Ehl-i Örfün Reâyâ’yı Suistimali

Hikayeler / İnsanlık Halleri | | Ocak 28, 2019 at 6:05 pm

Bugün “Yeni-Osmanlı” adı altında tekrar canlandırılmaya çalışılan dünya görüşü Osmanlı idaresinde “”adalet”” olduğuna dair tamamen sahte ve gerçek dışı bir iddiaya dayanıyor. Osmanlı’da bugünkü medeni dünyadan bildiğimiz anlamda herhangi bir adalet ve yargı yoktu. Hiç olmamıştı. Evet, mahkeme ve yargıç(kadı) vardı ama iddia makamı (savcı) ve savunma (dava vekili – avukat) mevcut değildi. İnsan hakları diye bir şey hiç bilinmiyordu ve yürütülmek istenen sistemin özü de insan haklarına tamamen tersti. Evet, mahkemeler vardı ve çok da çabuk karar veriyordu ama adalet dağıtması asla mümkün değildi. Kadı’nın bir hükme varması için davacının şikâyeti, davalının savunması ve tanıkların olması yeterli sayılıyordu. Öyle uzun uzun sanığın ifadesini almak, delilleri toplamak, bunları tahkik etmek ve sonunda da hâkimin karşısına sağlam bir iddianame ile çıkmak gibi işlerle vakit kaybedilmiyordu. Ayrıca, Kadı’nın, tayin makamı (Saray, Şeyhülislam, Kazasker) ile görev yaptığı yerin güç ve çıkar dengeleri karşısında hiçbir gücü, hiçbir dayanağı bulunmuyordu. O yüzden hükümler batıdaki muadillerine göre çabucak verilse de daha 17 ve 18. yüzyıllarda sistem özü itibariyle batıdaki çağdaşlarının çok gerisinde kaldığı için artık ekonomik ve sosyal gelişmeyi de önemli ölçüde engeller hale gelmişti. Osmanlı adalet düzeninde bir “Islahat” fikri zihinlerde böyle filizlenmeye başladı. 1631’de Koçi Bey, Sultan IV. Murat’a sunduğu ünlü risalesinde tüm devlet kurumlarının nasıl yozlaştığını anlatır. Bu süreç III. Selim’le beraber “Nizam-ı Cedid” (Yeni Düzen) çabaları adını almıştı, Ceza ve Ticaret Usul kanunlarının kabul edilmeleri ve 1882’de de Hukuk Mektebi açılmasına rağmen Osmanlı gerçek adaleti tesis edemediği için parçalandı gitti. 1923’de kurulan Türkiye Cumhuriyeti insan hakları evrensel beyannamesini 6 Nisan 1949 tarihinde onayladı. O zamandan bu yana geçen 70 yıl içinde de adım adım gerçek adaleti yakalama yolunda pek çok olumlu merhaleler kat etti. Şimdi hürriyeti az da olsa tatmış bulunan bugünkü nesiller tekrar yüzlerce yıl öncesine ait o adaletin hiç olmadığı eski kölelik dönemlerindeki düzene yeniden dönmeyi nasıl kabul edebilir?  Osmanlıyı en iyi bilen değerli tarihçimiz Halil İnalcık şimdi hayalimizde gerçek halinden çok daha farklı biçimde yer etmesi istenen o eski karanlık ve adaletsiz zamanları aşağıda bize belgeleriyle anlatmaktadır.

