İstiklâl (Bağımsızlık) Mahkemeleri

Tarihte Neler Oldu | canakci | Kasım 22, 2014 at 1:49 pm

İstiklâl kavramı eski dilde “bağımsızlık” anlamı dışında “hürriyet” anlamında da kullanılırdı. Büyülü bir sözcük, etkileyici bir kavramdır. Böyle bir hedefe koşulan hiçbir kuruma artık herhangi bir kusur, herhangi bir kötülük atfedilemezdi. O yüzden Osmanlı’da Sultanlığın yıkılışının adından kurulan ulus devletin daha en baştan beri kendi içinde ne büyük çelişkiler taşıdığını göstermekte sadece kurulan olağanüstü mahkemelere verilen bu isim bile kendi başına yeterlidir.

Bu mahkemelerle ilgili ilk ve en kapsamlı çalışmanın sahibi olan, Kemalist eğilimli Ergun Aybars’a göre sadece Birinci Dönem İstiklâl Mahkemelerinin kararlarıyla idam edilenlerin sayısı bile en az 5 binin üzerinde olmalı

1920 – 1927 arasında faaliyet gösteren İstiklal Mahkemeleri

Birinci meclis döneminde faaliyet gösteren bu mahkemeler üç ayrı dönemde ele alınabilir. 11 Eylül 1920’de kurulan ilk mahkemeler asker kaçaklarını cezalandırmak üzerine kuruldu. İtiraz edenlerin sayısının artması üzerine 17 Şubat 1921’de kapatıldı. 5 Ağustos 1921’de Mustafa Kemal Paşa’nın olağanüstü yetkilerle Başkumandanlık makamına getirilmesiyle İstiklal Mahkemeleri ikinci defa Başkumandan emriyle yeniden kuruldu. 20 Temmuz 1922’de verilen olağanüstü yetkiler kaldırılınca İstiklal Mahkemelerinin yaklaşık bir yıl süren ikinci faaliyet dönemi de sona ermiş oldu.

18 Eylül 1920 – 31 Temmuz 1922 arasında görev yapan 12 mahkeme ile 1922 sonundan Mayıs 1923’e kadar görev yapan iki mahkeme olmak üzere toplam 14 İstiklal Mahkemesi, amaçları farklı olduğu için ‘Birinci Dönem İstiklal Mahkemeleri’ diye anıldı. Ankara, Eskişehir, Konya, Isparta, Sivas, Kastamonu, Pozantı ve Diyarbakır’da kurulan bu mahkemeler esas olarak ‘casusluk’, ‘bozgunculuk’, ‘asker kaçakları’, ‘eşkıya’, ‘saltanat yanlıları’ ve ‘isyancılar’ ile mücadeleyi amaçlıyordu. Ancak en önemli sorun asker kaçaklarıydı. Çünkü ‘Her Türk asker doğar’ iddiasına rağmen, sadece Sakarya Meydan Muharebesi sırasında (1922) tam 48.335 kişi asker kaçağıydı.

Ankara İstiklal Mahkemesi’nin reisi Afyonkarahisar Mebusu ‘Kel’ lakaplı Ali (Çetinkaya), savcısı Denizli Mebusu Necip Ali (Küçüka), üyeleri Gaziantep Mebusu ‘Kılıç’ Ali, Rize mebusu ‘Bakkal’ Ali (Zırh) ve yedek üyesi Aydın Mebusu Reşit Galip beylerdi. Bu mahkeme, ‘Kel’ Ali, ‘Kılıç’ Ali ve Necip Ali adlı üyeleri yüzünden ‘Üç Aliler Divanı’ diye anılacaktı. Ancak, adı veya göbek adı Ali olan iki üye daha vardı.


Resmi verilere göre bu mahkemelerde, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’na dayanarak, toplam 59.164 kişi yargılandı, bunların 41.678’ine 40 ila 100 değnek, malını mülkünü müsadere, para cezası, yerine evden başkasının askere alınması, halka teşhir, hapis, evinin yakılması gibi çeşitli cezalar verildi. 1054 idam cezası infaz edildi. Ama bu sayılar gerçeğin ancak bir bölümü olmalı, çünkü bu davalara ilişkin belgelerin çoğu kayıp. Bu konudaki ilk ve en kapsamlı çalışmanın sahibi olan, Kemalist eğilimli Ergun Aybars’a göre idam edilenlerin sayısı 5 binin üzerinde olmalı.

