Anti kapitalizm

Sözlük | Ludwig von Mises | Eylül 19, 2013 at 1:22 pm

Kapitalizm terimi sabit varlıkların özel mülkiyete ait olduğu, mal ve hizmetlerin bir pazar ekonomisi içinde kâr güdüsüyle üretilip satıldıkları bir sistemi anlatır. Böyle bir sistemde fiyat söz konusu alışverişin tarafları (yani alıcı ile satıcı) arasında karşılıklı rızaya dayalı olarak oluşur. Sistemin özünde hem sabit kıymetlerin (üretim araçlarının) hem de üretilen tüm mal ve hizmetlerin çok sayıda üretici ve tüketicinin bulunduğu SERBEST bir pazarda özgürce takas edilmesi (alışverişi) bulunmaktadır. Bu sistemde kapital (sermaye) sahipliğinin diğer üretim araçlarına göre (çoğu zaman yanlış olarak ima edildiği üzere) herhangi bir imtiyazı olması söz konusu değildir. Kapitalizm “Hür Teşebbüs” demektir, Anti-kapitalizm ise girişim özgürlüğünün, yani insanların kendi yaptığı işin asıl sahibi olması fikrine karşı olmak anlamına gelir.

Sosyalistlere göre Kapitalist Sistemin yapısal sorunları vardır. Haksızlık ve adaletsizlik hep zaten sistemin içinde süreklidir. Buna ilaveten bir de dönemsel olarak ekonomik krizler çıkar. İşsizlik olur. Halk tümden sefaletle karşılaşır. Bu görüşte olanların bilhassa yaptıkları şey devletin yaptıklarını da Patron Sistemine ve Kapitalizme fatura etmektir. Oysa bugün büyük ekonomik buhranların (1929) bürokrasinin karar ve uygulamalarının doğal bir sonucu olduğunu biliyoruz.


Kapitalizm, Avrupa’da köleliğe dayalı feodal düzenin ardından 17nci yüzyılın ortalarında, Rönesans ve Endüstri Devrimiyle birlikte ortaya çıkan bir üretim modelidir. İnsan hayatının ve refahının temeli olan üretimdeki en uzun süreli ve hızlı gelişme döneminin kaynağında etkileri bu güne kadar gelen bu model bulunmaktadır. Bugüne kadar denenmiş tüm ekonomik sistemler içinde (pazara dışarıdan herhangi yönetim müdahalesi olmadıkça) ortalama verimliliği, üretimi, kaliteyi ve genel refahı en fazla arttırdığı belirgin olarak ortaya konmuş tek modeldir. Bu açık gerçeğe rağmen bugün bu sisteme karşı çıkanların savunanlara göre oldukça daha fazla oluşu şaşırtıcıdır. Bu yazıda farklı kesimlerden insanların Kapitalizm karşıtlığı (ya da Antikapitalizm) olarak nitelenen bu yaklaşımını, yani kapitalizme neden karşı çıktıklarını anlamaya çalışıyoruz.

STATÜ TOPLUMU VE KAPİTALİZM

İnsanoğlunun maddi koşullarını iyileştirebilmesi için tek yol vardır. Sermaye birikiminin nüfustaki artışa göre daha hızlı artması. Çalışan işçi başına yapılmış yatırım ne kadar fazla ise o kadar daha fazla ve daha iyi ürünler üretilebilir ve tüketilebilir. Kötüye kullanımı da pek fazla olan kâr sisteminin getirdiği ve her gün yeniden ortaya çıkardığı Kapitalizm budur. Ancak günümüzdeki hükümetlerin ve politik partilerin çoğu ihtirasla işte bu sistemi yıkmaya çalışmaktalar.
Peki, neden hepsi Kapitalizmden nefret ediyorlar? Neden bir yandan kapitalizmin getirdiği nimetlerden yararlanırken öte yandan eskiyi özlemle yâd ediyorlar.

