Günümüzde Eşitsizlik Ne Düzeyde?

Hikayeler / İnsanlık Halleri | Zygmunt Bauman | Kasım 24, 2018 at 2:11 pm

Eşitsizliğin ne boyutlara ulaştığını gösteren rakamlarla başlayalım.

En çarpıcı keşiflerden, daha doğrusu, bir şekilde geciktirilmiş farkındalıklardan biri de şu olmuştur: Amerikan, İngiliz ve sayıları artmakta olan diğer toplumlardaki “büyük ayrım” “en tepedeki küçük bir grup ile geriye kalan hemen herkes arasındaki farka kıyasla üst, orta ve alt kesim arasında daha azdır”. Örneğin, “ABD’deki milyarderlerin sayısı 2007’ye kadarki 25 yılda 40 katına çıkarken, en zengin 400 Amerikalının toplam varlığı 169 milyar dolardan 1.500 milyar dolara yükseldi”. 2007’den sonra, ekonomik krizi ve artan işsizliği takip eden kredi çöküşü yıllarında bu eğilim katlanarak arttı; kırbaç, beklendiği ve söylendiği gibi herkese eşit darbeler indirmek yerine seçimlerinde son derece acımasız ve ısrarcı oldu: 2011’de ABD’deki milyarderlerin sayısı tarihi bir rekora imza atarak 1.210’a çıktı ve bunların 2007 yılında 3.500 milyar dolar olan toplam varlıkları 2010’da 4.500 milyar dolara yükseldi. “Sunday Times tarafından her yıl hazırlanan, İngiltere’de ikamet eden en zengin 200 kişi listesine girebilmek için 1990’da 50 milyon poundluk bir servete ihtiyacınız vardı. Bu rakam 2008 yılına gelmeden yaklaşık dokuz kat artarak 430 milyon pounda çıkmıştı”; Bütün olarak değerlendirildiğinde, “dünyadaki en zengin 1.000 kişinin toplam varlığı en fakir 2.5 milyar insanınkinin neredeyse iki katı”. Merkezi Helsinki’de bulunan Dünya Gelişim Ekonomisi Araştırma Enstitüsü’ne göre şu anda dünya nüfusunun en zengin yüzde 1’lik kesimi daha fakir olan yüzde 50’nin neredeyse 2.000 katı kadar zengin.


Küresel eşitsizlikle ilgili son verileri derleyen Danilo Zolo’ya göre, “küreselleşme devrinde güneşin ‘Haklar çağı’ üzerinde batmakta olduğunu doğrulamak için çok da bilgiye ihtiyaç olmaması dramatiktir. Uluslararası Çalışma Örgütü 3 milyar kişinin günlük 2 ABD Doları olarak belirlenen yoksulluk sınırının altında yaşadığını belirtmektedir. Zolo’nun ayrıca vurguladığı gibi, John Galbraith, Birleşmiş Milletler Gelişim Programı’nın 1998 tarihli İnsani Gelişim Raporu’nun önsözünde, dünya nüfusunun yüzde 20’si dünya çapında üretilen tüm mal ve hizmetlerin yüzde 86’sını tüketirken, en yoksul yüzde 20’nin ise sadece yüzde 1,3’ünü tükettiğini belgelemiştir. Günümüzde durum daha da kötü: Nüfusun en zengin yüzde 20’si üretilen malların yüzde 90’ını tüketirken, en yoksul yüzde 20’lik kesimde bu oran yüzde 1’dir. Ayrıca, dünyanın en zengin 20 insanının en yoksul bir milyar insanla eşit kaynaklara sahip olduğu tahmin ediliyor.