Üçüncü dönem 11 gün sonra 31 Temmuz 1922’de kabul edilen İstiklal Mahakimi Kanunu’yla başladı ve Birinci Meclis’in faaliyetlerine son verdiği 1923 Nisan’ında son buldu.

23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi’nin ilk işlerinden biri, ülkenin pek çok yerinde çıkan ayaklanmaları ve asker kaçaklarını engellemek için, 29 Nisan’da Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nu çıkarmak olmuştu. Bunu takip eden dört ay boyunca düzenin sağlanamaması üzerine (1793’te Fransa’da kurulan, olağanüstü yetkilere sahip ‘Tribunal révolutionnaire – devrim mahkemeleri’nden esinlenilerek) İkinci Meclis döneminin 8 Aralık 1923’de kurulan ilk ve görev alanı sadece İstanbul ile sınırlı İstiklâl Mahkemesine de dördüncü dönem diyebiliriz. Görev süresi iki aydan az olan İstanbul İstiklal Mahkemesi faaliyetlerine 30 Ocak 1924’de son verdi.

İstiklal Mahkemeleri, kanunla kuruldukları için yasal ancak yargılama usulleri açısından hukuk dışıydılar. Çünkü üyeleri, Meclis içinden seçiliyordu ama savcı hariç, üyeleri hukukçu değildi. Kapılarının üstünde 'İstiklal Mahkemesi Mücadelesinde Yalnız Allahtan Korkar' yazan mahkemeler verdikleri kararlardan sorumlu değildiler ancak cezaların gecikmeden infazından, sivil ve asker bütün bürokratlar sorumluydu. Kararın verilmesi için delile gerek yoktu. Sanıkların avukat tutmaları çok nadir bir durumdu, zaten ne buna vakit vardı, ne de bu görevi üstlenmeye cesaretli avukatlar. Kararlar hâkimlerin vicdani kanaatine göre verilirdi ve temyiz edilemezdi. Verilen cezalar derhal infaz edilirdi. Kararlar o kadar acele alınır ve yerine getirilirdi ki, yanlışlıkla başkasının yerine idam edilenler bile olurdu.


Beşinci ve son dönem Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabul edildiği 4 Mart 1925’te biri merkezi Ankara’da olan, öteki de Şeyh Sait Ayaklanması’nın yaşandığı bölgede görev yapacak olan iki İstiklâl Mahkemesi’nin kurulmasıyla başladı. Şeyh Said İsyanı bahanesiyle 4 Mart 1925’te çıkarılan Takrir-i Sükûn (Huzur ve Güveni Sağlama) Kanunu ile kurulan bu mahkemeler muhalefetin büyük direnişiyle karşılaştı.

Milli Mücadele’nin önderlerinden Kazım Karabekir “Islahatı İstiklal Mahkemeleri ile mi yapacaksınız?” diye sorarken, Gümüşhane Mebusu Zeki (Kadirbeyoğlu) Bey, 1921 tarihli Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun 26. maddesinin idam hükümlerinin infazını Meclis’e bıraktığını, bu hüküm değişmeden kanunun görüşülemeyeceğini söylüyordu. Dersim Mebusu Feridun Fikri (Düşünsel) Bey “kanunun hükümetçe çok geniş yorumlanarak bütün olayların isyan ve ihanet gibi gösterilebileceğini, Cumhuriyet rejiminde hakların her şeyin üzerinde olduğunu ve hak ve hürriyetlerin hükümetin idaresine bırakılamayacağını, bunun Teşkilatı Esasiye Kanunu’na aykırı olduğunu” ısrarla belirtiyordu.

