İnsan – Bir İnsan Yaşamı

Zeitgeist / Denemeler | Max Stirner | Ağustos 23, 2015 at 2:21 pm


İnsan için en yüce varlık yine insandır, der Feuerbach.
İnsan daha yeni keşfedildi, der Bruno Bauer.
Öyleyse, bu en yüce varlığı ve bu en yeni buluşu yakından inceleyelim.

Bir insan, dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren, diğer insanlarla birlikte oyun zarları gibi oraya buraya çalkalanıp durduğu keşmekeşin içinde kendini bulmaya ve kendini kazanmaya çalışır.

Fakat çocukla temas eden her şey bir bir onun müdahalelerine direnir ve kendi varoluşunda ısrar eder.
Demek ki, her şey kendini korumaya çalıştığı ve diğerleriyle, sürekli çatışma içinde olduğundan, bu kendini kabul ettirme mücadelesi kaçınılmazdır.

Barış simgesi olarak bildiğimiz şu güvercin milletinin bile aslında meğer ne kadar kavgacı ruhlu olduklarını görüp şaşırabilirsiniz. Herkese yetecek kadar bol yem bulunan bir mevkide bile (belki de orayı ilk keşfedenin kendisi olduğu zehabıyla) yanına gelen ilk hemcinsine saldıran başını eğip onun da yemesine izin vermeyen bir güvercini gördüğünüzde ne düşünürsünüz?. Mülkiyet duygusu belki hüküm kurma arzusu. Demek ki, ''her şey her canlı kendini korumaya çalıştığı ve diğerleriyle, sürekli çatışma içinde olduğundan, bu kendini kabul ettirme mücadelesi kaçınılmazdır'' denilebilir. Belki.. Olabilir.. Ama bu çatışmanın illaki galip gelen tarafı ''efendi'', mağlup tarafı da ''tebaa'' haline getireceği nasıl söylenebilir?. Kimsenin kimseye efendi/tebaa olmadığı bir sosyal düzen pekala mümkün olabilmeli değil midir? Doğada kendi hemcinsleri üzerinde tam bir hükumranlık kurabilen başka herhangi canlı türü var ki?


Galip gelmek ya da mağlup olmak –mücadelenin kaderi bu iki değişken durum arasında gider gelir. Galip gelen taraf efendi, mağlup taraf ise tebaa olacaktır; ilki, hükümranlığını ve “hükümranlık haklarını” kullanır, ikincisi de, korkuyla karışık bir saygı ve hürmetle “tebaa olmanın yükümlülüklerini” yerine getirir.

Ancak her iki taraf da artık birbirine düşmandır ve sürekli birbirini kollar. Her biri diğerinin zayıf tarafını yakalamak için pusuya yatar; çocuklar anne-babalarının, anne-baba da çocuklanın zayıf taraflarını (örneğin korkularını) kollar, sonunda ya kızılcık sopası insanın üstesinden gelir ya da insan kızılcık sopasının.

Çocukluk çağında özgürleşme, şeylerin özünü ya da “arkasında yatanları “ görmeye çalışma şeklinde seyreder; işte bu nedenle kimseye fark ettirmeden herkesin zayıflıklarını öğrenmeye çalışırız ki, bu konuda çocuklar yanılmaz bir içgüdüye sahiptir: elimize geçirdiğimiz şeyleri kırıp dökmekten, kuytu köşelere atılmış şeyleri kolaçan etmekten, üzeri örtülmüş ve bizden saklanmış şeylerin peşine düşmekten ve amaca ulaşmak için her yolu denemekten bu kadar hoşlanmamızın nedeni de budur. Eğer aradığımızı bulursak, bilmek istediğimizi öğrenirsek, kendimizi güvencede hissederiz; örneğin inadımız karşısında kızılcık sopasının güçsüz kaldığını fark edersek, artık ondan korkmayız, ondan korkmak için “fazla büyümüşüzdür” .

Kızılcık sopasının gerisinde ondan daha güçlü olan inatçılığımız, o inatçı cesaretimiz boy gösterir. Yavaş yavaş bize gizemli ve tekinsiz görünen her şeyin arka yüzünü görmeye başlarız: İçimize tekinsiz bir korku salan kızılcık sopasının, babamızın çatık kaşlarının ve benzeri pek çok şeyin ardında kendi ruh dinginliğimizi –yani, sarsılmazlığımızı, korkusuzluğumuzu, karşı koyma gücümüzü, üstünlüğümüzü ve yenilmezliğimizi buluruz. Bir zamanlar içimize korku ve ürkeklik salan şeyden çekinerek geri adım atmayız, tam tersine cesaretimizi toplarız. Her şeyin ardında kendi cesaretimizi, üstünlüğümüzü fark ederiz: üstlerimizin ya da anne ve babamızın sert buyruğunun ardında bizim cesur arzumuz veya onları zekâmızla alt etmemize yarayan kurnazlığımız boy gösterir. Böylece Biz kendimizi duyumsadıkça, önceleri Bize aşılmaz görünen sorunlar gözümüzde küçülür. Bizim bu kurnazlığımız, zekâmız, cesaretimiz, direnişimiz nedir peki? Elbette ki Tin’dir !

