Pargalı İbrahim’in ve Şehzade Mustafa’nın öldürülüşleri

Tarihte Neler Oldu | Noel Barber | Aralık 28, 2012 at 5:03 pm

Muhteşem Süleyman’ın altın çağı artık doruğundaydı. Osmanlı bayrağı altında hizmet etmeğe akıllıca ikna ettiği devrinin en korkunç amirali, kanca burunlu eski korsan Barbarossa (kızıl sakallı) sayesinde zaferleri artık sadece karada değil, denizde de tüm akdeniz’i kontrolu altında tutarak sürmekte idi. Süleyman kendisine hilat giydirmiş mücevherli bir kılıç, ile kaptanıderya (Dz.K.K) ünvanı vermiş, bir de elli uzun kürekle çekilen ön güvertesinde topu da bulunan kıvrak ve akıllı görünüşlü savaş kadırgalarından oluşan tamamen yeni bir filo yaptırarak emrine vermişti.

Kadırgaların boyu bugünün kürek yarışlarında kullanılanlar gibi eninin sekiz katı idi. Uzun küreklerde zincirli forsa köleleri bulunuyordu. Bunlar genellikle savaş esirleriydi, ancak içlerinde normalde türk evlerinde çalıştıkları halde, yaz sezonu için kiraya verilen köleler de vardı.

Barbarossa cesur hücumlarıyla –İtalya, İspanya, Sardunya, ve hatta Adriyatik kıyıları da dahil- Afrika ve Avrupa kıyılarını kırıp geçirmekteydi. Sultan Boni Hafss’ın hakim olduğu Afrika’daki Tunus kentini sultanın dejenere bir ahlaksız olduğu gerekçesine dayanarak fethetti. Dörtyüz genç oğlandan oluşan özel bir haremi bulunan Sultan Hafss gerçekten de öyleydi.

Barbarossa (tıpkı İbrahim gibi) bir taraftan kendini zenginleştirirken diğer taraftan da uygun hediyelerle Sultan’ın teveccühünü kazanmayı ihmal etmezdi. Bir yağma seferinden dönüşünde İstanbul’a ellerinde içi altın ve gümüşlerle dolu kaseler bulunan kırmızı kıyafetler giydirilmiş ikiyüz genç oğlanı getirdi. Arkalarından içi para dolu keseler taşıyan ikiyüz adam, onun da arkasından yakalı giysiler içinde sırtlarında birer top kumaş taşıyan ikiyüz kafir daha gelmekte idi. Bunların hepsini Sultana götürdü ve elini öptü. O da kendisine en görkemlisinden bir kaftan hediye etti. Öldüğünde de Süleyman onun için “boğaza nazır” gri granitten yapılma, ve üzerinde arapça “Denizlerin Kaptanı Öldü” anlamında üç kelime yazılı bir anıt mezar yaptırdı.

*

İmparatorluk ordu ve donanmasının ülkeye getirdiği görülmemiş ölçüdeki büyük servetlerle saray hayatının ihtişamı da çok arttı. Saadet kapısının hemen ardında bulunan Süleyman’ın en sevdiği köşkün mermer duvarlarında kakma kıymetli taşlar, renkli pencerelerinde altın güpürler yer almaktaydı. Burada gündüzleri şekerleme yaptığı iki döşeğin biri altın öbürü gümüş işlemelerle süslüydü. Geceleri ise kırmızı kadife üç döşeğin üstünde uyurdu.

Sultanın kıyafetleri sarısabır ağacı kokulu olur, ama o ayni kıyafeti asla iki defa giymezdi. Yakutlarla süslü samur kürklerini bile. Gümüş sofra üzerinde mücevher kakmalı gümüş tabaklardan boğazdan yakalanma istakoz, kılıç ve mersin balığı, içi doldurulmuş sülün, avlanmış geyik etlerinden yedi. Yekpare Turkuvaz (firuze) taşından oyulma kupadan şarap içerdi.