 ***


Genel Olarak Bid’atlerin Menşei

Padişahın eyâletlerde idareyi kontrol gücü şu veya bu sebeple gevşediği zamanlarda ehl-i örf otoriteyi kötüye kullanmaya eğilim gösterir. Ya da ehl-i örfün içinde bulunduğu kötü şartlar onu bu yöne sürükler. Ehl-i örf, reâyâdan,( yani Osmanlı devleti bürokrasisi üretici sivil halktan) kanunun gösterdiğinden daha fazla vergi almaya çalışır. Orta- Doğu devletinde idarî-malî sistem bunun için kapıları açık bırakmıştır. Evvela, bu sistemde merkezî hazine adına vergileri toplayan kapıkulları, eminler veya mültezim (âmil)lerin suiistimalleri bilinmektedir. Fakat, aynı zamanda dirlik-timar sisteminin uygulanması sonucu olarak, on binlerce dirlik sahibi, kendilerine ayrılmış olan vergileri doğrudan doğruya reâyâdan tahsil etme yetkisine sahip olduklarından, bu gibi yolsuzlukların alanı çok genişlemiştir. Sâniyen, bu sistemde vergi toplayanlara, hizmet karşılığı reâyâdan maîşet, âidat ve başka adlar altında doğrudan doğruya kendileri için belirli bir ücret alma yetkisini kanun tanımıştır. Bu rüşvet değil, devletin tayin ettiği bir ücrettir. Kanunda bu ücret belirli olduğu halde, hizmet sahipleri bunu arttırma eğilimindedirler. Bu yetki, rüşvet almaya elverişlidir. Bu yüzden sonraları, bu gibi ücretlerden bazıları yalnız devlet hazinesi için alınmaya başlamıştır. Rüşvet, kanuna ve devlet menfaatine aykırı olarak yetkilinin özel çıkarı için kabul ettiği şeydir ve Osmanlı devletinde büyük bir suç sayılmıştır. Fakat kanunun tanıdığı aidatla rüşvet arasındaki çizgiyi çizmek çoğu kez kolay olmaz. Bu yoldan birçok yolsuzluk, hizmet karşılığı ücretler veya âdet haline gelmiş hediyeler kılığına sokulmuştur. Nihayet, kanun eskiden beri âdet olmuş birtakım hediyelerin alınmasını caiz görmüştür. Bir de devletin bunalımlı zamanlarda reâyâya yüklediği avâriz-i dîvâniyye gibi, beylerin de olağanüstü ihtiyaçları için salma yapmalarına göz yumulmaktadır. Kanunsuz ve haksız işlemlerin bir kaynağı da şudur: Osmanlılar, fethedilen bir bölgede bir zaman için eski vergi kanunlarını olduğu gibi bırakırlardı; zira halk eski vergilere alışıktır, yeni ve eski vergilerin karışması birçok sıkıntılara yol açmıştır. Fakat halkın isteğiyle veya Osmanlı hükümetinin kararıyla, en adil kanun sayılan Kanûn-i Osmanî geldikten sonra da, görevliler çoğu kez “eskiden beri verilmiştir” diye bu eski hizmetleri ve vergileri isterler. Genellikle Osmanlı İmparatorluğunda âdetlere ve kanûn-i kadîme olan bağlılık ve saygı da bu duruma yardım etmektedir. Osmanlı idaresinin bid’at adı altında yasakladığı şeylerin çoğu, bu durumdan kaynaklanmaktadır. Kısaca hatırlatmak lazım gelirse, bu bid’atlerin başlıcaları, Bizans İmparatorluğu’nun yayılmış olduğu bölgelerde eski rejimlerden Osmanlı devrine geçen âdet ve vergiler. Mesela, Sırbistan, Bulgaristan, Arnavutluk ve Eğriboz’da tesbit ettiğimiz çift (veya baştina) başına harmandan alınan bir ölçek buğday bir ölçek arpa vergisi, Osmanlı devrinde kanunun bir âdet olarak tanıdığı, bazen öşre karşılık saydığı çok eski bir ürün vergisidir. Fetihten önceye ait bir kanun olan Eflaklar kanununda da bu vergi mevcuttur. 932/1525 tarihli Sofya kanununa göre, Hıristiyanlar öşür verdikten sonra hububattan baştina (Hıristiyan çiftliği) başına iki kile buğday iki kile arpa vermekte idiler. (Not: Kile hacimsel bir hububat ölçü birimi olup duruma göre 24, 27, 30 kilo gelebilmektedir. İki kile 50-60kg oluyor.) Belgrad seferinde Sofya ve Vidin reâyâsı Padişaha, bundan şikâyette bulunmuş. Padişah da bu âdeti kaldırmıştır. Fakat sipahiler, timar gelirinin azaldığından şikâyet etmişler yeni tahrir sırasında ihtiyarlar şehâdette bulunarak “bu vilayet dahi küfr ve dalâlet içinde iken âdet-i harman –alınageldiğini” belirtmişler, bunun üzerine bu vergi sipahiler lehine tekrar konmuştur. Bu çok eski bir vergidir. Bu verginin Çar Samuel (976-10 14) zamanında Bulgar köylüsünden alındığını biliyoruz. Bu vergiye Doğu Anadolu’da da eski bir âdet olarak rastlandığına göre, Doğu Roma İmparatorluğu’ndan kalma bir vergi olduğu ileri sürülebilir.

