Savaşa Dayalı Düzenin Parası

Para, Devletler ve Biz | Cuneyt Akman | Ekim 12, 2018 at 9:35 am

Osmanlı düzeninde savaş faaliyeti pek az devlette olduğu kadar hakim bir yer tutuyordu. Bütün bu kitapta sıklıkla vurgulandığı ve ne kadar vurgulansa az denilecek ders ise savaşın çok pahalı bir iş olduğudur, Osmanlı’nın ilk dönemlerinde ve hatta Fatih gibi klasik dönemin başları sayılabilecek zamanlarda kurulmuş “tımar” ve kapıkulu sistemi savaş masraflarını Avrupa’nın tümüyle ücretli ordularına göre nispeten düşük tutuyor; başarılı savaşlar da çoğunlukla yağma, ganimet ve fethedilen yerlerden gelen vergilerle masraflarını çıkarıyordu. Buna rağmen bu “iyi” zamanlarda bile savaşlar çok ciddi mali zorluklara neden oldu ve bu zorluklar da sonunda döndü dolaştı milletin cebindeki paraya yansıdı.

Osmanlı’nın kuruluş ve klasik düzeninin yerleşme dönemi olan Geç Orta çağ (1250-1500) ile son dönemi büyük ölçüde duraklama devrine tekabül eden Erken Modern Çağ (1500-1800) incelendiğinde özellikle Erken Modern Çağ’da askeri teknoloji ve düşmanların güçlenmesi, sınırların genişlemesi nedeniyle lojistik maliyetlerinin artışı gibi sebeplerden savaşların çok daha uzun ve maliyetli bir hal aldığı görülür. Bu durum üstelik yeni ve daha merkezi devlet bürokrasisinin Avrupa’da gelişmesi, Amerika’nın keşfi sonucu oradan gelen altın ve gümüş akımının dünya çapında bir enflasyona yol açması gibi nedenlerle devlet ve ordunun dolayısıyla savaşın maliyetlerini daha da arttırdı.

Osmanlı Maliye Nezareti'nin Arması


O dönemde doğru dürüst bir kredi sistemi olmadığı ve halkın vergi ödeme gücü üretimdeki artık ürün kapasitesinin düşük oluşu nedeniyle sınırlı oluşu, bu durumun en büyük etkisinin devletin bastığı para (sikke) üzerinde görülmesine yol açtı. Yani o zamanın padişahları veya kralları ne zaman sıkışsalar bugünkü karşılıksız para basan devletler gibi paranın değeriyle oynadılar.
Osmanlı’nın temel para birimi Bizans’taki gümüş para gibi yine gümüş olmasından ötürü beyaza çalan rengi dolayısıyla “akçe” denilen paralardı, Ayrıca altın paralar da basılmıştı, bunun yanı sıra özellikle Venedik dukaları ve Floransa florinleri, İspanyol realleri ve başka yabancı altın sikkeler ülkede serbestçe dolaşıyordu.

O zamanlar kağıt para olmadığı ya da yaygın olmadığı için bugünkü gibi tümden karşılıksız para basmak mümkün olmadığından yapılan şey paranın değeriyle oynamaktı. Bunun için en bilinen yöntem “tağşiş” idi.

Kelime bir şeyin içine başka (ve daha kötü) bir şey karıştırmak anlamında kullanılır. Örneğin, dana etine eşek eti karıştırmak bir tağşiştir. Para, daha doğrusu sikkelerde ise bu gümüş veya altın sikkedeki gümüş ve altının oranını mesela bakır gibi daha değersiz başka bir madenin miktarını arttırarak düşürmek anlamına gelir. Bazen gümüş-bakır, altın-bakır oranıyla oynamak yanında sikkenin boyutu da bir miktar küçültülür. Bunlar devletin yaptığı bir cins resmi “dolandırıcılık, kalpazanlık” sayılabilir. Devlet böyle yapınca ve piyasada ayarı, “vezni” bozuk pek çok sikke dolaşır olunca başta sarraflar. yabancı tüccarlar ve her çeşit kalpazan da kendi bozuk sikkelerini piyasaya sürer. Sık yapılan kalpazanlık yöntemlerinden biri de paranın kenarlarını incecik çepeçevre kesmek, yani kırpmaktır. Böyle binlerce para elden geçtikçe hemen hiç fark edilmeden büyük miktarda gümüş veya altın cebe indiriliyordu. İşte böylece piyasada bol miktarda ayarı bozuk “züyuf akçe”, (bakırı bol olduğundan rengi kırmızıya çalan) “kızıl akçe”, (etrafı kırpılmış) “kırpık akçe”, hatta doğrudan “kalp” akçeler dolaşmaya başlamıştı.

Akçenin içindeki gümüş miktarı yıllar geçtikçe ve her yeni savaş döneminde yeniden düşürüldü. Böylece devlet askeri harcamaları ve asker maaşlarını, aynı miktar gümüşten daha çok akçe basmak yoluyla ödeme cihetine gitti. Bu sadece Osmanlıda değil hem tarih boyunca hem de o dönemde Avrupa’da da paraya sıkışan devletlerin başvurduğu klasik yöntemlerdendi.

Fakat bu yöntemin son derece yıkıcı sonuçları ortaya çıkmış; Avrupa zamanla bankaların, kredi piyasalarının gelişmesi, üretimin artması sonucu artık ürününün, dolayısıyla alınabilecek vergi miktarının artması sayesinde bu yönteme daha az yüklenir olmuşken bir geç Orta Çağ, hatta bazı bakımlardan son dönem ilk çağ ve erken Orta Çağ devleti özelliklerini koruyan Osmanlı devleti tersine, sikke tağşişine uzun süre ve aşırı başvurmuş, Osmanlı toplum ve devlet, tabii bu arada askeri düzeninin çökmesinde bu başıbozuk para sistemi belki de en önemli bir rolü oynamıştır.

Daha Fatih zamanında yaşanan 1446 gibi erken bir tarihteki Buçuk Tepe yeniçeri isyanı bunun ilk büyük belirtisiydi. Babası II. Murat’ın tahtı kendi isteğiyle bıraktığı 12 Yaşındaki II. Mehmet (sonranın Fatih’i) döneminde yeniçerilere aylarca maaş ödenememiş, ayrıca sorunu çözmek için akçenin ayarı düşürülmüştü. Ücretlerini düşük ayarlı para ile alan yeniçeriler ve halkta hoşnutsuzluk doğmuş; yeniçeri isyan etmiş ve o sıradaki Başkent olan Edirne’deki bir tepede toplanmışlardı. Bunun sonucu çocuk padişah II. Mehmet tahtı tekrar babasına bırakmak zorunda kalmış; yeniçerilere de yarım akçe (buçuk) zam yapılmış olduğundan toplandıkları tepenin adı Buçuk Tepe, olay da Buçuk Tepe Vakası olarak kalmıştı.

Orhan Bey zamanında ilk basılan akçenin aşağı yukarı 0,37 dirhem olduğu düşünülüyor. Bir dirhem bugünün ölçüsüyle 3,20 gramdı. Eski dönemde ölçüler hem zaman içinde hem de bölgeden bölgeye değişmekteydi. Modern zamanın standartlık anlayışı eski zamanlarda yoktu. Dirhem genellikle hububat tanesinden hesaplanmış, ortaya çıkmış bir ölçü birimiydi. Buğday, arpa gibi hububat tanesi, yani habbe, Türkçede “çekirdek’: “dirhem”in alt ölçü birimiydi. O dönem 100 dirhem gümüşten 269 akçe kesilmiştir. Zamanla aynı miktar gümüşten daha çok akçe kesilerek akçelerdeki gümüş miktarı hem oran olarak daha çok bakırla karıştırılmak suretiyle, hem de kimi zaman akçenin boyutu küçültülerek azaltılmıştır. Böylece Fatih Sultan Mehmet döneminde 1475’te 100 dirhemden 400 adet akçe kesilmişti. Bazen devletin mali durumunda bir düzelme olduğunda veya piyasada işler çığırından çıktığında “tashih-i ayar” denilen düzeltmeler yapılarak akçenin değeri yeniden eski haline getirilmeye çalışılmıştır. Böylece mesela 1477’de yeniden 100 dirhemden 280 akçe kesilerek akçenin değeri yeniden düzeltilmişti. Fakat genel eğilim akçenin değer kaybetmesidir. Kanuni devrinde 100 dirhemden genellikle 457 akçe kesildi. Bazı dönemler işler iyice kötüleşti. III. Murat cülusunda evvelce yapılan tashih-i ayarlar neticesi oran 100/426,5 iken birkaç yıl sonra büyük tağşişlere uğramış ve 100 dirhemden 950 akçe bile kesilir olmuştu.

Akçenin değeri böylece gitgide azalırken Osmanlı altın liraları ve özellikle yabancı kaynaklı altınlara nispetle akçe hızla değer kaybetti. Akçenin değer kaybetmesi, Osmanlı toplum yapısındaki gerilemeyi yansıtmasının yanında bizzat o gerilemenin önemli sebeplerinden biridir. Akçenin değer kaybetmesi ülkede hayat pahalılığını muazzam ölçülerde arttırmıştır, Osmanlı’nın iyi dediğimiz yıllarında bile bu enflasyon yükselişi harap edici olmuştu. Örnek vermek gerekirse 1 kile (25,5 kg) buğday 1520’de 8 akçe iken 1609’da 120-160 akçe arasındaydı. Aynı şekilde bir koyun aynı tarihler arasında 35-50 akçeden 560-600 akçe arasına çıkmıştı. 1 florin (altın) 55-60 akçeden 120-160 akçeye çıkmış fakat karaborsada 300 akçeye kadar tırmanmıştı. İşçi günlüğü ise 2-3 akçeden 15-20 akçeye çıkabilmişti. Özetle her şeyin fiyatı yükselmiş ancak halkın durumu kötüleşmişti.

Durum; biteviye harpler, bunların tetiklediği Celali İsyanları, onun yarattığı korku ile halkın çiftini çubuğunu terk edip dağa bayıra kaçması; “Büyük Kaçgun” ile daha da beter bir hale gelmiştir. Bütün bunların önemli sebeplerinden biri akçe değerindeki müthiş düşüş ve piyasada bol miktarda “mağşuş”, kalp, kırpık akçe olmasıydı. Bu durumda genellikle azınlıkların elinde olan sarraflık yani para değiştirme, bozma işi muazzam servetler kazandırdı. Üreten mahvolurken tefecilik ve vergi toplayıcılığı da (mültezimlik) yapan Yahudi ve bilhassa Ermeni sarraflar abad oldu.