Sultanın dört saltanat kayığı bile çok şatafatlı tasarlanmıştı. Teknenin kıç kısmındaki perdeli çadırların içi incilerle kaplı, tepesi ise çepeçevre yakut ve firuzelerle kakma yapılmıştı. Şüphesiz ki Bizans çağının eğlence ve lüks düşkünlüğü Süleyman’ın da aklını çelmişti. Emperyal servet, üşengeçlik, sıra sıra sütunlar, kiliseler ve hatta Bizans mimarisinden etkilenerek yapılan yeni yapılan camiler hepsi zor koşullarda yaşamaya alışmış Türklerin İstanbul’u ele geçirdikten sonra sürekli bir bozulmaya uğramakta olduklarının işareti idi.

Venedikli Daniello de Ludovisi gördüğü Süleyman’ı 40 yaşında iken 1534 yılında “İnce, uzun boylu, gaga burunlu, diye anlatıyor.

“Hükümetin idaresini giderek daha ve daha fazla Pargalı İbrahim’e bıraktığının işaretleri var. Sultan iş yapmaktan çok rahatlığına önem vermektedir. Mazbut bir hayatı var ve dinsel inançlara sadık, ancak çoğu kimsenin de belirttiği gibi bu derece büyük bir iktidarın gerektirdiği zeka, güç, tedbir, uyanıklık ve sağduyuya sahip olmadığı izlenimi vermektedir. İmparatorluğun yönetimini tamamen başvezir İbrahim’e bırakmıştır. O olmadan ne kendisi ne de hükümetinden herhangi birisi önemli bir karara imza atabilmektedir. Öte yandan İbrahim kendisi her şeyi Sultana veya herhangi bir başkasına danışmadan yapmaktadır.”

Çok kısa zamanda büyük bir güç kazanan diğer insanlarda olduğu gibi İbrahim’in de gurur ve fodulluğu yıldan yıla artarak tehlikeli bir hal almaya başlamaktadır. 1533 yılındaki bir yabancı heyeti kabulünde elçiler hediyelerini sunmadan önce İbrahim’in altın kumaştan kaftanının eteğini öpmek zorunda bırakılmışlardı. Hepsi birden toplandıklarında İbrahim şaşırtıcı bir konuşma yaptı. Dedi ki;

“Bu koca imparatorluğu aslında yöneten benim. Ben ne yaparsam yapılmış olur. Gereken tüm yetkiye, güce ve makamlara sahibim. Ben her neyi vermek istersem o verilmiş olur ve geri alınamaz. Benim onaylamadığım ise başka hiçbir kimse tarafından onaylanamaz. Eğer yüce Sultan bir şeyi vermek isterse ve vermişse ben istemedikçe bu gerçekleşmez. Hepsi benim ellerimdedir. Savaş, barış, hazine, hepsi. Bunları size boşuna söylemiyorum, açıkça konuşmanıza cesaretlendirmek için söylüyorum.”

Bunları açıkça söylemesi üstelik ilk defa da değildi, ve şüphesiz Roxelana (Hürrem) dahil İbrahim’in çok sayıdaki düşmanlarına ümit vermekteydi. İbrahim’in aleyhinde başlatılan fısıltı kampanyasında Roxelana’nın parmağı olduğu hiç şüphe götürmez.

Bütün bu yıllar boyunca Roxelana’nın durmaksızın izlediği bir tek amacı olmuştur, o da oğlu Selim’i tahta geçirmek. Önünde engel olarak ise GülBahar(Mahidevran)’ın oğlu Mustafa bulunmaktadır. İkinci önemli engel ise (kocası üzerindeki etkisi dolayısıyla) İbrahim. Hürrem İbrahim’in kocasının gücünü gaspettiği görüşündedir ve bu konuda da pek çok kişi kendisine katılmaktadır.

Süleyman’ın eski kadim arkadaşı İbrahim ile sevgilisi Roxelana başa baş çarpıştıklarında ve ikisi arasında bir tercih yapmak zorunda kaldığında neler düşündüğünü hiç bilemeyeceğiz. Ancak bunun sonunun bir trajedi olacağı daha en baştan bellidir. Sultan herhalde İbrahim’in kendisine hiç ihanet etmediğinin farkında olmalıdır, ancak öte yandan Roxelana’nın hücumları da – özellikle kendisine onun elçilere yaptığı konuşmaları okuduğunda- oldukça ikna edicidir. Ve hakikaten İbrahim neredeyse çıldırmış gibi gözükmektedir. Saltanat yetkililerinden düzinelercesi Sadrazam’ın “Sultan’ın onayladığını eğer ben onaylamazsam o iş yapılamaz, ama eğer benim onayladığımı o onaylamazsa o iş yine de yapılır !” dediğini duymuşlardır.

