Hiçbir Zaman

Hikayeler / İnsanlık Halleri | Tanıl Ünlü | Ekim 7, 2011 at 3:58 pm

I.
Normalde zorunlu olmadığı bir dersi seçmek gibi bir huyu yoktu. Ama kış sömestrinde pek de önemsiz bir dersi, hiç gereği olmadığı halde seçmeye karar verdi. Üstelik o ders, başka bir dersinin olmadığı, üniversiteye gitmesi bile gerekmeyen Cuma sabahlarındaydı.

Bu saçma davranışının sebebini biliyordu, hatta o sebepten dolayı kendisiyle gurur duyuyordu: Dersi seçmesinin sebebi aşık olduğu kızdı. Tanımadığı, ama güzelliği karşısında nefesinin kesildiği, bakışları karşılaştığında kalbinin yerinden fırlayacak gibi olduğu o kızla beraber derse girmenin düşüncesi bile, mantığının sesini susturması için yeterli bir sebepti.

Sadece onunla aynı amfide oturmak, fark ettirmeden güzel yüzüne bakabilmek, hatta belki –şansı yaver giderse- onun yanında oturabilmek, arkadaşlarıyla konuşurken sesini duyabilmek için.

Onunla tanışma fırsatı doğuracak tesadüflerin gerçekleşmesi ise, en çılgın hayallerinin temel konusuydu.

Gel gör ki, yaz tatilinin başlamasına sadece bir ay kaldığı halde, o derse girmesi bir türlü mümkün olmamıştı.

Karşısına her hafta başka bir engel çıkıyordu. Nedense arkadaşları hep Perşembe akşamları reddedemeyeceği bir planla çıkıp geliyorlar veya televizyonda kaçırmak istemeyeceği bir film oynuyor, sonuçta akşam geç yatıyor, sabah derse gitmek istemeyecek kadar yorgun oluyordu. Şayet Cuma sabahı vaktinde uyanmayı başarırsa, mutlaka başka bir aksilik çıkıyor; hasta oluyor, kar yolları kapatıyor, onu derse yetiştirecek belediye otobüsünü kaçırıyor, yetişmeyi başarırsa, otobüsün yolda bozulacağı tutuyordu.

Sonuçta her hafta sonu, o hafta da fırsatı kaçırmış olmasının yarattığı hüzün ve sorgulamalarla geçiyordu. Kendi beceriksizliğine, tembelliğine veya şansızlığına öfkeleniyor, bir sonraki Cuma derse yetişmek için kendine defalarca söz veriyordu.

Kararlılığının doruk noktasına ulaştığı bir Cuma sabahı, o gün kaderinin değişeceği inancıyla kalktı yataktan. Yorgun değildi o sabah, bir önceki gece erkenden yatmıştı. Hızlı bir duş aldı, sinekkaydı bir tıraş oldu. Aynaya baktığında, bir süredir sivilce sorunu oldukça kontrol altına alınmış yüzünü fena bulmadı.

Kahvaltısı önünde, sabah haberlerini seyrederken biraz oyalandı, ama hızla kendini toparladı. O sabah gecikmeyeceğini kendine yeniden hatırlattı.

Saatine baktı: Yetişmesi gereken otobüsün kalkmasına sadece 10 dakika kalmıştı. Giyeceği kıyafetleri seçerken ve saçlarına son şeklini verirken biraz zaman kaybetmiş olmalıydı. Yine de ortada bir sorun yoktu, otobüs durağı ile dairesi arasında yürümesi gereken 5 dakikalık mesafe olduğuna göre, rahat rahat yetişecekti otobüse.

Tam evden çıkmak üzereyken, birden cüzdanını yanına almayı unuttuğunu hatırladı. Hızla odasına döndü. Cüzdanı her zaman bıraktığı yerde –rafın üstünde- yoktu. Masanın üstünde, yatağın yanında yerde yoktu; baktığı hiçbir yerde yoktu.