Kavgaya varan ateşli tartışmalara rağmen, kanun 22 ret oyuna karşılık 122 oyla kabul edildi. Kanunla, biri idam kararlarını uygulama yetkisiyle ‘Şark’ için Diyarbakır’da, diğeri idam kararları TBMM’nin onayı ile uygulanmak üzere Ankara’da, iki İstiklâl Mahkemesi kuruldu. Diyarbakır’daki mahkemenin resm, adı ‘İsyan Bölgesi Mahkemesi’ idi ama ‘Şark İstiklal Mahkemesi’ olarak anıldı. Ardından, Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nda din, esaslara göre cemiyet kurulmasını yasaklayan ve dini siyasete alet edenleri ‘vatan haini’ ilan eden değişiklik yapıldı ve mahkeme göreve başladı. 21 Mart’ta, İsmet İnönü, Meclis Başkanlığı’na Divan-ı Harb-i Örfilerde verilen idam cezalarının da ordu, kolordu, bağımsız tümen ve müstahkem mevki komutanlarınca onaylanarak uygulanmasını öneren bir önerge verdi. 22 kişilik muhalif grup bu teklifin de anayasaya ve insan haklarına aykırı olduğunu söyledi ama önerge, hükümetin istediği şekilde kanunlaştı.
İki yıl sonra – bütün muhalefet çevrelerinin ortadan kaldırılmasından sonra – 7 Mart 1927’de mahkemelerin faaliyetlerine son verilmesiyle İstiklâl Mahkemeleri dönemi kapanmış oldu.

1927′den sonra her ne kadar İstiklal Mahkemesi isimli mahkemeler artık kurulmamış ise de yakın tarihimizde siyasi iradeyi temsil eden güçlü kesimlerin ayni mahiyette “savunma ve adil yargılanma hakkının ortadan kalktığı” bu adaletsiz yargı düzenine sık sık başvurdukları bir gerçektir.

Divan-ı Harb-i Örfiler (Sıkıyönetim Mahkemeleri), Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM), Özel Yüksek Mahkemeler (ÖYM) ve TMK 10 ile Yetkili Bölge Ağır Ceza Mahkemeleri gibi çeşitli adlar altındaki mahkemeler özel siyasi amaçlarla kurulmuş ve hep tarihimizde bir kara leke olan bu İstiklal Mahkemelerini örnek almıştır. Gözaltı ve tutukluluk sürelerinin uzunluğu, avukat görüşmelerine engeller çıkarılması, gizlilik kararları ile savunmanın dosyayı inceleyememesi, infaz sürelerindeki eşitsizlikler, ceza miktarlarındaki farklılıklar, şüpheli yakınlarına haber vermeme, özel hayatın ihlâli gibi sayısız hukuk ihlallerinin gündeme geldiği bu mahkemelere ilişkin dile getirilen değerlendirmelerin en başında da “hüküm bağımsızlığının genel olarak bulunmadığı, hakim ve savcıların devleti koruma refleksiyle hareket ettiği ve terör mevzuatı nedeniyle de delil bulunmaksızın kanaatle ağır hapis cezalarının verilmesi” gelmektedir.

İlk dönem İstiklâl Mahkemeleri

1912 – 1918 arasında ülke, önce Balkan Savaşı, ardından Birinci Dünya Savaşı’yla altı yıl aralıksız savaş yaşamış, hemen arkasından mili mücadelenin başlamasıyla 1920’ye gelindiğinde aralıksız savaş hali sekiz yıla çıkmıştı. Kuva-yı Milliye’den düzenli orduya geçiş sürecinin yarattığı sancılar da buna eklenince tahmin edilen olmuş, asker kaçaklarının sayısı çığ gibi artmıştı.

TBMM bu sorunu olağan mahkemelerle çözmek yerine çok daha caydırıcı bir yolu tercih etti ve 11 Eylül 1920’de Firariler Hakkında Kanun’u çıkartarak İstiklâl Mahkemeleri’ni kurdu. Mahkemeler, meclis’in seçeceği üç milletvekilinden oluşacak, onlar da kendi aralarından birini başkan seçeceklerdi (Madde 2). Mahkemelerin görevi, asker kaçaklarını, askerden kaçmaya yol açanları, kaçakların yakalanması ve sevkinde ihmali bulunanları ve kaçaklara yataklık edenleri yargılamaktan ibaretti (Madde 1). Sayısı ve bölgeleri Bakanlar Kurulu’nun teklifi üzerine Meclis tarafından belirlenen mahkemelerin kararları kesindi ve askerî ve sivil tüm devlet görevlileri kararların infazından sorumlu tutuluyordu (madde 3 ve 4). Mahkemelerin karar ve emirlerini infaz etmeyenler veya infaz edilmesinden kaçınanlar da bu mahkemelerde yargılanacaklardı (Madde 5).

