Peter Pan Ahlakı

Zeitgeist / Denemeler | | Eylül 12, 2020 at 3:42 pm

Yalancılar her zaman var olmuş olsa da, yalanlar genellikle tereddüt ederek bol miktarda kaygıyla, bir parça suçlulukla, biraz utançla en azından biraz mahcubiyetle söylenirdi. Şimdiyse, zeki insanlar olarak, suçluluk duymadan paçayı kurtarabilmek; gerçeği örtbas etmek için gerekçeler buluyoruz. Ben buna hakikat sonrası diyorum … Eğer yalancılık norm haline gelirse, toplum çökecektir. Yalan hakkında duyulan kaygı, yalanın yaygınlaşmasıyla kol kola girmektedir. Çoğumuz, gün içinde hemen her zaman hakikati işittiğimizi düşünüyoruz. Oysa gerçek çok farklı.

Yalanın ters etki yapacağı bir nokta her zaman gelir

Hakikat Sonrası (Post Truth)… Bu sözcük, Oxford Sözlüğü tarafından 2016’da yılın sözcüğü seçilse de ilgimi çekmesi zaman aldı. 2018 yılında, değerli filozof Ioanna Kuçuradi’ye bir seminerde “Post Truth hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorulduğunda verdiği tepki şaşırtıcıydı. Kuçuradi, soru karşısında memnuniyetsizlikle elini iki yana sallayıp yüzünü ekşitti. Değil yanıtlamak; duymak bile istemedi. Bu konuyla ilgili filozoflar arasındaki tartışmalar beni aşar. Ancak, Kuçuradi’nin ilk kez tanık olduğum tepkisi “Hakikat Sonrası (Post Truth)  na karşı da bir merak uyandırdı. Bugün zamanımızın neden “Hakikat Sonrası“olarak adlandırıldığını ve Kuçuradi’nin memnuniyetsizliğini az çok anlayabiliyorum.

Yakın geçmiş ve şimdiye adını veren Post Truth sözcüğünün kökeni 2016 yılından öncesine uzanır. 2004 yılında Ralph Keyes adlı araştırmacı yazar, “Hakikat Sonrası (Post Truth)” sözcüğünü ilk kez kullanarak The Post Truth Era adıyla kitabının kapağına taşıdı. Siyasette ve günlük yaşamda gittikçe yaygınlaşan yalanı, dürüstlüğün değer kaybedişini inceleyen Keyes’in bu çalışması, hakikat sonrasına ilişkin en kapsamlı teorik yaklaşım olarak kabul edilmektedir. “Çağlar boyu hayatımızda olan yalan ve aldatma günümüzde nasıl gündelik toplumsal refleksler haline geldi?” sorusundan yola çıkan Keyes; endişelerini de yazının girişindeki gibi ifade eder. Yazar, günlük yaşamımızda bizlere yalanla olan ilişkimizi analiz etme şansı sunsa da asıl soru işaretleri siyaset ve yalan ilişkisi üzerine beliriyor. Keyes’in, toplumların günlük yaşamın her alanında yalan ve aldatmaca konusunda akıl hocası ve rol model olarak politikacıları aldığını söylemesini hesaba katarsak buna şaşırmamak gerek. Kişisel ya da kamusal çıkarlar doğrultusunda; gerçeği zenginleştirmek ya da geliştirmek, süslemek veya şekillendirmek, gerçekle oynamak, belki yavaş yavaş söylemek, eğip bükmek, yumuşatmaya çalışmak ya da törpülemek, gerçeği saklamak, gerçekten bilerek uzaklaşmak ya da daha hoşa gidecek yeni bir versiyonu ile sunmak en kötüsü de uydurmak da Keyes tarafından “yalan söylemek” olarak tanımlanır.