1911 yılında solcu bir örgüt olan IWW (Dünya Sanayi İşçileri Organizasyonu) tarafından hazırlanan bu poster eğer kapitalist sistem karşıtı KOMÜNİST SİSTEM PİRAMİDİ adıyla hazırlansa idi resimde önemli bir değişiklik gerekmeyecekti. Çünkü resimde tasvir edilen eşitsizlik ve alttakilerin ezilme durumu devletçi mekanizmaların hakim olduğu tüm diğer alternatif sistemler için de aynen geçerli.


Bir statü toplumunun aristokratları ile pazar ekonomisinin girişimci ve kapitalistlerini birbirine benzetmek alışıldık bir durum. Karşılaştırmanın temeli bu iki grubun geri kalan halka göre göreceli olarak daha zengin olmaları. Ancak, bu benzeşmeden yola çıkıldığında burjuvazi ile kapitalistik zenginlikler arasındaki en önemli temel fark ihmal edilmektedir.

Aristokratın zenginliği bir pazar fenomeni değildir. Onların zenginliği tüketicilere tedarikçilik yapmaktan kaynaklanmaz. Gelirleri halkın herhangi bir davranışından etkilenmez. Fetihten ya da fethedenin cömertliğinden kaynaklanır. Aristokratın zenginliği israfla veya başka bir fatihin gelip el koymasıyla, ya da verenlerin haklarını geri almasıyla sona erdirilebilir.

Feodal ağa tüketicinin ihtiyaçlarına hizmet etmez ve onların memnuniyetsizliğinden etkilenmez. Oysa girişimciler ve kapitalistler velinimeti olan tüketicilerin kararlarıyla yönetilirler ve servetlerini tüketiciye borçludurlar. Tüketiciye hizmeti daha iyi veya ucuza yapan bir başkası her an onların yerini alıp onların varlığını sona erdirebilir.

Kast ve statü kurumlarını ortaya çıkartan, farklı rütbe, hak ve taleplerin, yasaların kutsadığı kısıtlama ve imtiyazlarını ortaya çıkartan tarihsel koşulların, nasıl geliştiğini açıklamakta bu satırlar yetersiz olacaktır. Ama söylememiz gereken tek başına önemli gerçek bu feodal kurumların kapitalizm sistemiyle korunmasının imkânsız olduğudur. Özel imtiyazların ortadan kaldırılması ve herkesin kanun önünde eşit olduğu mülahazası insanoğlunun üretim araçlarının mülkiyeti ve özel girişimin mümkün kıldığı yararlardan faydalanmasını engelleyen bariyerlerin ortadan kalkmasını sağlamıştır.
Rütbe, statü veya kasta dayalı bir toplumda bir bireyin mevkii sabitlenmiştir. Belirli bir mevkiin içine doğar ve bu toplumsal mevki yasalar ve geleneklerle kaskatı şekilde belirlenmiştir. Yasa ve gelenekler şahsın rütbesindeki tüm üyelerinin sahip olduğu imtiyazlar, görevler veya kısıtlamaları katı bir şekilde belirlemiştir. Fevkalade bir şans veya şanssızlık o kişinin daha yüksek veya aşağı bir rütbeye terfi veya tenziline yol açabilir, ancak bu çok istisna bir durumdur. Belirli bir rütbe veya sınıfın üyelerine ait koşulların değişmesi bir kural olarak ancak tüm üyelikteki bir değişiklikle mümkündür.

Birey öncelikle bir ulusun vatandaşı değildir; bir malikâne’nin üyesidir. Böylece kendi ulusunun bünyesine dolaylı olarak iliştirilmiş bir konumda olduğundan başka rütbedeki bir yurttaşıyla temasa geçtiğinde onunla ayni cemaatten olma hissi duymaz. Kendisini öteki adamın statüsünden ayıran uçurumun farkına varır. Bu farklılık rollerine ve konuştukları dile de yansımaktadır. Eski Avrupa devletlerinin(ancién régime) bürokratları tercihan Fransızca konuşurlardı. Avam kesiminin ise bölgesel ağızları, şehir nüfusunun daha alt sınıflarının ve köylülerin yerel diyalekt ve argoları olur, bunlar okumuş kesimin hiç anlayamadığı şeyler olurdu. Farklı sınıftan insanların giyimleri de ayrı olurdu. Bir yerde gördüğünüz bir yabancının hangi sınıftan olduğunu kolayca anlayabilirdiniz.