G. Ostrogorskij e göre, Duşan devrinde Sırbistan’da pronoia toprakları üzerinde çalışan meropsi veya kolonlar, devlet hazinesine 1 hyperper (hyperper imperial), yahut onun yerine bir kabal; yani bir mud (modius, Osmanlılarda 20 kile veya 500 kg.) buğday verirlerdi. Fakat 1416’da İşkodra’da yapılan bir Venedik arazi tahririnde, köylü hem bir duka altını hem bir mud buğday vermektedir, Bunlar esas vergilerdir. Bundan başka devlete ödenen birtakım ek vergiler vardır. Noelde veya paskalyada alınan obrok vergisi ile darı öşrü bu ek vergilerdendir.

Bizzat Osmanlı vergilerinde değişiklik yapıldığı zaman dirlik sahipleri eskisiyle yenisini beraber almağa çalışırlardı. Mesela, bağlardan üzüm öşrü yerine bazı bölgelerde resm-i zemin adıyla dönüm başına belli bir resim alınırdı. Bu, mahsul vergisi karşıIığıdır, bu sebeple artık öşür alınamaz. Bununla beraber dirlik sahibinin ayrı vergiler gibi hem öşür hem resm-i zemin almaya çalıştığı görülmüştür.

Öşür yerine harâc-i mukâseme olarak mahsulün beşte biri alındığı zaman salarlık vergisi alınamazdı, fakat bazı timar sahiplerinin onu da almaya çalıştıkları saptanmıştır.

Bazı vergilerin toplama zamanı da yolsuzluğa yol açar. Mesela bazı sipahiler, koyun resmi, dönüm resmi gibi birtakım resimleri tahsil zamanı gelmeden almaya kalkışırlar.


Kanûn-i Osmânî ve Bid’atler

Osmanlı kanun koyucusuna göre, bid’at, haksız yenilikler, “şer’e ve örfe ve emr-i pâdişâhîye ve kanûn-i kadîme ve deftere” aykırı olan şeylerdir. Burada örfü, hem bugünkü manada örf ü adat hem de Pâdişah’ ın siyasî-idari konularda bağımsız iradesi şeklinde anlamak lazımdır. Defter deyince, resmi tahrir sonucunda kişilerin ve şeylerin aldığı hukuki statüyü tespit eden ana kütük defterleri, yani mufassal defterler, icmal defterleri, vakıf ve emlâk defterleri, avâriz ve cizye defterleri ve başkaları kastedilmektedir. Örf ve kanunun açıkça belli etmediği hallerde ve tamamıyla özel durumlarda son başvurulan kaynak defterdir. O zaman defterde ne yazılmış ise, öyle hareket olunur. Böylece defter kayıtları, her eşit anlaşmazlıklarda ve davaların çözümlenmesinde örf ve kanundan daha önemli sayılmıştır.