Epeyce uzun bir süre, sonraları nefesimizi kesecek bir mücadeleden muaf kalırız, akla karşı yürütülen mücadeleden. Çocukluğumuzun en güzel günleri, akılla mücadele etme ihtiyacı duymadan geçer. Aklı hiç umursamayız, onunla ilgilenmeyiz ve onu benimsemeyiz, yani akılcı davranmayız. İkna yoluyla bize hiçbir şeyi kabul ettiremezler, ileri sürülen nedenlere, ilkelere kulaklarımızı tıkarız. Ama gönül okşamalar, cezalandırmalar ve benzer davranışlar karşısında direncimizi korumamız güçleşir.

Akla karşı yürütülen yıpratıcı ölüm kalım mücadelesi ancak daha sonraları devreye girerek ve yeni bir dönemi başlatır. Oysa çocuklukta fazla kafa yormadan hoplaya zıplaya oynarız.

İnsanın kendini ilk kez keşfetmesi, tanrısallığı, yani tekinsizliği, hayaleti, “üstün güçleri” ilk kez tanrılardan arındırması “tin” diye adlandırılır. Taptaze gençlik duygumuz, bu benlik duygumuz artık hiçbir şeyden etkilenmemize izin vermez. Bundan böyle dünya, gözümüzde tüm itibarını kaybetmiştir, çünkü Biz ondan üstünüz, Biz tinin ta kendisiyiz.

İşte ancak o zaman, bugüne kadar dünyaya tin ile değil, sadece boş gözlerle baktığımızı anlarız.

Kudretimizi ilk önce doğa güçleri üzerinde sınarız. Anne babamız da Bizi bir doğa gücü gibi etkiler; ama daha sonra bizden anne babamızı terk etmemiz, bütün doğa güçlerine paramparça edilmiş gözüyle bakmamız beklenir. Artık onların üstesinden gelinmiştir. Akılcı, yani “entelektüel” insanlar için aile bir doğa gücü değildir; anne baba, kardeşler ve diğer aile üyelerinden bir kopuş kendini gösterir. Eğer bu kişiler entelektüel, akılcı güçler olarak “yeniden doğarlarsa” , artık önceden oldukları şey değildirler kesinlikle.

Genç insan, sadece anne-babanın değil, bütün insanların üstesinden gelir: Artık kimse ona bir engel oluşturmaz ve onun tarafından dikkate alınmaz, çünkü artık düsturu şudur: İnsanlardan çok Tanrı’nın buyruğuna uymak gerekir.

Bu ulvi bakış açısından bütün “dünyevi” olgular gözden düşer ve uzaklara çekilir, çünkü artık semavi bir bakış açısı kazanılmıştır.

Kişinin tavrı bundan sonra tamamen tersine döner. Genç insan entelektüel bit tutum takınır; oysa henüz küçük bir çocukken, entelektüel gücünü duyumsamamış olduğundan onu devreye sokmaksızın, öğrenerek büyümüştür. Genç insan, şeyleri kavramaya uğraşmaz; örneğin tarihi verileri ezberlemeye değil, şeylerin içindeki saklı düşünceleri, yani örneğin tarihin tinini kavramaya çalışır. Oysa çocuk, bağlantıları anlasa da fikirleri, tini kavrayamaz; bu nedenle de öğrenilebilen her şeyi apriorik ve teorik bir yöntem izlemeden, yani fikirlerin peşine düşmeden ardı ardına dizer.

İnsan çocukluğunda dünya yasalarına direnmenin üstesinden gelmek zorundayken, şimdi de niyet ettiği her şeyde tinin, aklın, kendi vicdanının itirazına toslar. Vicdanımız Bize “bu akla aykırıdır, Hıristiyanlığa ters düşer, vatanseverliğe sığmaz” gibi uyarılarla seslenir ve Bizi korkutarak geri adım atmaya zorlar. –Artık Biz Eumenides’in öcünden, Poseidon’un gazabından, gizli şeyleri bile görebilen Tanrı’dan ve babamızın kızılcık sopasından değil, kendi vicdanımızdan korkarız.

Böylece Kendi düşüncelerimizin “izinden gider”, onların emirlerine itaat ederiz; tıpkı daha önce anne babamızın, başka insanların emirlerine itaat ettiğimiz gibi… Edimlerimiz, nasıl çocukluğumuzda anne babamızın emirleriyle belirlendiyse, şimdi de düşüncelerimizle (fikir, tasavvur ve inançlarımızla) belirlenecektir.