On yıl önce Glenn Firebaugh dünyada uzun zamandır süregelen eşitsizlik trendinde bir değişim olduğunu belirtti: Uluslar arasında artıp ulusların kendi içinde sabit kalan veya azalan eşitsizlikten, uluslar arasında azalıp ulusların kendi içinde artan eşitsizliğe geçiş trendi. Yüksek karlar vaat eden, ucuz ve itaatkar iş gücüyle dolu, tüketim mikrobuyla kirlenmemiş ve karın tokluğuna çalışacak bir nüfusa sahip “bakir topraklar” arayışıyla, “gelişmekte olan” veya “yeni yükselen” ulusal ekonomilere büyük para girişi olurken, “gelişmiş” ekonomilerdeki işyerleri hızla ortadan kalkarak yerel çalışanları büyük tavizler vermek zorunda bıraktı. On yıl sonra, François Bourguignon kişi başına düşen ortalama gelirle hesaplanan küresel (ulusal ekonomiler arasındaki) eşitsizliğin daralmaya devam ettiğini ancak dünyanın en zenginleri ile en yoksulları arasındaki farkın ve ülkelerin kendi içindeki gelir farklılıklarının artmaya devam ettiğini ortaya koymuştur.

Prix Goncourt Ödülünü kazanan, ekonomist ve yazar Erik Orsenna; Monique Atlan ve Roger-Pol Droit’a verdiği röportajda tüm bu ve buna benzer rakamların taşıdığı mesajı özetliyor. Orsenna son zamanlardaki değişimlerden dünya nüfusunun sadece küçük bir azınlığının faydalandığını belirtiyor; henüz on yıl öncesine kadar yaptığımız gibi analizimizi en zengin yüzde 10’un ortalama kazancıyla sınırlasaydık, bu değişimlerin gerçek boyutları bizi yanıltırdı. Mevcut, süregelen mutasyonu (“döngü içinde bir aşama”dan farklı olarak) anlayabilmek için, en zengin yüzde 1’e, hatta yüzde 0,1‘e odaklanmak gerekir. Bu yapılmadığında, değişimin gerçek etkilerini gözden kaçırıp, “orta sınıfın” “korunmasız çalışanlar sınıfına” dönüştüğünü göremeyiz.

İster araştırmacının kendi ülkesinde ister çok uzaklarda yapılmış olsun, her çalışma bu durumu doğrulamaktadır. Ayrıca, tüm çalışmalarda ortak olan bir nokta daha var: Dünyanın hemen her yerinde eşitsizlik hızlı bir şekilde büyüyor; zenginler, özellikle de çok zengin olanlar varlıklarına varlık katarken; fakirler, özellikle de çok fakir olanlar daha da fakirleşiyor. Elbette, bu görece bir durum; ama artan sayıdaki örnekte bir hayli kesin. Dahası, insanlar sadece zengin oldukları için zenginleşiyorlar. Fakir olanlar sadece fakir oldukları için fakirleşiyorlar. Günümüzde eşitsizlik kendi mantığı ve momentumuyla derinleşmeye devam ediyor. Dışarıdan herhangi bir yardıma, itme kuvvetine, desteğe veya uyarıcıya ihtiyacı yok. İnsanlar sosyal eşitsizliği icat etmekle kalmayıp, birçok başarısız denemenin ardından, tarihte ilk defa kendi kendine devridaim yapabilecek hale getirmeye hiç olmadığı kadar yaklaştılar. Sosyal eşitsizliğin bu ikinci yönü bizi yeni bir bakış açısıyla düşünmeye zorluyor.

1979 yılında Carnegie’de yapılan bir çalışma çocukların geleceklerinin kendi akılları, yetenekleri, çabalan ya da hırslarıyla değil, büyük ölçüde sosyal çevreleriyle, doğdukları coğrafi konumla ve ailelerinin toplumdaki yeriyle belirlendiğini açıkça gözler önüne sermiştir. Büyük bir şirket avukatının oğlunun, kendisini kırk yaşından önce ülkesinin en zengin yüzde 10’una dahil edebilecek bir maaş alma ihtimali, ara sıra iş bulabilen kıdemsiz bir çalışanın oğlununkinden (kaldı ki her iki çocuk da aynı sınıfta yan yana oturuyor; aynı başarıya, hırsa ve zeka derecesine sahip) yirmi yedi kat fazladır; bunlardan ikincisinin ortalama bir gelir elde edebilme şansı bile sadece sekizde birdir. 2007 yılında, yani aradan henüz otuz yıl bile geçmeden işler çok daha kötüleşmiş, uçurum daha da genişleyip derinleşmiş, kapatılamaz hale gelmiştir. Kongre Bütçe Dairesi’nin [Congressional Budget Office] yaptığı bir çalışma Amerikalıların en zengin yüzde 1’inin varlığının toplam 16,8 trilyon dolara ulaşarak, nüfusun altta kalan yüzde 90’ının toplam varlığını 2 trilyon geride bıraktığını ortaya koymuştur. Amerikan Gelişim Merkezi’ne [Center for American Progress] göre, bu otuz yılda Amerikalıların fakir olan yüzde 50’sinin geliri yüzde 6 oranında artarken, en zengin yüzde 1 için bu oran yüzde 229 olmuştur.”