Keyes’ e göre; sağ, sol ya da merkezde yer alması fark etmez tüm politikacılar yalan söyleme eğilimine sahiptir. Platon’un, ideal devletin bekçilerinin, kitleler yerlerini bilsin ve toplumsal uyumu bozmasınlar diye ‘soylu‘ yalanlar söylemeli demesinden bu yana yalan ve kandırmaca, politikacı takımı için vazgeçilmez reçetedir. Keyes’in çağımıza yönelik “Hakikatin yerini inanabilirlik almıştır” cümlesinden yola çıkarsam, tüm dünyanın çağımızda sadece “çok daha üst bir gerçeklik” peşinde olan totaliter yönetimler değil hepsi için cennete dönüştüğünü düşünmek yanlış olmaz. Çünkü, hakikatin sorgulandığı, neyin doğru olduğunun değil de bir şeye inanılıp inanılmadığının çok daha önemli hale geldiği bir zamanda hakikatin ne olduğunu da elbette ki onu hakikat olduğunu kabul ettirme gücüne sahip olanlar belirler. Bunu yaparken de çoğunlukla sözcüklerle ustaca oynarlar. Keyes buna ilişkin, Komünistlerin tümüyle yalancı periyodik yayın organlarının adının Pravda (Hakikat) olması örneğini verir. Sonrasında George Orwell ın 1984 adlı romanındaki ironik ‘Hakikat Bakanlığı’ nı hatırlatır ve başkalarını ezmek ve inanılabilirlik yaratmak amacıyla çoğunluğun iyiliği adı altında ‘hakikat‘ sözcüğünün kasıtlı itibarsızlaştırıldığını yazar. Bu ustaca yöntemlerle hakikat kaybolduğunda da arzu ettikleri yalan, inanç ve inanılabilirlik olarak kolayca yerine geçer.

Hakikat Sonrası Çağ’da yalanla olan ilişkimiz can sıkıcı bir tablo çizse de zehir aynı zamanda panzehirdir. “Yalanın ters etki yapacağı bir nokta her zaman gelir” der Hannah Arendt. İşte bu ters etkinin şüphe olduğunu söyleyen Keyes, yalanın dozu arttıkça daha da şüpheci toplumlar haline geldiğimizi söyler. Bu durumu fırsata çevirmek gerekir derken, toplumların günlük ve siyasal yaşamda hakikate ve dürüstlüğe saygınlığını yeniden kazandıracak, şeffaflığı sağlayacak mekanizmalar yaratmasını da çıkış kapısı olarak sunar. Böyle bir mekanizmanın siyasi alanda ciddi dirençle karşılaşacağı aşikar. Özellikle en büyük gücü yalanlarına inandırmak için beyin yıkamak olan totaliter rejimlerin; toplumun söylenen her şeyi daha çok sorgulamaya başlamasından ve hatta zamanla hükümetlerinin kendilerine söylediği hiçbir şeye inanılmayacağını varsaymalarından daha beter kabusu ne olabilir ki? Ancak şüphe bir kez doğmasın Keyes’in dediği gibi “Bundan geriye dönüş yoktur.

Bugün yaşanan tam da bu! Siyasetçiler; söylediklerine ve eylemlerine yönelik şüphe ve sorgulama arttıkça daha çok korkutma, baskı ya da yalan söyleme gibi hırçınlıklarla direnç gösteriyor. Devletin tüm kurum ve kuruluşlarını ele geçirseler, alternatif bilgi kanallarına (sosyal medya gibi) kısıtlamalar getirip “tek ses, tek hakikat” i dikte etseler de işe yararlılığı yok gibi. Üstelik bu tabloyu sadece baskıcı rejimlerle yönetilen ülkelerde değil, Keyes’in çözüm olarak sunduğu şeffaflık sağlayan mekanizmalara sahip ülkelerde de görüyoruz. Sadece yönetenlerin değil tüm politikacıların (iktidar ya da muhalefette olsun fark etmiyor) bugüne dek iyi kötü işe yarayan ikna ve inkar yöntemlerinin hızla inandırıcılığını yitirmesinin nedenleri ne olabilir?