Cüzdanını en son nereye koyduğunu hatırlamaya çalıştı. Hiçbir fikri yoktu. Salona hızla baktı, sonra mutfağa, banyoya. Yok, yok. Tekrar odasına döndü, orada bir yerlere koymuş olmalıydı. Masanın çekmeceleri geldi aklına. Kimi zaman, cüzdanını farkında olmadan çekmecelerden birine koyardı.

Birbiri ardı sıra çekmeceleri açtı, hızla içlerini aradı, bulamadığında kapadı. Aynı çekmeceleri tekrar tekrar açıp kapamaya başladı. Artık otobüsü kaçıracağından ciddi bir biçimde telaş duyuyordu. Giderek artan bir hızla, aynı çekmeceleri açıp kapıyor, içindekileri buruşturuyor veya yere döküyor, şansızlığına yüksek sesle söyleniyordu.

Sabahın sessizliğinde, annesinin yattığı odadan gelen sesle irkildi:

“Evladım yavaş, ne oldu, delirdin mi?” Babası 7 yıl kadar önce bir sabah, erken saatlerde gelen bir kalp kriziyle aralarından ayrıldığı için, annesi sabahları uyanmayı sevmez olmuştu. Annesini uyandırmış olduğuna bakılırsa, o sabah bir hayli gürültü çıkarmış olmalıydı.

“Cüzdanımı bulamıyorum, okula geç kalacağım.”
“Masanın orta çekmesine baktın mı?”

Cümleyi duyması ile neredeyse aynı anda orta çekmeceyi açtı: Cüzdanı karşısındaydı. Acele ve panikle hep sağdaki ve soldaki çekmeceleri açarken, ortadaki çekmeceye bakmak aklına bile gelmemişti. Annesinin yalnız cüzdanının nerede olduğunu bilmesi değil, onun hangi çekmeceye bakmayı aklına getirmeyeceğini de bilmesi, yeryüzünün sadece kadınlara özgü mucizelerinden biriydi.

Otobüse son anda da olsa yetiştiğinde, içinden bir ses ona o gün her şeyin farklı olacağını söylüyordu. Aslında cüzdanını bulamayarak yaşadığı endişe, her zaman yaptığı yanlışlara uyanması için önemli bir işaretti. Her şey, okuduğu bir psikolojik gelişim kitabında anlatıldığı gibiydi: Tüm hataları, eksiklikleri ve başarısızlıkları, içinde yer etmiş yanlış düşünce kalıplarının bir eseriydi. Eğer sağdaki veya soldaki çekmecelerden birinde olduğuna inanarak ararsa, ortadaki çekmecede olan cüzdanı bulabilmesi hiçbir zaman mümkün olmayacaktı. Sürekli sağdaki veya soldaki çekmecelere baktığı için, çekmeceleri ne kadar daha hızlı açarsa açsın, karşısına koca bir hiç çıkacaktı.

Einstein’ın dediği gibi “sürekli aynı davranışı tekrarlayarak, farklı sonuçlar ortaya çıkmasını beklemek bir hataydı.” Artık hayatının sorumluluğunu eline alıp, farklı kararlar almaya, hiç olmadığı gibi cesaretli ve yenilikçi adımlar atmaya başlamasının vaktiydi. Utangaçlık bir lise öğrencisi için kabul edilebilir bir davranış biçimi olabilirdi, ama o artık 19 yaşına basmış bir erişkindi.

İçinde hissettiği kendine güvenle, o andan sonra karşısına çıkan hiçbir engelin onu amacından vazgeçiremeyeceğine inanıyordu. Otobüs bozulsa, bir taksi bulacaktı. Taksimetredeki tutar, cüzdanındaki miktara ulaştığında inip koşacaktı. Terleyen yüzünü üniversitenin tuvaletinde yıkayacak, bozulan saçlarını yeniden şekle sokacaktı.