1960’ta Amerika’nın en büyük kuruluşlarındaki genel müdürlerin vergiden muaf ortalama maaşı fabrika işçilerinin ortalama maaşının 12 katıydı. 1974’e gelinmeden, CEO’ların maaşları ve yan gelirleri şirketin ortalama bir çalışanının maaşının yaklaşık 35 katına çıkmıştır. Ortalama bir CEO, mavi yakalı bir çalışandan 1980’de 42 kat daha fazla kazanırken, on sene sonra bu oran katlanarak 84’e ulaşmıştır. 1980’lerde eşitsizlik büyük bir ivme kazanmıştır. Business Week’e göre 1990’ların ortasında bu oran 135’e, 1999’da 400’e ve 2000’de 531’e fırlamıştır… Bunlar benzer “meseleleri” kavramaya, somutlaştırmaya ve ölçmeye çalışan ve hızlıca artan rakamlardan sadece birkaçı. Sonsuz sayıda örnek verilebilir; yapılan her yeni araştırma bilgi yığınına bir yenisini eklemeye devam ediyor.

Peki, bu rakamların yansıttığı sosyal gerçekler nelerdir?

Joseph Stiglitz 2007’deki kredi çöküşünden ve onu takip eden mali krizden önceki, kapitalizm tarihinin en başarılı yılları olduğu söylenen yirmi ila otuz yıllık dönemin dramatik sonunu şöyle özetliyor: Tepedekilerin “işveren” rolünü yerine getirerek ekonomiye daha fazla katkıda bulunduğu gerekçesiyle eşitsizlik daima haklı gösterilmiştir. Ancak “2008 ve 2009’a gelindiğinde görüldü ki bu adamlar ekonomiyi iflasın eşiğine getirip yüz milyonlarca dolarla sıvıştılar”. Açıkçası, bu sefer nimetlerden faydalananların topluma yaptığı katkı onları haklı çıkarmaya yetmedi; yaptıkları şey yeni iş alanları yaratmak değil, uzayıp giden “gereksiz insanlar” (işsizler artık böyle adlandırılır olmuştu) listesine yenilerini eklemekti. Stiglitz The Price of Inequality [Eşitsizliğin Bedeli] adlı kitabında ABD’nin, “zenginlerin kapalı kapılar arkasındaki topluluklar halinde yaşadığı, çocuklarını pahalı okullara gönderdiği ve birinci sınıf sağlık hizmetlerinden faydalandığı” bir ülkeye dönüştüğü konusunda uyarıda bulunuyor. Bu sırada, geri kalanlar ise güvensiz bir dünyada, en iyi ihtimalle ortalama bir eğitim görerek ve karneyle sağlık hizmeti alarak yaşıyor. İki ayrı dünyadan oluşan bu resimde, arada çok az buluşma noktası var veya belki de hiç yok; aralarındaki iletişim de tamamen kopuk (hem ABD’de hem de Birleşik Krallık’ta aileler gelirlerinin gittikçe artan bir kısmını “diğer insanlardan” ve özellikle de fakir olanlardan coğrafi ve sosyal olarak uzakta –ne kadar uzak olursa o kadar iyi– yaşamak için ayırmaya başladı).