Günümüzde aktif siyasetçilerin çoğunun inandırıcılıklarını yitirmesinin nedenlerinden biri kuşak farklılığı olabilir mi? Dünyada, özellikle son 10 yıldır, farklı ideolojilere ve sorunlara sahip toplumlarda (çoğunluk Y ve Z kuşağının başı çektiği X in de dahil olduğu) ardı ardına yaşanan protesto gösterileri ve ayaklanmalarda bu şüphemin bir payı olduğunu düşünüyorum. Bu toplumlara baktığımızda iktidarda ya da muhalefette olsun siyasetin içinde olan aktif çoğunluğun Baby Boomer Kuşağı olduğu görülür. 1946- 1964 yıllarında doğan ve Hakikat Sonrası Çağ’a da damgasını vuran bu kuşak, bugün halen başta siyaset olmak üzere toplumsal yaşamın her alanında aktif rol almakta ısrarlılar. Ancak birbirlerinden farklı toplumlarda farklı karakter, ideoloji ve kültürleri temsil etseler de özellikle siyasette söylem ve eylem biçimlerinin birebir aynılığı yani tek tiplilik (Örneğin 1946 doğumlu tipik bir Boomer olan Trump ile 1954 doğumlu Erdoğan ya da 1954 doğumlu Aleksandr Lukaşenko…) bu şüphenin doğruluğunu kanıtlar nitelikte. Sadece devlet yönetiminde iktidarı ele geçiren Boomerlar değil, sanat, edebiyat, medya ve siyasetin muhalif kısmında da bu boomer baskınlığını ülkem dahil her yerde görmek mümkün. Dünyada oldukça kalabalık bir populasyona sahip bu kuşağın söylem ve eylemde tek tipliliği (ister aktif siyasette rol alsın ister muhalif bir takipçi olsun fark etmez) ise Keyes’in kitabında bu kuşağa yönelik özel bir yer ayırdığı ve Peter Pan Ahlakı olarak tanımladığı ortak ahlak kaynaklıdır. Bu ahlakın özellikle siyaset alanında hakikat ile oynama, ikna ve inkar başta olmak üzere tüm kodlarını hepimiz çok iyi tanıyoruz. Ancak, bu kodların inanç yaratabilme gücü ile ilgili ciddi sıkıntılar baş göstermiş durumda. Dünyanın her yerinde Hakikat Sonrası Çağ’ın şimdiki çocukları! Keyes’in dediği “hakikate tekrar saygınlık kazandıracak mekanizmaları” kendi içlerinde özellikle Peter Ahlakı’nın kodlarına karşı doğallığında geliştirmiş gibi görünüyor. Fransız Filozof Raymond Aron’ın “Dedeler inanır, babalar şüphe eder, torunlar inkar eder” tezinin tam da bu kodların günümüzdeki durumunu tarif ettiği kanısındayım. Bugün siyaset başta olmak üzere medyada ya da diğer alanlarında Boomer söylemlerini takip eden, ciddiye alan ve inananlar çoğunluk yine Boomer takipçileridir. Boomerların sonraki kuşaklardan -özelikle politika, medya alanlarında- Peter Pan Ahlakı ile özenle yetiştirdiği daha vekilleri ise (bunların yetiştiriliş amacı daha genç kuşakları etkileyebilmek, inanırlığı yeniden sağlamaktır) çoğunluğun gözünde bir şarlatanın ötesine geçemiyor. Daha genç kuşaklar Boomerları ve “Hakikat” ile ilişkileri ve temsil ettikleri ahlak bazında rol model olarak görmekten çoktan vazgeçmiş durumda. Ancak, Peter Pan Ahlakı’nın toplumlar üzerindeki siyasi ve kültürel hakimiyetini sürdürme isteği gençlerin karşılarına çıkardığı “Gerçek özgürleştirir” mottosunun duvarına çarpıyor. Özellikle Z kuşağı ile yapılan röportajları incelediğimde söylenenler bu görüşümü kanıtlar nitelikte. Kendilerini “apolitik” ve hiçbir şeyle yeteri kadar ilgilenmemekle itham eden Boomerlara; “Biz gerçekleri ve bilgiyi büyüklerimizden- en başta Boomer siyasetçiler kast ediliyor- değil kendi yöntemlerimizle kendimiz öğrenmeyi tercih ediyoruz.” derken bir diğeri; “Apolitik değiliz. Farklı ideolojilere, görüşlere sahibiz ancak bunları sizin anlatımınızla öğrenmeyi ve yaşamayı istemiyoruz” diyor. Ve bir sonraki oldukça çarpıcı biçimde röportajı sonlandırıyor: “Bizlere apolitik diyen veya oy isteyen siyasetçilere söylüyorum! Sizlere ve söylediklerinize inanmıyorum. Belki bizleri sizin değil kendimizin temsil edeceği zaman gelmiştir siyasette. Sizlere karşı ortak bir sloganımız var, Boş yapmayın! ” ( Sosyal medyada 2019 tarihinden itibaren internet üzerindeki gençler arasında popülerlik kazanan, Baby Boomer neslinin basmakalıp olarak atfedilen tutumlarını ve kodlarını reddetmek veya alay etmek için kullanılan bir slogan olan OK Boomer’ ın Türkçe kullanımıdır “Boş Yapma!” Yaş ayrımcılığından çok Boomer tarzına ve dolayısıyla Peter Pan Ahlakı’na bir tepki olarak geliştirilmiştir. Yeni Zelanda milletvekili Swarbrick in diğer bir üyeye cevabı olarak kullanması dahil olmak üzere, yaşlı neslin de kullandığı örnekler bulunmaktadır.)