II.

Üniversiteye vardığında, ilk defa vaktinde orada olmanın gururunu duyuyordu. Demek ki, istese her şeyi başarabilirdi. Hızlı adımlarla dersin yapıldığı amfiye doğru yaklaştı. Kapının önünde her zaman alıştığı gibi birilerini görememesi dikkatini çekti, ama asıl büyük sürprizi amfiden içeri girdiğinde yaşadı: İçerisi boştu.

Başka bir bölümde okuyan bir gençten o haftaki dersin iptal olduğunu, bunun önceden duyurulduğunu öğrendi. Arkadaşlarından hiçbiri o dersi almadığı için, ona haber veren olmamıştı.

Dersin neden iptal edildiği belirsizdi. Gencin söylediğini göre öğretim görevlisi kadının keyfi yoktu veya canı bir hafta tatil yapmak istemişti. Genç kendi dersine yetişmek için yanından ayrılırken, yüzündeki üzüntüyü fark etmişti sanki. Teselli eden sesini kendinden uzaklaşır bir biçimde duyuyordu:

“Kadının sebebi her neyse, sudan bir şey olduğa bahse girerim. Zaten boş ver bir kaybın yok. Ben daha önce girdim birkaç dersine. Gelseydi de mıy mıy mıy, önemli bir şey öğreteceği yok.”

Kendini çok yorgun hissettiğini fark etti. Aceleyle yürümüş olmasından veya hissettiği heyecandan hafifçe terlemişti. Oracıkta, pantolonunun kirleneceğini umursamadan bir merdiven basamağına çöktü.

O anda tüm sesler, renkler, binalar, kısacası çevresinde dış dünyaya dair ne varsa her şey ona çok uzaktaymış gibi göründü. Mantıkla değil fakat içinden gelen bir sezgiyle, hiçbir şüpheye yer kalmaksızın, kendi yaşamının sınırlarından birine dokunduğunu hissetti. Tanışmak istediği o güzel kız, o sınırların dışında yer alıyordu.

Bir sonraki hafta derse yetişebilir, belki o kızın yanına oturabilir, hatta belki onunla tanışabilirdi bile. Ama mutlaka bir şeyler araya girecek, bir şekilde onu geriye çekecekti. Sonuçta o, sınırlarından öteye gidemeyecekti.

Tıpkı babasının kaçamadığı kaderi gibi. Büyükbabası kanunsuz işler yapan bir adammış. Babası sekiz dokuz yaşlarındayken cezaevine düştüğü, bir süre sonra da orada öldüğü haberi gelmiş aileye. Babası onun ölümünden sonra bir tek şeye ant içmiş. Her sabah “ben babam gibi olmayacağım, çocuklarımı darda bırakmayacağım” diyerek sabahın erken saatlerinde hale gider, orada koca adamların mallarını üç kuruşa da olsa taşırmış. “Evine helal para getirmek için koşturmalı, çabalanmalı adam” diye konuşuşu hala aklında.

Babası koşturmasına koşturmuş, küçük de olsa bir dükkan işletecek duruma gelmiş, işine ve ailesine karşı görevlerini kusursuz yerine getiren bir adam olmuştu. Ama ne kadar kaçmak istese de, ölüm ve ailesini darda bırakmak gerçeği, onu başka bir biçimde bulmuştu. İyi niyet, azim, fedakarlık bir yere kadar etkili olabiliyordu insan hayatında. Bir de insanın olasılıkla genlerinde getirdiği, hiçbir zaman ne olduğunu tam olarak bilemediği, belki ancak hayatının son dakikasında dışına çıkma şansı hiç olmadığını kavrayacağı sınırları  vardı.