Sık sık çıkan asker isyanları bu para bozulmasının önemli sonuçları arasındadır. Mesela sipahiler maaşlarının “kırık ve kem ayar akçe ile ödenmesi sonucu 16 Cemaziyelevvel 998 yılında (23 Mart 1590) isyan etmişti. Bunun sonucu iş padişahın nedimi Beylerbeyi Mahmut Paşa’ya patlamış, paşanın kellesi alınarak servet ve malları müsadere edilip, Hazineye devredilmişti. Böyle böyle mal müsaderesi de padişahların neredeyse sıradan bir gelir elde etme faaliyeti haline gelmiş, isterse en yüksek mevkide olsun kimsenin mal ve can emniyeti kalmamıştı.

Bazı boş boğaz ve tıyneti bozuk olan defterdarlar da, hazineye gelen paraları sarraflara verip karşılığında daha fazla miktarda ama ‘züyuf akçe’ alıp, bunun fazlasını kâr sandılar. İşin Türkçesi Osmanlı Maliyesi gayrimüslim sarrafla işbirliği ile ve (genellikle rüşvet ve komisyon karşılığı) kendi halkını) üstelik resmi olarak kalpazanlık yaparak soymaktaydı.

“Beterin beteri vardır” denir ve “cehennemin yolları iyi niyetle döşenmiştir” de denir. İşte size aynı anda bu iki sözü de doğrulayacak bir başka örnek: Zamanın sadrazamı Melek Ahmet Paşa –ki kendisi meşhur Evliya Çelebi’nin velinimetidir– göreve atamalar yaparken evvelkiler gibi rüşvet almayı kabul etmedi. Bunun yerine o rüşvetleri Hazineye gelir yazdı. Sonuçta bunu “doğru ve iyi tedbir saydığından veya başka türlü bir tedarik yolu bulamadığından bu yöntemi kural haline getirdi. Özetle “mansıp satma” denilen uygulama, yani önemli devlet görevlerinin liyakat bilgi, tecrübe esasına göre değil de para karşılığı dağıtılması kural halini aldı.

Osmanlı para sisteminde sadece akçe ve (Esedi, Sultani ya da Flori denen) altın para değil “mangır’ denen bakır para da vardı. Halkın bozuk para cinsinden alışverişleri bu paralarla yapılıyordu. Bu mangırlar, özellikle de bunların en küçük olanlarına “pul” da deniyordu. Sonraki yıllarda gümüş sikkelerin değeri o kadar düştü, boyutları o denli küçüldü ki halkın arasında “Para pul oldu” deyimi yerleşti.

Mangır deyip de geçmeyelim yakın zamana kadar halkın arasında biraz argo kullanımıyla ‘mangır’, para yerine kullanılırdı. Çünkü, küçük alışverişlerin hemen hepsi mangırla yapılırdı. Devlet için de mangır darb etmek, akçe kesmekten daha karlıydı. Çünkü akçenin içerdiği gümüş ile üstündeki itibari değer hemen hemen aynıydı; buna karşılık mangırın üstünde yazılı değer ile içindeki bakırın değeri arasında itibari değer lehine önemli bir fark vardı (zaten tersi olsa vatandaşlar madeni parayı toplar ve eritir) böylece mangır basmak devlete ekstra bir kar sağlıyordu. Bu nedenle onu basma ve piyasaya sürme işi de “pul emini” denilen özel şahıslara ihale ile satılıyordu. Devlet bu yöntemle halktan aslında bir cins fazladan vergi toplamış oluyordu.

Osmanlı para sisteminin savaş ve ordunun gitgide pahalı bir iş haline gelmesi, sık yapılan savaşlar, padişah değişikliğinde dağıtılan cülus ücretleri gibi nedenlerle zaten her zaman problemli olduğunu gördük. Ancak 16. yüzyıl sonu ve sonrasında durum iyice kötüleşti. Bir taraftan tağşişler arttı, öte yandan “akçe kesadı”… Para bulunmaz olunca hem içeride hem dışarıdan gelen kalp- veya ayarı bozuk akçeler piyasayı doldurdu. İşlerin gitgide çığırından çıkması 1585-86’da önemli bir tağşişe neden oldu. 1580’lerin başında –çeşitli tashihlerden sonra 100 dirhem “halis ayar” gümüşten 450 akçe kesilir hale gelmiş iken– bu son tağşişle bir anda 850 akçe kesilmeye başlandı.

Durum bundan sonra da düzelmedi. 1600 yılında 100 dirhemden 950 akçe basılırken 1689’da 1400 akçe darb edilir olmuştu. Uzun Girit savaşında Girit’in nihayet fethedilmesine rağmen İstanbul’da 3 Mart 1656 yılında ünlü Çınar Yakası ya da Vaka-i Vakvakiye diye bilinen yeniçeri isyanı ve öldürmeler yaşandı. Bu olaya da sebep Girit’ten gelen askerlere paralarının ayarı düşük “kızıl akçe” ile ödenmeye kalkışılmasıdır.

Durumun daha kötü olmasını önlemek için Osmanlı yönetimi 1600, 1618, 1624 ve 1640 yılları arasında “tashih–i sikke” denen operasyonlarla sikke ayarlarını eski haline yaklaştırmaya ve bozuk ayarlı sikkeleri geri toplamaya çalışmışsa da değer rakamlarından görüldüğü gibi ancak bozulmanın hızını azaltabilmiştir. Tashih-i sikke işlemlerinin önemli bir sebebi akçenin bozulmasından özellikle zarar gören kentli nüfus ve yeniçerilerin desteğini sağlamaktı.

Akçenin ayarını bozarak halkın sırtından ek gelir elde eden devlet sonunda piyasada doğru dürüst akçe kalmayınca bu olanaktan da mahrum kaldı. Böylece 17. yüzyılın sonunda 1690’da bir para reformuna gidildi. Daha önce mali reform girişimleri savaşlar ve mali güçlükler nedeniyle başarılamamışken 1690’da bu kez nihayet yeniden düzenlenip faaliyete geçirilen İstanbul darphanesinde Polonya kökenli “Zolota”lardan esinlenen büyük gümüş sikkeler basıldı. II. Süleyman’ın kısa saltanatı devrinde yapılan bu reform ile bu Zolota’ya da ‘Zoltalar’ ya da daha sonra yaygınlaşan adıyla büyük/kalın para anlamına gelen Alman “Groschen”den dolayı ‘Kuruş’ ismiyle tanındı. Bu yeni para skalasında 1 kuruş 40 para veya 120 akçeye denk idi. Bu reforma ve yeni sisteme rağmen piyasada bir standardın oturması için yıllar geçecek bu arada piyasada kalp ve bozuk sikkeler çoğalmaya devam edecekti.

Nihayet 1720’lerin başında “Kuruş” ve “paradan oluşan sistem oturdu. Akçenin yerini artık para aldı. Kuruş ise büyük işlemlerde kullanılıyordu. Mangır da darb ediliyordu ama miktarı hiç değilse bir ölçüde sınırlanmıştı. 18. yüzyıl böylece 1780’lerin sonuna kadar nispeten barış yılları oldu. 1711’de Prut’ta Büyük (Deli) Petro’nun komutasındaki Rusların yenilmesinin yanı sıra İran’la savaşta da başarılar yaşandı. Sonuçta önceki ve sonraki yıllara göre büyük çapta savaşlar ve yenilgiler yaşanmadı, 1718- 1830 arasında Damat İbrahim Paşa dönemi bir barış, refah ve halkta kızgınlık yaratan lüks dönemi oldu. İran savaşının kötüye dönmesi ile hem o sadrazamın dönemi, hem de Lale Devri kanlı olaylarla sona erdi. Buna karşılık Osmanlı bu barış yıllarında birçok kere fazla veren bütçeler yapabildi:

“Mali koşullardaki iyileşme özellikle 1747’den 1768’e kadar süren barış döneminde belirginleşmiştir.”

Kısacık barış dönemi bile ülkenin kendini toplamasına, mali isrikrar ve iktisadi genişleme yaşamasına kafi geldi. Bu arada Osmanlı “geriliği”nin simgesi sayılan matbaanın olmayışı eksikliği de yine Lale Devri’nde giderildi. İbrahim Müteferrika Müslümanların ülkedeki ilk matbaasını kurdu.

Ne yazık ki bu bir nebze düzelme, iktisatta, edebiyatta, fendeki ilerleme uzun soluklu olamadı. İran savaşları yanı sıra bu kez Avusturya- Macaristan ve Rusya ile çift cephede savaşlar ülkenin üstüne karabasan gibi çöktü. Özellikle 1768-74 ve 1787-92 Rus Savaşları’nda alınan yenilgiler ve savaşın getirdiği toplumsal dağınıklık ile mali yük, para değerlerini bir kere daha alt üst etti; bunu da yeni bir iktisadi yıkım dönemi takip etti. 1690’da bir kuruşun içindeki gümüşün ağırlığı 26 gramken, bu miktar 1740’a gelindiğinde sadece 1,9 gram azalmıştı. Ancak işler gitgide kötüleşti. 1774’te 18,2 grama indi; sonraki Rus savaşı ile 1794’te 12,6 grama düştü. Fakat bu yine “iyi” zamanlardı! II. Mahmut’un iktidarının ilk yılları iktisat tarihçilerince “Büyük Tağşiş” adıyla anılır. II. Mahmut’un saltanatının hemen başırıda 12.8 gr olan ağırlık –her nedense bazı tarihçilerimiz ve siyaset yazarlarımızca pek başarılı bulunan– bu saltanat döneminin sonunda- 1839’da 2,14 grama kadar düşmüştü.

Ülke Mahmut’un istibdadından kurtulur kurtulmaz, Tanzimat Dönemi’nde yine bir nebze barış dönemine girdi. 1853-56 arasında yapılan ve ülkeye büyük yük getiren, üstelik ilk kez dış borçlanma felaketinin kapısını açan Kırım Savaşı’nı saymazsak bu kez Abdülhamit’in girdiği 93 Harbine kadar (Rumi 1293 – Miladi 1877) ülke hiçbir büyük devletle savaşa girmedi. Bu sayede 1844 yılında Osmanlı devleti yeni ve önemli bir Tashih-i Ayar yaptı ve aynı zamanda altın lira gümüş kuruşa dayanan çift metalli para sistemine geçti.

