2030′a Kadar Tıpta Devrim Yaratacak Yeni Teknolojiler – II

Gelecek De Gelecek | Michio Kaku | Ocak 4, 2012 at 12:05 pm

Yapıldığı laflarına inanmayın. Primatların klonlanması gerçekleşmişken henüz hiçbir yerde insan klonlanabilmiş değil.

KLONLAMA

İnsanlara ait çeşitli organları üretebildiğimiz gibi bütün bir insanı da yeniden üretebilir miyiz?.. yani var olan birinin tam bir genetik kopyesini, (klonunu) çıkartabilir miyiz ?. Cevabı evet, prensip olarak.., ama bu (yapıldığı yönündeki onca habere karşın) daha henüz yapılmadı..

Klonlar Hollywood filmleri için gözde bir konudur, ama genellikle bilimi tersine çalıştırırlar. 6′ncı Gün isimli filmde Arnold Schwarzenegger’in oynadığı karakter insanları klonlamakta uzmanlaşmış kötü adamlarla savaşır. Daha da önemlisi bunlar üstelik insanların tüm belleğini de kopyalayıp bir klona yükleyebilmektedirler. . Scwarzenegger bunlardan birisini hakladığında bir yenisi kalkar ayni kişilik ve hafızayla onun karşısına dikilir. İşler kendisinin de bilgisi dışında bir kopyesinin yapıldığını farketmesiyle epey karışır. (Gerçekte ise bir canlı klonlandığı zaman onun belleğinin de birlikte klonlanması mümkün değil.)

Klonlama kavramının manşetlere çıkması 1997 yılında Edinburgh Üniversitesi Roslin Enstitüsünden Ian Wilmut’un koyun Dolly’i klonlamayı başarması ile oldu. Yetişkin koyundan bir hücre alıp, çekirdeğinin içindeki DNA’yı çıkartıp, bu çekirdeği bir yumurta hücresine ekleyerek Wilmut aslının tam bir genetik kopyesini çıkartmayı başarmıştı. Kendisine bu tarihsel buluşunun medyada yaratabileceği fırtına hakkında bir fikri olup olmadığı sorulduğunda “yok” dedi. Çalışmasının tıbbi öneminin kuşkusuz farkında idi, ama buluşunun kamuoyunu bu kadar büyüleyeceğini tahmin etmemişti.

Kısa sürede dünyanın her tarafından araştırmacı ekipleri bu buluşu fare, keçi, domuz, köpek, kedi, at ve sığır dahil üzerinde deneyerek tekrarladılar. Bir keresinde BBC kamera ekibi ile birlikte Dallas, Texas’ın hemen dışında dünyanın en büyük klonlanmış sığır çiftliğinin sahibi Ron Marquess ile görüşmüştüm. Çiftlikte birinci, ikinci, hatta üçüncü nesil klonları – yani klonların klonlarının klonlarını- görünce şaşırdım. Marquess klonlanmış sığırların hangi nesilden olduğunu izleyebilmek için yeni terminoloji gerektiğini söyledi.

Bir sığır grubu dikkatimi çekti. Hepsi sıraya dizilmiş sekiz kadar özdeş ikiz hayvan. Hep bir sıra içinde sırayı bozmadan yiyor, içiyor, geziniyor ve uyuyorlar, birbirinin klonu olduklarını bilmedikleri halde içgüdüsel olarak birbirinin hareketlerini aynen taklit ediyorlardı.

Marquess bana sığır klonlamanın karlı bir iş potansiyeli sunduğunu söyledi. Eğer üstün fiziksel özelliklere sahip bir boğanız varsa onu dölleme için kullandığınızda iyi para getirebiliyor. Ama boğa öldüğünde (eğer spermlerinden toplayıp dondurmamışsanız) onun genetik dizilimi kaybedilmiş oluyor. Klonlama ile ise ödüllü boğanın genetik dizilimi sonsuza kadar sürdürülebilir.

Klonlamanın hayvancılıkla ilgili önemli ticari uygulamaları bulunmasına karşın insanlara uygulandığında neler getireceği pek açık değil. Yapıdığına dair sansasyonel bazı iddialar mevcut. Ancak muhtemelen hepsi sahtedir. Bugüne kadar başarılı olarak kopyalanabilmiş bir primat mevcut değil kaldı ki insan klonlansın. Hayvan klonlamaları pratikte tahmin edilenden epey zor. Başarılı olarak olgunlaşan her klona karşılık yüzlerce arızalı embriyo ortaya çıkmaktadır.

