Doğaya Aykırı Olarak Ahlak

Zeitgeist / Denemeler | | Ekim 5, 2020 at 5:13 pm

Gerçeklik bize insanların büyüleyici zenginliğini hadsiz hesapsız bir biçim oyununun ve biçim değiştirmenin bolluğunu gösterir. Ve zavallı, adına ahlakçı denen garibanın biri kalkıp, “Hayır! İnsan başka türlü olmalı”  der…

1 Bütün tutkuların yalnızca felaket getirdiği, aptallığın ağırlığıyla kurbanlarını dibe çektiği bir dönemleri vardır. – bir de daha sonraki pek sonraki tinle evlendikleri , “tinselleştikleri” bir dönemleri vardır. Eskiden tutkunun içindeki aptallıktan ötürü, tutkuya savaş açılırdı. Onu yok etmeye yönelik komplolar kurulurdu.- il faut tuer les passions ( tutkular öldürülmelidir)  konusunda bütün eski ahlak canavarları söz birliği etmişti. Bununla ilgili en bilinen ifade Yeni Ahit’teki o İsa’nın Dağdaki Vaazı’ndadır ki- yeri gelmişken söyleyelim – burada nesnel varlıklara hiç de öyle tepeden bakılmaz. Burada nsan soyuna yarar sağlayacak bir örnek olarak , “eğer gözün günah işlemene neden olursa onu çıkar at ( Yeni Ahit Matta. 18.9)” denir. Neyse ki hiçbir Hristiyan bu hükme göre davranmaz. İhtirasların ve tutkuların aptallıklarından ve can sıkıcı sonuçlarından sakınmak için onları yok etmek  bugün bize göre aptallığın ileri derecedeki bir biçiminden başka bir şey değildir. Biz artık, bir daha ağrımamaları için için diş çeken  diş hekimlerini beğenmiyoruz… Öte yandan, Hristiyanlığın doğup büyüdüğü toprakta, “tutkunun tinselleştirilmesi” kavramının hiçbir zaman tasarlanamadığı hakkaniyetle itiraf edilmektedir. Bilindiği gibi ilk kilise “tin yoksulu” insanlardan yana olup “zekiler” e karşı savaşmıştır. Tutkulara karşı zekice bir savaş açması nasıl beklenebilir ki? – Kilise, tutkuyu bir anlamda dışlayarak ona karşı savaşır. Kilisenin pratiği “kür” ü iğdiş etmedir. “Bir ihtiras nasıl tinselleştirilebilir, güzelleştirilebilir ve tanrısallaştırılabilir?” diye asla sormaz. – Kilise, sıkıdüzen vurgusunu şehvetin, büyüklenmenin, iktidar hırsının, açgözlülüğün, öç tutkusunun kökünü kurutma üzerine yapmıştır her zaman. Oysa tutkuların köküne saldırmak, yaşamın köküne saldırmak demektir. Kilisenin kılgısı yaşama karşı düşmancadır.

2 Aynı yöntem- iğdiş etme, kökünü kazıma- bir tutkuya karşı savaşta istenci fazla zayıf yoz kişilerce tutkuya bir ayar kazandırmak için içgüdüsel olarak seçilir. Bunlar, mecazi anlamda ( ya da mecazi olmayan anlamda) la Trappe  ( Hollanda’da Koningshoeven Manastırı’nda üretilen bir bira çeşidi) kesinleşmiş herhangi bir savaş ilanını, kendileriyle bir tutku arasındaki uçurumu gereksinen mizaçlardır. Yalnızca yozlaşmış olanlar köktenci araçlardan vazgeçemezler, istenç zayıflığı, daha doğrusu bir uyarıya tepki vermemeyi  becerememek, zaten yozlaşmanın başka bir biçimidir. Kösnüllüğe karşı güdülen köktenci düşmanlık, ölümüne düşmanlık, düşündürücü bir belirtidir. Böylece bu ölçüde taşkın olanın genel durumu üzerinde tahminler yürütme hakkı elde edilir. – Ayrıca, bu tür bir mizaca sahip olanlar, kökten bir iyileşmeye “şeytan”larından vazgeçmeye yeterince kararlı olmadıkları zaman, bu düşmanlık, bu kin zirveye ulaşır. Papazların ve filozofların tarihini gözden geçirelim, bunlara bir de sanatçıları ekleyelim: Duyulara karşı söylenmiş en zehirli sözler işe yaramazların değil, çilecilerin değil, aksine çileci olmayan ama olması gerekenlerin ağzından çıkmıştır.