Gerçi çocukken de düşünürdük, fakat o düşüncelerimiz elle tutulmayan, soyut, mutlak düşünceler değildi; DÜŞÜNCEDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLLERDİ, kendine özgü bir cennet, mantıklı düşüncelerden oluşan salt bir düşünce evreni değillerdi.

Tam tersine, o düşüncelerimiz bir mesele üzerine düşüncelerdi; o şey şöyle veya böyle diye düşünürdük. Örneğin, gördüğümüz şu dünyayı Tanrı yarattı diye düşünürdük: ama Tanrılığın derinlikleri üzerine düşünmezdik (“onu irdelemezdik”}. Bir mesele hakkında “Bu meselenin hakikati budur” diye düşünürdük; ama “hakikat” üzerine düşünmez ve bu kavramları “Tanrı hakikatin ta kendisidir” gibi bir cümle halinde bir araya getirmezdik. “Hakikatin ta kendisi olan Tanrı’nın derinliklerine” dalmazdık. Pilatus, “hakikat nedir?” gibi salt mantıksal, yani teolojik sorularla oyalanmamakla birlikte, aslında münferit durumlarda “bir meselenin hakikatini araştırmak”, yani meselenin hakiki olup olmadığını saptamakta da tereddüt etmemiştir.

Bir meseleye bağlı olan herhangi bir düşünce, henüz salt düşünce, mutlak düşünce değildir.

Salt düşünceyi gün ışığına çıkarmak ya da onun peşini bırakmamak bir gençlik hevesidir ve hakikat, özgürlük, insanlık, insan, vb. gibi düşün dünyasının bütün parlak öğeleri gençlerin ruhunu aydınlatır, coşturur.

Ama tin her şeyin özü olarak kabul edildi mi, bu kez de tinin yoksulluğuyla zenginliği arasında bir ayrım gözetilir, bu ikisi aynı şey değildir, bu nedenle insan tinden yana zenginleşmeye çalışır. Tin kendi krallığını kurmak için genişlemek ister, az önce dize getirilmiş bu dünyaya ait olmayan bir krallık. Böylece her şeyin içinde her şey olmayı özler; başka bir deyişle, her ne kadar Ben tin isem de henüz tamamlanmış tin değilim, o mükemmel tine ulaşmak için çaba göstermeliyim.

Ama böylece Ben, daha az önce tinsel bir varlık olduğumun farkına vardığım an, Bana ait olmayan, o uzaktaki Kendimin mükemmel tini önünde eğilerek ve kendi boşluğumu duyumsayarak Kendimi yeniden kaybediyorum.

Gerçi her şey tine bağlıdır. Ama acaba her tin “doğru” tin midir? Doğru ve hakiki tin ideal tindir, yani “Kutsal Tin”dir,” O ne Senin ne de Benim tinimdir, bilâkis ideal, uhrevi bir tindir, “Tanrı”dır. “Tanrı, tindir” ve “Göklerdeki Babamız, onu kendisinden dileyenlere bağışlar”.

Yetişkin adamın yeniyetme gençten farkı; dünyaya kötülükler vehmetmek, onu düzeltmeyi, yani kafasındaki ideale göre tasarlamayı istemek yerine, onu olduğu gibi kabul etmesidir; insanın dünyayı idealleri değil, çıkarları doğrultusunda işlemesi gerektiği düşüncesi yetişkin adamda pekişir.

İnsan kendini salt tin olarak gördüğü ve –örneğin genç bir adama, “bedensel yaşamını” bir hiç için, gülünç bir gurur kırılması meselesi yüzünden kolayca harcatacak şekilde— tin olmayı hayatının mihenk taşı haline getirdiği sürece, hatta günün birinde sadece bir etki alanı bulunduğu takdirde gerçekleştirebilmeyi umduğu fikir ve düşüncelere sahip olduğu sürece; şimdilik yalnızca idealler, eyleme dökülmemiş fikir veya düşüncelerden öteye geçememiş demektir.

Ne zaman ki insan kendi bedenselliğini gerçekten sevebilir ve kendinden, yaşamından ve bedeninden zevk alabilirse –ki buna da sadece erkeğin olgunluk döneminde rastlanır— ancak işte o zaman kişisel ya da egoistçe bir çıkara sahip olur, başka bir deyişle sadece tinimize değil, aynı zamanda erkeğin bedenini tatmin etmeye yönelik de bencilce bir çıkara. Yetişkin bir erkeği bir delikanlı ile karşılaştırın! Yetişkin insan Size daha katı, daha hoşgörüsüz, daha bencil görünmez mi? Bu onun daha kötü olduğu anlamına mı gelir? Siz, hayır o sadece daha kararlı ya da –nasıl ifade edersiniz bilemiyorum- daha “becerikli” biri olmuştur diyeceksiniz. Fakat burada önemli olan şudur: Yetişkin adam, genç delikanlıya kıyasla daha ben-merkezci davranır, oysa delikanlı kendi dışındaki şeyler için, örneğin Tanrı, vatan ve benzerleri için heyecana, coşkuya kapılan bir “hayalperest”tir.