Eski düzeni savunanların modern çağdaki “yasa önünde eşitlik” prensibine karşı en temel eleştirisi toplumun atomize edilerek onun organik alt bölümlerinin amorf kitleler haline getirildiği şeklindeydi. Ayakların baş olduğu, adi materyalizmin asırların getirdiği asalet standartlarının önüne geçtiği, değersiz insanlar bolluk ve bereket içinde yaşarken, saygıdeğer insanların eli boş kaldığı söylendi.

Bu eleştiri aslında ancién régime aristokratlarının faziletleriyle sivrilmiş olduklarını, onların sahip oldukları rütbe ve gelirlerinin ahlaki ve kültürel üstünlüklerine dayandığını da ima eder. Oysa azıcık bir inceleme o yüksek aristokrasinin hepsinin on altıncı ve on yedinci yüzyıllarda gerçekleşen dini ve anayasal mücadelelerde o ülkede muzaffer olan tarafa yanaşma uyanıklığını gösteren asker, saray adamı ve sosyete fahişelerinin soyundan geldiklerini gösterir.
Kapitalizmin “ilerici” ya da “muhafazakâr” kanattan olan düşmanları eski standartların eleştirisi konusunda farklı düşünseler de kapitalist toplumun standartlarını kınamakta hemfikirdirler.

BOŞA ÇIKAN HEVESLERİN YARATTIĞI KIZGINLIK

Kast ya da statüye dayalı toplumlarda bir insan başına gelen olumsuzlukları kendi kontrolü dışındaki “kader, alınyazısı” gibi koşullara bağlar. Kendisi bir “köle” konumundadır çünkü (tüm konumları belirleyen) insanüstü güçler kendisine bu rütbeyi uygun görmüştür. Naçiz konumundan dolayı utanmasına gocunmasına gerek yoktur çünkü bu durum tamamen kendi dışında oluşmuştur, kendisinin hiçbir dahli yoktur. Karısı “Sen niye bir Ağa olamadın, eğer sen bir Ağa olsaydın ben de Hanım Ağa olacaktım” diyecek olsa o da karısına der ki “Eğer ben bir Ağa’nın oğlu olsaydım senin gibi bir ırgat kızıyla evlenmez, başka bir ağa’nın kızıyla evlenirdim. Senin Hanım Ağa olamaman tamamen kendi kusurun, kendine niye daha yüksek sınıftan anne baba seçemedin?”

Oysa Kapitalizmin dünyasında durum tamamen farklıdır. Çünkü bu sistemde herkesin hayattaki konumunu kendi başardıklarıyla belirlediği iması vardır. Hedeflediği yerlere gelemeyen bir insanın şansını değerlendiremediği, sınandığı ve yetersiz kaldığı, başarısız olduğu değerlendirmesi söz konusu olur. Karısı “Sen niye haftada sadece iki yüz lira kazanıyorsun, bak eski arkadaşın Ahmet ustabaşı oldu. Sen de kafanı kullanıp onun gibi ustabaşı olsaydın şimdi çok daha iyi bir hayatımız olurdu,” dediğinde kendi eksikliğini hisseder ve bundan dolayı aşağılanmış olur. .