Yoksa neden babalar ve oğulları veya anneler ve kızları, ayrıntıları her birinin yaşamında farklı bile olsa, benzer kaderleri paylaşıyor olabilirlerdi? Kimimiz daha doğuştan, bizden önceki kuşaklar boyunca sürüp giden bir kısırdöngüye takılıp kalıyorduk. Tutarlı bir iş yaşantısı sürdürememek, erken yaşta ölüp, çocuklarını babasız bırakmak, eşi tarafından aldatılıp terk edilmek, değer verilmemek, kendisine yapılan haksızlıklara ses çıkaramamak veya tam tersine her fırsatta kavga edip, başını derde sokmak, fazla cesur veya patavatsız olmak gibi karakter özellikleri, zekamız veya göz rengimiz gibi bize anne babamızdan kalan karakter mirası değil de, ne olabilirdi?

Elbette insanın belli sınırlar içinde değiştirebilecekleri vardı. Mesela babasının, her sabah aileyi darda bırakmamak endişesiyle birbirinin ardı sıra yakıp söndürdüğü sigaralar da erken ölümünde rol oynamış olabilirdi, ama adamcağız kalbindeki damarların kolayca tıkanacak bir biçimde ince yapıda olmasını da değiştirebilir miydi? O halde bir yıl eksik ya da fazla, temelde bir farklılık olmayacaktı.

III.

O, artık hiçbir zaman tamamen farklı bir sonuca ulaşamayacağını, ne yaparsa yapsın aynı kısırdöngü içinde, benzer sonuçları veren benzer kalıplar içinde takılıp kalacağını biliyordu.

Eğer o, önündeki bütün engelleri aşıp da hedefine ulaşacak olursa, o zaman da birileri keyfi bir kararıyla yolunu kesecekti. Ne yaptıklarını bilmeden. Sadece o gün değil, karşısına çıkan hayatının en büyük fırsatı olduğunda bile, bu sınırları aşma şansı yoktu.

Onlar için, yolunu kesen veya umursamazlıklarıyla onu geride bırakan başkaları için hayatının, çektiği acıların veya heyecanlarının hiçbir kıymeti olmadığını düşündü. Onu görmüyorlardı bile. Onlar için derse giren bir öğrenci daha, oy kullanan bir seçmen daha, mezarlığa gömülen bir vatandaş daha olduğunu en derinden gelen bir kavrayışla anladı.

Onu önemsedikleri yoktu ve haklıydılar da; o topu topu bir insanoğluydu ve her yer, dağ-taş insanoğullarıyla doluydu. Her gün kimsenin umurunda olmadan yüzlercesi doğup, yüzlercesi ölüyordu. Ona yapılan haksızlıkların veya umursamazlıkla elinden alınan fırsatların, çabalarının ve kimilerini aştığı, kimilerine ise hiç yaklaşamadığı sınırlarının, başkaları için sıradan, hatta tamamen önemsiz olduğunu fark etti.

Kısacası onun için önemli olan hayatının, başkaları için en ufak bir değeri yoktu.

Yeryüzündeki milyarlarca insan yanılmıyordu. Kimse onun hayatına bir değer vermiyorduysa, bu gerçekten hayatının bir değeri olmadığı içindi.

Özel olduğumuz, değerli olduğumuz yalanıyla büyütülüyor, hayatımızın bir sanat eseri, büyüleyici bir tablo gibi kusursuz olacağını hayal ediyorduk. Oysa bu yalanın büyüsüyle karşılaştırıldığında, hayatımız bir eskiz bile sayılamayacak kadar basit, birbirini tekrarlayan karalamalardan ibaretti. Kaba çizgileri birbiri içi sıra geçmiş, kararsızlıklar, hatalar ve kaçırılmış fırsatlarla dolu saçma sapan bir karalama. İşte yaşamın muhtevası ve anlamı bundan ibaretti.