Keyes’in de dediği gibi; “bu noktadan geriye dönüş yok” gibi görünüyor. Hakikat Sonrası Çağı‘nın çocukları bugüne dek hakikatle aralarına giren Boomerların tipik yalan ve kandırma metotlarına sahip bir ahlak anlayışına daha fazla göz yumacak gibi görünmüyor. Ne tür bir söylem ve eylem tarzının bu güçlü tepkiyi yarattığına örnek olmasi adına -kendisi de bir baby boomer olan- Keyes’in detaylı olarak anlattığı Peter Pan Ahlakı nı alıntılayarak bitirmek yerinde olur:

Sadece büyüklüğü nedeniyle bile baby boomer kuşağı herkesin üzerinde çok büyük bir etki bırakmıştır. 1946-1964 yılları arasında doğan bu kuşak hakkında genelleme yapmak riskli olsa da geçmişte ve şimdi çok etkili ve siyasi liderlerin çoğunun dahil olduğu bir grup olduğundan sadece kültür, siyaset ve ekonomi değil aynı zamanda değerler üzerindeki etkilerini irdelemek önemlidir.

2. Dünya Savaşı’nın ardından doğan boomerlar yasaklara karşı gelme, ulaşılamaz nesnelliği dürüst öznellikle değiştirme ve ifade edilmesi zor gerçeklerin yerine hakiki duygular koyma hissinin yaygın olduğu bir dönemde büyümüşlerdi. Ebeveynlerinin esnek olmayan ahlaki kodları ve duygusal gerginliklerinden kurtulacaklarına dair güçlü bir inanca sahiplerdi. Etik ‘te durum şuydu: Eğer başkalarıyla olan ilişkilerinizde iyi niyetliyseniz söylediklerinizin doğruluğunun bir önemi yoktu. Eğer yalan söylediyseniz, fakat niyetiniz iyiyse bunun herhangi bir zararı yoktu, hatta faydası bile olabilirdi. “Ben iyi bir insanım. Kalbim saf. Amaçlarım yüce. Daha ne istiyorsunuz? Bu bakış, eski Katolik doktrini ‘zihinsel gizleme’nin kültürel anlamda tam karşıtı bir güncellemedir. Bu ahlaki iklimde büyümüş kuşağın üyeleri ” iyi hissediyorsan yap” anlayışının sözcüleri haline geldi… Yeni yetmeler gibi baby boomerlar da dünyayı net net ahlaki senaryolar yoluyla algılamaya meyillidir. Bu, bir kuşağın zamanla alameti farikası haline geldi. Gençlik ideallerini koruma ya da bu görünümü sürdürme konusunda alışılmadık derece de kararlı olan kuşakta bu saplantı, kalıcı bir idealizmden çok süregelen bir kibre yol açtı. Özellikle baby boomer politikacılar ve Bill Gates gibi toplumda sivrilenleri arasında gerçeği rutin bir şekilde gizleme kuşaksal bir kendini beğenmişlikle el ele gidiyor. Alışılmadık bir ahlaki duruşu benimsedikleri fikri , boomerların öz algılarından asla- hepimiz gibi onların da yaşla birlikte yaşadığı değişimlerden sonra bile – kaybolmadı. Kendi çıkarları için başkalarını gözden çıkaran ilk kuşak değillerdi; fakat bunu yapan ve yaptığını inkar eden ilk kuşaktılar!

..Farklı ideolojiden her baby boomer, tepeden bakma politikası uygular. Bu, gerçekleri değiştirebilmelerini ve herhangi bir şekilde yanlış yaptıklarını düşünmeden kendilerini ahlaki yargılardan kurtarmalarını sağlar. Bazı boomerlar ilginç bir ahlaki prensibe sahiptir. Prensip şudur.Ben söylediğim için, bunun doğru olması gerekir. Yalanlar, diğer insanların söylediği şeylerdir. Ben dürüst biriyim. Bunu ben söyledim. demek ki, söylediğim şey doğrudur.Boomer kuşağının değerleri ahlaklı olmaktan çok ahlakçı, erdemli olmaktan çok kibirlidir. Boomerların diğer kuşaklara karşı kullandıkları ahlaki argumanları, iş tutarlılığa gelince biraz zayıflar. Yazar Roger Rosenblatt bu tutumu”neopüritenizm” olarak adlandırır. Neopüritenler başkalarına nasıl davranacaklarını söylemekte iyidir, fakat kendileri söyledikleri şekilde davranmaz…