“Avrupa’dan ithal edilen makinelerle üretilen yeni altın liralar 6,6 gram ya da o dönemin ağırlık birimleriyle ‘iki dirhem bir çekirdek’ saf altın içeriyordu. Bu tarihten sonra devlet ek mali gelir sağlamak için yapılan tağşişlere son verdi. Piyasaya sürülen tüm gümüş ve altın sikkelerde 1844 yılında belirlenen standartlar izlendi. Birinci Dünya Savaşı’na kadar liranın kur değeri de 1,10 Osmanlı lirası = 1 İngiliz sterlini düzeyinde kaldı.”

Bütün bu olumlu hamlelere karşın aslında bu reform da eksikti; çünkü devlet eski sikkeleri tedavülden kaldıracak mali kaynağı bulamayınca onları da piyasada bıraktı ve reform daha baştan bir ölçüde sakatlandı.

II. Mahmut zamanında tağşişler iki döneme ayrılabilir. İlki 1808 – 1822 arası Rusya, İran ve Yunan savaşları ile kuruşun gümüş içeriğinin yüzde 60’ı kayboldu. İkinci dönem ise 1828-29 Rusya Savaşı sonrasıdır. Bu savaş sonrasında 1831’e kadar 2,5 gram gümüş ağırlığı artık sadece 0,53 grama inmişti. Sonraki yıllarda gramaj bir parça da olsa arttırılabildi.

Tağşişlerirı vatandaşın aleyhine olsa da kısa vadede devlet açısından avantajı açıktır. Aynı miktar gümüş veya altınla daha fazla itibari değeri olan para basıyor; böylece ödemelerini de bununla yapabiliyordu. Ayrıca yasakladığı eski sikkeleri yenileriyle değiştirirken yaptığı işlemlerden de ek gelir talep edebiliyordu. Fakat daha uzun vadede bakıldığında devlete de maliyetleri vardır. Öncelikle miktarları para birimi cinsinden sabit olan vergiler de daha düşük ayarlı sikkeyle ödeneceğinden vergi gelirlerinde değer açısından azalma olacaktır. Ayrıca tağşişin yarattığı enflasyon bir süre sonra devletin satın aldığı malların fiyatlarını da arttıracağından ilk andaki “olumlu” etki bir süre sonra olumsuza dönecektir. Üstelik eğer devlet iç borç almıyorsa –ki o zamanlar iç borç yerine daha çok tağşişi kullanıyordu- enflasyonun devlet için borcun reel değerini düşürme avantajı da olmayacaktır. Üstelik tağşişler sürdüğü müddetçe devlet istese de istediği kadar veya ucuza iç borç alamazdı. Tağşişlerin tekrar edeceği ve bunun yaratacağı enflasyon beklentisi borç verecekleri, ancak çok yüksek faizlerle borç vermeyi kabule iterdi.

Tağşişler ve bunların sonucu piyasada bir sürü değişik ve bozuk ayarda sikkenin dolaşması kalpazanlığı arttırıyor ve ayrıca sarrafların gereksiz komisyonlar almasını sağlayarak hem halkı hem devleti sarraflara daha da muhtaç kılıyordu.

Fakat tağşişlerin bir etkisi daha vardı ki, aslında onları kullanmayı giderek imkansızlaştırıyordu. Tağşişlerın sürüp gitmesi, insanların akçe veya kuruş yerine, İtalyan, İspanyol, Alman vb. paralarını elde tutmalarına neden oluyordu. Böylece sürekli tağşiş politikası gitgide halk yabancı paraya döndüğünden devletin tağşiş yoluyla gelir elde etmesinin de bir hayli önüne geçebiliyordu. Dikkat edilirse aynı sorun bugünün Türkiye’sinde de “Dolarizasyon” adıyla yine karşımızdadır.

Tağşişlerin yarattığı bir diğer tehdit de özellikle İstanbul’da asker ve halkın çoğu kere de beraberce isyana kalkışmalarıydı. 1826’da Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve yeniçeriliğin fiziken ortadan kaldırılmasıyla tağşişin önündeki en önemli engeli de kaldırmış oldu:

“Yeniçeri Ocağı kapatıldıktan sonra, tağşişlerin önündeki en önemli engel de ortadan kalkmış oldu. Bu olaydan sadece 2 yıl sonra, yine bir savaş ortamında, devlet Osmanlı tarihinin en büyük tağşişini başlatacak ve dört yıl gibi kısa bir süre içinde, kuruşun gümüş içeriğini yüzde 79 düşürecektir.”

Tağşişin aşırı kullanımı gitgide devlet için bile “fayda”dan çok zarar getirmeye başlayınca başka yollar arandı. Zaten bazı yollar vardı. Devlet eskiden beri bazı durumlarda, genellikle de savaş zamanları kimi büyük tüccarlardan ve genellikle gayrimüslim olan sarraflardan arada kısa vadeli borç alırdı. Ayrıca “sergi” denilen bir cins iç borç ve “iane” adıyla halktan bağış toplanması da başvurulan diğer çarelerdendi.

Aç Kapıyı Bezirgânbaşı, Kapı Hakkı Ne Verirsin?

Bazı gayrimüslim tüccar ve sarraflar aynı zamanda vergi toplama işini de (mültezimlik) yapmaya başladı. Kimileri Darphane-i Amire’yi de yönetiyordu. Hemen hemen hepsi birer paşa, vezir veya hatta sadrazamla çalışıyor, doğrudan padişahla bile çalışanları oluyordu. Özellikle 17. yüzyıla kadar borç para alıp verme işinde Yahudiler önemli bir yer tutuyordu. Şüphesiz en meşhurlarından biri “Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520-1566) nezdinde makbul bir şahsiyet olan” Yasef Nassi’ydi. Kaynaklara göre II. Selim’i Kıbrıs’ı fethetmek için teşvik eden de bu Nassi’ydi. Bu fetih işinin devamında Avrupa Türklere karşı bir haçlı ittifakı kurup, bir devrin sonunu getiren İnebahtı Deniz Savaşı mağlubiyeti alınınca Nassi de gözden düştü. Genellikle Saray’ın işlerine bakan sarrafbaşılar Ermenilerden çıkarken, Darphane’nin başına bir Yahudi getirilirdi. Sonra işler Yahudiler için eskisi kadar iyi gitmemeye başladı. Avrupada görülen Yahudi karşıtlığı daha ılımlı olsa da Türkiye’de de görülmeye başlandı. Yahudilere “Çıfıt” (Uyuz köpek) denmeye, Avrupa’daki Yahudilerin Hristiyan çocukları kaçırıp kanlarını içtiğine dair uydurmalar burada da dillendirilmeye başlandı. 1666’daki Sabetay Sevi olayı da yeni olumsuz imaja katkıda bulundu.

Yahudilere asıl darbe Sultan III. Mustafa döneminde 1758’de gerçekleşti. o zamana kadar devletin para basma işini yöneten kuruluş, Darphane-i Amire’nin başına geleneksel olarak hep Yahudiler getirilirdi. Bu tarihte buranın başındaki Yako Bonfil Efendi’nin azledildiği ve bundan sonra buraya Yahudi tayin edilmesini yasaklayan bir fermanın ilan edildiği şaşkınlıkla duyuldu. İngiliz kaynaklarına göre bazı önemli Yahudiler de idam edilmişti. Bir görüşe göre Yahudilerin Saray çevresinden bir ölçüde uzaklaştırılmasında Yeniçeri Ocağı ile iyi ilişkilerinin de payı vardı. Saraydan uzaklaştırılan Yahudi sarraf ve tüccarlar Yeniçeri Ocağı ile daha da sıkı fıkı ve onların münhasır sarrafları oldular.

Yahudilerin yerine Darphane’nin başına da bundan sonra genellikle Ermeniler tayin edildi. Böylece zaten sarayla iyi ilişki içinde olan Ermeni sarraflar ve bezirgânlar yoluyla Ermeniler Osmanlı devletinde en zengin ve etkili topluluk olamaya doğru hızla ilerledi. Ermenilerirı ticarette de para işlerinde de hızlı yükselişlerinin iki önemli sebebi vardı. Öncelikle Ermeni “milleti” eskiden beri kuyumculuk ve değerli taş alım satımı ithalatında ustaydı. Sarayın mücevherat talebini bunlar karşılıyordu ve sırf bu nedenle bile çok zengin olanları vardı. İkinci sebep de 17. yüzyıldan itibaren eskiden tamamen Venediklilerin elinde olan Doğu Akdeniz ticaretinin bir kısmına Batılı büyük devletlerin de el atmasıydı. Ermeniler onlarla iyi ilişkiler kurdular ve hem ticarette hem de sarraflıkta paylarını, servetlerini büyüttüler. Aynı dönemde Ermeni sarrafbaşıları dönemi açılmış oldu.

Bu noktada Sarrafbaşı ve Bezirgânbaşı terimlerine bir göz atmak yerinde olacaktır:
“Sarrafbaşı ve Bezirgânbaşı ünvanları İmparatorluğun en üst erkan ve ricalinin sarraf ve tedarikçilerinin şefine verilirdi. Bunun sebebi, sıradan bir sarrafın o devirde bir Şeyhülislamın, sadrazamın veya bir Sultanın sarrafbaşısının mali gücüne ve nüfuzuna erişememesiydi. Sarraflar arasındaki hiyerarşinin en tepesinde bulunan sarrafbaşılar Saray ve Babıali ile ilişki içindeydi; “Devlet ticareti” yapar; mirî imalathanelerin ve Tersane’nin ihtiyaçlarını karşılar; para, hammadde, gıda malzemeleri, lüks neşeneler, giysiler, kumaşlar ve ipekliler temin ederek hükümdarların yaşam tarzlarını sürdürmelerini sağlardı. Bu sarraflar ve bezirgânbaşılar diğer taraftan bazen ihracı yasaklanmış mallaların tekelini ellerinde tutarak bazı yerel ürünlerin alım satımını da organize ederlerdi. Onların bazı malların alım satımında öncelikleri vardı. Örneğin hiçbir mücevher parçası, Saray’ın, Babıali”nin ve Haremeyn’in sarrafbaşı ve bezirgânbaşısı olan Yağup Hovhannesyan’a önceden gösterilmeden İstanbul’da satılamazdı.”

