olayların böyle beklenmedik yönde gelişmesinden kaçınmak içindir. Yoksullar, bir sonu ve anlamı olmayan yerel saygınlık çatışmaları içinde birbirlerini sakatlamak için zenginler tarafından cömertçe sağlanan silahları kullandığı sürece, meydan okuma ihtimali tehlike seviyesinin altında tutulur.

Dışarıdan gelen meydan okumaları bir kenara bırakırsak, tüketici temelli bir sistemin içeriden yeniden düzenlenmesi ne kadar mümkündür? Daha önce görmüş olduğumuz gibi, tüketici özgürlüğünde sahici “felsefe taşını” bulmuş sistemin kendi kendini yenileme kapasitesi göz önünde bulundurulduğunda, böyle bir reformun şansı pek büyük görünmez. Bürokratik düzenlemenin böyle bir özgürlüğün tek sistem içi alternatifi olarak kesin surette belirlenmesiyle birlikte, pazar mekanizmalarına canlılık katan ve dolayısıyla onun kendi çekiciliğini yeniden yaratan türde davranış, kuvvetini yitirmemekte ısrar edecektir.

Yine de böyle bir sonuca varmadan önce, özgürlüğün tüketici formunun göze çarpan popülerliğinin aslen bir yatıştırıcı veya bir temsilci rolünden türediğini hatırlayalım. Tüketici özgürlüğü başlangıçta üreticinin özgürlüğünü ve özerkliğini kaybetmesinin bir telafisidir. Üretimden ve toplumsal kendini idareden tahliye edilmesinin ardından, bireysel kendini gösterme dürtüsü açılma fırsatını pazar oyununda bulur. Pazar oyununun en azından kısmen devam eden popülerliğinin kendini kurma ve bireysel özerklik aracı olarak neredeyse tekelleşmesinden kaynaklandığını varsaymak mümkündür. Toplumsal yaşamın diğer alanlarında özgürlük ne kadar azsa, tüketici özgürlüğünün ileriye genişlemesi üzerine uygulanan – popüler basınç da o kadar kuvvetli olacaktır) bedeli ne olursa olsun.

Bu basınç yalnızca toplumsal yaşamın diğer alanlarının, özellikle de üretim, toplum idaresi ve ulusal politika alanlarının, bireysel özgürlüğü kullanmaya açık olması durumunda azalabilir. Bazı sosyologlar, tanımlanmış amaçlarına bakılmaksızın, hepsi de yerel meselelerin idaresi ve hayati devlet politikası sorunlarında alınacak kararlar için daha büyük bir insan katılımını talep eden sayısız toplumsal harekete işaret eder. Diğer bazı sosyologlar, yerel girişimlere, bürokratik müdahaleden toplumsal olarak özgürleşmeye yönelik büyüyen ilginin işaretlerine, sadece bireysel tüketimle sınırlı olmayan özgürlüğe yönelik yenilenen dürtüye odaklanır. Sosyologlar bu tarz gelişmeleri ilgi çekici ve önemli bulur çünkü bu gelişmeler şimdiye kadar ihmal edilmiş üçüncü bir alternatifi bize tanıtarak, bürokrasi ve tüketici özgürlüğünün büyülü çemberini kırabilirler: toplumsal dayanışma yoluyla yürütülen ve toplumsal kendini idarede temellenmiş bireysel özerklik alternatifi.

Hükümet tarafından “kendi haline bırakılmış” olma vaziyeti olarak değil, kişinin kendine hükmetme yeteneği olarak özgürlük, Batı dünyasına modern tarihi boyunca yol göstermiş bu devrimci hareketlerin hayali olmuştur. 1789’un Fransız Devrimi, bu “Üçüncü Sınıf” olan “hiçbir şeyin (ulusun büyük çoğunluğu, ulusal meselelerin yönetilmesi üzerindeki tesirli etkisini reddetmiştir) “her şeye” yani kamu çıkarlarına dair sorunların tümüne özgürce karar veren bir güce çevirmeyi amaçlamıştır. Amerikan Devrimi’nin Kurucu Babaları, Bağımsızlık Bildirgesi’nde, yine karşımızda kamu meselelerine tam teşekküllü ve evrensel katılım olarak beliren bir “özgürlüğün, ortaya çıkabileceği alanı garanti etmeye” çalışmışlardır. Alexis de Tocqueville devrimci Amerika’nın eski deneyimini yorumlayarak, konuşabilmenin, eyleyebilmenin ve nefes alabilmenin katıksız hazzıyla açıklanan “kendisi uğruna özgürlük” hakkında yazmıştır. Kamu meseleleriyle canını sıkmama hakkı değil; aksine serbestçe ve hevesle kullanılan onları yönetme hakkı olan özgürlük için yalvarmak, bu yüzden yeni bir şey değildir. O başından beri modern toplumlara eşlik etmiştir. Yine de her zaman bir hayal, en iyi ihtimalle “ütopik bir ufuk” olarak kalmıştır. Modern toplumların gerçek tarihi farklı şekillenmiştir. Gerçek tarih “çıkışa” doğru ve “sesten” uzağa yönlendirmiştir. Kamu alanının küçülmesini, taleplerin yöneldiği noktaya döndürmüştür. Kişisel özerkliği ve kamusal şeylere kayıtsızlığı birbirlerine karşılıklı bağımlı ve koşullu hale getirmiştir.