Padişah içi daralarak aylarca düşünmüş olmalı. Çünkü bir vicdan kriziyle karşı karşıyaydı. Kendisi hayatta olduğu sürece İbrahim’in asla şerefsizlendirilemeyeceğine söz vermişti. Şimdi bu yeminini nasıl çiğneyebileceğini bulması gerekti. Divan’daki bir danışmanından gelen şer’i çözüm önerisi şöyleydi. Sen “ben hayatta iken” diye yemin etmişsin. Uykuda olduğun bir saatte onu boğdur. Nasıl olsa uykuda iken sen tam hayatta sayılmazsın, o nedenle yeminin de bozulmamış olur.

Bu tavsiyeye göre hareket ettiğinin aslı var mıdır bilinmez ancak Süleyman hızlı ve sessiz hareket etti. 15 Mart 1536 günü İbrahim çoğu zaman olduğu gibi sarayda akşam yemeğini yedi. Hiç şüphelenmemiş olmalı, çünkü padişah kendisini karşısına alacak suçlayacak hiçbirşey yapmamıştı. Tarihçilerin söylediğine göre ikisi baş başa sanki ertesi günü aynen devam edeceklermiş gibi baş başa ve sakince yemek yediler. Süleyman odasına çekileceği sırada İbrahim’e gitmeyip bitişikteki odasında yatmasını önerdi.

İbrahim ondan sonra bir daha hiç canlı görülmedi. Ertesi günü cansız bedeni sarayın kapısında boğulmuş olarak bulundu. Ancak, kanıtlar öldürmeye gelen sağır dilsiz cellatları ile kendisi arasında şiddetli bir boğuşma geçtiğini göstermektedir. Odanın fışkıran kanlarla kaplı duvarları orada daha bir yüz yıl kalacaktı. Süleyman’ın bitişik odadaki boğuşmanın sesleri yüzünden uyuyamadığı, ancak Roxelana’nın öpücükleriyle kendisini sakinleştirdiği söylenir. Aslı var mıdır bilinmez.

Eski Venedik Cumhuriyetinin Parga (Epirus) sahil köyünde hıristiyan rum bir balıkçının oğlu olarak 1494 yılında doğan ve Manisa sarayına köle olarak getirilen İbrahim 1536 yılında Serasker Başvezir iken boğdurularak öldürülmüştür. Resim 1529 yılındaki kuşatma sırasında kendisinin Viyana’daki komutanlara gönderdiği bir mektubun almanca tercümesiyle birlikte resmedilmiştir.


İbrahim’in ölümünden sonra üç önemsiz sadrazam daha geldi geçti. İlki haremiyle öyle meşguldü ki sarayında ayni anda kırk beşik birden sallandığı, ve 120 çocuğu olduğu söylenir. Sonunda bulaşıcı hastalıktan ölmüş. İkincisi sadece bir yıl görevle kaldıktan sonra emekli edildi. Üçüncüsü ise bir haremağası (hadım) idi. 1544 yılında görevden azledildi.

Önemlisi (İbrahim’den sonraki dördüncü olan ve Roxelana’ın kızıyla da evlenmiş olan) Rüstem Paşa olmuştur. O göreve geldikten sonra Roxelana ile dayanışma içine girdi. Her ikisi de şehzade Mustafa’nın yerine Selim’in tahta geçmesinden medet ummakta idiler. Ancak, Roxelana’ın kocasını İbrahim’e yaptığını aynen oğluna da tekrarlamaya ikna edebilmesi için 1553 yılına kadar dokuz yıl daha beklemeleri gerekti.