Böylece aslında mesela vezirler ve sadrazamlarla sarraflar arasında bir cins ortaklık gelişirdi. Vezir ve başvezir olan sadrazam kendi sarrafını korur, kollar, ona karlı işler, mültezimlikler, tekeller ayarlardı. Buna karşılık sarraf da ona sıkıştığında ehven koşullarda borç verir, borcun geri ödemesi geciktiğinde çok sıkıştırmaz, onun sayesinde aldığı işlerden komisyon/rüşvet verirdi. İşte Osmanlı’nın “adil” düzeninde Türk, Ermeni, Rum bilcümle fakir köylü ve esnafın kanını yine Türk, Ermeni, Rum zengin kesim, sırtındaki bir kene gibi emer dururdu.

Halkın bu durumun ne kadar iyi farkında olduğunu şimdi muhtemelen artık anlamını unuttuğumuz bir çocuk oyunu bize anlatır. Oyundaki meşhur müzikli tekerlemeyi hatırlayalım: “Aç kapıyı bezirgânbaşı; Kapı hakkı ne verirsin, ne verirsin?”

Bezirgânbaşının tanımını önceki sayfada verdik. Kapı ise Saray ya da konak, daha doğrusu belli bir paşa, vezir, sadrazam veya padişahın sarayı, maiyeti anlamına gelir. Örneğin yeniçeriler ve saray ahalisi padişahın “Kapıkulu’dur. Babıali, (yüce, büyük kapı) sadrazamın oturduğu yer ve dolayısıyla hükümet konağı, hükümet Kapısıdır; Batılılar oraya doğrudan aynı anlamda Porte=Kapı derdi. Böylece Kapı aynı zamanda bizzat o makamı da anlatırdı. Özetle o Kapı ile mesela sadrazamla çalışan tüccarbaşı o sadrazama ne ödemesi yapacak?

Sarraf ve bezirgânbaşılar ile paşa, vezir ve sadrazamlar arasında ilişkiler o denli içli dışlı hale gelmişti ki devlet adamları, hanedan ve devlet adamları sarraf ve bezirgânbaşıları her bakımdan himaye eder, devlet adamları da genellikle rüşvetle biriktirdikleri özel servetlerinin bir kısmını azledilme ve müsadere korkusundan bunlara emanet ederdi.

Sarrafların çıkarları ile Hazine’nin ve şehzadelerin çıkarlarının örtüşmesinden dolayı, aslında sağlanması kolay olan bir himayeydi bu. Böylelikle halk üç kere soyuluyordu: hem sarrafın normal kârını hem paşa ve hamisine sarrafın verdiği payı, hem de kendine ayrıca düşen vergi payını ödüyordu. ( … ) O zaman geçerli olan hatalı bir sisteme göre paşalar sarraflarına hep borçlu olurlardı. Vazifelerinin müzayedesini kazanabilmek için borç alan bu adamların, yönettikleri insanları azami şekilde sömürmekten, gözden düşmeleri halinde güvende yaşayabilmek ve aileleri adına bir güvence temin etmek için azami kazanç sağlamayı düşünmekten başka seçenekleri olmazdı.

Tabii bu iş her zaman öyle güllük gülistanlık yürümezdi. Bazen devlet adamları borçtan kurtulmak için sarrafı bir suçla itham eder kurtulması için borcunun silinmesi hatta sarrafın mülkünün bir kısmını feda etmesini isterdi. Bazen de azledilip, idam edilen ve malları müsadere edilen devlet adamının emanet ettiği malların üzerine yatan, ailesine o malı el altından teslim etmeyen sarraflar olduğu söylenirdi. Buna karşılık devlet tarafından hatta işkenceden geçmesine rağmen velinimeti ve ortağı mazul ve maktul paşaya ihanet etmeyen sarraflar da vardı.

Esasen dünyada da para ve kredi piyasalarının kuruluşu mesela İngiltere’de de sarraf ve kuyumculara (goldsmith) çok şey borçludur. Avrupa’da modern zamanda yaygınlaşan ilk kağıt para örnekleri “banknote” (banka senedi) adını almadan önce goldsmith’s note {sarraf senedi ya da makbuzu) adını taşıyordu. Ve elbette krallara/asillere borç vermek çok karlı bir iş olmakla beraber başka tür mesleki riskleri de vardı. Bir ara İngiltere kralına borç veren sarraf / bankerler borçlarını biraz fazla ısrarla istediğinde toplu halde Londra Kulesi’ni (bizdeki Yedikule Zindanı’nın muadili) boylamışlardı. Fransa’da ünlü “güneş kral” 14. Louis de bankeri Nicolas Fouquet’yi 1661’de müebbet hapse mahkum ettirmişti. Yine Fransa’da 1746-1826 yılları arasında 50 büyük sarrraf şiddetli işkencelerle öldürüldü.

Osmanlı’da sarrafların öldürüldüğü özel bir dönem olmamakla beraber aşırı hoşgörü keyfi zulümle bir arada yürüyüp gitmiştir. Muazzam servet yapan büyük sarraflar birbirinin ayağını kaydırmak için dalavereler çevirmiş bu da bazen dalaverecilerin ikisinin de başına bela açmıştır.

Bu son ayak kaydırma operasyonlarının en meşhur örneği “7 Sadrazamın Sarrafbaşısı” olarak bilinen ve halk arasında “Karun gibi zengin” yerine “Serpos gibi zengin” lafının yerleşmesine sebep olan Serpos Erevanents ile daha sonra onun yerine yıldızı parlayacak Yağup Hovhannesyan arasındaki rekabettir. Lale Devri ve hemen sonrasında en ihtişamlı günlerini yaşayan, fakat son hamisi gözden düşünce kendi de gözden düşen kambur ve yaşlı Serpos’un yerine doğrudan Sultan’ın hem miri hem de Haremeyn hazinelerinin yöneticiliğine getirilen Yağup öne çıktı. Yağup’un ihtiyar Serpos’un arkasından sağda solda alay etmesi ve hızla yükselen gücüyle belki biraz şımarması, Serpos’un kinini arttırdı. Çeşitli entrikalar bir yana bir de yükselmesinde asıl etken olan Kızlarağası Beşir Ağa’nın gözden düşüp idamı Yağup’un bahtını kararttı. Bu arada Serpos’un da yeni bir sadrazamın sarrafbaşı olması sonucu Yağup soluğu zindanda, sonra da işkencehanede aldı. Servetini söyletmek için korkunç işkencelerden sonra 1752 Temmuz’unda idam edildi.

Lale Devri ve hatta Osmanlı’nın bütün son devirlerindeki genel acizlik ile karışık hoşgörüsü ve gerek halktan gerek devlet adamlarından gelen ani ve zulme varan tepkilerin karmaşıklığına bir başka örnek de yine ihtiyar Serpos’un hayırseverliği anlatılırken karşımıza çıkar. Serpos 1731’de Ermeni Patrikliği’ne ait bir kilisenin yeniden inşası için ferman almayı başarmıştır. Kilise 17 Temmuz 1718’deki büyük yangında yanmıştı. Peki o yangın niçin çıkmıştı dersiniz?

“Elli bin ev, iki yüz seksen üç dükkan, yüz yetmiş bir cami, yirmi altı köşk; seksen fırın, yetmiş sekiz hamam ve yüz elli değirmenin yanmasına neden olan yangında yanmıştı. ( … ) Bu yangın, işi İmparatorluk’un Çuha Adası (Cerigo), Belgrad, Sırbistan’ın bir kısmı, Eflak, Preveze ve Dalmaçya’da bazı kaleleri kaybetmesine neden olan Pasarofça Antlaşması’nı, kutlamaya kadar vardıracak bir halkın attığı havai fişeklerden çıkmıştı.”

Osmanlı’nın ağır bir mağlubiyetinin havai fışeklerle kutlanabildiği bir başkent!

Öte yandan 1826’da II. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı ortadan kaldırdığında saraydan. Mısır ve İstanbul gümrüklerinden ve Darphaneden uzaklaştırıldıkları için onlara daha da yaklaşan, Yeniçeri Ocağı’nın Musevi sarraf ve bezirgânbaşıları da felaketlerle karşılaştılar. Ocağın ilgasını fakir babası olarak tanınan para taciri ve şap mültezimi Bohor Carmona’nın da bulunduğu Musevi mültezimlerin katliamı izledi.

Benzer bir kader 1821 Yunan İsyanı sonucu Rum sarraf mültezim gibi kişilerin başına geldi. Bazıları idam edildi, mallarına el kondu. Genel olarak yeniçeriler ocağının kaldırılması ve Yunan isyanları Yahudi ve Rum rakiplerinin gücünü azaltarak, Osmanlı finans dünyasına büyük ölçüde Ermenilerin hakim olması sonucunu doğurdu.

Politik olayların her zaman ileriki tarihlerde genellikle atlanan parasal paralellikleri vardır. Bu kısmı biraz uzun olarak yazmamız, olan bitenin hem sonraki gelişmelerin de sebeplerinden bazıları olması hem de az bilinen mali-politik bağlantıları vurgulamaktır.

Osmanlı para dünyasındaki bu çatışma ve korkunç idamların, servete el koymaların Osmanlı reform çabalarıyla ilgili bir yanı da vardır. Bunu da Osmanlı Batılılaşmasının babası sayabileceğimiz Mustafa Reşit Paşanın ünlü sarrafı Cezayirliyan’ın başına gelenlerden takip edebiliriz. Mıgırdiç Cezayirliyan, Mustafa Reşit Paşa’nın 12 Ağustos 1848’de yeniden sadrazam olmasıyla ve Maliye Nazırı Nafiz Paşa’nın desteğiyle Babıali’nin sarrafbaşı ve bezirgânbaşısı oldu. Arka arkaya gümrük iltizamlarını aldı. Bu arada eski gümrük eminlerinin yolsuzluklarını ortaya sermek anlamına gelecek şekilde gümrük gelirlerini de gerçekten kayda değer şekilde arttırdı. Fakat Mustafa Reşit Paşa gözden düşüp onun yeminli düşmanı, Batılılaşma yönlü reformlara karşı oluşuyla tanınan, muhafazakar Damat Mehmet Ali Paşa sadrazam olunca, yeni sadrazamın en büyük hedefi Cezayirliyan oldu. Amaç hem Reşit Paşa’yı en zayıf yerinden kesesinden vurmak, hem de reformcu ekibin bu sarraftan aldığı borçları söyletip reformcuları kamuoyunda itibarsız bırakmaktı. Yine de Ermeni sarraf baskılara, görevlerinden azledilmesine, uzun süre hapis yatmasına ve mallarının müsadere etmesine rağmen dayandı.