3 Kösnüllüğün tinselleştirilmesine aşk denir. Aşk, Hristiyanlığa karşı kazanılmış en büyük yengidir. Diğer bir yengi de bizim düşmanlığı tinselleştirmemizdir. Bu, düşman sahibi olmanın değerini derinden kavramış olmaktan ibarettir. Kısaca, daha önceki eylemlerin ve düşüncelerin aksini ortadan kaldırmak istemiştir. Biz töretanımazlar ve Deccaller çıkarımızı kilisenin var olmasında görürüz… Bugün siyasi alanda da düşmanlık daha tinsel hale gelmiştir. –Çok daha ölçülü, çok daha düşünceli, çok daha dikkatlidir. Neredeyse bütün taraflar, varlığını sürdürebilmek adına, muhalif tarafın güç kaybetmemesi gerektiğini anlamıştır; aynı durum büyük politikalar için de geçerlidir. Özellikle yeni bir yaratım, örneğin yeni bir devlet, dostlardan çok düşmana gereksinim duyar. Karşıtlık varsa kendini gerekli hisseder ve ancak karşıtlık varsa gerekli olur. Biz “iç düşman” a karşı da farklı davranmayız. Biz burada da düşmanlığı tinselleştirdik, burada da onun değerini kavradık. Kişi karşıtlıklar bakımından zengin olmak pahasına verimli olur ancak; ruhun yan gelip yatmayacağı, barışı arzulamayacağı koşuluyla genç kalınır yalnızca… Hiçbir arzulama bize eskinin o “ruh dinginliği”, o Hristiyanca arzusu kadar yabancılaşmamıştır; o ahlak ineği ve vicdan rahatlığının o yüce mutluluğa kadar kıskandığımız başka bir şey olmamıştır. Savaştan vazgeçildiğinde, ulu yaşamdan vazgeçilmiş demektir… “ruh dinginliği” kuşkusuz birçok durumda bir yanılgıdır sadece- kendini daha dürüst adlandırmayı bir türlü becerememiş başka  bir şeydir. Örneğin hastalıktan yeni şifa bulmuş, her şeyin tadına yeniden varan ve bekleyen birinin suskunluğu, Ya da egemen bir tutkumuzun ardından gelen güçlü bir tatmin durumu; ender bir doyumu izleyen tatmin duygusu. Ya da irademizin, arzularımızın, günahlarımızın ihtiyarlaması. Ya da kendini ahlakla süsleyip püslemesi yönünde kibirliliğin kandırdığı tembellik. Ya da uzun bir gerilimden ve kuşku işkencesinden sonra kesinliğin, müthiş bir kesinliğin yaşanması. Ya da eylemin, yaratmanın, etkime ve istemenin orta yerinde olgunluğun ve ustalığın ifadesi, rahat bir soluma,  “istenç özgürlüğü” ne erişme… Putların Alacakaranlığı:  Kim bilir? Belki de yalnızca “ruh dinginliği” nin bir türü…

4 – Bir ilke dile getiriyorum. Ahlakta her türlü doğalcılık, yani her sağlıklı ahlak, bir yaşam içgüdüsünün egemenliğindedir- yaşamın belirsiz bir buyruğu, “yapmalısın” ve “yapmamalısın” türünden belirli koşullar dizgesiyle yerine getirilir, yaşam yolu üzerindeki belirsiz bir engel ya da düşmanlık böylece ortadan kaldırılır. Doğaya aykırı  ahlak, yani bugüne dek öğretilmiş, yüceltilmiş, vaaz edilmiş olan her türlü ahlak tersine dönüp doğrudan yaşamın içgüdülerine karşıt konuma geçer. – bu ahlak bir anda bu içgüdülerin gizlice, açıkça ve arsızca yargılanışı olur çıkar. Ahlak, “Tanrı, kalbe bakar”,  demekle yaşamın en düşük ve en ulu arzularını olumsuzlamış olur ve Tanrı’yı yaşamın düşmanı olarak niteler… Tanrı’nın beğendiği aziz, ideal iğdiştir. Tanrı’nın ülkesinin başladığı yerde yaşam bitmiştir…