Mahkeme üyelerinin seçim işlemleri, kanunun mahkemelere olağanüstü yetkiler vermesine karşı çıkan muhalif milletvekillerinin yaptıkları engellemeler yüzünden bir hayli uzadı. Sonuçta seçimler tamamlandı. Seçilen mahkeme üyelerinin hukukçu olmaları gibi bir şart aranmadığından çiftçisinden tüccarına kadar her meslekten milletvekili mahkeme üyeleri arasında kendilerine yer bulabildi. Sonraki günlerde yaşanacağı gibi, İstiklal Mahkemeleri kendi hukuklarını kendileri yaratılar.

Mahkemenin kurulmasından tam 15 gün sonra 26 Eylül 1920′de Antalya Milletvekili Rasih (Kaplan) Efendi’nin teklifiyle, başlangıçta sadece asker kaçaklarıyla sınırlı olan mahkemelerin görev alanı, vatan hainliği, casusluk, memleketin maddi ve manevi gücünü her ne şekilde olursa olsun kırmaya çalışmak gibi suçları da kapsamına alarak iyice genişletildi. Özellikle “Memleketin maddi ve manevi gücünü her ne şekilde olursa olsun kırmaya çalışmak” suçunun kapsamı ve çerçevesi hukuk açısından net değildi. Böyle bir tanımlama yapılınca mahkemeler hemen hemen her konuda yetkili kılınmış oldu ve mahkemelerin bakamayacağı “suç” neredeyse hiç kalmadı.

İstiklal Mahkemelerinin faaliyet alanı sürekli genişledi. Asker kaçaklarını yargılamak için kurulmasından 15 gün sonra, 'vatan hainliği, casusluk, memleketin maddi ve manevi gücünü her ne şekilde olursa olsun kırmaya çalışma' gibi suçları da kapsamına aldı ve mahkemelerin bakamayacağı suç neredeyse kalmadı. Faaliyette olduğu dönemde bu mahkemelerde komünistler, Kürtler, İslamcılar ve Cumhuriyet Halk Fırkası'na katılmayan İttihatçı muhalefet ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensupları yargılandı.

Nihayet 17 şubat 1921′de, Meclis Başkanlığı’nın aldığı “İstiklâl Mahkemelerine şimdilik ihtiyaç kalmadığından ve zorunluluk halinde Meclis’in karar ve onayıyla gerekli yerlerde yeniden kurulabileceğinden Ankara İstiklâl Mahkemesi dışındaki İstiklâl Mahkemeleri’nin faaliyetlerine son verilmesini” isteyen karar meclis tarafından kabul edilerek mahkemelerin görevine son verildi.

Beş ay kadar sonra Eskişehir – Kütahya Savaşlarında Yunan Ordusu karşısında alınan yenilgi İstiklâl Mahkemelerinin yeniden kurulmasını gündeme getirdi. 23 Temmuz 1921′de Fevzi (Çakmak) Paşa’nın önerisi üzerine faaliyetlerini sürdürmekte olan Ankara İstiklâl Mahkemesi’ne ek olarak Kastamonu, Konya ve Samsun’da üç İstiklal MAhkemesi’nin daha kurulması kararlaştırıldı.

2, 3, 4, 5. Dönem İstiklal Mahkemeleri

Yeni kurulan mahkemeler daha henüz oluşmamışken, 5 ağustos 1921′de Mustafa Kemal Paşa olağanüstü yetkilerle Başkumandanlığa getirildi. Başkumandanlık Kanunu’nun ikinci maddesi Başkumandana Meclis’in yetkilerini kişisel olarak kullanma hakkı veriyordu. Mustafa Kemal Paşa bu maddeye dayanarak İstiklâl Mahkemelerini doğrudan kendine bağladı ve Meclis’i devreden çıkartarak mahkeme üyelerini doğrudan kendisi atadı.

8 Eylül 1921′de Mustafa Kemal Paşa yine başkumandanlık emriyle, o tarih itibariyle faaliyetlerini sürdürmekte olan Ankara, Konya, Kastamonu ve Samsun İstiklâl Mahkemeleri’ne ek olarak Yozgat’ta da yeni bir İstiklâl Mahkemesi kurdu. Mahkemelerin istifa eden bazı üyelerinin yerine yeni üyeler de yine Başkumandan tarafından atandı.