Sarraflar, Galata Bankerleri, Yabancı Bankalar

Buraya kadar naklettiğimiz olaylardan şu özeti çıkarabiliriz. Osmanlı’nın (ve aslında bütün Geç Orta Çağ devletlerinin) Erken Modern Çağ’ın getirdiği teknolojik, kurumsal ve kültürel değişimlere eşlik eden, etmesi gereken, etmesi için uğraşılan mali değişimleri de vardı. Klasik Osmanlı’nın en azından Anadolu ve Rumeli’de kendini gösteren tımar sistemi ile buna bağlı askeri ve mali/vergi düzeni özellikle 16. yüzyıldan itibaren çözülmeye başladı. Koçi Bey Risalesi ve ona benzer başka risale ve layihaları yazan devlet adamları, bu durumun devletin bekası açısından sakıncalarını o zamanki anlayışa göre yazıp uyarılar yaptılar. Çoğunun doğal olarak bakışı eski sisteme geri dönüşü sağlayacak reformlar yapmaktı.

Halbuki “eski sistem” kendi içinde çoktan değişmiş, şimdi ise yeni ve daha farklı bir sisteme geçmek iktiza etmişti. Erken Modern Çağ’da ordular gitgide ateşli silahlarla donanmaya başlamış, bunun sonucu süvariye nazaran bu silahlan iyi kullanabilen profesyonel yaya askerleri ön plana çıkmıştı. Bu tür yaya askeri düzenli ve ücretli bir askerdi ve sayıları da eskisine göre artmak zorundaydı. Bütün Batı ordularında olan bu değişim Osmanlı ordusunda da tımarlı sipahilerin öneminin azalması ve yeniçerilerin önem ve sayısının artması anlamına geldi. Üstelik Batı’da feodal dönemden merkezi devlete doğru gidildikçe “sivil” diyebileceğimiz Saray’a bağlı bürokrasinin sayı ve önemi de, yerel aristokratlara göre artıyordu. Osmanlıda gidişat bu denli keskin olmamakla beraber Saray’ın masraflarındaki artışın, ihmal edilemeyecek bir faktör olmasını bir yana koyar isek, sadece padişahların israfı dolayısıyla olmadığı açıktır.

Osmanlı bir konuda daha Batı’yı zaten çok önceden taklit etmişti: Mültezimlik! İltizam usulü, Batılı tarih literatüründe geçtiği şekliyle “sharecropping”, Osmanlı’nın tımar, Batı’nın feodal sistemi ile gayri kabili telif gelişmelerin hem sonucu hem de bir anlamda sebebi olmuştur. İltizam usulünde bir bölgenin vergi gelirleri peşin para karşılığı zengin ve genellikle nüfuzlu birine önceden satılır ve o kişi, devlet gücüyle o vergileri toplamakta yetkili kılınır. Böylece mültezim, oradan topladığı vergilerle Saraya ödediği iltizam ücreti arasındaki para kadar kazanç sağlar. Bu yöntemin devletin ordu ve sivil bürokrasi ile merkezileşme masrafları nedeniyle giriştiği bir yöntem olduğu biliniyor. Ancak bu yöntemin özellikle köylüler üzerindeki ağır sömürüsü de iyi bilinir.

Osmanlıda mültezimler büyük ölçüde gayrimüslimlerden çıkmış, o gayrimüslimler çoğu kere gümrük yönetimini de iltizam usulüyle ele almış, görüldüğü üzere birçoğu zaten Batı ve Doğu memleketleriyle ticaret ve para işi yapan kuyumcu, sarraf tüccarlar olduğundan Sarayın verdiği tekel yetkisiyle servetlerine servet katmayı da bilmişti. Bunların çoğu sarraflığın “doğal” bir yan işi olarak ödünç para işi ve tefeciliğe de girişmişti. Bu şekilde kurulu bir cins bayilik hiyerarşisi içinde alttaki sarraf veya adamları yerel derebeyleri ile hala varlığını sürdüren tımarlı sipahi ve sair memurla işbirliği altında köylüleri sömürüyor; daha büyük sarraf ve bezirgânbaşılar ise daha uygun koşullarla hamileri olan paşalara, sadrazamlara, sultanlara borç veriyordu.

Aynı dönemde bu sarraflar devlet darphanesinin de başına getirilmiş, Osmanlı’nın para politikasını idare eder olmuştu.

Osmanlıda ve Batıda bütün bu değişimlerde öne çıkan bir husus da eski düzendeki parasal olmayan İlişkiler yerine parasal ilişkilerin gelmesiydi. Vergilerin daha büyük bir kısmı ayni olarak değil parasal olarak toplanmak zorundaydı. Devletin elinde olmayan, çok miktarda paraya ihtiyacı vardı. Bunun iki çözümü vardı. İlki ve en alışılmışı devletin Batıda Seigniorage (Senyör’ün hakkı) denen ve halen bugün iktisat literatüründe kullanılan bu terim yani para basma hakkı ve buradan sağladığı kazançlannı kötüye kullanmaktı. Bu mesele ta ilk çağlardan beri bilinen bir istismardı ama Erken Modern çağ ve sonrasında boyutları inanılmaz artmıştı. Bu bölümün başında anlattığımız “tağşiş” politikaları işte budur. Diğer bir yöntem ise “iç borç” yöntemidir. İç borç çoğu kere zaten bu tağşiş politikalarını uygulayan sarraflarca verilmektedir. Bunun Osmanlı’da en bilinen örneği II. Mahmut’un sarrafbaşısı Artin Kazaz’ın aynı zamanda Darphane-i Amire Emini de oluşudur.

Bütün bu gelişmeler Batıda imparatorlukların güç kaybına yerine ulus devletlerin kurulması ve çoğalmasına neden oldu. Ulus devletler daha küçük, daha homojen bu nedenle daha yönetilebilirdi. Üstelik daha az despot görünümlü ama daha merkezi idiler. Kanunlar da oralarda daha kolay uygulanabiliyor ve “Osmanlı yasağı üç gün sürer” atasözünün kanıtladığı gibi keyfilik ve süreksizlik hastalığına daha az yakalanıyordu.

Bütün bu söylediğimiz şeyler elbette etkisi çok yavaş görülen ve daha çok genel eğilimler şeklinde tezahür eden şeylerdi. Pratikte birbirinden ayrı ama yine de birbirine az çok benzeyen pek çok devlet modeli vardı.

Daha Geç Orta Çağda İtalyada Medici’ler, sonra Almanyada Fugger’ler gibi önemli bankerlik aileleri uluslararası para ticaretinde ve elbette ulusal ve uluslararası siyasette sivrilmişlerdi. 19. yüzyılda daha büyük ve yaygın ölçekte uluslararası para ticareti/bankacılık yapan Rothschild gibi aileler türedi. Ulusal ve uluslararası bankacılığın hikayesini anlatmak buradaki işimiz değil ancak bu durum devletlere iç borç imkanını artık daha güçlü banker aileleri sayesinde daha da fazla sağlamakla kalmadı, dış borç alma imkanını da ortaya çıkardı.

Aynı dönemlerde Batıda gelişen ekonominin ve büyüyen ordu ile devlet sivil bürokrasisinin para ihtiyacını karşılayan bir başka imkan daha gelişti: Kağıt Para!

Kağıt para, tağşişin bütün yararlarını fazlasıyla ve daha kolay, daha ucuz biçimde ve madeni paranın bazı sıkıntılarına da yol açmadan sağlayabiliyordu. Sikkenin içine daha fazla bakır karıştırmakla uğraşmıyordunuz istediğiniz itibari değerde (paranın üstünde yazılı olan tutar), istediğiniz miktarda kağıt parayı çok ucuza basabiliyordunuz. Tabi devletler bu mucizevi buluşu tepe tepe kullandılar. Kağıt paranın kolaylığı ve ucuzluğu onun en büyük avantajı olduğu gibi en büyük dezavantajıydı da… Fransa’da John Law ve Güney Denizi Skandalı, ihtilal döneminde Fransız Assignat’ları bunun kötüye kullanımının hem siyasi hem de ekonomik skandal ve felaketlere ne kadar kolay yol açabileceğini gösteriyordu.

Osmanlı’da ise bakın neler oldu?

1760’ların sonlarından itibaren, savaşların sıklaşması ve büyüyen orduların masraflarının artması nedeniyle, mali bunalım süreklilik kazanmıştı. Devlet, bütçe açıklarını kapatabilmek için bir yandan Galata Bankerleri olarak adlandırılan büyük sarraflardan faizle borç para alıyor, öte yandan da tedavüldeki sikkelerin sık sık tağşişi yoluyla ek gelir sağlamaya çalışıyordu. İşte bu nedenle 1780 ile 1860 yılları arasında Osmanlı ekonomisi tarihinin en hızlı enflasyonunu yaşadı. Yani denizin bittiği yere gelinmişti. Daha önce de anlattığımız üzere buna bir çare olarak son bir “tashih-ayar” çekilip “iki dirhem bir çekirdek” sikkelere geçildi. Fakat devletin para ihtiyacı olduğu yerde duruyordu. Bunun üzerine kağıt para formülünü denemeye Osmanlı da karar verdi. Devlet daha önce de söylediğimiz gibi daha önceleri de zaman zaman “sergi” adıyla bilinen kısa vadeli iç borçlara gidiyordu. Hala ticaretini sürdüren ve gitgide yabancı bankerlerle de iş yapmaya başlayan sarrafların çoğu iş yerlerini artık eskiden beri yabancıların ve sefaretlerin oturduğu, limanın yakın bulunduğu Galata / Pera bölgesine taşıdıkları ve eski usul sarraf yerine bankacılığı çağrıştıran “banker” adını kullandıkları için artık Galata Bankerleri olarak biliniyorlardı. Ermenilerin gücü hala büyüktü ama artık Rum, Levanten ve Museviler de aralarında daha çok bulunuyordu. Bir zamandan beri bu bankerler Londra, Paris gibi yabancı finans merkezlerinden buldukları paraları da burada pazarlıyorlardı. Fakat vadeli borç senedi birikmişti ve devletin Londra bankerlerini yoklama çabaları da sonuç vermedi. Çare olarak üzerinde faiz geliri de bulunan ilk kağıt paralar basıldı. Sikkenin yerini tutan (ikame eden) anlamında Kaime adı konan paralar dünyanın her yerindeki bu ilk denemeler gibi elbette sikkelerin yerini tutamadı. Yine de ilk başlarda alınan kimi tedbirler, vergi ödemekte kullanılabilmesi, az miktarda ve büyük kupürlü basılmış olması sayesinde önemli değer düşüşleri yaşanmadı. Sonraları daha küçük kupürlüleri de basıldı ve üstündeki faiz oranı yarıya (%6) düşürüldü.