Ceza hukuku, sipahi ve reâyâ münasebetleri, toprak tasarrufu ve intikali, örf vergiler, yüklenen çeşitli hizmetler, gümrük ve baclar, özetle reâyâyı ilgilendiren hukuki konularda, belli prensipleri ve maddeleriyle bir Kanun-i Osmânî var olmuştur ve bu Kanun-i Osmânî-ye aykırı olan alıntılar bid’at sayılmıştır. Aykırılık derecesine göre, alışılmış bir âdet olarak devamı kabul olunan, caiz görülen reddedilen, yasaklanmış, son derece aykırı sıfatlarıyla bid’atler derecelenmektedir (bid’at-i ma’rufe, örfen caiz bid’at”, bid’at-i merdûde, bid’at-i memnû, bid’at-i merdüde-i memnû’a, bid’at-i fahiş). Bir de zulm, hayf, şenâ’at kelimeleriyle kötülenen ağır bid’atler vardır.

Osmanlılar, ancak Kanun-i Osmani’nin adil bir idareyi, ideal bir devlet ve toplum düzenini sağlayacağı inancını beslemekte idiler. 1517’de Selman Reis, Mekke şerifinin haksız yere idam ve müsaderelerini ileri sürerek “Devletlû Padişahımız bu zulmü istemez ve Kanun-i Osmani bunu götürmez” diye bu hareketleri protesto ederken, belli bir Kanun-i Osmanî kavramına sahip, olduğunu gösteriyordu. Mevlânâ Vildan, Karaman Kanunnâmesi’ni yazarken, yerli bid’atleri kaldırmış ve “Memleket-i Osmaniyyede cari olan kavânîn-i külliye’yi getirmiştir. 1519’da Behisni de “Re’âyâ Kanun-i Osmani vaz’ olunmasını” istemişlerdir.

Bu Kanûn-i Osmanî ne zaman kesin şeklini almıştır ve esas prensipleri nelerdir, bunun üzerinde biraz durmak gerekir. Aşık Paşazade (15. Bab), yahut onun 14. yüzyıla ait kaynağı, Osman Gazi’nin adâletine ve Kanun-i Osman’a dair ayrıntılı bilgi verirken, onun Şerî’atte olmayan pazar bâcı’nı başlangıçta şiddetle reddettiğine dair bir hikaye nakleder. Fakat Osman Gazi, sonra “beylerin yaptığı töre” ve lüzumlu bir adet olarak bacı kabul, ne nisbette alınacağını tesbit ve bir kanun olarak ilan etmiştir. Böylece örf kabul edilmiştir. Diğer taraftan başka bir rivayete göre, yıkıcı akınları Osman Gazi doğru bulmamış ve sözde demiş ki “bu nevâhîlerimizi yıkıp yakacak bu şehrimiz ki, Karaca-Hisar’dır, mamur olmaz”. Her halde Osmanlılar, İslâmi ehl-i zimmet (ahl al-dhimma) hukukunun sağladığı garantileri, gayrimüslim reâyâya tam bir şekilde uygulamayı değişmez bir prensip olarak benimsemişlerdir.

Osmanlı uç beyliği devrine ait eski rivayetlerin incelenmesi göstermektedir ki, onlarla reâyâyı ve malını koruyan bir Osmanlı devlet düzeni düşüncesi hâkimdir. Onlar fethedilen yerlerin “halkını istimâletle yerli yerinde kodular”. İstimâlet politikası, devlete meylettirecek şekilde yumuşak koruyucu bir rejim kurmak demekti. Bursa feth olunduğu zaman Orhan “hisardaki halka dahi emn u âmân ettiler, kimesnenin bir çöpünü aldırmadılar”. Orhan devrindeki fetihler dolayısıyla bu Osmanlı politikası belirtilmiştir: “Süleyman Paşa ol kadar ‘adl etti kim, cemi’ ol vilayetin halkı eydürler idi kim, nolaydı kadim zamandan bunlar bize bey olalar idi”. 15 Fatih Sultan Mehmed İstanbul fethinden az sonra yayınladığı reâyâ kanunnamesini “atası ve dedesi kanunu” olacak bildirir. Gerçekten de bu kanûnname, o tarihe kadar Kanun-i Osmani’nin aldığı şekli açık bir şekilde gösteren en eski kaynağımızdır. 1431 tarihli Arnavutluk timar defteri Osmanlı timar rejiminin ve vergi sisteminin, daha o zaman, 16. yüzyıldaki klasik şekilleriyle ortaya çıkmış bulunduğunu kanıtlar. I. Bayezid (1389-1402) devri bu bakımdan bir dönüm noktası olarak görünmektedir. Her halde Kanun-i Osmanî esas çizgileriyle 14. asır sonlarına doğru kesin olarak yerleşmiş sayılabilir.