İnsan klonlamak mümkün hale gelse de buna karşı sosyal engeller mevcut. Öncelikle çoğu din buna şiddetle karşı çıkacaktır. (Tıpkı 1978 yılında ilk tüp bebek Louise Brown doğduğunda Katolik Kilisesinin yaptığı gibi). Bu teknolojiyi yasaklayan ya da en sıkı şekilde kontrol altına alan yasalar getirilecektir. İkincisi, insan klonlamayla ilgili ticari talep de az olacaktır. Yasal olsa bile insan ırkının sadece küçük bir kısmı klonlar olabilir. Halen zaten doğal ayni ikizler ve üçüzler olarak klonları görmekteyiz. Çıkmasından sonra bir süre içinde bu konunun orijinalitesi azalacaktır.

Tüp bebeklere olan ilginin çok fazla olması kısır ailelerin çokluğundandı. Peki bir insanı klonlamayı kim isteyebilir? Belki çocuğunu kaybettiği için üzülen aileler, ya da varisi olmayan bir adam ölüm döşeğinde iken bunu isteyebilir. Kendi varisi olarak kendisini yaratıp tüm mülkünü devralarak herşeye (ve hayata) yeni baştan başlayabilmek için.

Sonuç olarak gelecekte (engellemek üzere yasalar olsa dahi) klonlar muhtemelen var olacaklar. Ancak, toplumun sadece küçük bir kısmını temsil edeceklerinden bunun getireceği sosyal sonuçlar da fazla olmayacak.

 

GEN TERAPİSİ

ABD devletinin tarihi İnsan Genomu Projesini yönetmiş olan ve halen de Milli Sağlık Enstitüleri başkanı olan Francis Collins bana “”Hepimizde bir yarım düzine kadar sapıtmış gen bulunuyor”” demişti. Eski çağlarda bu genellikle ölümcül genetik arızalardan dolayı biz zarar görmekteydik. Gelecekte ise bunların pek çoğunu gen terapisi ile düzeltme imkanına kavuşacağız.

Genetik hastalıklar tarihin en eski çağlarından beri insanlığın yakasını bırakmamış, üstelik muhtemelen kimi kritik anlarda tarihin akışını dahi değiştirmiş olabilir. Örneğin Avrupa’nın kraliyet hanedan ailelerinin kendi aralarında evlenmeleri nedeniyle genetik hastalıklar asaletli sınıflar arasında çok yaygındı. Mesela muhtemelen ingiltere kralı 3ncü George bir kan hastalığı olan ve gidip gelen ırsi ya da genetik akut porfiri hastasıydı. Geçici çıldırma nöbetlerine neden olabilen bu hastalık kimi tarihçilerin görüşüne göre ingiltere krallığının kolonileriyle olan ilişkilerinin bozulmasına yolaçmış ve esas olarak da 1776 yılındaki bağımsızlık ilanına yol açmıştır.

Kraliçe Viktorya durdurulamayan kanamalara yol açan hemofili geni taşıyıcısıydı. Dokuz çocuğu oldu. Bunların çoğu Avrupanın diğer krallıklarının hanedan mensuplarıyla evlendiler. Böylece kıta avrupasındaki hanedan aileleri arasında hastalık yayılmış oldu. Rusya’da kraliçe Viktorya’nın torun torunu ve çar 2nci Nikola’nın oğlu Alexis de hemofili hastasıydı ve görünüşe göre esrarengiz mistik Rasputin onun bu hastalığı üzerinde bir tür kontrol sahibi idi. Bu çılgın keşiş Rusya hanedanını felce uğratarak acil ihtiyaç duyulan reformların yapılmasını geciktirdi ve, -kimi tarihçilerin görüşüne göre- 1917 yılındaki bolşevik devriminin çıkmasına yol açtı.

Gelecekte ise gen terapisi bu gün sayıları 5,000 civarında olarak bilinen örneğin (kuzey avrupalıları etkileyen) kistik fibroz gibi, (doğu avrupalı musevileri etkileyen) Tay-Sachs hastalığı ve (amerikalı zencileri etkileyen) orak hücre anemisi gibi genetik hastalıkların çoğunu tedavi edebilir. Yakın gelecekte bir tek genin mutasyonu sonucu ortaya çıkan bir çok genetik hastalık tedavi edilebilir.