…Rol kesmeyi seven boomerlar ifşa olduklarında, genellikle biraz abarttıklarını ya da belki de “yanlış ifade ettiklerini ” kabul ederler. Ve onları ifşa edenlerin niyetlerini sorgularlar. (Al Gore, çok sayıda küçük yalanı halkın gözü önüne serildiğinde, önüne gelen herkesin onun dürüstlüğünü sorgulayamayacağını söyleyerek gazetecilere “tetikçi” demiştir. Bu sahnenin birebir aynısı boomer yöneticilere sahip ülkemde ya da günlük yaşamda konuştuğumuz boomerlarda hemen her gün tekrarlanır) Görünüşe göre bir baby boomer olmak, asla hata yaptığını söylemek zorunda kalmamak demektir…

Siyasete bir göz atarsak; tam bir baby boomer olan George W. Bush iyi bir örnektir. Düzgün yazılmış senaryolara olan düşkünlüğünün altında kamuoyunu istediği şekilde yanlış yönlendirme tutkusu yatıyordu. Özellikle konu Irak olduğunda 43. Amerikan Başkanı’nın kafasında bir senaryo var gibiydi. Senaryoya uymayan bilgileri yok sayıyor ve bastırıyordu. Bu pratik Bush’un yalancılıkla suçlanmasına neden oldu. Fakat başkanın aldatıcılığı, doğrudan yalan söylemekten çok, verilerin manipüle edilmesiyle ilgiliymiş gibi görünüyordu. Hayatı senaryo gibi görenlerde, önceden yazılmış anlatılarda kullanacakları bilgiler konusunda seçici olmak ayırt edici bir özelliktir. New York Times yayıncısı Arthur O. Sulzberg, Bush’un Irak’ı işgal etme sebeplerinin çoğu boş çıktıktan sonra dediği gibi, “Yönetimi, hikayelerine, kendilerine söylenenlerin gerçekliğini sorgulayamayacak kadar inandıkları için suçluyorum.” Bush, gerçeklerin sizin söylemeyi seçtiklerinizden ibaret olduğunu ve herhangi bir konumun adı değiştirilerek yeniden tanımlanabileceğini kabul etmeye yatkındı. Diğer bir deyişle, gerçekler konumunuza uymadığında, onları değiştirin! Gayrimenkul vergisine “ölüm vergisi” deyin. Gevşek çevre düzenlemelerini “Temiz Hava Kanunu” olarak sunun… Kısaca dil oyunlarına başvurun. İşte bunu yapan ve gerçekleri açıkça söylememekle suçlanan Bush, sürekli olarak iyi niyetine başvuruyordu. Her türlü ahlaki ayrımın “iyi” tarafında olmak, ona Medicare ya da Irak’la ilgili her türlü veriyle oynama özgürlüğü veriyordu. İddialarının doğruluğuyla ilgili geçerli sorular gündeme geldiğinde, hata yapmış olabileceğini itiraf etmek yerine kalbinin temizliğini savundu ve onu eleştirenlerin amaçlarını sorguladı. Diğerlerine bu şekilde tepeden bakmak, hiçbir zaman büyümeyen! bu kuşağın ve tipik Peter Pan Ahlakı’nın bir özelliğidir.

Kendi kuşaklarının eşsiz olduğunu düşünen boomerlar diğer kuşakları gerçeğe (özellikle eskiyi) uygun bulmazlar. Kendilerini farklı görerek, geleneksel davranış standartlarının kendileri geçerli olmadığı sonucuna varma riskiyle karşı karşıyadırlar. Buna etik standartlar da dahildir. Adında “Yeni” geçen her türlü yaklaşıma dikkat edin (Yeni ekonomi, yeni gazetecilik, yeni siyaset ya da ülkemde olduğu gibi Yeni Türkiye…) Bunların “yeniliği“, her zaman eski dürüstlük standartlarını hor görmeyi içerir. Geleneksel ülke yönetimini ya da iş yapma biçimlerini reddediyorsak geleneksel ahlak kurallarını neden koruyalım ki?) Boomerlar istedikleri zaman istediklerini elde etmeye güdümlülerdir. Hedeflerine ulaşmak için de etik köşeleri yuvarlamaya hazırdırlar. Özellikle, politikacı boomer figürler kendilerini ahlakdışı görmez, aksine benzersiz bir ahlaka sahip olduklarını düşünürler. Bu, yine bir diğer alternatif etik durumudur. Dürüstlüklerini zaten verili kabul ettiklerinden, biz faniler için geçerli olan ahlaki standartlara uymak zorunda olmadıklarına dair tipik bir boomer varsayımına dayanır…

Tags: , , , ,

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.