Ahlaki Sınırlamalar ve Devlet

Hikayeler / İnsanlık Halleri | Robert Nozick | Mayıs 30, 2015 at 1:08 pm

Murray N. Rothbard, devletlerin daha ziyade Thomas Paine’in anlattığı “bir haydut çetesinin iktidarı ele geçirmesi” biçiminde oluştuğunu, Nozick’in yaratıcı bir biçimde mantıken adım adım inşa ettiği minimal devlet yapısının ise tarihte hiçbir gerçek devletin oluşma biçimini yansıtmadığını, o yüzden pratikte muhtemelen de hiç oluşamayacağını söylemektedir.

MİNİMAL DEVLET VE ULTRA-MİNİMAL DEVLET

Klasik liberal teorinin tüm vatandaşlarının şiddete, hırsızlığa ve dolandırıcılığa karşı korunması ve sözleşmelerin tatbik edilmesi işlevleri ile sınırlı olan gece bekçisi devleti dağıtımcı bir görüntü sergilemektedir. Özel koruyucu birimler ve gece bekçisi devlet arasında bir yerde en azından bir sosyal düzenleme hayal edebiliriz. Gece bekçisi devlete çoğu zaman minimal devlet dendiğine göre, bu düzenlemeye de ultra-minimal devlet diyeceğiz. Ultra-minimal bir devlet, acil kendini savunma dışında tüm güç kullanımı üzerinde bir tekel olma özelliğini muhafaza eder. Bu yüzden de, kötü davranışa karşı özel (veya birim aracılığıyla) misillemeyi ve tazminat alımını hariç tutar, fakat yaptırım ve koruma hizmetlerini sadece bu hizmetleri satın alanlara sunar. Bu tekelden bir korunma sözleşmesi almayan insanlar korunmazlar. Minimal (gece bekçisi) devlet, vergi gelirleriyle finanse edilen (bariz dağıtımcı) bir Friedmanvari makbuz planı ile birleşmiş bir ultra-minimal devlete denk düşer. Bu plana göre bütün insanlara veya bazılarına (örneğin, ihtiyaç duyanlar) parası vergi ile karşılanan ve sadece ultra minimal devletten bir korunma poliçesi almak maksadıyla kullanılabilen makbuzlar verilir.

Gece bekçisi devlete dağıtımcı diyebilmek için, devletin bazı insanları başkalarının korunması için para vermeye zorlaması gerektiğine göre, bu devletin savunucuları devletin bu dağıtımcı işlevinin neden benzersiz olduğunu açıklamalıdırlar. Eğer herhangi bir yeniden dağıtım herkesin korunması için meşru ise, diğer cazip ve arzulanan amaçlar için dağıtım neden meşru olmaz. Hangi gerekçe, özellikle koruyucu hizmetleri meşru dağıtım faaliyetlerinin tek konusu olarak seçer. (Benzer şekilde paternalist işlevleri.) Zorlayıcı olan ve dağıtımcı olmayan sebepleri bulmak bu etiketi bırakmamıza neden olur. Bazılarından para alıp başkalarına veren bir kurumun dağıtımcı olduğunu söyleyip söyleyemeyeceğimiz bunun niçin böyle olduğunu düşündüğümüze bağlı olacaktır. Çalınan paranın geri verilmesi ya da yapılan hak ihlallerinin tazmin edilmesi dağıtımcı sebepler değildir. Şu ana kadar gece bekçisi devletin dağıtımcı bir görüntü sergilediğinden bahsettim. Amacım bazıları için diğer insanlar tarafından sağlanan koruma hizmetlerinin geçerliliğini ispatlamak için dağıtımcı olmayan türdeki sebeplerin bulunma olasılığına açık kapı bırakmaktı.