Gen terapisi iki tipte olmaktadır. Bedensel ve eşey hücre öncülleri.
Somatik (bedensel) gen terapisinde bireydeki kırık genler onarılır. Tedavinin değeri bireyin ömrüyle sınırlıdır. Eşey hücre(germ line) gen terapisi ise daha tartışmalıdır. Çünkü bunda cinsiyet hücreleri onarıldığından düzeltilmiş gen sonraki nesillere (sonsuza kadar) aktarılmaya devam edecektir.

Genetik hastalıkların tedavisinde uzun ama iyi anlaşılmış bir yol izlenir. Önce belirli bir genetik hastalığın mağdurları bulunur. Daha sonra onların aile ağaçları gidilebildiği kadar eski nesillere doğru sabırla izlenir. Bu bireylerin genleri analiz edilerek arızalı olabilecek genin tam yeri tespit edilir. Daha sonra o genin sağlıklı bir versiyonu alınıp bir vektöre (genellikle zararsız bir virüs) sokulur ve sonra hastaya enjekte edilir. Virüs çabucak “iyi genleri” hastanın hücrelerine aktararak yayar ve bu şekilde hastanın hücrelerini arızalı genden kurtararak iyileştirir. 2001 yılına kadar dünyada 500′den fazla gen tedavi çalışması yürütülmeye başlanmıştı. . .

Ancak ilerleme yavaş oldu, elde edilen sonuçlar da karışıktı. Bir problem vücudun çoğu zaman “iyi geni” taşımakta olan bu zararsız virüsü tehlikeli görerek ona saldırması. Bu durum iyi genin etkilerini tersine çevirecek yan etkilere yol açar. Diğer problem de yeteri kadar virüsün hedef hücrelere iyi genleri doğru şekilde yerleştirmesinin mümkün olmaması. Bu durumda da vücut gerekli proteinden yeterince üretmeyi başaramaz.

Bu tür çeşitli komplikasyonlara karşın 2000 yılında Fransız bilim adamları SCID (ağır karma bağışıklık yetersizliği) gösteren (ve bu yetersizlikle doğmuş) çocukları iyileştirmeyi başardılar. Bazı SCID hastaların tüm ömürlerini steril plastik balonların içerisinde sürdürmeleri gerekir. Çünkü bağışıklık sistemleri olmadığından herhangi basit hastalık onlar için öldürücüdür. Yapılan genetik analizler tedaviden sonra bu hastaların gerçekten yeni geni kullanmaya başladıkları ve bu şekilde bağışıklık sistemlerinin çalışmaya başladığını gösterdi.

Başarılı uygulamalara karşın yenilgiler de oldu. 1999 yılında Pensilvanya Üniversitesinde bir hastanın gen terapisi sırasında ölmesi tıp camiasında bu tedavinin sorgulanmasına yol açtı. O sırada gen terapisi görmekte olan 1100 hastadan biriydi sadece. 2007 yılına kadar belirli bir SCID hastalığı tedavi edilmiş durumda olan 10 hastadan 4 tanesinde şiddetli bir yan etki olarak lösemi görüldü. Şu anda SCID için yapılan gen terapisiyle ilgili tüm araştırmalar kansere yol açabilen bir genin kazara tetiklenmesine yol açmamak üzerinde yoğunlaşmış durumdadır. Halen SCID hastalığının çeşitli varyasyonlarına sahip 17 hasta hem SCID hem de kanserden kurtarılmış durumdadır. Bunlar gen terapisinde şu ana kadar elde edilmiş en başarılı örnekler.

Gen terapisinin bir hedefi aslında kanser. Bilinen kanser türlerinin %50 kadarı arızalı bir gen p53 ‘e dayalı. Bu p53 geni uzun ve karmaşık. O yüzden çevre ve kimyasal faktörlere dayalı olarak arızalanması olasılığı yüksek oluyor. Halen yürütülen gen terapisi deneylerinin pek çoğu hastalara sağlıklı p53 geni aktarılması üzerine. Örneğin sigara içilmesi p53 geninin iyi bilinen 3 bölgesinde karakteristik bazı mutasyonlara yol açmaktadır. Günün birinde arızalı p53 geni değiştirilerek akciğer kanserinin belirli türlerinin tedavisi mümkün olabilir.

