Eklan

Hikayeler / İnsanlık Halleri | Tanıl Ünlü | Haziran 4, 2011 at 3:46 pm

I.

13 Mart 1591′de Saadi Hanedanı ile Songhay Kralı arasında gerçekleşen Tondibi savaşı, Songhay’ların sonunu getirdi. Savaşın bir diğer neticesi olarak Taghaza terk edildi, o zamandan bu yana tuz 150 kilometre güneyde Taoudenni’den çıkarılır oldu. Tuz oradan kervanlarla kuş bakışı 661 kilometre uzaktaki Timbuktu’ya taşınır, Timbuktu’dan da tüm Afrika’ya. Kasım ortasında Taoudenni’ye doğru yola çıkan kervanlar, en geç Mart başında geri dönerler. Yılın ılıman yarısıyla sınırlıdır bu yolculuklar, Taoudenni’de yılın kalan yarısında sıcaklıklar 60 dereceyi aşar doğaya meydan okumak akıl karı değildir ne de olsa.

Ajene, Bellah kabilesinden bir éklan, bir köle. Ömrü boyunca tuz taşıyan kervanlarda Tuareg beyine hizmet etti. Ajene ne Tondibi savaşını bilir, ne Songhay’ları, ne Timbuktu’dan Taoudenni’nin uzaklığını, ne de Azalay yolu boyunca Sahara çölünü kaç kez yürüyerek geçtiğini. Fazla düşünceye, hatta fazla kelimeye bile gerek onun dünyasında . Azalay’ın hem kervanın geçtiği güzergahın adı, hem de o yolu kat etme eyleminin adı oluşu gibi.

Ama bu sefer yolculuk her zamankinden zor geçecek, Ajene bunu iyi biliyor. Beyi Timbuktu’da, sözünü dinlemekle yükümlü olduğu yaşlı kadınların yanında fazla uzun süre kaldı. İçinde uyuyan öfke yılanından haddinden çok biriktirdi. Kervanın hazırlıkları geciktikçe, hem anasından, hem de büyük anasından işittiği her azar, yaşlı kadınlara veremediği her cevap, gelecekte dökeceği kan olarak içinde birikti. Keskin hançeri ve kontrolsüz sinirleri bilendikçe bilendi.

Ajene çöl sıcağını ayaklarında hissederek ilerlerken, zorlu geçen son günleri hatırlıyor: Yola çıkmalarından o yana sadece on iki gün geçmişti. Bir kum fırtınası atlattıkları bu günlerde Tuareg beyi toplam dokuz erkek kölesini kaybetmişti, fakat bundan fazla da etkilenmişe benzemiyordu. Kölelerin dördü kum fırtınası sırasında kaybolmuş, ikisi o gün giriştikleri yağma sırasında öldürülmüş, üçü ise yolda geciktikleri, kendilerinden istenenleri yeterince hızlı yerine getirmedikleri gibi bahanelerle beyin kendisi tarafından öldürülmüştü.

Ajene, Tuareg beyinin öfke nöbetlerine alışıktı. Diğer kölelere korku salmak için her yolculukta bir, kimi zaman iki köleyi öldürürdü beyi. Bu yolculukta üç köleyi öldürmesi, şehirde geçen o uzunca bekleyişin neticesiydi.

Kimi Tuareg beylerinin gözünde köleler bir değer taşır, servetlerinin önemli bir parçası sayılırdı. Bu yüzden hayatları korunur, hatta her türlü ihtiyaçları aksatmadan karşılanırdı. Şüphesiz akıllı ve malının kıymetini bilen beyler de vardı bir yerlerde.

Ama Ajene’nin beyine ne dert! Erkek bir köle bir devenin yarısı kadar bile değerli değildi ve bey şüphesiz malını hoyratça kullanan, zengin bir adamdı.