16. ‘yüzyılda yeniden fethedilen bölgelerde, Doğu-Anadolu ve Macaristan’da bir takım hizmet ve angaryalara karşı kanuni tedbirler alındı: Diyarbakır vilayetinde köylünün üç gün timar sahibinin toprağında angarya çalışması, ırgadiye denilen bir resimle (hane başına günde iki akçe) karşılanmıştır. Macaristan’da odun ve otluk yerine belli miktarda bir resim (bir araba odun için 15, bir araba ot için 25 penez) konmuştur. Kaydetmek gerekir ki., aynı zamanda çift resmi veya ıspence bu bölgelere klasik Osmanlı raiyyet rusûmu olarak sokulmuş bulunuyordu.

1545 tarihli Pojega Kanûnnamesinde, “bid’at olmağın külliyen ref” olunması Padişah tarafından emredilen hususlar arasında angaryalara ait şu madde vardır: “Resm-i giyah aldıklarından gayri sancak beyleri ve kadılar, voyvodalar kendû atları ve davarları için araba ile otluk teklif edip veyahut otluk-baha deyû beşer ve onar akçe alıp ve yem ve yemek ve et ve ekmek ve tavuk -bilcümle cebirle me’külat cinsinden her ne bulurlar ise alıp bir akçe ve bir habbe vermeyip ve kendû maslahatları için re’âyâyı istihdam edip ve davarların ve arabaların hizmete sürüp ve odun ve otluk taşıdıp env’a-i zulm ve hayf’ etmektedirler.

Aynı bid’atler III. Murad devrine ait Sirem Kanûnnamesind19 tekrar olunmaktadır. Macaristan a ait diğer Kanûnnamelerle de buna benzer bid’atler şiddetle yasaklanmaktadır: Hatvan Kanûnnamesinde ücretsiz yemek ve yem almak, reâyânın arabalarını seferlerde beş altı ay erzak taşımak için kullanmak ve reâyâyı evlerinde hizmet ettirmek, ölen reâyânın kimsesiz oğullarını ve kızlarını yanlarına esir gibi alıp kullanmak ve mallarına el koymak gibi zulümler sayıldıktan sonra sancak beyi ve kadılara bu yolsuzlukları bildirmeleri için daha önce de defalarca tekitli hükümler gönderildiği belirtilmektedir. Kanûnnamede bu zulümler yüzünden reâyânın yerini yurdunu bırakıp dağıldığına da önemle işaret olunmaktadır.

Lipve (Lippa) Kanûnnamesinde reâyânın hizmet (kulluk) karşılığında hane başına bir araba odun ve bir araba ot vermesi yahut bunun yerine odun için 15, ot için 25 penez (100 penez = 1 Macar altını) ödemesi kabul olunmaktadır. Keza reâyâ timar sahibine ait çayırı biçip yığacaktır. Fakat beylerbeyi adamlarının, sancak-beylerinin, zaimlerin ve timar sahiplerinin kendileri için reâyâya zorla ev yaptırmaları, angarya çalıştırmaları, kendi tarlalarını ekmeye zorlamaları, ücretsiz yem ve yemek almaları, arabalarını ücretsiz kullanmaları yasaklanmaktadır.

16. asırda reâyâ hizmetleri ve angaryalarla ilgili Kanun-i Osmânî maddeleri bu suretle belli başlı suiistimalleri tespit etmekte idi. Bu maddelerde Osmanlı rejimini belirleyen esas prensip, angaryaların kaldırılması veya paraya çevrilmesidir.