Bu arada Mustafa Kemal Paşa, Başkumandanlık makamına getirilmesinden iki gün sonra, 7-8 Ağustos 1921′de halkı maddi ve manevi kaynaklarıyla topyekün milli mücadeleye katılmaya çağıran Tekalif-i Milliye emirlerini yayınlamıştı. Emirlerin uygulanmasını sağlamak ve halktan yüzde 40 vergi toplamak üzere Tekâlif-i Milliye Komisyonları kurulmuştu. Emirleri yerine getirmeyenlerin cezalandırılması görevi de İstiklâl Mahkemelerine verilince, zaten çok geniş olan mahkemelerin görev alanı iyice genişletilmiş oldu.

İsyan (Şark) Bölgesi İstiklal Mahkemesi’nin reisi Denizli Mebusu Mazhar Müfit (Kansu), savcısı Karesi Mebusu Ahmet Süreyya (Örgeevren), üyeleri Urfa Mebusu Ali Saib (Ursavaş) ve Kırşehir Mebusu Lütfi Müfit (Özdeş), yedek üyesi ise Bozok Mebusu Avni (Doğan) beylerdi.

Ankara İstiklal Mahkemesi’nin reisi Afyonkarahisar Mebusu ‘Kel’ lakaplı Ali (Çetinkaya), savcısı Denizli Mebusu Necip Ali (Küçüka), üyeleri Gaziantep Mebusu ‘Kılıç’ Ali, Rize mebusu ‘Bakkal’ Ali (Zırh) ve yedek üyesi Aydın Mebusu Reşit Galip beylerdi. Bu mahkeme, ‘Kel’ Ali, ‘Kılıç’ Ali ve Necip Ali adlı üyeleri yüzünden ‘Üç Aliler Divanı’ diye anılacaktı. Ancak, adı veya göbek adı Ali olan iki üye daha vardı.

Mahkemenin en sert üyesi Ali Saip Bey’di. Şark İstiklal Mahkemesi’nin, aynen Ankara İstiklal Mahkemesi gibi sivil ve asker, tüm olayları yargılamasını isteyen Ali Saip Bey, bu konuda mahkemenin tek hukukçu üyesi olan Ahmet Süreyya Bey’le ters düşünce “Savcılıkla aramızda kanaat farkları var. İstifa ediyorum. Böyle çalışamam!” diyecekti. Sonunda mesele Ankara’ya aktarılacak, gelen cevaptan, Ankara’nın ‘devrimci uygulamalar’ın sınırlandırılmasını istemediği anlaşılacaktı. Zaten Mustafa Kemal 16 Ocak 1923’te İzmit’te yaptığı basın toplantısında “İnkılâbın kanunu mevcut kanunların üstündedir” diyerek rotayı göstermişti. Hâkimler ile savcı arasındaki anlaşmazlık, “Gerekirse kanunların üzerine çıkarız” görüşünün üstün gelmesiyle sonuçlandı. Bu tarihten sonra, mahkemenin yetki bölgesindeki 14 vilayet ve iki kazadaki her türlü sivil ve askeri dava bu mahkemelerde görüldü.

Mahkeme heyeti üyelerinin anılarından ve resmi belgelerden açıkça görüldüğü gibi İsmet İnönü ve Mustafa Kemal’le doğrudan temas halinde çalışan bu mahkemelerde, başta 1925’te Şapka Kanunu’na karşı çıkanlar; 1926’da Atatürk’e suikast teşebbüsünde bulunanlar; İttihatçılık davası güdenler; Saltanat ve Hilafet’i geri getirmeye çalışanlar; komünist örgütlenmelere katılanlar; yolsuzluk, casusluk, hükümete muhalefet suçlarına katılanlar vb. olmak üzere, yaklaşık 7500 kişi yargılandı. Bunların yaklaşık 3280’i çeşitli cezalara çarptırıldı. 660 kişi idam edildi.