1852’ye kadar olan kaimelerin bu ilk denemesinin en büyük baş belası kolay taklit edilmeleri dolayısıyla kalpazanların baş hedefi olmasıydı. Ancak 1852 yılında gerçek kağıt para deneyine girişildi. Kaimeler daha küçük kupürlü ve üzerinde faiz olmadan çıkarıldı üstelik basılan kaime sayısı da 1853 yılında 175 milyon kuruşa yani 1,6 milyon sterline ulaştı. Asıl büyük sorun her zamanki gibi savaş nedeniyle (bu sefer Kırım Savaşı) ortaya çıktı. Savaş ihtiyaçları yüzünden çok fazla miktarda kaime basıldı. Sonuçta kaimenin altın cinsinden değeri yarıya kadar düşüp 200-220 kuruşluk kaime ancak 1 altın liraya eşit oldu. Daha fazla kaime basıldı ve durum giderek daha da kötüleşti. Bu kez 1861’de ancak 400 kuruşluk kaime bir altın lira eder oldu. Büyük bir enflasyon dalgası ve geniş çaplı protestolar neticesi kaimeler 1862’de Osmanlı Bankası’ndan sağlanan kısa vadeli kredilerle piyasadan toplanıp, kaldırıldı.

Böylece paranın değerini sulandırarak halkı dolandırmanın önce sikke tağşişi, sonra da kağıt para basımı çeşitleri denenip hepsinde de denizin bittiği yere gelindiğinde geriye devlet borçlarını arttırmaktan başka çare kalmıyordu. İç borç yöntemi kısa vadeli ve oldukça kuralsız, bir hayli de Orta çağ yöntemleriyle sarraftar eliyle zaten kullanılıyordu. Bir zaman sonra eski usul sarraflık yavaş yavaş ortadan kalktı. Kimi sarraf aileleri ekonomik, siyasal felaketlere uğradı, kimileri giderek siyasete atılıp nazır, yüksek bürokrat oldu. Diğer bazıları biraz şekil değiştirip yeni moda bankerliğe döndü.

“Kırım Harbi başlayınca Osmanlı Hükümeti yabancı kapitalistlerin kollarına atıldı, bu da dış borçlanmanın ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkımının başlangıcı demekti. Bu anlamda 1853 yılı Osmanlı finans aleminde büyük yerel sarraflar döneminin sonu oldu. Bu sarrafların sahneyi terk ettiği dönemde Osmanlı İmparatorluğu kimseye borçlu değildi ve Avrupalı bankacılarla Galata bankerlerinin hediyesi olan Dış Borç henüz bilinmeyen bir olguydu.

Artık aralarında pek çok yabancı vatandaşı ya da nispeten eskiden beri Osmanlı toprağına yerleşik Avrupalılar olan Levantenlerin de bulunduğu Galata bankerleri eski tecrübeleri ve yurt dışıyla kurdukları ya da zaten var olan ilişkileri nedeniyle uzunca süre Osmanlı Devleti’ni dış borca ve Avrupa devletlerine tümden muhtaç etmeden bir ölçüde finanse etti. Aynı şekilde Osmanlı devlet iç borçlanma tahvilleri ve daha sonra bazı yeni kurulan şirketlerin hisse senetleri üzerinde faaliyetleriyle bir ara Avrupanın en büyük borsaları arasında yükselen, o zamanlar Karaköy’deki bugünkü Havyar Han’da faaliyet gösteren, Dersaadet Esham ve Tahvilât Borsası’nı da ayakta tuttular.

Sarraf ve bankerlerin azınlık / gayrimüslim oluşu, devlete sadık olmayışları, emperyalistlerin ekonomik ajanı oldukları çok vurgulanmış olduğundan bu konuda da birkaç şey söylemek gereklidir.

Sarraflık, bankerlik gibi meslekler, Orta Çağ’dan günümüze hep eskinin ödünç para verme ve tefecilik işiyle iç içe geçmiş meslekleri olarak, bu mesleğin daimi kurbanı halkın da, sıklıkla bu meslekten faydalanan asiller ve yüksek devlet yöneticilerinin de nefretini üstlerine çekmişlerdir. Mesleğin doğası, ne kadar hayır işleriyle de uğraşsalar, ne kadar entelektüel faaliyetlere de girişseler bu tür mesleklerin sevilmeyişini kolayca açıklar. Nitekim bugün de bankacıların özellikle de sahiplerinin hele de borsacıların çok sevildiği söylenemez.

Üstelik sarraflık, bankerlik vb. sadece Osmanlıda değil pek çok ülkede yabancılar, azınlıklar tarafından icra edilir. Zamanında dünyanın en büyük finans merkezi olan (ki hala çok büyüktür) Londra’da finansın kalbi sayılabilecek sokağın adı Lombard Street’tir. Yani bir zamanlar Kuzey İtalya’dan Lombardiya’dan göçüp gelenlerin oturduğu yer. Bunlar o zamanlar İtalya’nın daha gelişmiş bankacılık ve ticaret uygulamalarını İngiltereye taşıdılar ve hem orayı kalkındırırken kendileri de o piyasaya hakim oldular. Yahudilerden bahsetmeye gerek yok. Dünyanın pek çok ülkesinde bu mesleğin egemenleri idiler ve hala bir ölçüde öyleler. Bunlar ve başka benzeri azınlıklar hem bulundukları ülke vatandaşlarının nefret öznesi haline gelir hem de o ülke vatandaşları onlarsız edemez. Çünkü uluslararası bağlantıları, mesleki bilgileri bu iş için olmazsa olmaz kaynaklardır. Bu grup kralın tahtına bir yuvarlak masa şövalyesi kadar sadık olmayabilir, ama zaten görevleri de bu değildir. O azınlıklara karşı tebaalarının nefretine genellikle kişisel siyasal çıkarlar uğruna teslim olan ve hatta bunu özellikle kışkırtan siyasetçilerin yönettiği ülkeler bundan ciddi zarar görmüştür. Örnekleri Sefarad Yahudilerini kovan İspanya’nın sonraki durumu, kendi milletinden Fransız Protestanları kovan Fransa’nın sonraki durumu, Yahudileri kovan Hitler Almanyası… Örnekler daha çoğaltılabilir. Lombardlara, Yahudilere kucak açan İngiltere, Yahudilere kucak açan Türkiye ve sonra kovalayan Türkiye… Kıyaslamak kolay. Devlete özel olarak sadakatsiz ve işbirlikçi olduklarına gelince işkencelerde bile kader arkadaşı Müslüman Paşa’yı satmayan Ermeni sadık değil de takma adı bile Nedimof olan sadrazam Rus yanlısı Mahmut Nedim Paşa vatansever öyle mi?

20. yüzyıl başında emperyalizmin Türkiyedeki temsilcileri evet Ermeniler, Rumlar filandı çoğunlukla… Bunlar bir şekilde mülklerini ve vatanlarını terk edip servetleri çoğunlukla Müslüman Türklere (Kürt, Arap, Çerkez, Arnavut, vs. hepsini bu kategori içinde sayıyoruz) devrolduğunda emperyalizmin gücünün ülkede yok olacağını düşünen İttihatçı ve sonra bir kısım Kemalistler vardı. Peki öyle mi oldu? Ülkede bugün emperyalistlerin işbirlikçisi, hatta iş ortağı olanlar yok mu? Eskisinden de fazla…

Mesele biraz güç ilişkisi aslında… Bir devlet çözülmeye, bir toplumsal doku dikiş tutmamaya başladığında bir kısmı o ülkeyi kurtarmaya çalışırken, bir kısmı ise ya karakter zayıflığından, kaybedecek çok fazla şeyi olduğundan, ümitsizliğe düştüğünden, işbirlikçiliğin ülkenin parçalanmasını yavaşlatacağını zannettiğinden, ülkenin ”dış güçler”le işbirliği ile yeniden kuvvetlenebileceğini düşünmek istediğinden veya bunların hepsinden dolayı yabancı güçlerin ülke aleyhine faaliyetlerinde yer alabilir. Bu sadece Türkiye için söz konusu olan bir şey değil, “sosyalizm”in yıkılışında Sovyetler ve “Doğu Bloku” ülkelerinde yaşandı. Yarın, ABD gücünü kaybetse şüphesiz orada da yaşanır.

Kibar Orospular – Yüksek Bankerler

Gelelim Osmanlı’nın son perdesinin açılışı ve o perdenin aktörlerine… Mali tarih açısından bakılacak olursa eğer bu son perde Osmarılı’nın bir dış borç bağunlısı olmasıysa aktörler de kesinlikle yabancı finans sermayesi ve onların burada kurduğu “milli banka”lardır.

Tıpkı bir zamanlar Avrupa tarihinde görülen kibar fahişeler, iş yapma teknikleri acısından eğer bir başka mesleğe benzetilecek olursa bu şüphesiz yüksek bankacılık işi olurdu. Büyük işletmelere ve devletlere borç vermekle iştigal eden bu yüksek sınıf bankacılık tıpkı yüksek sınıf fahişelik gibi en süslü odalarda, ofislerde, en hayran bırakan kıyafetlerle, en süfli işleri yaparlar. Her iki mesleğin sanatı da çok özel bilgi, tecrübe ve “teknik” gerektirir; her zaman talep edilir ve buradan anlaşıldığı kadarıyla muhakkak ki önemli bir işlevleri vardır.