Tuareg beyi kadın kölelerine o kadar kolay kıyamazdı oysa. Kafası hesaba çok iyi ermese de,bir kadın kölenin erkek köleden daha değerli olduğunu bilirdi. Sıradan bir kadın köle bile en az üçte bir oranında daha fazla fiyata satılırdı pazarda. Güzel bir kadın köle ise kimi zaman erkek kölelerin üç dört katı değerdeydi. Hele genç, dans etmesini bilen bir kadın köle en az birkaç bin dinar ederdi. O paraya nerden baksan, en az bir düzine deve alındığını bilen beyi, yağmaladığı diğer kervanlarda eline kadın köle geçerse, gelecek paradan ayrı bir keyif duyardı.

Bey yolculuğa çıkmadan kervana otuz kadar fazladan köle aldı, o gün yolda gerçekleştirdiği baskın ile bir diğer kervandan mal ve yeni erkek köleler ekledi kervanına. Bey açısından hepsinden önemlisi, düşündükçe yüreğini hoplatan genç bir kadın köle de vardı ganimetin içinde. Sonuçta birkaç saatliğine de olsa, beyin öfke nöbetleri geçmişe benziyordu.

II.

Köleler dağınık bir biçimde on üç develi kervanın etrafında yürüyor. Sıcaklık kısmen örtülmemiş ciltleri, kuru hava ciğerleri yakıyor. Kiminin ayak parmakları, ayaklarındaki ilkel sandallardan taşıp çöl kumuna, taşlara çarpmaktan yaralar içinde. Ama siyah bedenleri en zorlu şartlara dayanıyor. Dayanamayanlarsa yitip gidiyor çölde.

Tuareg beyi, en az bin yıl kadar önce kuzeyden sürülen ataları kadar dayanıksız çöl şartlarına. Bin yıl çöle uyum sağlamak için çok kısa bir zaman. Açıkça renkli gözlerini yakıcı parlak ışıktan, hassas ciğerlerini kum fırtınalarından koruyan çift katlı mavi peçesi, uzun yolları kısaltan devesi, ikisini birlikte yanında taşıdığı için ona karşı konulmaz bir güç veren kısa telek hançeri ve uzun, ucu kıvrık Takuba kılıcı olmadan hiçbir üstünlüğü yok yerlilerden.

Sürekli hareket halinde olmaları her türlü sosyal ve politik örgütlenmelerini yitirmelerine sebep olan kavmi için, yağma ve hırsızlık, en az ticaret kadar, hatta ticaretten de önemli bir uğraş. Tuaregler tarım ve el işçiliğini hor görür, Sahara çölündeki ticareti ellerinde tutar ve karşılarına çıkan diğer milletlerin kervanlarını yağmalarlar. Yağmalanacak bir şey bulamadıklarında birbirlerini soyarlar.

Kabul gören tek kanun, güçlünün kanunu. Güç ise belindeki hançere hızla davranmak, çekinmeden sallamaktan ibaret.

Ajene biliyor ki şehirde olduklarında kölelerine kötü davranan Tuareg beyleri hakkında kötü düşünülür. Hatta efendisinin kötü davranışları canına tak eden bir köle, eğer başka bir beyin devesinin kulağını kesecek olursa, sahibi devenin kulağına karşılık köleyi diğer beye vermek zorunda kalır, bu da beylerin kölelerine karşı belli sınırlar içinde davranmalarını sağlar.

Ama çölün ortasında, tek bir bey ve onun genç akrabalarından oluşan bir kervanda, ne devesinin kulağı kesilebilecek bir başka bey var, ne de Tuareg beylerinin ünlü öfke nöbetleri sırasında kölelerini çekinmeden bıçaklamaları geleneğinin değişeceği.

Bir kölenin ölmesi, binlerce kilometre yolun aşıldığı yolculuklarda üstünde durulması gerekmeyecek kadar önemsiz bir konu. Her yıl 8-10 bin köle susuzluk, açlık, yorgunluk ve hastalıktan dolayı zorlu çöl yolculuklarında ölüyor. O yüzden Tuareg beyleri, köle ticaretinde ustalaşmış Fulaniler ile girdikleri savaşlarda, onların kölelerini ele geçirerek saflarını sağlamlaştırır.