İstiklal Mahkemesi’nde yargılananlardan biri, dönemin ünlü İslamcı dergisi Sebilürreşad’ın sahibi Eşref Edip (Fergan) idi. Eşref Edip, polis nezaretinde, Pendik yoluyla, o günlerde polis merkezinin bulunduğu Babıâli’nin karşısındaki Danıştay binasına giderken düşünüyordu. Acaba neden gözaltına alınmıştı? Şeyh Said İsyanı ile bir ilişkisi yoktu ancak geçen günlerde Masonluk hakkında bir kaç yazı yayımlamışlardı. Acaba o mu infiale sebep olmuştu? Sorularına cevap alamadan, kendini Ankara’ya giden trende bulacaktı. Trenden inince doğru İstiklal Mahkemesi’ne, ardından Cebeci’deki Tevkifhane’ye gittiler. Onu çırılçıplak bir odaya koyup üstüne kilit vurdular. Bir hafta, yemek getiren erden başka kimse uğramadı yanına. Geceler boyu, tahta ile demirin karşılaşmasından doğan korkunç sesleri ve yankılarını dinledi. Ardından betonu yeni dökülmüş rutubetli ve yine çıplak bir başka hücreye nakledildi. Moralini yüksek tutmaya çalışıyordu. Böylece günler, haftalar ve aylar geçti. Demir kapılar, demir pencereler, soğuk taş duvarlar, rutubetli beton tavanlar, ölü kafatasları, insan kemikleriyle dolu kara topraklar, süngülü bekçiler. Kara ruhlu gardiyanlar, akrepler, çıyanlar… Sağda solda feryatlar, iniltiler… İdama götürülenlerin ağlayışları, haykırışları… Zihnini giderek ümitsizlik, üzüntü ve endişe kaplıyordu. Suçu neydi bir öğrenebilseydi…

Aylar sonra bir gün Mahkeme Reisi Kılıç Ali, tevkifhaneyi kontrole geldi. Eşref Edip’in hücresini ziyaret ettiğinde “Aaaa! Sen burada mısın?” dedi. “Bizi unuttunuz galiba!” diye yanıtladı Eşref Edip, “artık bu kadar cefa yeter. Rica ederim, çağırın da, ne soracaksanız sorunuz.” “Merak etme, birkaç güne kadar çağıracağız. Seni Şark’tan istiyorlar.”

“Seni Şark’tan istiyorlar” ne demek? diye düşündü Eşref Edip. Bunu daha sonra öğrenecekti. Şeyh Sait, idam yerine Edirne’de sürgün cezası verileceği vaadiyle kendisini isyana götüren nedenlerin başında Cumhuriyet döneminin ilk muhalif partisi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın programı ve İstanbul basınının, özellikle de Sebilürreşad’ın hükümet aleyhine yaptığı yayınların geldiğini söylemişti. Şeyh Said’i ikna eden Ali Saip Bey’in kafasındaki plan, muhalif gazetecilerle Şeyh Said’i duruşmada çarpıştırmak ve böylece her iki tarafı da birbirinin silahıyla vurmaktı. Ancak siyasi durumun nezaketi yüzünden, Ankara bekleyememiş ve Şeyh Said ve 46 adamını acilen asmak zorunda kalmıştı. Hikâyenin gerisini Eşref Edip’in son derece ilginç hatıratından okuyabilirsiniz.

Eşref Edip ve bir grup ünlü gazetecinin yargılanmak üzere Diyarbakır’a sevk edildiği günlerde, Gülhane Parkı’nda eşi ve çocuğuyla piknik yapan Zekeriya (Sertel) Bey’in hayatı da, karşısına dikilen bir polis memurunun onu emniyete davet etmesiyle değişecekti.

Trende Zekeriya Sertel’le birlikte karanlık bir meçhule giden biri daha vardı: Abdülhamit’in ünlü paşalarından Şakir Paşa’nın oğlu Cevat Şakir (Kabaağaçlı) Bey. Oxford Üniversitesi’ni bitiren, Türkçe dışında altı dil bilen, zeki, bilgili, yetenekli biri olan Cevat Şakir, gençliğinde bir kıskançlık meselesinden dolayı babasını öldürmüş ve sekiz yıl hapis yatmıştı. Verem olduğu için cezasını tamamlamadan salıverilmişti.