Fakat yine de bu durum yapılan işin süfliliğini, ahlaki düşüklüğünü, sahteliğini ve aldatmacaya dayalı oluşunu ortadan kaldırmaz.

Kibar orospuluk mesleği ile yüksek bankerlik mesleğinin belki de en benzer tarafı sanatlarının püf noktasının aslında vermek için can attıkları şeyi vermek istemiyor gibi görünmek için her şeyi yapmalarıdır.

Velhasıl bir yüksek sosyete orospusunun bu nedenle iyi kalite bir pezevenge bir sokak orospusundan çok daha fazla ihtiyacı olduğu gibi bir yüksek bankerin de aynı şekilde ihtiyacı vardır.

Şu farkla ki kapitalist dünyada yüksek bankacıların pezevenkleri kendi devletleridir.

Sikke ayarını bozmak, karşılıksız kağıt para basmak, fırsat buldukça sarraflardan borç almak, fırsat buldukça da onların ve vezirlerin mallarını müsadere etmek, Batı’daki meslektaşları kadar Osmanlı padişahlarının da defalarca denedikleri ve tıpkı onlar gibi sonunda bu kaynakları da büyük ölçüde tükettiği yöntemlerdi.

“Kul sıkışmadıkça Hızır yetişmez” denir ya, sıkışan kul değil de sultan olunca yetişen de Hızır değil Azrail oluyor. Çöken imparatorluğun yardımına Batılı bankerler koştu. Galata bankerleri eliyle para vereceklerine çok sonraları sosyalistlerin diyeceğini evvelden yapıp, aracıyı tefeciyi aradan çıkardılar ve kurdukları banka lle devlete borç verme işini bizzat kendileri yaptı.

Tarih belki de biraz daha farklı cereyan edebilirdi. Galata bankerleri ve sarraflar arasından “sonca dence” iki “milli” teşebbüs daha çıktı. En azından sonraki Rothschildlere göre, İngiliz- Alman ortak yapımı sözde “Osmanlı Bankası’’na göre … Bu girişimlerden bir adı hâlâ Beyoğlu’ndaki Alyon Pasajı’nda yaşayan Levanten Alléon ailesi ile Rum Baltazziler’in kurduğu Dersaadet Bankası ve bu bankanın biraz da devletin borçlarını öderneyişi nedeniyle batışından sonra bir grup bankerin kurduğu Bank-ı Osmani. Ne yazık ki de diyebiliriz belki, bu bankaların ikisinin de sonu hüsran oldu. Bu sonuncusunun başarısızlığında Kırım Harbi yüzünden devlet erkanının siyasi tercihlerinin yabancılardan yana değişmesi ve özellikle İngiltere’nin entrikalarının rol oynadığı iddia edilir.

Bundan sonrası yabancı finans kapitale tam teslim dönemi ve devlet maliyesinin tümüyle –bugün olduğu gibi- dış borçlara dayandırılması dönemidir.

Aslında Osmanlı devleti Kırım Savaşı’ndan önce de yabancı devletlerden borç almaya çalışmıştı ama bu ikircikli bir çabaydı ve başarılı da olmadı. Özellikle İngiltere ve Fransa devletleri Kırım Savaşı ile istedikleri şartları dayatarak borçlanma musluklarını Avrupa borsalarında satılacak uzun vadeli Osmanlı tahvilleri yoluyla açtılar. Bu tür borçlanma Galata bankerlerinin kendi sermayeleri ve dışarıdan aldıkları borcu yeniden devlete borç vermesine benzemiyordu. İçine girilen şey muazzam bir sömürü çarkının dişlileriydi. Ayrıca bu borçlar evet çok yüksek faiz ve komisyonlar ile Avrupa borsalarında spekülasyon konusu oluyor ve Avrupalı bankerlere birkaç yöntemle birden büyük paralar kazandırıyordu ama; bu borçlandırma aslında 1838 Serbest Ticaret Antlaşması ve benzerleri yoluyla kendi iç pazarını yabancı mallara sere serpe açmış bulunan Türkiye’ye yabancı malları satmanın da bir yoluydu. Borçların büyük bölümü tekrar yabancı malları satın almak için dışarıya harcanıyordu. (Bilmem bu size bugünlerle ilgili bir şeyler çağrıştırıyor mu?)

Perde önünde borç vermek için nazlanan, faiz ve komisyonları fahiş noktalara tırmandırmak için elden gelen zorluğu çıkarıyordu bankacılar. Fakat perde gerisinde …

“1840’lardan itibaren Avrupalı sermayedarlar ve Avrupa devletlerinin temsilcileri, mali sorunlara çözüm olarak dış borçlanmaya girişilmesi konusunda merkezi bürokrasiye baskı yapmaya başlamışlardı.”

Osmanlı borçları iki dönemde incelenebilir. İlki 1854’teki ilk borçlanmadan 1875 – 76’ya kadar yani iflasa kadar olan dönem. Bu dönemde borçlanmanın mali yükü anormal derecede ağırdı. Görünüşte tahvil faizleri % 4-5 gibi gayet makul düzeylerdeydi. Fakat borçlanmanın şartları, çeşitli masraf ve komisyonlar adı altında ağırlaştıkça ağırlaşıyordu; öyle ki güya % 4’lük faizli bir dış borçlanma gerçekte % 100’lük bir maliyet anlamına geliyordu.

“Osmanlı maliyesinin durumu bozuldukça, Osmanlı hazinesine giren miktarların yeni tahvillerin itibari değerine oranı, yüzde 50’nin de altına düşmüştür. Bir başka deyişle, 1860’dan sonra hazineye giren bir İngiliz lirası için iki İngiliz lirasından fazla borç yaratılıyordu.”

Osmanlı bu kadar korkunç borçlanma şartları ile çok kısa zamanda bir cins Ponzi dalaverası saadet zinciri oyununa benzer bir sistem içine girmiş oldu. Aldığı her yeni borç ancak eski borçları ödemek için alınıyordu. Üstelik borç miktarı da doğal olarak kartopu gibi büyüyordu. Böylece 1860’lar başında borç ödemelerinin dış borçlarıma dışındaki devlet gelirlerine oranı %10 iken, kısa sürede, mesela 1810’lerin ortalarında bu oran % 50’lere yükselmişti. Avrupa piyasalarında 1869-75 arasında satışa çıkarılan Osmanlı tahvillerinin itibari değeri 1854-68 arasındaki miktara göre beş kattan fazla artıp 19,8 milyon sterline sıçramıştı. Bu olağanüstü hızlı bir borçlanma temposuydu. Aynı dönemde her yıl hazineye dış borçlanma yoluyla ancak 10,3 milyon sterlin girebilirken anapara ve faiz ödemeleri ise yılda ortalama 6,9 milyon sterline ulaşmıştı. Şu birkaç rakamı yan yana koyduğunuzda finanstan hiç anlamayan sadece dört işlemi bilen biri bile Osmanlı’nın birkaç yıl içinde iflas edeceğini büyük bir kesinlikle söyleyebilirdi.

Öyleyse Avrupalı işini bilen bankerler ve borsa yatırımcıları niye bu Osmanlı tahvillerini satmaya ve satın almaya devam ediyorlardı ki?

“Türkiye”nin borç almasına izin vermek, spekülasyoncular ve bankacılar için kolay ve çabuk kar sağlamak, küçük yatırımcılar için de daha yüksek faiz oranları elde etmek fırsatı demekti.”

Elbette bu borç verme iştahının içinde dünya piyasalarının oldukça iyi bir mali dönemde oluşu, likidite koşullarının bol, uygun ve yüksek faizle borç verecek yerlerin bu para miktarlarına göre az oJduğunu da hatırlamamız gerekir. Tıpkı 2013’e kadar dünya piyasasının içinde bulunduğu ve Türkiye’nin hızla borçlandığı yıllar gibi, tıpkı hala dünyada likidite fazlasının henüz geri çekilmediği bugünler gibi…

Sonra… Büyük Bunalım geldi. Borsalar ABD ve Avrupada birbiri ardından çöktü. 1873 Krizi bir ekonomik krize evrilerek 1896’ya kadar sürdü. Küresel krizin ilk büyük –ve fakat kesinlikle tek olmayan- kurbanı Osmanlı idi. Osmanlı devleti en son yaptığı 1874 istikrazından sonra dış borç bulamaz hale geldi. 1875 sonbaharında o zamanki Rus yanlısı olduğu için halk arasında Nedimof adı takılan Mahmut Nedim Paşa –muhtemelen Rus elçisi İgnaviev’in tavsiyesine uyup– borç ödemelerini yarı yarıya indirdiğini ilan etti. Mahmut Nedim’in hamlesi sonucu Avrupa borsalannda Türk tahvilleri büyük bir hızla değer kaybetti; Türk tahvillerine yatırım yapmış büyük bir yatırımcı kitlesi de burnundan solur hale geldi. Böylece Türkiye’nin bir miktar da olsa borç alma imkanı tümden silinirken devlet tam bir iflas haline girdi. Osmanlı Devleti 1876 yılında da borç ödemelerini tamamen durdurduğunu açıkladı. Avrupa kamuoyundaki bu sebepten yayılan Turkiye aleyhtarı hava Bulgar isyanı sırasındaki sivil halka da yönelmiş tedip harekatının Avrupa’da Türkiye aleyhindeki propagandalarda kullanılmasıyla birleşince, 1877 Rus Savaşı’nda (93 Harbi) İngiltere ve Fransa gibi ülkelerin Türkiye’yi Rusya karşısında (Kırım Savaşı’nın tersine) tek başına bırakmalarında etkili oldu.

Siyasi ve askeri sonuçlarını bir kenara bırakırsak. 1875-76 iflasının biri kısa, diğeri uzun dönemli iki sonucu oldu. Kısa dönemli olarak başta İngiltere ve Fransa olmak üzere belli başlı alacaklı Batılı devletlerle derhal görüşmeler başladı. Görüşmeler 93 Harbi sırasında akim kaldı, Savaş sonrasında devam eden görüşmeler 1881 yılının Aralık ayında (Hicri takvime göre Muharrem ayı) imzalanan ve tarihimizde Muharrem Kararnamesi diye bilinen antlaşmayla sonuçlandı.

Bu antlaşma ile Osmanlı devletinin bir yarı sömürge haline gelmesinin 3. ve en önemli adımı da atılmış oluyordu: Düyun-u Umumiye İdaresi’nin kuruluşu.