Üstelik bu kaba komedi, yeryüzünde sadece bir defa gerçekleşmiyordu. İnsanlığın tüm bireyleri tarafından milyarlarca defa tekrarlandığı için anlamsızlığı, trajedisi ve gülünçlüğü daha da grotesk bir hal alan, birbirinden farksız hayatlar boyunca sürüp giden, oyuncuların doğaçlama oynadıklarını zannettikleri halde, gerçekte her satırı önceden yazılmış, her hareket ve sonucu en başından belli, tekdüze, sıkıcı ve sefil bir tiyatro oyunuydu söz konusu olan.

Özgür irade, yeryüzüne atılmış yalanların en büyüğü, dolayısıyla en çok kişi tarafından, en kolay inanılanıydı.

IV.

Aslında o anın, kendi değersizliğinin ve kapana kısılmışlığının farkına vardığı o anın, tüm hayatı boyunca karşılaşmaktan en çok korktuğu an olduğunu fark etti. Ölümden bile çok korktuğu şey: Bir hiç olduğu gerçeğini bilmek, kabul etmek.

Ama gerçekle yüzleşmek o ana kadar beklediğinden çok farklı bir etki yarattı üstünde. Hiçbir zaman dışına çıkamayacağı bir yaşam alanı sınırlarının çizilmiş olduğu fikri, ona derin bir rahatlama hissi verdi. Çaresizlik içinde özgürlük. Gerçeği kabullenmek ve artık mücadele etmemek. Yenilmek, teslim olmak ve hiçbir zaman dışına çıkma şansı olmayan bu kaderi sevmek.

Bu keşfinin verdiği mutlulukla, artık sadece güzel bir kadın olduğu için kendiliğinden bir değer atfedilen o kızın hayalini kurmak yerine, yaklaşan finallere hazırlanmak üzere kütüphanenin yolunu tuttu. Şu saçma düşünce beliriyor zihninde: Yaşadığı toplumda bir erkek olarak ancak iktisadi güç sahibi olursa, az da olsa bir değere sahip sayılırdı.

O hayatının geri kalanında, bu güç yalanının verdiği huzura kanarak, diğer uyurgezerlerin yanına katılacaktı…

Ne de olsa, bir an için açılan algı kapısını, acilen bir başka yalanla kapatması gerekiyordu.

V.

O gün kütüphanede, bir tesadüf eseri başka bir kızla tanıştı.

Fazla dikkat çekmeyen fiziksel ve ruhsal özelliklere sahip o kız müstakbel eşi olacak, ilişkileri neredeyse tüm modern ilişkiler gibi, kadının düzenli olarak söylediği yalanlar üzerine kurulacaktı. Dışından bakıldığında sıcak ve huzurlu yuvaları, gerçekte yeryüzünde insan topluluklarının on binlerce yıldan bu yana tekrar ettikleri bir teatral oyundan ibaretti: Kadının, cinsellik karşılığı erkeği ehlileştirerek sömürdüğü, sahte bir cennet bahçesi.

Yıllar sonra bir sabah ani bir baş ağrısıyla uyanacak, ayağa kalkmak isterken yere kapaklanacak, kısa bir süre sonra geri dönülmez son yolculuğuna çıkacaktı.

O sabah beyin damarlarından birinin tamamen tıkanmasına yol açan ve babasından iki yaş, büyükbabasından dört yaş daha yaşlı ölümüne sebep olan fizyolojik süreçler, biyolojik olduğu kadar psikolojik gerçekliğiyle de ilişkiliydi: Eşinin hazırladığı sağlıksız yemeklerin etkileri hareketsiz yaşam tarzı ile birleşmiş, içine düştüğü ekonomik güç istenci yalanının yarattığı stres ve en önemlisi mizandrik Zeitgeist’ın erkeği haksız ve kadına borçlu cinsiyet ilan ettiği yargılarının yarattığı huzursuz aile ortamının etkileri bir diğer koldan saldırmış, bu sefer kendilerine düzenli olarak kontrol ettirilen kalp damarlarını değil, ince ve narin beyin damarlarını hedef seçmişlerdi.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.