III.

Develerin ağır, ama ritmini kaybetmeyen adımlarına kaptırdı kendini Ajene, yürüyor. Geçirdiği zorlu yaşamı düşünüyor. Bir köle çocuğu olarak doğmuş, geleneğe uygun olarak tüm yaşamını köle olarak geçirmişti.

Çocukken bir gün babasına neden köle olmaları gerektiğini sormuştu. Daha açık renkli Tuaregler, berberiler ve Arapların da onlar gibi iki eli, iki ayağı vardı. Hatta Fulaniler onlar gibi simsiyahtı. Neden onlara hizmet etmek zorundaydılar?

“Olorun’un, Gök Tanrısının buyruğu” demişti babası. Başka da bir şey dememişti.

Çok yıllar geçmişti bu konuşmanın üstünden. Babası, Ajene kadar çok görememişti güneşin doğuşunu, genç yaşında ateşlenmiş, göçüvermişti atalarının yanına.

Ajene ne kadar yaşlanmış olduğunu hatırladı. Artık kızgın güneşin altında daha fazla yürümek istemiyor. Gün boyunca bacakları ağrıyor, gece soğuğunda durmaksızın öksürüyor. Giderek güçsüzleşen vücudunun çöldeki uzun yürüyüşlere çok fazla dayanamayacağını biliyor.

Kaçıp gitmek, kurtulmak için büyük bir istek duyuyor. Ama kaçamaz, biliyor. Çok uzun yollar yürümüş, bir çok şehir görmüş olduğu halde, köle olarak alınıp satılmayacağı veya yollarda zalim bir bedevi tarafından öldürülmeyeceği bir yer bilmiyor. Hayatta kalmak için tek şansı efendisinin sözünden çıkmamak, yanından ayrılmamak.

Yaşıtı olan kölelerin çoğu çoktan ölmüş, kervanda onun yaşlarında bir tek köle kalmıştı: Çocukluk arkadaşı Guedado. Guedado’nun beyazlaşmaya başlayan saçları, gittikçe güçsüzleşen bacakları Ajene’ye gençliklerinde ne kadar güçlü olduklarını hatırlatıyor. Saatlerce koşabilir, en ağır yükleri kaldırır, efendilerinin verdiği en zor işleri neşeyle şakalaşarak yerine getirirlerdi.

IV.

Zihni bu düşüncelere dalmışken Guedado’nun yürüdüğü taraftan gelen seslerle irkildi. Henüz peçe takacağı yaşa gelmemiş bir genç Tuareg beyi devesini sürerken dikkatsiz davranmış, deveye bağlı heybelerden biri yere düşmüştü.

Guedado düşen heybeyi yeniden deveye bağlamak için o yana doğru koştu. Büyük ihtimalle o heybeyi deveye bağlayan o değildi, ama efendilerinin kızmaması için ilk öne atılan o oldu. Çuvalı tam deveye bağlamak üzereydi ki, koşarak oraya gelen Tuareg beyinin sırtına sapladığı hançerle vücudu kasıldı, acı dolu bir çığlık atarak yere kapaklandı.

Ajene, Guedado’nun yattığı yere doğru hızla koştu. Beyin elindeki hançerle ona doğru döndüğünü görünce yavaşladı. Aralarında birkaç metre vardı. Ajene kendini yere attı ve Guedado’nun yanına doğru süründü.

Bey çevresinde ayakta hiçbir köle kalmadığını fark edince, uzaklaştı yanlarından. Bağırarak, küfürler ederek korku salıyor, kölelere işlerini iyi yapmaları, mallarına zarar vermemeleri gerektiğini söylüyordu. Bir yandan yaşlı ve işe yaramaz bir köleden kurtulduğu için, diğer yandan yeni esir aldığı kölelere, özellikle de kadın köleye gücünü gösterdiği, gözdağı verdiği için kendinden hoşnuttu.

Bey ancak iyice uzaklaştıktan sonra Ajene yerde kıvranan arkadaşının yanına varabildi.