Bu alandaki ilerleme yavaş ama istikrarlı oldu. 2006 yılında Maryland’deki Milli Sağlık Enstitülerinin bilim insanları bir çeşit deri kanseri olan Metastatik Melanoma’yı (öldürücü T hücrelerini özellikle kanser hücrelerini öldürenleri ile değiştirerek) başarıyla tedavi edebildiler. Bu çalışma gen terapisinin bir çeşit kanserin tedavisinde başarılı olarak kullanılabileceğini gösteren ilk örnektir. 2007 yılında da Londra’daki Moorfields Göz Hastanesi ve Üniversite Koleji doktorları ırsi ya da genetik olarak geçen (RPE65 genindeki mutasyonlar nedeniyle ortaya çıkan) Leber’in konjenital amarozu hastalığında gen terapisi uygulayarak kısmi görme kazanımı elde edilmiş.

Bu arada bazı çiftler gen terapisini beklemek yerine kendi genetik miraslarını kendileri kontrol altına almaya çalışmaktalar. Tüpte (in Vitro) döllenme kullanarak bir çift 5-6 döllenmiş embriyo elde edebilir. Bunların her biri belirli bir genelik hastalık yönünden test edilip içlerinde hastalık taşımayanı hangisi ise o seçilerek rahme yerleştirilebilir. Bu yolla pahalı gen terapisi yöntemleri kullanılmadan da genetik hastalıklar yok edilebilir. Halen Brooklyn’de yaşayan ve Tay-Sachs hastalığı taşıma riski yüksek olan ortodoks museviler tarafından bu yönteme rağbet edilmektedir.

Bu yüzyıl boyunca muhtemelen ölümcül olmaya devam edeceği anlaşılan bir hastalık kanserdir.

 

KANSERLE BİRLİKTE YAŞAMAK

1971 yılında ABD başkanı Richard Nixon büyük bir tantana ve propaganda ile kansere karşı resmi bir savaş açmıştı. Bu hastalığa karşı eğer yeterli para tahsisi yapılırsa kısa sürede bir tedavi şeklinin bulunabileceğini düşünüyordu. Üzerinden tam kırk yıl ve 200 milyar dolar harcama geçmesine karşın bugün halen kanser ABD’deki ikinci en önemli ölüm nedenidir. Kanser dolayısıyla ölümlerin 1950 ile 2005 yılları arasında (yaş ve diğer faktörlerle ilgili düzeltmeler yapıldıktan sonra ) sadece %5 azaldığını görmekteyiz. Sadece 2011 yılı içinde 562bin ABD vatandaşının kanserden öleceği hesaplanmaktadır. Yani her gün 1000′den fazla kişi ölecektir. Bu hastalığın birkaç türüyle ilgili ölümler azalmıştır, ama diğer türlerde ölüm oranları hala inatla ayni düzeyini sürdürmektedir. Halen uygulanan dokularını zehirleme, dilme, enerji yükleme gibi şekillerdeki kanser tedavisi yöntemleri hastaların gözyaşlarını arttırmakta ve hastalığın mı yoksa tedavinin mi daha kötü olduğunu düşünmelerine yol açmaktadır.

Geriye doğru dönüp baktığımızda neyin yanlış gittiğini görebiliriz. Genetik mühendisliği devriminin ortaya çıktığı 1971′de kanserin nedenleri tam bir sır idi. Şimdi ise çoğu bilim adamı kanserin esas olarak genlerimizin bir hastalığı olduğunu bilmektedir. İster bir virüse, radyasyona, kimyevi maddeye maruz kalma ya da tamamen şans eseri olsun kanser esas olarak dört veya daha fazla genimizde ortaya çıkan ve normal bir hücrenin “ölmeyi unutmasına” yol açan mutasyonların sonucudur. Hücre kendi üremesi üzerindeki kontrolunu kaybederek sınırsız bir halde üremeye geçer ve sonuçta hastayı öldürür.