Ultra-minimal devleti savunan bir kişi, her ne kadar korumayı dağıtımcı hizmete benzersiz bir şekilde uygun kılan şeyin ne olduğu sorusundan kaçınıyor olsa da, tutarsız bir pozisyon alınıyor gibi görünebilir. Hakların ihlallere karşı korunması konusuyla fazla meşgul olduğu için, bunu devletin tek meşru işlevi olarak görmekte, diğer bütün işlevlerin meşru olmadığını zira bunların bizzat kendilerinin hakların ihlali anlamına geldiğini düşünmektedir. Hakların korunması ve ihlal edilmemesi meselesine aşırı önem verdiğine göre, bazı insanların haklarının korunmasını bir yana bırakan ya da yeterince korumayan bir görünümdeki ultra-minimal bir devleti nasıl destekleyebilir? Hakların ihlal edilmemesi adına bunu nasıl isteyebilir?

AHLAKİ SINIRLAMALAR VE AHLAKİ AMAÇLAR

Bu soru, ahlaki bir meselenin sadece ahlaki bir amaç, sonuç olarak bazı eylemlerin gerçekleştirilmesi için bir nihai durum olarak işlev görebileceğini varsaymaktadır. Gerçekten de, “doğru”, “olması gerek”, “olmalı” gibi ifadeler, tüm hedefler iyiye yöneltilirken neyin iyiyi getirdiği veya en iyiyi getirmek niyetiyle yapıldığı bakımından açıklanması gereken zorunlu gerçekler olarak görünebilir. Bu yüzden, (bu şekildeki bir) faydacılığın yanlış olan tarafı, iyi kavramını çok dar bir çerçevede ele almasıdır. Faydacılığın hakları ve bu hakların ihlalini uygun biçimde ele almadığı, aksine bu meselelere ikincil bir statü verdiği ifade edilmektedir. Birçok karşı örnek bu eleştiriye dayalı olarak verilmektedir. Örneğin, masum bir insanın bölgeyi bir intikam çılgınlığından korumak için cezalandırılması gibi. Diğer taraftan, bir teori hakların ihlal edilmemesine birinci öncelik verebilir fakat bu konuyu yanlış yerde yanlış bir şekilde ele alabilir. Örneğin, tüm hak ihlallerinin asgariye indirilmesinin, arzulanan nihai durumun temel hedefi olduğu bir durumu düşünün. O zaman elimizde ‘hak faydacılığın gibi bir kavram olacak; (asgariye indirilen) hak ihlalleri, faydacı yapı içinde halkın mutluluğu hedefinin önünde yer alacaktır. ( Şunu da belirtmeliyiz ki, eğer yalnız başımıza yaşayacağımız ıssız bir ada yerine bazı haklarımızın bazen ihlal edilmesine rağmen içinde yaşamayı tercih edeceğimiz bir toplum var ise, haklarımızın ihlal edilmemesini yegâne ve en büyük hedefimiz olarak görmemekteyiz. Ayrıca, dengeleri bir yana bırakıp ona öncelik de vermiyoruz. ) Bu, yine de, eğer bu şekilde davranmak toplumdaki hak ihlalleri toplamını asgariye indirirse, herhangi birinin haklarını ihlal etmemizi gerektirecektir. Örneğin, herhangi birinin haklarının ihlal edilmesi, diğerlerini hak ihlallerinden alıkoyabilir, bu şekilde davranma güdülerini ortadan kaldırabilir ya da dikkatlerini başka yöne çekebilir. Şehrin bir bölümünde sağa sola saldıran, insanları öldüren, yakıp yıkan bir kalabalık, orada yaşayan insanların haklarını ihlal ediyor demektir. Bu nedenle, herhangi birisi, bu kalabalığın işlediği bir suçla hiçbir ilgisi olmadığı halde bir başkasını cezalandırmayı haklı göstermeye çalışabilir. Buna gerekçe olarak da, bu masum insanın cezalandırılmasının, diğerlerinin daha büyük hak ihlallerini engelleyeceğini, böylece toplumdaki hak ihlallerinin asgariye indirileceği öne sürülebilir.