 Dirlik sahiplerinin haklarını kanunla açık bir şekilde belirlemek ve bidatleri yasaklamak, reâyâ aleyhindeki işlemleri önlemek suretiyle Osmanlı kanûnnamelerinin, adaletnamelerdeki aynı anlayıştan esinlendiği açıktır.

Öyle ki, bazı kanûnnameler, adaletnâme metinlerini de içine almaktadır. Bu adalet fermanları umumiyetle tahrir emininin tespit ettiği bir haksızlık veya bir bid’atin kaldırılmasına dair hükümlerdir. NiğboIu Kanûnnamesindeki 19. madde güzel bir misaldir: “Harman mevsiminde zikr olan vilayetin kanun-i kadîmesi üzere her müzevvecden sipahisine bir tavuk ile bir boğaça alına ve tavuğu olmayandan bir akçe alına ve gayrı eyyamda tekrar tavuk ve boğaça alınmaya, sipahi ve yahut subaşı ve sancak voyvodası köyüne varsa gücile atına yem ve otluk ve koyun ve tavuk talep eyleyip evden eve salgun salmıya, eğer ol köyde taleb eyledüği nesneden bulunursa akçesiyle ve rızalarıyla satın ala. Bulunmaz ise, elbette bulun deyü teklif eylemiye ve illâ kadılar men’ eyliyeler, men ile memnu’ olmazlar ise, dergâih-i muâllâya arz eyliyeler”.

977/1569 tarihli Agriboz Kanûnnâmesi de bir adaletnâme ihtiva etmektedir. Orada “def ve ref’ olunan evza –i hadise ve bide’at-İ mütehadise” sayılmakta ve ‘’’amme-i umûr-i vilayet ve kaffe-i ahval-i memleket nehc-i Şerî’at ve kanun-i ‘adalet ve defter muktezasınca görülmek emr’ olunmaktadır. Bu bidatlerin başlıcaları şunlardır: Öşürün belli bir usule göre alınmaması, reâyâdan fazla alınmasına neden olmaktadır. Bunu önlemek üzere aşarın oranları tesbit olunmuştur.

Resm-i otlak yolsuzluklara neden olduğundan tamamıyla kaldırılmıştır. Resm-i kışlak ve otlak şudur: belli bazı yaylalarda otlatılan koyunlardan sürü başına bir koyun dirlik sahibi alır. Fakat reâyâ birkaç sürüyü bir araya getirerek bir koyunla kurtulmaya çalışır yahut dirlik sahibi bir sürüyü birkaç sürü sayarak birden fazla koyun almak ister. Buna karşı kanun koyucu, üç yüz koyunun bir sürü sayıldığını ilin ederek bu çekişmeleri durdurmak istemiştir. Bizans devrinden kalma eski bir vergi olan çift başına bir kile buğday bir kile arpa vergisi “bid’at” sayıldığından burada kaldırıldı.

Ağriboz Kanûnnamesinde ifade edilen bir prensip, eskiden beri Osmanlı idaresinin yolsuzluklara karşı kullandığı bir ölçü dür: Reâyâdan yeni defterde açıkça belirtilmemiş yeni hiçbir şey alınamaz.

Kanun-i Osmânînin” mahiyeti ve yasakladığı bid’atler hakkında 1524 Mısır Kanunnamesi de bize dikkate değer bilgiler sağlamaktadır.

Evvela bu kanunnamenin meydana getiriliş şekli konumuz bakımından dikkate değer.

I. Selim, Kahire’ye girdikten üç hafta kadar sonra vergi kaynaklarından istifade amacıyla derhal arazinin tahriri için etrafa komisyonlar gönderdi. Bu işe 1523’e kadar devam edildi. Mısır’ın kendine özgü şartları dolayısıyla Memlûk devrinden kalma kâtipleri kullanmak gerekti. Fakat bunlar, tarihçi İbn İyas ın da kaydettiği gibi, bu tahrir sırasında birçok yolsuzluğa saptılar, kendi çıkarları için köylüyü ezdiler. Birçok köylünün topraklarını bırakıp kaçmalarına sebep oldular. Memlûk devrine ait defterlerin çoğu yanmış olduğundan kontrol imkanı yoktu.