Guedado’nun yüzü acıyla kasılmış, nefes almaya çabalıyor. Nefes almaya çalıştıkça, göğsünün bir yanı şişmiyor, ağzından kanla karışık köpüklü bir sıvı boşalıyor. Konuşamıyor, sadece titriyor. Uzaktan birkaç köle onlara bakıyor, kimse yanlarına gelmeye cesaret edemiyor.

Guedado: İsminin anlamı gibi, kimsenin aramadığı adam.

V.

Ajene dostunun kısa bir süre sonra öleceğini biliyor. Ölümü yeterince iyi tanıyor.

“Ah dostum” dedi. Bir hiç uğruna öldürülen, bir hayvan kadar değer verilmeyen arkadaşının şefkatle elini tuttu, başının altına dizini koyarak daha rahat edeceğine inandığı bir biçimde yukarıya kaldırdı. Gözleri yaşla doldu. Kulağına eğildi ve bir şeyler fısıldadı.

Ancak Guedado son nefesini verdikten sonra Ajene kervanın onları bırakıp uzaklaştığını fark etti. Kimse onu çağırmaya gelmemişti. O artık yaşlı ve değersiz bir köleydi.

Geç kalmak, çölde kaybolmak Ajene’nin umurunda değildi. Ancak dostunun atalarının yanına huzur içinde ulaşması için gereken her şeyi yaptığına emin olduktan sonra yola koyuldu. Kervanın kumda henüz kaybolmamış izlerini takip etti. Kervana yetiştiğinde güneş batmak üzereydi.

Dinlenmek için durduklarında köleler hararetli bir çalışmaya koyuldular. Beylerin küçük çadırları küçük bir tepeye doğru kuruldu, ateş yakıldı, yiyecekler hazırlandı. Tuareg beylerinin yemekleri bittikten sonra köleler kendilerine yiyecek bir şeyler hazırladılar. Fazla bir şey yiyemedi Ajene. Başını yere koydu. Bir yorgunluk çöktü üstüne.

Köleler aralarında konuşuyor, kimileri şakalaşıyordu. Guedado’nun ölümü bir tek Ajene’yi etkilemiş gibiydi. Seslerini duyuyor, fakat konuştuklarını anlamıyordu. Ne zaman uyuyakaldığını bilmiyor.

VI.

Rüyasında Guedado’yu tekrar gördü. Her ikisi de çocukluk yaşlarındaydılar, köylerinin kenarında bir kaç ağacın altında birbirlerini kovalıyor, neşeyle oyun oynuyorlardı.

Ajene birden arkalarından yaklaşan tehlikeyi fark etti. Büyük vahşi bir hayvandı gelen, hayvanı görememişti, ama hissediyordu her an onlara daha da yaklaştığını. Arkadaşını kollarından yakaladı.

“Kaçmamız lazım Guedado” diye bağırdı. Guedado hiç korkmuşa benzemiyordu, bir hamlede kurtuldu ellerinden. Ajene korkuyla onu orada bırakarak koşmaya başladı. Arkasına dönüp bakmaya cesaret ettiğinde, Guedado’nun bembayaz dişlerinin tamamı görünecek bir biçimde güldüğünü fark etti. Kahkahalar atıyordu.

“Korkacak bir şey yok Ajene, neden korkuyorsun? Bak, ben hiç korkmuyorum.”

Arkasından yaklaşan dev yaratık o anda görünmez olmuştu.

Ter içinde uyandı Ajene. Uyumamış gibi yorgun hissediyordu kendini, oysa gece yarısı olmuş, bol yıldızlı gökyüzü tepelerinde belirmişti.

Ajene yattığı yerden kalktı, uykuya dalmış olan diğer kölelerin nefeslerini duymayacağı kadar uzaklaştı onlardan. Bir taşın üstüne oturdu ve gökyüzündeki yıldızlara baktı. Belki Olorun Guedado’nun bir yıldıza dönüşmesine izin vermişti bile.