Hastalığın ortaya çıkması için dört veya daha fazla genin dizilimlerinde arızalar ortaya çıkmasının gerektiği gerçeği ölümün neden ilk arızadan onlarca yıl sonra gerçekleştiğini açıklamaktadır. Örneğin çocukken vücudunuzun bir yerinde şiddetli bir güneş yanığı olmuş olabilir. Ondan onlarca yıl sonra ayni bölgede bir cilt kanseri ortaya çıkabilir. Bunun anlamı hücrenin kanserleşmesi için gereken diğer mutasyonların oluşmasının o kadar vakit almasıdır.

Kanser genlerinin en az iki ana tipi var. Onkogenler ve Tümör bastırıcılar. Bunların işlevi arabadaki gaz ve fren pedalları gibidir. Onkogen bir aracın basılı kalan gaz pedalı gibi hücrenin kontrolsuz ve sınırsız bir şekilde çoğalmasına yol açar. Tümör bastırıcı ise fren gibi hareket eder. Durdurmaya yarar. O arızalandığında hücre durdurulamayan bir araba gibi olur.

Kanser genom projesi çoğu kanserin gen dizilimini bulmayı amaçlamaktadır. Her kanser insan genomlarının dizilmesini gerektirdiğinden bu projenin ilk İnsan Genomu Projesi’nden ve Pensilvanya Üniversitesi’nden yüzlerce kat daha iddialı olduğu açık.

Kanser Genom Projesinin beklenen ilk neticelerinden bir kısmı 2009 yılında deri ve akciğer kanserlerine ilişkin olarak açıklandı. Sonuçlar ürkütücüydü. Wellcome Trust Sanger Enstitüsünden Mike Stratton şöyle açıkladı. “Bugün gördüklerimiz kansere bakış açımızı tamamen değiştirecek. Şimdiye kadar hiçbir zaman kanseri şimdiki açıklıkla görememiştik.

Akciğer kanserinin hücrelerinde şaşırtıcı 23,000 kadar ayrı mutasyon bulunuyor. Melanomda ise 33,000. Bu mesela tipik bir sıgara içicisinin içtiği her 15 sigara için bir mutasyon oluştuğunu göstermektedir. (Akciğer kanseri halen dünyada (çoğu sigara içmekten) her yıl 1 milyon kadar insanı öldürmektedir.)

Projenin hedefi 100′den fazla türü olan kanserin bütün türlerini genetik olarak analiz edebilmek. Vücutta çok doku çeşidi var ve bunların her biri de kanser olabilir. Ayrıca her doku için birçok kanser tipi bulunuyor, ve her kanser tipinin de kaynağı olan onbinlerce mutasyon var. Her kanserin onbinlerce mutasyonla ortaya çıkması yüzünden tam olarak bu mutasyonlardan hangilerinin hücre mekanizmasının sapıtmasına yol açtığını bulup izole etmek onlarca yıl alacak. .Bilim adamları çeşitli kanserler için tedavi metotları geliştirmekteler. Ancak hepsi için bir tedavi diye birşey yok. Çünkü kanser hastalığının kendisi birçok hastalığın koleksiyonu gibi birşey.

Kolon kanseri


Yeni terapi ve tedaviler pazara girmeye devam edecek. Hepsi kanserin moleküler ve genetik kökenlerine inmeyi hedefliyor. Bunlar arasında en ümit vadedenler şunlar;

  • Antianjiyogenez, yani tümörün kan ikmalini (beslenmesini) keserek büyümesini durdurmak
  • Doğrudan kanser hücrelerini hedefleyen (akıllı bomba gibi davranan) nanopartiküller kullanmak
  • Gen terapisi, özellikle p53 geni için
  • Kanser hücrelerini hedefleyen yeni ilaçlar
  • Rahim kanserine yol açabilen insan papilloma virüsü (HPV) gibi virüslere karşı yeni aşılar
  •  

    Maalesef kanser için sihirli bir kurşun bulmamız pek olası değil. Daha çok her seferinde bir adım ileri giden tedaviler söz konusu olacak. Ölüm oranlarındaki gerçek azalma ise etrafımızda bizi sürekli kanser hücreleri yönünden tarayan ve tümör oluşumundan çok önce uyaran DNA çiplerinin yaygınlaşması sayesinde olacak.

    Nobel ödüllü David Baltimore şunu söylüyor. “Kanser geliştirdiğimiz tedavilerle sürekli savaşan bizi sürekli halde savaşta tutan bir hücreler ordusudur”.

    Yorum gönder

    Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.