Eşi Sabiha Hanım’la birlikte sahibi olduğu Resimli Ay dergisinde yürüttüğü demokrasi ve özgürlük mücadelesiyle Ankara’nın ve Mustafa Kemal’in tepkisini çeken Zekeriya Bey, ayrıca komünist olarak da tanınıyordu. O günlerde Resimli Ay’ın en önemli temalarından biri Milli Mücadele’nin sadece birkaç kahraman liderin değil, işçisinden köylüsüne, memurundan askerine, kadınından gencine tüm halkın eseri olduğu, bu adsız kahramanları anmak için de bir ‘meçhul asker’ anıtı dikilmesiydi. Bu kampanyaya cevap gecikmemişti. Akşam gazetesinde ‘Üç Aliler Divanı’nın en ünlü üyelerinden Kılıç Ali’nin bir yazısı çıkmış, yazıda, savaşı halkın değil Atatürk’ün yaptığı ileri sürülmüştü. “Ordunun ve halkın savaşabilmesi, ancak kudretli ve kabiliyetli bir komutana sahip olmasıyla kabildir” diyen yazar, “ ‘Meçhul asker’ fikrini ortaya atıp başkomutanın önemini azaltmaya çalışmak, bir nankörlük olur” diyordu. Yazarın Mustafa Kemal’in en has yaverlerinden olması, Zekeriya Bey’in baltayı taşa vurduğunu gösteriyordu.

Belki de Resimli Ay’ın son sayısında yayımlananan, Cevat Şakir’in ‘Asker kaçakları nasıl asılır?’ başlıklı yazısıyla ilgiliydi gözaltı. Cevat Şakir hapishanedeyken, İstiklal Mahkemelerinde idam cezasına çarptırılan asker kaçaklarının idam sehpasına gitmeden önce öteki mahkûmlara karşı tutumları, pılı pırtılarını yoksul mahkûmlara vermeleri Cevat’a dokunmuştu, yazısında bunu anlatıyordu.

Hücreye döndüklerinde, Mersin’de yayımlanan Doğru Söz gazetesinin sahibi Ata Çelebi adlı bir komünist genç, onlara mahkemelerin çalışma prensiplerini özetledi: “Burası bir cehennemdir, bir salhanedir. İstiklal Mahkemesi’ne getirilenlerin yüzde doksanı öldürülür… Mahkeme sizi savunma için bildirilen günden önce çağırırsa, hakkınızda idam hükmü verilmiş demektir. Süreyi uzatmakta fayda yoktur. Yok, gününde çağrılırsanız, durumunuz şüpheli demektir. Mahkeme daha bir karara varmamıştır. Savunma günü sonraya bırakılmışsa, kurtulduğunuza işarettir. Çünkü mahkeme aceleye lüzum görmüyor demektir.”

Zekeriya ve Cevat Şakir, beş gün sonra değil de üç gün sonra çağrılınca ‘geleneğe göre’ idama mahkûm edileceklerini düşünüp perişan oldular. Ama şansları vardı. Cevat Şakir’in Hüseyin Kenan takma adıyla yazdığı “İdama mahkûm olan insanlar bile bile ölüme nasıl giderler” başlıklı yazı dolayısıyla tutuklanmışlardı. Ancak cezaları üçer yıl sürgün ve kalebentlikti. Cevat Şakir Bodrum’a, Zekeriya Sertel Sinop’a gidecekti. Ölüm beklerken kalebentlik cezası almak, ikiliye büyük ikramiye gibi görünmüştü. Üç yılın sonunda geride kalan eşler küçük çocuklarına bakarken, Sabiha Hanım Resimli Ay dergisini de idame ettirmişti. Zekeriya Sertel cezası bitince İstanbul’a dönerken, Cevat Şakir Bodrum’a yerleşecek ve ‘Halikarnas Balıkçısı’ adıyla ünlü bir edebiyatçı olacaktı.