İçini dolduran kederi dinledi. Nereye giderse gitsin esir olduğu düzeni kuranlara lanet etti, yaşamının beyhude geçişine binlerce kez lanet etti. Böyle olmak zorunda mıydı? Neden yapabileceği hiçbir şey yoktu? Neden en küçük bir umut bile yoktu?

Bir çığlık işitti. Arkasına döndüğünde esir alınan kızın Tuareg beyinin çadırından dışarı kaçtığını gördü. Bey peşinden yetişti ve bir hamlede kızı taşlara doğru savurdu. Acı dolu bir çığlık daha yankılandı. Bey, asla çıkarmadığı peçesi yüzünde, hafifçe önü açılmış kıyafetini toplamaya bile gerek görmeden kızı bileğinden tuttu, çadırına doğru sürükledi.

Ajene’nin içi öfkeyle doldu. Kızı beyin elinden kurtarmak, dostu Guedado’nun intikamını almak istiyordu. Yerde sivri bir taş gözüne çarptı. Sessizce çadıra doğru sürünebilir ve beyi gafil avlayabilirdi. Yaşlanmış olabilirdi, ama beyi öldürmeye yetecek kadar gücü vardı.

Planını uyguladıktan sonra olacaklardan korkmuyordu. Diğer beyler er veya geç onu bulacak ve öldüreceklerdi, ama ne önemi vardı bunun? Kaç yıllık ömrü kalmıştı ki? Kaç ay, hatta kaç hafta daha dayanacaktı ki bu zor çöl yolculuklarına? Bir fırsatını bulduğunda sudan bir gerekçeyle bey onu da öldürmekten çekinmeyecekti nasıl olsa. Bey onu öldürmeden, o beyi öldürmeliydi. Birkaç ay daha erken, ama bir işe yarayan, diğer kölelere ve beylere örnek olacak bir ölümden daha onurlu ne olabilirdi?

Sonra aklından geçenlerin anlamsızlığı zihninde belirdi. Ne beyin, ne de kendi ölümü bir şeyi değiştirmeyecekti. Ne Guedado geri gelecek, ne boşa harcanmış yaşamı değişecek, ne kölelerin, ne de beylerin düşüncelerinde bir değişiklik olacaktı. Köleler yine köle, efendiler yine efendi kalacaktı.

Köle kız başka bir beyin emrine verilecek, kısa bir süre sonra onun altına yatmaya başlayacaktı. Onun açısından hiçbir şey değişmese de, Ajene’nin ailesi açısından çok şey değişecek, beyler belki ibret olsun diye Ajene’nin ailesini, hatta bir ihtimal akrabalarını bile öldüreceklerdi.

Hiçbir şey daha iyiye gitmeyecek, hiç kimse kurtarılmayacak, hiç kimseyi uyandırmak mümkün olmayacaktı.

Ajene şiddet ile hiçbir şeyin değişemeyeceğini biliyor. Önce güç ve öfkenin tek belirleyici olduğu düzenin değişmesi gerekli. Ne kadar asil sebepler arkasına iliştirilecek olsa da birbirine zarar vermenin, savunulabilir bir yanı olamazdı. Zarar veren, her zaman haksızdı. Ne kadar kötü olurlarsa olsun, bir insanı öldürmekle hiçbir şey daha iyiye gidemezdi. Zamanı gelmeden hiç kimse yerleşmiş gelenek ve inanışların insanlığa düşman, saçma, kötü olduğunu görmeyecekti.

Çölden esen bir rüzgar ona Tuareg beyinin hızlı soluk alış verişlerini ve genç kızın inlemelerini getirdi. Sesler giderek Guedado’nun rüyasındaki kahkahalarına benzer bir hal aldı. Yeniden arkadaşının rüyasında ettiği gizemli sözleri hatırladı:

“Korkacak bir şey yok Ajene, neden korkuyorsun?”

Tüm gerçeklik, olduğu şekliyle zihninde kabul edilebilir bir hal aldı.