Sheffield Üniversitesi’nden Beşeri Coğrafya Profesörü Daniel Dorling eşitsizliğin mevcut durumuyla ilgili yaptığı keskin tahlilde Stiglitz’in taslak sentezine hayat vermekle kalmıyor, aynı zamanda bakış açısını tek bir ülkeden gezegen boyutuna taşıyor:

Dünya nüfusunun en fakir yüzde 10’u sık sık aç kalıyor. En zengin yüzde 10 ise ailelerinin geçmişinde herhangi bir açlık anı hatırlamıyor. En fakir yüzde 10, çocukları için en temel eğitimi bile zar zor sağlarken, en zengin yüzde 10, çocuklarının sadece “kendi düzeyindekilerle” ve hatta “daha üsttekilerle” kaynaşabilmesi için gerekli okul ücretlerini ödemeye hazır; çünkü çocuklarının diğer çocuklarla kaynaşmasından korkar hale geldiler. En fakir yüzde 10 neredeyse sürekli, hiçbir sosyal güvenliğin ve işsizlik gelirinin olmadığı yerlerde yaşıyor. En zengin yüzde 10 ise işsizlik geliriyle yaşamaya çalıştıklarını hayal bile edemiyor. En fakir yüzde 10 şehirde günlük işler bulabilirken ya da kırsal alanlarda çiftçilik yaparken, en zengin yüzde 10’un aylık maaşı garanti altında. Bunların da üstünde, zenginlerin zengini olanlar varlıklarının ürettiği faiz dururken maaşla geçinmeye tenezzül bile etmiyor.

Dorling şu sonucu çıkarıyor: “İnsanlar coğrafi olarak polarize oldukça, birbirlerini daha az tanıyıp daha çok kuruntu yapıyorlar.”

Aynı zamanda, Stewart Lansey, “Eşitsizlik: Ekonomik Sorunlarımızın Esas Nedeni” başlıklı son demecinde Stiglitz ve Dorling’in görüşlerini destekleyerek, zenginIerin daha da zenginleşerek topluma katkı sağladıkları yönündeki zorlama dogmanın hiçbir ahlaki tutarlılığı bulunmayan kasıtlı bir yalandan başka bir şey olmadığını belirtiyor:


Ekonomik inanışa göre, kuvvetli dozda eşitsizlik daha etkili ve daha hızlı büyüyen ekonomiler yaratır. Bunun nedeni, üst kesimlerdeki yüksek ücretler ile düşük vergilerin –sözümona– girişimciliği artırması ve ekonomi pastasını büyütmesidir.

Peki, eşitsizliği tetiklemeye yönelik 30 yıllık deney işe yaradı mı? Kanıtların verdiği cevap, hayır. Varlık uçurumu kapatılamaz hale geldi fakat vaat edilen ekonomik gelişmeden eser yok. 1980’den bu yana, Birleşik Krallık’ta büyüme ve üretim rakamları üçüncü en düşük seviyesinde ve işsizlik daha eşitlikçi olan savaş sonrası dönemdekinden beş kat daha yüksek. 1980 sonrası yaşanan ve son dört yılın kriziyle zirve yapan üç ekonomik gerileme 1950’ler ve 60’lardakilerden daha derin ve uzun sürdü. 1980 sonrası deneyin esas sonucu daha fazla kutuplaşmış ve krizlere daha gebe bir ekonomi olmuştur.

Lansey’e göre, “azalan alım gücü, tüketime son derece bağımlı olan ekonomilerde talebi yok ediyor” ve böylece, aslında “tüketim toplumları tüketme kapasitelerini kaybediyor”, “büyümeden elde edilen kazançların küresel çapta küçük bir elit grubun eline bırakılması varlık balonlarına neden oluyor” ve kaçınılmaz olarak şu sonuç ortaya çıkıyor: Sosyal eşitsizliğin acı gerçekleri toplumdaki herkes veya hemen hemen herkes için kötüdür. Lansey böyle bir hüküm verdikten sonra şöyle demeliydi: “Son otuz yılda aldığımız temel ders, toplumun en zengin üyelerinin pastadan gittikçe daha büyük pay almasına izin veren bir modelin önünde sonunda kendi kendini yok edeceğidir. Öyle görünüyor ki bu dersi almak için daha gidecek çok yolumuz var.