Osmanlı’nın bir yarı-sömürge haline gelmesinin belki de ilk önemli adımı 1938 Baltalimanı Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret Antlaşması’ydı. Bu anlaşmadan sonra Osmanlı benzer antlaşmaları başta Fransa olmak üzere başka ülkelerle de yapmak zorunda kaldı. Bu antlaşma olmasa bile Osmanlı’nın düşük teknolojili, zanaata dayalı sanayisinin modern ve düşük maliyetli İngiliz sanayi ürünleriyle baş edemeyeceği, dolayısıyla Antlaşmanın etkisinin sınırlı olduğunu iddia eden araştırmalar da özellikle 1980’lerde yayımlanmıştır. Ne var ki Baltalimanı Antlaşması yüzünden Osmanlı Devleti gümrüklerini denetim altında tutma, gümrük vergileri koyma hakkını kaybettiğinden bunun hem o zaman hem de Cumhuriyet kurulana kadar etkisinin çok yıkıcı olduğu, İngiliz mallarına karşı gümrüklerini arttırarak kendi sanayilerini destekleyen ve geliştiren (Almanya, ABD, vb.) diğer ülkelerin yaptığını Osmanlının yapamaz oluşu kesindir.

Osmanlı’nın yarı sömürge haline gelişindeki ikinci sembol olay Osmanlı Bankası’nın kuruluşudur. Sarraflar ve sonra da Galata bankerlerinin aradan çekilmesi, Dersaadet Bankası gibi yarı yerli bankaların bile iflas ettirilmesiyle bu kez Avrupa’nın büyük finans kapitali Osmanlı’nın mali olarak sömürülmesi işine bizzat girdi. Önce 1856 yılında Kırım Savaşı sırasında, (aralarında meşhur Rothschild ailesinin de bulunduğu) bir İngiliz sermaye grubu Osmanlı Bankası’nı kurdu. 1863 yılında bankanın yarı hissesi bu kez bir Fransız sermaye grubuna satıldı ve Bank-ı Osmani-i Şahane kurulmuş oldu. Hani yakın zamana kadar ülkemizde faaliyet gösteren ve sonra Garanti Bankası’na satılarak nihayet kapanan Osmanlı Bankası. Bir aralar “Yok aslında birbirimizden farkımız, ama biz Osmanlı Bankası’yız” şeklindeki reklamıyla tanınıyordu. Cumhuriyet döneminde bütün imtiyazları elinden alınınca gerçekten de diğer bankalardan farkı kalmamıştı ama kuruluşunda banka değilse de imtiyazları tıpkı ismi gibi “Şahane” idi. Lafı uzatmayalım. Bankaya devletin borç ödemelerinin büyük çoğunluğunun kendi üstünden yapılması imtiyazı verildi (unutmadan, bu işlemden temiz % 1 komisyonu vardı). Hazinenin en önemli işlemleri bu bankaya verilmişti; hatta denilebilir ki Hazine’nin bir kısım yetkileri doğrudan bankadaydı. Ve bütün bunlar en son imtiyazın yanında hiçbir şeydi. Devlet artık kağıt para basmayacağını taahhüt ediyor ve kağıt para basma hakkını Osmanlı Bankası’nın tekeline veriyordu. Böylece Osmanlı devleti Londra ve Paris’ten yönetilen bir yabancı bankayı Osmanlı’nın “merkez bankası” olarak ilan etmişti. Yarı sömürgeliğin ikinci ayağı da buydu.

Sultan Mehmed V (1909-1918) zamanı Şubat 1917'de basılan 10 Osmanlı Lirası


Çemberi tamamlayan üçüncü ayak ise Muharrem Kararnamesi ile II. Abdülhamit döneminde Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar) İdaresi’nin kurulması oldu. Bu İdarenin bütün yurda yayılmış bir taşra teşkilatı ve beş bine varan çalışanı vardı. İstanbul’daki iki yüze yakın üst düzey yönetici hemen hemen tümüyle yabancıydı. Memurlarının çoğu yerli gayrimüslimlerden oluşturulmuştu. Bu İdare’ye Osmanlı kendisinin en önemli vergilerini (Şap, tuz, bazı gümrükler) doğrudan toplama yetkisi ve Doğu Rumeli gibi zengin vilayetlerin vergilerini teslim etti. Tütün ve pamuk gibi en önemli tarım ürünleri de aynı anlaşma çerçevesinde yabancı tekellere teslim edildi. Bu tekellerden Reji adlı şirketin özel ordusu vardı ve bütün tütün üretimi sadece bu şirkete satılmak zorundaydı. Şirket tütünü bu şirkete teslim etmeden başka yerlere götüren köylülere kaçakçı / eşkıya muamelesi yapıyor “kolcu” adını verdiği özel ordusuyla gerekirse öldürüyordu. İşte böylece Osmanlı Gümrüklerini, ticaretini, Hazinesi’ni ve merkez bankacılığını (ve aslında bütün bankacılığını) teslim ettikten sonra maliyesini de yabancılara teslim etmiş oldu. Osmanlı’nın bağımsızlığı adına sarayda güya bir Sultan Hamit bir de haremi vardı; bağımsız bir maliyesi, gümrüğü, hazinesi hatta yabancıları yargılayabilen mahkemeleri olmayan bir “devlet”in bol miktarda bir işe yaramayan göğsü nişandan geçilmez paşaları (bu arada Osmanlı’nın donanma komutanı bile 1881’de Hamit döneminde yabancı biri, Hobart Paşa idi), zadegandan “mahdum”ları, damatları, sultanları (prensesleri), Saraya yakın olup delikanlılıktan nasip almamış ali kıran baş kesen hafiye/kabadayıları, ve bütün bunların yükünü çeken yıllarca askerlik yapıp Kafkasya’da, Balkanlar’da, Yemen’de ölen zavallı köylüsü vardı.

Osmanlı bir kez yarı-sömürge konumuna girişini Abdülhamit devrinde Düyun-u Umumiye’nin kuruluşu ile tescilleyince emperyalist hükümetler ve finans çevreleri Osmanlı’ya dış borç imkanını yeniden açtılar; krizin son yıllarına doğru uluslararası faizler de doğal olarak fazlasıyla düşük hale gelmişti. Son olarak da (1877 -78) 93 Harbi’nden sonra kimi isyanları ve Yunan Harbi gibi ufak savaşları saymazsak herhangi bir büyük devletle savaşa girmedi. Bunun sonucunda barış yılları sayesinde:

“Ek harcamalarla dolu savaş bütçelerinin ortaya çıkmaması, merkez; biirokrasiye bütçeyi daha az borçla dengeleme olanağı sağladı”

Buna karşılık aynı dönemde Düyun-u Umumiye’nin bütçenin dörtte birine el koyması halkın en temel ihtiyaçlarına gereken yatırımların yapılamayışına yol açtı. Bir taraftan bu yıllarda Osmanlı yeni aldığı dış borçlardan daha fazlasını ödemek için çırpınırken, uluslararası ekonomik bunalım nedeniyle genel olarak fiyat seviyeleri düştüğünden Osmanlı borcunun reel olarak değeri yükselerek devleti zor duruma soktu.

Yüzyılın başına doğru ve hemen sonrasında ise bütçe açıkları yeniden hızla arttı; askeri harcamaların artışı da durumu daha kötüleştirdi. Gidişat öyle gösteriyordu ki I. Dünya Savaşı çıkmasa dahi Osmanlı’nın yeni bir mali iflası kaçınılmaz gibiydi.

Şimdi gelelim kıssadan hisseye…

Cumhuriyetin kuruluş yılları, yani gerçek Kemalist dönem, daha denk bütçeler, sınırlı kağıt para basımı ve istikrarlı kur ve para değeri ile hemen hiç denecek kadar az dış kredi kullanarak, dış borç yapmadan, ötesi Osmanlı’nın borçlarını da ödeyerek, başından sonuna bütün Osmanlı döneminden ayrılır. Cumhuriyet üstelik bunu gümrüklerine hâkim olmadığı, kabotaj hakkını elde etmediği ilk yıllarda, sonrasında 1929-39 Dünya Büyük Bunalımı yıllarında ve daha da sonrasında 1939-46 Dünya Savaşı koşullarında başarmıştır. Üstelik AKP iktidarının sata sata bitiremediği sanayi tesislerini de yaparken…

Bu yazının tamamı yazarın Haziran 2018'de yayınlanan ''Kahrolsun İstibdat Yaşasın Hürriyet'' isimli eserinin birinci bölümünden alınmıştır.


1950’li yıllarda Osmanlı’ya öykünme ile beraber dış borçlanma, açık bütçe, karşılıksız para basma devri de tıpkı Osmanlı zamanındaki gibi başlamıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarındaki o başarının gerisinde yurtseverlik heyecanı, bağımsızlık ruhu olduğu kadar, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” politikası da yatar. Savaş olmayınca gereksiz masraflar da olmamıştır. Savaşa harcanacak o para yurdun kalkınmasına harcanmıştır. 1950’den sonra ise Türkiye büyük bir savaşa girmemiş gözükse de aslında NATO’ya girerek “soğuk savaş”a bilfiil katılmış oldu. NATO’nun çıkarları için anlamsızca büyük bir ordu beslemek durumunda kaldı. NATO’nun “iç savaş”a yönelik gizli örgütleri (Kontrgerilla) ülkeyi sürekli bir kargaşa ve yarı iç savaş durumuna, sürekli bir kardeş kavgasına sürükledi. AKP hükümeti ise tüm bunların üstüne bir de Ortadoğu’ya silahlı müdahalelerle mali durumu çok daha fazla zorlaştırıyor. Bütün bunlar kötü ve yolsuzluğa dayalı ekonomi politikası ile birleşince tıpkı Osmanlı’nın son dönemlerindeki ekonomik çıkmaza yeniden girmek üzereyiz. Akçenin değeri gibi TL’nin değeri de düşüyor, hayat pahalılığı yine alıp başını gidiyor, işsizlik tıpkı o zamanki gibi devasa boyutlarda, ülkeyi yabancı paralar istila etmiş, şimdi bunun adına artık “dolarizasyon” deniyor. Dış borç korkunç boyutlarda. Sonunun ne olacağını görmek için ise önceki sayfalar bazı ipuçları vermiştir sanırım.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.