İttihatçıların önde gelen isimlerinden Hüseyin Cahit, Velid Ebuziya, Ahmet Cevdet, Ömer İzzettin ve Hayrettin Beyler ile İstanbul Barosu Başkanı Lütfi Fikri gibi kişiler bu mahkemelerce tutuklandı. Mustafa Kemal’e yönelik İzmir’de suikast düzenleneceği planının ortaya çıkarılmasıyla bu mahkemelerde yapılan yargılamalarda, muhalif 2. Grup ve Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası mensupları yargılandı. Ziya Hurşit, Gürcü Yusuf, Laz İsmail, Çapur Hilmi, Sarı Edip Efe, Rasim ile milletvekilleri Ahmet Şükrü, Abidin, Halis Turgut, İsmail Canbulat, Rüştü Paşa, Ayıcı Arif ve I. meclis milletvekillerinden Hafız Mehmet, eski Ankara Valisi Abdülkadir Bey idam edildi. Hakkında idam kararı verilen Kara Kemal de İstanbul’da yakalanmak üzereyken intihar etti.

Bu mahkemelerde Kazım Karabekir, Cafer Tayyar, Ali Fuat, Refet ve Mersinli Cemal Paşalar da yargılandı ve Mustafa Kemal’in isteğiyle beraat ettirildiler. Bunun öncesinde ise ilginç şeyler yaşanır. Bu paşaların tutuklanmasını önlemek için devreye giren dönemin Başbakanı İsmet İnönü hakkında da mahkeme tarafından tutuklama kararı verilir. Bunun üzerine Mustafa Kemal, İsmet İnönü’yü mahkeme işlerine karışmaması yönünde uyarır ve araya girerek tutuklama kararını kaldırtır.

Mustafa Kemal, üzerlerinde belirleyici etkisi olduğu bu mahkemelerin ilk dönemdeki üyelerini bizzat kendisi seçmiş. İzmir Suikastı Davasında mahkemenin, Kazım Karabekir’e uzun bir savunma yapması için izin vermesine Mustafa Kemal’in kızdığı ve mahkeme üyelerini çağırıp azarladığı tarihçilerce anlatılıyor. Şark İstiklal Mahkemesi’nde görülen Gazeteciler Davası’na da Mustafa Kemal’in telgraf çekerek, beraat kararı vermelerini sağladığı bilinmekte.

Bu yazının hazırlanmasında Ahmet Demirel’in “Cumhuriyet Tarihinin Bilinmeyen Gerçekleri” isimli kitabı başta olmak üzere Ergün Aybars, ve Avni Doğan'ın eserlerinden, ayrıca Kılıç Ali, Eşref Edip ve Zekeriya Sertel hatıratlarındaki bilgilerden yararlanılmıştır.


Ankara İstiklal Mahkemesi’nde sanıklara suikastla ilgileri hiç sorulmaz, yaptıkları muhalefetin hesabını vermeleri istenir. Mahkemenin 26 Ağustos 1926′da verdiği kararla Cavit Bey, Dr. Nazım, Filibeli Hilmi ve Yenibahçeli Nail Beyler idam edildi.

Bu mahkemelerde sanıkların avukat tutmalarına izin verilmez hatta İzmir Suikastı davasında avukat tutmak isteyen milletvekili Şükrü Bey, Mahkeme Başkanı Ali Çetinkaya tarafından, “İstiklal mahkemeleri dava vekillerinin cambazlığına gelmez” diye azarlanır. Bu mahkemelere ilişkin bizzat mahkeme başkanlarından Lütfi Müfit Bey, “Bizim belli bir amacımız vardır ona varmak için ara sıra kanunun üstüne de çıkarız” der.

İstiklal Mahkemelerinde sadece Şapka Kanunu’na muhalefet nedeniyle 1925 ve 1926 yıllarında 216 dava açılmış, bu davalarda 808 kişi yargılanmış ve bunlardan 97′si idam edilmişti. Tarihçiler zam isteyen telgrafçıların bile idam cezası talebiyle bu mahkemelerde yargılandığını belirtiyor. Şark İstiklal Mahkemesi’nde 2 yıl içinde 5.010 kişi yargılanmış, 2779′u beraat etmiş, ceza alanların 420′si ise idam edilmişti. Ankara İstiklal Mahkemesi’nde ise aynı sürede 2.436 kişiyi yargılanmış bunların 1.343′ü beraat ederken, diğerleri cezalandırılmıştı. Bu mahkûmiyet kararlarının 240′ı ise idamdı. Asker kaçaklığı nedeniyle verilen idam kararları ise bu rakamların dışındaydı.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.