Mustafa, yakışıklı, dirayetli, muktedir ve askerin sevgisini kazanmış bir insandı. Hiç kimsenin onun bir gün, şimdi artık altmış yaşına gelmiş olan Sultanın yerine geçeceğinden bir şüphesi yoktu. Fransız yazar Guillaume Postel Mustafa’nın iktidarı devralabilecek yaşa ve olgunluğa geldiğini, tedbirli, ve son derece iyi eğitimli bir şehzade olduğunu yazar. Ancak o sırada Rüstem Roxelana ile birlikte ve uyum içinde bir işkillendirme kampanyasına başlamıştı. Mustafa’ya ilişkin yapılan suçlamalar İbrahim’in katlini getiren suçlamaların ayniydi.

Süleyman yine güvendiği fıkıh adamlarından tavsiye istedi, ama bu defa öncekinden daha değişik bir tarzda. Güvenilen bir kölenin efendisinin parasını irtikap ettiğine ve ona karşı bir tuzak kurduğuna ilişkin hayali bir hikayeyle buna karşı ne yapılması gerektiğini sordu. Aslında bu, Mustafa’nın kendi gücünü gasp etmeye çalıştığına dair endişelerinin çok uzaktan bir anlatımı idi. Din hocasının Süleyman’a cevabı; “bu durumda kölenin ölünceye kadar kendisine işkence yapılmasını hak ettiği” şeklinde idi. Aslında bu şeraite göre kendisine bir cinayet izninin verilmesi demekti. 21 Eylül 1553 günü askerlerinin anadoluda oldukları bir sırada Süleyman oğlunu çadırına çağırdı. Mustafa’nın arkadaşları kendisini tehlike konusunda ikaz ettiler. Onun ise cevabı “Eğer bir gün hayatımı kaybedeceksem onu bana bu hayatı bahşedene geri vermekten daha iyi ne olabilir? Şeklinde idi.

Mustafa aslında çadırını babasınınkinin hemen yakınına kurdurmuştu, ve adet üzre bu kısa mesafeyi at üstünde gelerek babasının çadırına girdi. Sultan’ın çadırı birçok bölümleri olan zengin halılarla kanepelerle kaplı devasa ve çok lükstü. Eğimli duvarları altın ve ipek kaplıydı. Ortada gümüş tepsili küçük bir sofra bulunmaktaydı. Mustafa muhafızlara selam verdi, atından indi ve yanındaki iki emir erine dışarıda kalmalarını emrederek babasını bulmayı umduğu çadırın içine girdi. Oysa içeride babası yerine 5 tane sağır dilsiz cellat kendisini beklemekteydi. Birinin elinde rütbeli insanlara şerefli bir ölüm bahşeden “ipekli” boğma kemendi vardı. Bilhassa dilleri parçalanmış ve kulak zarları patlatılmış olan bu sağır dilsizler yüksek mevki sahibi insanları infaz etmek üzere özel cellat olarak yetiştirilmiş elemanlardı. Mustafa canı için boğuştu, korkunç bir mücadele verdi ve söylentiye göre epey de iyi dayandı. Bu sırada babası perdenin arkasından olayı izlemekteydi. Herşey olup bittikten ve bir zamanlar sevdiği oğlu öldürüldükten sonra kalktı ve hiçbir merhamet yada pişmanlık duygusu göstermeksizin çıktı gitti.

Süleyman’ın İstanbul’a dönüşünün ardından ürkütücü bir protokol izlendi. Divan tarafından siyah kağıda beyaz mürekkeple yazılan ve oğlunun vefatını bildiren bir mektup yayınlandı. Süleyman da kaftanını yere atıp, tüm mücevherlerini kopartarak, halıları tepesi aşağı çevirterek kendi katlettirdiği oğlu için üç günlük yas ilan etti. Koyunlar kurban edildi, fakirlere sadakalar dağıtıldı. Cenaze gününde cenaze arabasını çekecek atlara göz yaşartıcı preparatlar sürüldü. Öyle ki Mustafa’nın cenaze töreninde atlar bile kederden ağlamıştı..
Oysa ayni günlerde İstanbul’dan yola çıkan cellatlar Mustafa’nın Bursa veyahut Amasya’da bulunan küçük yaştaki oğlunu da bulup, dedesinin emriyle anasının kucağından alıp boğarak idam edeceklerdi. (Kaynak: Lords of the Golden Horn – Noel Barber)

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.