Demek ki yetişkin insan ikinci kez kendini bulmuştur, Genç delikanlı kendini tin olarak keşfetmiş, sonra da tümel tin, mükemmel, kutsal tin, insanlar, insanlık, kısacası her türlü ideal içinde kendini kaybetmiştir. Yetişkin insan ise kendini ete kemiğe bürünmüş tin olarak yeniden bulur.

Çocukların ilgi alanları tinsellik dışı konulara yöneliktir, düşünce ve fikirden yoksundur. Gençler, sadece tinsel konulara ilgi duyarlar, yetişkin insan ise, elle tutulur, bedensel, kişisel ve egoistçe konularla ilgilenir.

Eğer küçük çocuk meşgul olacağı bir nesneye sahip değilse, can sıkıntısı duyar, çünkü o henüz kendisiyle meşgul olmayı bilmez. Bunun tam tersine genç adam, eline verilen nesneyi bir kenara atar, çünkü bu nesneden doğan bir takım düşüncelere kaptırır kendini. Düşünceleriyle, hayalleriyle uğraşır, zihnini çalıştırır ya da denebilir ki “tini meşguldür”.

Genç adam, tinsellik dışı her şeyi “yüzeysel” diye adlandırarak küçümser. Yine de en basit yüzeyselliklere (örneğin laubali davranışlar veya başka formalitelere} saplanıp kalıyorsa, bunun nedeni, bunlarda tini keşfetmesidir, yani bu tür davranışların onun için simgesel bir anlamı vardır.

Max Stirner adıyla bildiğimiz Alman filozof Johann Kaspar Schmidt (1806 – 1856) nihilizm(yokçuluk), egzistansiyalizm (varoluşçuluk), postmodernizm ve anarşizm (özellikle de bireyci anarşizm) düşüncelerinin en önde gelen bir kişisi olarak bilinir. Bu makalenin tamamı (resimler ve altyazıları hariç) onun 1844'de yayınlanan ''Der Einzige und sein Eigentum'' isimli en dikkat çekici eserinin ''Biricik ve Mülkiyeti'' adıyla Eylül 2013'de yayınlanan türkçesinden alınmıştır.


Şeylerin ötesinde Kendimi –hem de bir tin olarak- bulduğum gibi, daha sonra düşüncelerin ötesinde de –onların yaratıcısı ve maliki olarak- Kendimi bulmalıyım. Tin döneminde düşüncelerim, onları doğuran başımın üstünden aşıp ötelere geçmişti. Sanki ateşler içinde sayıklıyormuşum gibi düşüncelerim etrafımı kuşatıp, beni ürkütücü güçleriyle sarsıyorlardı. Düşünceler kendiliklerinden ete kemiğe bürünmüşler. Tanrı, imparator, Papa, vatan gibi hayaletlere dönüşmüşlerdi. Onların bedenselliğini ortadan kaldırmam, onları kendiminkinin içine almam anlamına gelecektir ve bu da “sadece Ben bedenselim” demek olacaktır. Böylece dünyayı, benim için ifade ettiği anlamıyla kabul etmiş olurum. O Bana aittir, Benim mülkümdür”: Ben her şeyi kendimle bağlantılı düşünürüm.

Ben bir tin olarak dünyayı küçümseyip kendimden uzaklaştırdığım gibi, bir mülk sahibi olarak hayaletleri ya da fikirleri de, kendi “batıllıkları” içine itip öylece uzaklaştırırım. Artık onlar bana egemen olamazlar, tıpkı hiçbir “dünyevi gücün” tin üzerinde egemen olamayacağı gibi.

Başlangıçta çocuk, gerçekçi bir yaklaşımla bu dünyanın şeylerine bağlıdır, giderek her şeyin arkasında saklı olanı keşfetmeyi başarır. Genç delikanlı ise idealisttir, düşünceler onu heyecanlandırır, coşturur, ta ki kendini yetiştirip erişkin olana dek. Yetişkin insana gelince o, nesneleri ve düşünceleri keyfince kullanır ve bir egoist olarak kişisel ilgi ve çıkarını her şeyin üstünde tutar. Ya yaşlı adamın durumu nedir? Yaşlandığımda bunlardan söz edecek çok zamanım olacaktır.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.