Halbuki Mısır’a vali tayin edilen Hayır-Bay’a 1520 Eylül sonlarında Sultan Süleyman’ın gönderdiği fermanda “İhya-i maalim-i ‘adl u insaf ve izale-i merâsim-i cevr u i’tisâf etmekte kemal-i teyakkuz üzerine” olması bilhassa işaret olunuyordu. 1524 Ocak ayında Hain Ahmet Paşa’nın isyanı sırasında Mısır işleri büsbütün çığırından çıktı. İsyan bastırıldıktan sonra durumu düzeltmek üzere bizzat vezirazam İbrahim Paşa 1 Zilhicce 930/30 Eylül 1524’de Mısır’a hareket etti (Mısır’a varış 8 Cemaziyelahir 931/2 Nisan 1525). Paşanın divan tezkirecisi olan Celal-zade Mustafa (sonraları Kanuni Süleyman devrinin kanun ve nizamlarını meydana getirmekte başlıca rol oynayan Büyük Nişancı) beraberinde idi. Celal-zade, vezirazamın akıl hocası durumunda olup Mısır’da islahatin ve yeni kanunnamenin meydana getirilmesinde esas rolü oynamıştır. İbrahim Paşa, Mısır’a ayak basar basmaz “etrafa adaletnâmeler gönderildi herkes mezalim ve mehâyiften perhiz üzere olmak emrolundu: saniyen Saîdili valisi İbn Ömer ve İbn Nasr nam şeyhülarablar mezalimine binaen salb olundu(darağacına gönderildi) ve mehâbet-i Paşa kulûb-i mergûbeye sirayet etti. Beyner- re’âyâ mer’i olan Emir Kayıtbay ve Gûri kanunlarınca ki, ha’in-i fir’avn-likâ namı Ahmed ve hisâbı namahmûd olan Paşa ragyir ve tama’-i hamı müstedasınca teksir ve taz’if eylemişti, emr-i şerifleri ile defatir-i atikaya müracâat olundu, husüsa re’âyânın hüsn-i rızalarıyla mu’tedil vaz’ile tahfif kılındı ve der-i devlete ‘arz olunup dayima her biri mamülun-bih olması hatt-ı hümâyûnla dahi buyuruldu”. Üç yüz kadar mahpus borçları ödenip salıverildi. Bin kadar yetime nafaka ve giyecek verildi. İbrahim Paşa Padişah’ın daveti üzerine 22 Şaban 931 /14 Haziran 1525 de Mısır’dan ayrıldı. Paşa’nın Mısır’daki davranışları ve bid’atleri kaldıran yeni Mısır Kanûnnamesi, adaletnamelere vücut veren devlet anlayışını parlak bir şekilde yansıtmaktadır. Kanûnnâme, Mısır’da Osmanlı Pâdişâhı’nın otoritesini sağlam bir şekilde kuran askeri ve mülki örgütler yanında bid’atleri kaldırmak amacıyla şu kuralları koymaktadır: Mısır’da vilayetlerde idare başında olan kaşiflerin ve şeyhülarab’ların başlıca vazifeleri, arazinin sulanması için gereken kanalların tamirine dikkat etmek, Kayıtbay gelir defterlerine göre vergileri tam olarak toplayıp hazineye teslim etmek ve bedevi Arapların hücum ve zulümlerinden fellahları korumak. Vergisini ödeyen köylünün (fellah) eline Beylerbeyi nişanı, nazır-i emval ve emîn mührüyle bir tezkire verilir ve ikinci defa vergi alınması önlenir.