Kapitalizmin o çok sözü edilen katılığı herkesi diğer insanların esenliğine yapmış olduğu katkıya göre değerlendirmesi gerçeğinden kaynaklanır. Herkese “kendi performansına göre” prensibi kişisel mazeretleri hesaba katmaz. Herkes gayet iyi bilir ki kendisinin başarısız olduğu yerlerde kendisinden hiç fazlası olmayan kimi başkaları pekâlâ başarılı olabilmiştir. Kıskandığı pek çok insan kendisiyle ayni noktadan başladığı halde başarılı olmuş insanlardır. Daha da kötüsü diğerlerinin bunu bilmekte oluşudur. Karısı ve çocuklarının gözlerinde o sessiz “niye daha akıllı olamadın” serzenişini görür. İnsanların o kendisinden başarılı olmuş insana gıpta ile bakışını görür, kendi başarısızlığına öfkelenir.

Kapitalist sistemde çoğu insanı mutsuz eden şey o en çok arzulanan, o herkesin en fazla ulaşmak istediği konumlara ulaşma “fırsatını” sanki herkese veriyormuş gibi görünmesidir. Oysa sonuçta bu konumlar sonuçta sadece birkaç kişiye kısmet olabilir. Bir insan hayatta neleri başarmış olursa olsun vardığı nokta çoğu zaman ihtiraslarının kendisini zorladığı noktanın gerisinde kalacaktır. Önünde daima o kendi ulaşamadığı noktalara ulaşmış, kendisinin yapamadıklarını yapmış kişiler olacaktır. Boşta gezenin düzenli işi olana, işçinin ustabaşına, üst yöneticinin başkana, ayda beş bin kazananın yirmi beş bin kazanana gıpta ve kıskançlığı olacaktır. Hemen herkes başarısızlıklarına karşı kendini savunmak ve özgüvenini yeniden kazanmak için bir günah keçisi bulma ihtiyacı içindedir. İşte bu günah keçisi kendisindeki (dürüstlük, çalışkanlık, yetenek gibi) en yüksek özellikleri hiç kale almayan bu çarpık sosyal düzen (kapitalizm) olarak nitelendirilebilir. Sistem(kapitalizm) bencilliğe, dolandırıcılığa, dalavereciliğe prim vermektedir v.b.

ENTELEKTÜELLERİN KIZGINLIĞI

Toplumda bir sade vatandaşın normal olarak kendisinden daha başarılı olmuş birileriyle birlikte vakit geçirme fırsatı olmaz. Kendisi gibi olanlarla birlikte yaşar, onlarla sosyalleşir. Patronuyla sosyal bir irtibatı yoktur. Çalışan sınıftan insanların bir girişimcinin ya da şirket üst yöneticisinin müşterilerine başarılı bir hizmet verebilmesi için ne gibi farklı yetenek ve becerilere sahip olması gerektiğini kişisel deneyim ve gözlemleriyle bilemez. O yüzden onlara olan kıskançlığı ve nefreti kanlı canlı gerçek insanlara karşı değil “yönetim”, “sermaye”, ve “Wall Street” gibi soyut kavramlara karşıdır. Böyle insanlar için kapitalizm öfkesi kişilerde somutlaşmak yerine belirsiz bir gölgeye, soyut kavramlara karşı olur.

Oysa, mesleğinin özel koşulları, ya da aile ilişkileri nedeniyle böyle ödül kazanıcısı konumundaki kişilerle şahsen irtibatı olan insanların durumları çok daha farklıdır. Onlar kendilerine verilebilecek ödüllerin (konumların) kendilerine değil de bu başka kişilere verilmesinin kıskançlığını taşırlar. Onlar için kapitalizm, kendilerine verilmesi gerekeni başkalarına veren mekanizmadır, engellenmiş ihtiraslarının bizatihi failidir. Somut bir olgudur.

Entelektüeller için çoğu zaman durum tam böyledir. Mesela serbest piyasada doktorların mesleki yetenek ve başarımlarına göre, ve hasta tercihlerine göre bir hiyerarşi oluşur. Geliştirdiği inovasyonlar ve metotlarla bir doktor diğer akranlarının önüne geçer. Geliriyle, halkın değerlendirmesiyle, öbürlerinden çok daha yüksek bir konuma gelir. Diğerleri durumunu onunla karşılaştırdığında kendisini aşağılanmış hisseder. Ama bu öfkesini doğrudan ona karşı olarak da tanımlayamaz. İşte toplumun ekonomik düzeninin bu durumdan sorumlu özelliğini temsil eden şey Kapitalizmdir. Antikapitalizm ayni meslekten insanların birbirlerinden çok farklı konumlara yükselebilmelerine neden olan buradaki eşitsizlik (haksızlığına…?? ) karşı çıkmanın felsefesi haline gelir.