Bu dersi almalıyız, hem de geri dönüşü olmayan bir noktaya varmadan; bas bas bağırıp da bir türlü yaklaşan felaket konusunda dikkatimizi çekemeyen ve bizi harekete geçiremeyen mevcut “ekonomik model” kendini yok etme potansiyelini gerçekleştirmeden almalıyız bu dersi. The Spirit Level: Why More Equal Societies Almost Always Do Better [Örnek Seviye: Daha Eşit Toplumlar Neden Her Zaman Daha İyi işliyor] adlı aydınlatıcı çalışmanın yazarları Richard Wilkinson ve Kate Pickett, Dorling’in kitabına ortaklaşa yazdıkları önsözde, “nadir yeteneklerin toplumun geri kalanına fayda sağladığı gerekçesiyle zenginlere astronomik maaşlar ve primler ödemenin haklı olduğu” inanışının düpedüz yalan olduğunu belirtiyor. Günahı boynumuza, itidalle ve nihayetinde, canımız pahasına yuttuğumuz bir yalan.


Wilkinson ve Pickett’in çalışmasından bu yana, yüksek ve artmakta olan eşitsizliğin insanlığın birlikte yaşaması üzerindeki zararlı ve genellikle de yıkıcı etkilerini ve sosyal arazların ağırlığını gösteren kanıtlar çoğaldı; çoğalmaya da devam ediyor. Yüksek seviyede gelir eşitsizliği ile artan sosyal arazlar arasındaki bağıntı birçok kez doğrulandı. Gittikçe artan sayıda araştırmacı ve analist eşitsizliğin, yaşam kalitesi üzerindeki olumsuz etkilerine ek olarak, ekonomik performans üzerinde de yan etkileri olduğunu, performansı artırmak yerine yavaşlattığını belirtiyor. Yukarıda değinilen çalışmada Bourguignon ikinci olgunun bazı nedenlerini ele alıyor: kredi verenlerin istediği teminatı bulamadığı için banka kredisi alamayan potansiyel yatırımcılar ya da kabiliyetli gençlerin yeteneklerini geliştirme ve uygulama şansını ellerinden alan yüksek eğitim masrafları. Sosyal gerilim ile güvensizlik ortamının artmasının yarattığı olumsuz etkiyi de –daha faydalı alanlarda kullanılabilecek kaynakların, maliyeti gittikçe artan güvenlik hizmetlerine harcanmasını– bunlara ekliyor.

Bu yazının tamamı yazarın ''Azınlığın Zenginliği Çıkarımıza Mıdır?'' isimli eserinden alınmıştır.

Özetlemek gerekirse, pek çoğumuzun inandığı şeyde, hepimizin zorla inandırılmaya çalışıldığı ve genellikle aklımızın yattığı, kabul etmeye hazır olduğumuz şeyde doğruluk payı var mı? Kısacası, “bir avuç zenginin hepimize faydası olduğu” doğru mu? Özellikle, insanların doğuştan gelen eşitsizliğini değiştirmeye çalışmanın, toplumun her bir üyesinin insan aklının alabileceği en yüksek seviyede sahip olmaya ve çoğaltmaya hak kazandığı yaratıcı ve üretici güçlerinin yanı sıra toplumun sağlığı ve esenliğine zararlı olduğu doğru mu? Sosyal konum, güç, yetkilendirme ve kazanç ayrımlarının, doğuştan gelen yeteneklerdeki ve bireylerin topluma yaptıkları katkılardaki farklılıkları yansıttığı doğru mu?

Tartışmanın geri kalanı bu ve benzer inanışların niçin yalan olduğunu, bunların gerçeğe dönüşme ve (sahte) vaatlerini yerine getirme ihtimallerinin, eğer varsa, niçin çok zayıf olduğunu ortaya koymaya çalışacak. Ayrıca, bu inanışların bariz geçersizliğine rağmen, niçin vaatlerindeki hileyi gözden kaçırmaya devam ettiğimizi ve bunların gerçekleşme ihtimalinin olmadığını niçin bir türlü anlayamadığımızı keşfetmeye çalışacağız.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.