Herhangi bir fellah, bir mültezimi beylerbeyine şikayet edebilir. Beylerbeyi, haksız alınan şeyleri alıp fellâha teslim eder ve suçluyu ağır cezaya çarptırır. Kayıtbay zamanından sonra çıkarılmış olan bütün resimler ilga edilmiştir.

Hayır-Bay zamanında altın ayarının düşürülmesi sebebiyle Fellahlara yüklenen bazı yeni vergiler, bid’at olduğundan kaldırılmıştır. Keza kâşiflerin köyden köye aldığı kuzu ve koyun (ziyâfe} ve yirmi akça yasaklanmıştır. Bu yasağı dinlemeyen kâşif, azl, hatta idam edilecektir. Şeyhülarab’ ın beylerbeyine verdiği pişkeş için köylüye para ve eşya salgunu yapması yasaktır. Almakta devam edenler en ağır şekilde cezalandırılacaktır.

Amiller (mültezimler)in ve diğer görevlilerin köylüden aldıkları der-âmed resmi de yasak edilmiştir.

Arazi ölçenlerin (messah) köylüden koyun ve arpa almaları yasaktır. İhtiyaçlarını kendi paralarıyla göreceklerdir.

İhmal yüzünden boz kalmış yerlerin vergisini fellahlardan zulümle alan, zulüm ile köylünün dağılmasına sebep olan kâşif, şeyhülbeled veya âmil siyaset (idam) cezasına çarptırılacaktır. Şayet, sırf vergiden kaçmak için fellâhlar kendileri dağılmış iseler aralarından bir ikisi asılarak gözleri korkutulur.

Görseller ve altyazıları hariç bu yazının tamamı yazarın ilgi eserinin beşinci bölümünden alınmıştır.

Beytülmalcinin izni olmadan ölülerin gömülmemesi yüzünden ölüler ortada kalıyormuş. İhmal gösteren beytülmalci, beylerbeyi tarafından siyaset(idam) olunacaktır. Vergiler hususunda her türlü anlaşmazlık, beylerbeyi, defterdar (nazır-i emval) ve kadı’nın hazır bulunduğu divanda dinlenip karara bağlanacaktır. Mahkeme memurları davalılardan rüşvet almayacaktır. Hazineye ait memuriyetlere beylerbeyi ve diğer beyler kendi adamlarını getirmeyeceklerdir. Reâyânın davaları kadı hazır olmadan doğrudan doğruya beylerbeyi tarafından görülüp hükme bağlanamaz. Bazı kadılar mahkemelerini nâiblere satıyorlarmış. Bu gibi kadıların hapsedilmesi ve durumun Padişah kapısına bildirilmesi beylerbeyine emredilmiştir. Valilerin ve mültezimlerin yanında yanaşma hizmet sahipleri tamamıyla kaldırılmıştır. Birçok yolsuzluklara bu aracılar neden olmakta ve efendilerinin otoritesinden yararlanarak halkı soymaktadırlar. Bu gibi kimseler, bilhassa mahkemelerde büyük haksızlıklara sebep olmaktadırlar. Naibler ve muhzırlar hileli işlere âlet olmaktadırlar. Bazı davalarda davacı hazır ve aklı yerinde olduğu halde, birtakım açıkgözler vekil sıfatıyla davayı üzerlerine almakta ve menfaat koparmakta, haksız işlere neden olmaktadırlar. Kadı, mutlaka davacıyı çağıracak ve şer’î bir özrü olmadan dava vekili tayin edenleri beylerbeyine bildirecektir. Vekil ve müvekkil ikisi de şiddetli siyaset cezasına çarptırılacaklardır. Bu işlere alet olan kadılar da beylerbeyi tarafından hapse konup durum Padişah kapısına bildirilecektir.

Kâşiflerden, meşâyihden (şeyhülarab) ve sair vergi toplayan memurlardan bazıları, fellâhları öldürür, mallarını gasbeder ve kadılar da suçluyu korurlarmış. Bu gibi kadılar da beylerbeyi tarafından azl ve hapsedilecektir.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.