Avukatlar, öğretmenler, artistler, sanatçılar, yazarlar, gazeteciler, mimarlar, araştırma görevlileri, mühendisler, kimyagerler. Birçoğu için yukarıdaki durumlar aynen geçerlidir. Kendilerine göre çok ve daha hızlı yükselen meslektaşları, kendi akranları ya da başka meslekten tanıdıkları eski okul arkadaşları gibi insanların durumlarındaki farklılık onlarda bir kıskançlık ve öfkenin oluşmasına yol açar.

BEYAZ YAKALILARIN ve KUZENLERİN KIZGINLIĞI

Hayatta birilerinden geride kalmanın çoğunluk için kaçınılmaz olduğu böyle bir düzende, düzeni temsil ettiği farzedilen kapitalizmden nefret etmek en doğal ve yaygın bir durumdur. Ancak, beyaz yakalı olarak tanımlanan çalışanlara özel iki dert söz konusudur. Beyaz yakalı çalışan bir ofis masasında oturup kağıtlar ve ekran üzerindeki sayılar ve kelimelerle uğraşmakta iken yaptığı işin önemini abartmaya yatkındır. Çünkü nihayetinde patronunun yaptığı işler de buna benzemektedir. O nedenle büro çalışanı (zihniyle çalıştığı için) kendisini ayrıcalıklı zümreden, şirketin yönetici seçkinleri grubunun bir parçası olan bir insan olarak görür. Elleri kirli ve nasırlı olan beden işçisine göre üstün bir konumda olması gerektiğini düşünür ve buna inanır. Oysa bir gün beden işçilerinden pek çoğunun dahi kendisinden daha fazla ücret aldığını öğrendiğinde öfkeden deliye döner. Kapitalizmin kendisinin aklını ve emeğini hiçe saydığını, eğitimsiz insanların yaptığı basit işleri öne çıkardığını düşünür.

Antikapitalist Müslümanlar diye bir grubun şöyle sloganları var - 'Allah ekmek özgürlük. Mülk Allahın, emek işçinin kahrolsun küresel kapitalizm. Muhammedden Musaya önderlere bin selam. Allah ile aldatan bizden değildir'.


Büyük sermaye sahibi ailelerin varisleri arasından birisi işin başına geçer, diğerleri ise geride kalır silikleşir. İçlerinden sadece birisi, en büyük girişimleri, ve fonların hareketini temsil edeni en önemli kişi haline gelir. Medya devamlı onu konuşur. Silik ve önemsiz kişi haline gelen kuzen için ise kendisinden hiçbir üstünlüğü olmadığı halde yeğeninin öne geçmesini ve baş rolü kapmasını sağlayan sistemin adı kapitalizmdir. Kuzen kendisini geriye iten bu sisteme doğal bir öfke duyacaktır. Servetinin, ve şirketteki önemli hisselerinin sağladığı onca ayrıcalığa karşın kuzen de antikapitalist kampın bir üyesi haline gelmiştir.

Entelektüel dünya içinde sosyalistlerin önemli bir ağırlığı var. Halen çok sayıda kitap, dergi gazete, akademisyen kapitalizmi bütün sefaletlerin ve fesatlıkların kaynağı olarak anlatıyor. Onlara göre kapitalizm gayri-adil, insafsız bir sistem.

Kapitalizmin evrimine 16-18nci yüzyıllarda sömürgecilikle başladığı, 19ncu yüzyılda sanayici kapitalizmi, 20nci yüzyılda paydaş (hissedar) kapitalizmi, ve 21nci yüzyılda fon yöneticisi kapitalizmine dönüştüğü söyleniyor.