5 Yaşama karşı böylesi bir isyan yöneltmenin günahı kavrandığında – ki bu durum Hristiyan ahlakında neredeyse kutsallaşmıştır- aynı zamanda neyse ki başka bir şey daha kavranmış olur: Böyle bir isyanın yararsızlığı, görünüşten ibaret oluşu, saçmalığı ve sahteliği. Çünkü yaşamın, yaşayan tarafından mahkum edilmesi, sonuçta belli bir yaşam biçiminin belirtisinden başka bir şey değildir: Bununla, haklı ya da haksız yere yapıldığı sorusu gündeme bile gelmemiştir. Yaşamın değer sorununa dokunma hakkına sahip olabilmek için, yaşamın dışında bir konumda olmak, ayrıca yaşamı, onu yaşayan biri, birçokları, herkes gibi tanımak gerekir: Yani bunlar, bu sorunun bizim için yanına yaklaşılmaz bir mesele olduğunu kavramamız için yeterli nedenlerdir.  Biz, değerlerden söz ederken yaşamdan esinlenerek, yaşamın görselliğinin etkisinde kalarak konuşuruz. Yaşamın kendisi bizi değerler belirlemeye zorlar, biz değerler belirlediğimizde, yaşam bizim üzerimizden kendi değerlendirmesini yapar… Buradan şu sonuç çıkar: Tanrı’yı yaşamın karşıtı ve mahkumiyeti olarak algılayan ahlakın karşı doğası da yaşamın yalnızca bir değer yargısıdır- hangi yaşamın, yaşamın hangi biçiminin?- Ama bunun yanıtını vermiştim: çökmekte olan, zayıf düşürülmüş, yorgun, mahkum edilmiş yaşamın. Son olarak Schopenhauer tarafından “yaşama istencinin yadsınması” olarak ifade edildiği ve bugüne dek anlaşıldığı gibi ahlak, decadence  içgüdünün  ta kendisidir. – ki kendinden bir emir oluşturur:  “Mahvol! “ der. – Mahkum olanların hükmüdür bu…

6 Artık bir de “İnsan şöyle olmalı” demenin nasıl bir safdillik olduğuna değinelim. Gerçeklik bize insanların büyüleyici zenginliğini hadsiz hesapsız bir biçim oyununun ve biçim değiştirmenin bolluğunu gösterir. Ve zavallı, adına ahlakçı denen garibanın biri kalkıp, “Hayır! İnsan başka türlü olmalı”  der… Üstelik bu dar kafalı sefil, onun nasıl olması gerektiğini de bilir; duvara kendi çizer ve “Ecce Homo ( İşte  İnsan. Yeni Ahit, Yuhanna 19-5) ”  der… Ama ahlakçı yalnızca birine dönüp “Sen şöyle şöyle olmalısın”  dese bile, kendi gülünçlüğüne son vermez. Birey, geçmişi ve geleceği  ile bir parça yazgıdır, olan ve olacak her şey için fazladan bir yasa, fazladan bir gerekliliktir. Ona “Değiş” demek her şeyin değişmesini, üstelik geçmişe doğru değişmesini istemek demektir… Ve gerçekten, tutarlı ahlakçılar vardı; İnsanların farklı, yani erdemli olmasını istiyorlardı; onun kendilerine benzemesini, yani riyakar olmasını istiyorlardı: bu yüzden dünyayı inkar ediyorlardı! Az kudurmuşluk değil bu! Arsızlığın alçakgönüllü sayılacak bir türü de değil!… Ahlak, yaşamın açısından, penceresinden ve amaçlarından yola çıkarak değil, kendini mahkum ettiği sürece ona acınmaması gereken özgül bir yanılgıdır, tarifsiz zararlara neden olmuş yozlaşmış bir özelliktir! … Diğerleri olan bizler, biz töretanımazlar, tersine her türlü anlayış, kavrayış ve onaylamaya yüreğimizi ardına kadar açtık. Biz kolay yadsımayız, biz onurumuzu olumlamada ararız. Papâz kutsal budalalığı ve hastalıklı aklıyla yadsısa da, her şeyi hala gereksinen ve ondan yararlanmayı bilen o ekonomiyi biz gitgide daha fark eder hale geliriz; yaşamın yasasındaki o ekonomi yobazın, papazın, erdemlinin itici varlıklarından kendi çıkarlarını –hangi çıkarlarını?- kollar. Ama biz kendimiz, biz töretanımazlar, burada yanıtın ta kendisiyiz…

Putların Alacakaranlığı Friedrich Nietzsche  

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.