Çeyrek asır önce, devrimi modern bir olgu olarak ele alan derinlikli çalışmasında Hannah Arendt, kamusal ve aktif formdaki özgürlüğün tarihi hezimetini, çözümsüz yoksulluk sorununa bağlamıştır: bolluk ve sonsuz tüketim yoksulun idealleridir; onlar perişanlık çölündeki seraptır, Bu bağlamda, varlık ve sefalet aynı madeni paranın iki yüzüdür; gereksinimin zincirleri demirden olmak zorunda değildir, pekâlâ ipekten de olabilir. Hep özgürlük ve lüksün bağdaşmaz oldukları düşünülmüştür ve Kurucu Babaların “tutumların basitliği” (Jefferson) ve sadeliği konusundaki ısrarını dünyanın nimetlerine yönelik püriten bir küçümseme olmakla suçlama eğilimindeki modern görüş, önyargılardan özgürleşmekten çok özgürlüğü anlamak konusundaki yeteneksizliği kanıtlar. “Anlık zenginlik için duyulan ölümcül tutku’;’ hiçbir zaman hissi bir ahlaksızlık olmamıştır zira bu yoksulun hayalidir… Yoksul adamların gizli dileği “herkese kendi gereksinimine göre” değil, “herkese kendi arzusuna göredir.”

Hannah Arendt’in bahsettiği “yoksul adamların”, “nesnel olarak” yoksulluk içinde yaşayan, yaşam ile ölüm arasında duran o minimum beslenme ve soğuktan korunma sınırından emin olmadan biyolojik varlığını sürdürme mücadelesi veren insanlar olmalarına gerek yoktur. Bazıları kuşkusuz tam da bu anlamda yoksuldur. Fakat sahip oldukları, “satışa sunulanla” karşılaştırıldığında acınası durduğu ve arzularının önündeki tüm sınırlar kaldırılmış olduğu için “yoksul” ve öyle kalma mecburiyetinde pek çok diğeri vardır. Onlar “yoksuldur” çünkü peşinde oldukları mutluluk durmadan büyüyen sayıda varlık açısından ifade edilir ve bu yüzden hiç yakalanmamak üzere sürekli onlardan kaçar. Daha geniş anlamıyla bakıldığında, sadece “bastırılan” değil aynı zamanda “tahrik edilen” de yoksuldur. Daha geniş bağlamıyla bakıldığında, özgür tüketiciler “yoksuldur” ve dolayısıyla “halkın özgürlüğüne” ilgi duymazlar. Kamu alanına girmek yerine, “geri düşüşünü” kollar, onu “sırtlarından atmak” isterler.

Hannah Arendt, halk özgürlüğüne doğru devrimci itilmenin yarattığı gerilimi hakiki yoksulluk sorunundan sorumlu tutar. Bu gerilim politikanın dikkatini “toplumsal sorundan”, yani gereksinimlerden tam olarak özgürleşme hükmünden ve dolayısıyla muhtaçların hayatta kalması ve yaşamını sürdürmesinden başka yöne çekmiştir. Ona göre bu, bireysel mutluluk idealinin orijinal halk özgürlüğünün yerine geçmesini getirir. Özgürlüğün kendisi, gittikçe bireyin kendi kişisel özgürlüğünü kovalama hakkıyla tanımlanagelmiştir. Kişisel zevk için yükselen genel haykırış içinde, kamusal kaygıların, toplumsal özyönetimin asıl dileğinin sesi duyulmaz olmuştur.

Arendt’in fark etmeye fırsat bulamadığı şey, kamu yararının çok sayıda özel tüketici eylemine “paylaştırılmasından” doğan tüketici toplumunun, koşulları kendi devamı için geliştirdiğidir. “Hakiki yoksulu” tehlikeli ve acınası varoluş seviyesinin yukarısına taşımak konusunda başarılı olsun ya da olmasın, o, şüphesiz nüfusun geri kalan baskın çoğunluğunu “öznel olarak yoksula” dönüştürmüştür. Eğer (nesnel ya da öznel) yoksulluk ile halk özgürlüğüne yönelik ilginin aşınması arasındaki bağlantı Arendt’in söylediği kadar gerçek ve sağlamsa, o zaman toplumsal meselelerin yönetiminde “söz söyleme” hakkına uygulanan daha kuvvetli baskıya doğru yönelen tüketici toplumunun ilerleme şansı umut verici görünmez.