Bir kez daha yıldızlara baktı Ajene. Oradan birilerinin, kim bilir belki atalarının, belki de daha doğmamış çocuklarının onun yaşamını izlediklerini hayal etti. Onun hatalarından, beyin hatalarından, diğer insanların hatalarından bir şeyler öğrendiklerini, bilginin ve bilgeliğin tüm insanlığa yayıldığı daha güzel bir geleceği düşledi. İnsana sadece insan olduğu için değer verildiği, kimsenin kimseye tahakküm etmediği, hatta birbirini yargılamadığı, ahlakın temel ilkesinin birbirine zarar vermemek olduğu, bir tek insanın yaşamının bile Guedado’nunki gibi kolayca harcanamadığı bir geleceğin hayalini.

O hayalle rahatladı, yeniden uykuya daldı.

VII.

Çok sonraları, 21. yüzyılın ilk yıllarında bir gece, Ajene’nin üstüne oturup yıldızlara bakarak çocukları, torunları için mutlu bir geleceğin hayalini kurduğu taşın üstüne, onun soyundan gelen Bellah kabilesinin bir üyesi daha oturacak, kafasını kaldırıp o yıldızlara hiç bakmadan, bir süre soluklanacaktı.

Genç adam kölelik uygulamasına son veren devletinden gizlice Tuareg’lerin yanına kaçıyordu. Onun köle olma özgürlüğünü yasaklayan devletine, küfürler sıralıyordu zihninde.

Artık deve yerine jiplere binen, hançer yerine otomatik silahlar kullanan, yağma yerine kaçakçılıkla geçimlerine temin eden Tuareglere hizmet etmekti tüm amacı. Onların yanında hizmetlerinin karşılığını fazlasıyla alacaktı şüphesiz.

Kim ne derse desin o çölü, yeniden bir éklan olabilmek için geçecekti.

1 Yorum

  1. Elvira diyor ki:

    Ben bu işlerden hiçbir şey analyamadım, analyamıyorum ve herhalde analyamayacağım. 1938 Atatürk’ün ölümüne kadar herşey iyi. Ondan sonra sürekli dibe doğru bir hareket. Ne oldu? Nasıl oldu da böyle oldu? Sorumlu kim? Şüphesiz hepimiz. Memleketi soyan soyana. Sorumlu kim? Hepimiz. Bu idarecileri başa kim getiriyor? Biz, hepimiz. dclke yönetimine gelip de nevaleyi düzmeyen, cebi doldurmayan, yandaşını kayırmayan, akrabalarını zengin etmeyen kaldı mı? Hayır. Sorumlu kim? Hepimiz. Sorumlulukları sürekli başkalarının sırtına atma felsefesi ne kadar doğru? Bir-iki çuval kömüre, tencere-tabağa, üç-beş kuruş paraya, kahrolası bir-iki dünyalığa, aslında ne kadar değerli olduğunu bilmediğimiz oylarımızı verenler biz değil miyiz? Niçin şikayet ediyoruz? Benim memurum işini bilir , sattımsa ben sattım ne olmuş , Kadayıfın üstü kızardı, sıra altında diyenleri biz seçmedik mi? Vatan millet sakarya diyerek sokağa dökülen, ama devleti perişan edenleri biz seçmedik mi? Seçim öncesi (verdikleri sözleri tutmayacaklarını bildiğimiz halde) mangalda kül bırakmayan ama iş başına gelince bütün söylediklerini unutanları biz seçmedik mi? Deniz Baykalları, Recep Tayyip Erdoğanları, Kemal Kılıçdaroğullarını, Devlet Bahçelileri, Demirelleri, Erbakanları, d6zalları, c7illerleri, Yılmazları, (Her kimse) biz seçip memleketin başına oturtmadık mı? Ne demiş atalarımız, akılsız başın cezasını ayaklar çeker Mimareyi çalan kılıfını hazırlar Ne demiş J.P.Sartre: Her insan yaptığından sorumludur. Sorumluluk tamamen sizindir.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.