ANTİ-KAPİTALİST CEPHE

Hepsi farklı nedenlerle de olsa, toplumun en büyük kısmı kendisini yenilmiş ezilen, sömürülen ve aşağılanan olarak görmekte, bunu yapanın, toplumun egemenleri olan kapitalistler ve işadamları olduğunu düşünmektedir.

Bu görüş ülkenin gerçek egemenleri olan bürokrasi, din adamları ve askerler tarafından da destek ve teşvik gördüğü için çok büyük güç kazanmıştır. Herşeyin uluslararası sermayenin patronları tarafından planlanıp yürütüldüğü, hükümetlerin ve dinin de bizzat onların kontrolunda olduğu en yaygın görüştür.

Peki aslında öyle mi?

İnsanların en acil ve henüz karşılanmamış ihtiyaçlarının görülebilmesi ancak üretimle, üretimin arttırılıp verimlileştirilebilmesi de teknolojik gelişimle mümkün.

Bunun gerçekleştirilebilmesi için üç çeşit ilerici insan sınıfına ihtiyaç var: Tasarruf sahipleri, girişimciler ve teknolojistler.

Antikapitalizmin amacı ise esas üretici grup olan bu üç sınıftan insanı geri plana itmek, onların yerine ön plana üretkenliği hiç olmayan Devleti (yani İmamlar, Askerler, Siyasiler ve Bürokratları) koymaktır.

Oysa bu üç grup insandan herhangi birinin eksik olması başarılı yatırımlarla üretimin arttırılabilmesini ve insanların henüz karşılanmamış olan ihtiyaçlarının görülebilmesini tamamen engeller. Üretim yapan yeni işyerleri olmayacağı için orada istihdam edilecek elemana da ihtiyaç duyulmaz. İşsizlik ve fukaralık sürekli artar.

Kapitalizm “Hür Teşebbüs” demektir. “Teşebbüs” yani yeni üretim yatırımlarının olmadığı bir dünyayı düşünemeyeceğimize göre Kapitalizmin tek alternatifi “Hür Olmayan Teşebbüs” demektir. “Kapitalizm olmasın” demek serbest piyasa olmasın, fiyatlar alıcı ile satıcı arasında özgürce belirlenmesin demektir.

Kapitalizm olmasın demek kendi parasını riske ederek yatırım yapan Patron yerine, bizim paramızı riske ederek işin başına bir imam bürokratı geçirmek istemektir. İşletme başarısız olduğunda batan ve sermayesi tükenen iş adamı yerine rekabet olmadığı için hiç batmayan ve bedelini mecburen ödediğimiz on kat pahalı ve kalitesiz üretimi sonsuza kadar sürdürerek fukaralığımız üzerinden kendi çubuğunu tütüren asker bürokratı başımızda istemek demektir.

Kapitalizm olmasın demek istek ve ihtiyaç duyduğumuz mal ve hizmetleri üreten sanayi yerine bizim hiç ihtiyaç duymadığımız (ama devletin ihtiyaç duyduğu) Tank, top, savaş uçağı, atom bombası vb üreten sanayiler olsun demektir.

Kapitalizm olmasın demek aslında dünyada zaten gerçek kapitalizm (yani hür teşebbüs) diye birşeyin hiçbir yerde olmadığını bilmemek demektir. Eğer hiçbir piyasa serbest değilse, yani hiçbir malın fiyatı alıcı ile satıcı arasında özgürce belirlenemiyorsa, üretilen her katma değerin üçte ikisi üretime hiçbir katkısı olmayan devlet ve mali piyasalar (bankalar) tarafından zorla gasp ediliyorsa, üreticinin neyi nasıl üreteceği, tüketicinin neyi nasıl tüketeceği ve tüm yaşam tarzı bürokrasi tarafından belirlenmekte ise böyle bir sistem kapitalizm olarak adlandırılabilir mi?

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.