Öte yandan, sosyologlar arasında komünalizmin (Arendt’in deyimiyle “halk özgürlüğüne” yönelik güçlü ilgi), yoksulun neredeyse doğal bir eğilimi olduğuna dair yaygın bir görüş vardır. Özellikle çok güçsüz, hayatlarını güvence altına almak ve kendi ayakları üzerinde durmak için yeterli kaynaklara sahip olmayan insanların, bireysel güçsüzlüklerini telafi etmek için çabalarını ve güçlerini birleştirmeleri gerekmesinin “bir nedeni vardır”. “Açık” tüketici toplumunda yaşamanın ikilemlerine dair son derece yenilikçi, güncel bir çalışmasında Geoff Dench, zenginin bireyci “hümanizminin” aksine “komünalizmin”, “özellikle sıradan halkla, yani açık toplumun ‘kaybedenleriyle alakalı olduğunu söyler. Komünalizm güçsüzün felsefesidir” (Görünürde elitlerin evrensel nitelikteki, “genel olarak insan” bireyselliği ise “kazananların felsefesidir.”)

Eğer gerçekten de yoksulun ciddi durumu ile toplumsal dayanışma ve özyönetime yönelik eğilim arasında böylesi doğal bir yakınlık varsa, ikincisinin seyrekliği bir muammadır. Daha da kafa karıştırıcı olan, “nesnel yoksulluğun” mevcut yükselişi ve daha fazla “halk özgürlüğüne” dair büyüyen talep arasında net bir bağıntının yokluğudur. Dench bu bilmeceye bir anahtar önerir: Sadece güçlü üyelerinin kolayca ayrılamadığı grupların, güçsüzlerini desteklemek konusunda yetenekli olduğuna dikkat çeker. Irksal ya da etnik olarak ayrılmış nüfuslar böyle gruplara en iyi örnektir: bireysel olarak başarılı üyeleri için ırkı ya da etnik kökeniyle ilişkilendirilmiş politik, toplumsal ya da kültürel mahrumiyetlerden kurtulmayı ne kadar isterse istesin gruptan hiçbir “çıkış yolu” yoktur. Ne var ki durum diğer muhtaç gruplar için böyle değildir. Gruptan çıkıp daha ayrıcalıklı bir statüye geçmek yasaklanmamıştır. Yapay (yasal veya toplumsal) hiçbir engel kurulmamıştır ve bu yüzden daha iyi bir yaşama giden yol böyle bir “açık toplumdaki” diğer her şey gibi özelleştirilmiştir. Doğru miktarda sermaye, dürtü ve kurnazlığa sahip olan bireyler, “satın alma yoluyla” mahrumiyetlerle yüklenmiş gruptan basitçe kendilerini “dışarı atarak” ayrıcalık saflarına katılmaya çağrılırlar. Onların ayrılması grubu eskisinden daha zayıf, daha yoksul ve gereksinimlerinin aciliyetini toplumun geri kalanına empoze edemez hale getirir. Daha da önemlisi grup “komünalizmin” ve genel olarak kolektif stratejinin arzu edilirliğine olan güven azalmış bir halde bırakılır. Bu tecrübe ona, kişisel girişimin kolektif çabadan nasıl çok daha etkili olduğunu ikna edici bir şekilde gösterir.

Bu yazının tamamı yazarın Özgürlük isimli 1998 tarihli eserinin 5. bölümünden alınmıştır.


“Halk özgürlüğü” (toplumun üyelerinin vatandaşlık haklarının tanınması, ortak kaderin ortak belirlenimine katılma hakkı olarak özgürlük) beklentisi üzerine düşünceler bu nedenle farklılaşır. Sosyologlar analizlerinde farklı unsurlara vurgu yapar ve farklı nedensel hipotezler önerir. Yine de genel görünüm tüketici, benmerkezci, etkili bir şekilde sorunların üstesinden gelen, toplumsal sahneye hâkim ve hâlâ onu uzun süre götürmeye yetecek kendini itme gücüne sahip olan özgürlüğün, hayatta ve sağlıklı kalmasıdır.

Bu kendi içinde çözümleyici bir argüman değildir. Toplum araştırmacıları, mevcut seyreklikleri ve göreli zayıflıkları sebebiyle olguların gelecekteki önemini hafifsememeleri konusunda tarih tarafından tekrar tekrar uyarılır. Anlaşılan, özgürlüğe yönelik insan dürtüsü pazar liderliğindeki kişisel zaferler tarafından tatmin edilmeyecek; artık tüketici çekişmesine yoğunlaştırılan enerji, çıkış noktasını toplumsal kendini yönetimin daha iddialı olan ucunda arayacaktır. Yani, geleceğin alacağı şeklin, bu ihtimalin nihayetinde ne kadar gerçekçi çıkacağına karar vermek, sosyologların işi değildir.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.