Ulaşılmak istenen amaç duruma hakların dâhil edilmesine tezat olarak, bunlar, yapılacak eylemlere yan sınırlamalar getiren unsurlar olarak da ele alınabilir: C sınırlamalarını ihlal etmeyin. Diğer insanların hakları, sizin eylemlerinize gelecek sınırlamaları belirler. (Sınırlamaların ilave edildiği amaca yönelik görüş şöyle olacaktır: C sınırlamalarını ihlal etmeden bulunabileceğin eylemlerin arasında G amacını en iyi gerçekleştirmek için gerekli olanları seçin. Diğer insanların hakları sizin amaca yönelik eyleminizi sınırlayacaktır, Burada, doğru ahlaki görüşün, sınırlamalar içinde bile peşinden koşulması gereken zorunlu amaçları ihtiva ettiğini ima etmiyorum.) Bu görüş, C yan sınırlamalarını G amacının bir parçası haline getirmeye çalışan görüşten farklıdır. Yan sınırlama görüşü, amaçlarınızın peşinden koşarken sizin bu ahlaki sınırlamaları ihlal etmenizi yasaklar. Oysa bu hakların ihlalini asgariye indirmeyi hedefleyen görüş ise, toplum içindeki genel anlamda ihlalleri azaltmak maksadıyla bazı hakları (sınırlamalar) ihlal etmenize izin verir.

Ultra-minimal devleti savunan bir kişinin tutarsız olduğu iddiası, gördüğümüz kadarıyla, onun bir “hak faydacısı” olduğunu varsaymaktadır. Amacının, örneğin toplum içindeki hak ihlallerinin büyük bir oranını azaltmak olduğunu ve kullandığı vasıtaların bizzat kendileri insanların haklarını ihlal etse bile bu amacın peşinden koşması gerektiği varsayımına dayanmaktadır. Öte yandan, hakların ihlal edilmemesini amaç durumun gerçekleşmesi hedefine yönelik olarak kullanmak yerine (ya da buna ilave olarak), yapılan eylemlere bir kısıtlama olarak ele alabilir. Eğer bu ultra-minimal devlet savunucusunun hak anlayışı, başka birinin, haklarımızın korunması için son derece önemli olan şeyler de olmak üzere gerçekten çok ihtiyaç duyduğunuz şeyleri size temin etmemesi, haklarınızı ihlal etmediği halde (her ne kadar başka birinin haklarınızı ihlal etmesini zorlaştırmaktan da uzak dursa), sizin başkasının refahına katkıda bulunmanız kendi haklarınızın ihlali anlamına gelmesine rağmen buna zorlanmanız gerektiği yönündeyse, bu kişinin aldığı pozisyon tutarlı bir pozisyon olacaktır. (Bu anlayış, ultra-minimal devletin tekelleşme öğesini hakların bir ihlali olarak görmediği müddetçe tutarlı bir anlayış olacaktır.) Tabii ki, bunun tutarlı bir pozisyon olması kabul edilebilir olması anlamına gelmez.

NEDEN YAN SINIRLAMALAR?

C ihlallerini asgari düzeye indirmeye yönelik bir görüş yerine bir C yan sınırlamasını kabul etmek mantıksız değil midir? (Bu görüş C’yi bir sınırlamaktan ziyade bir koşul olarak değerlendiriyor.) Eğer C’nin ihlal edilmemesi o kadar önemli ise, bunun amaç olması gerekmez mi? Nasıl olur da C’nin ihlal edilmemesine verilen önem, daha geniş çapta C ihlallerini önleyeceği halde, C’nin ihlal edilmesinin reddedilmesine yol açabilir. Hakların ihlal edilmemesini sadece kişinin eylemlerinin bir amacı olarak ihtiva etmek yerine bir yan sınırlama olarak getirmenin gerekçesi nedir?

Eyleme getirilen yan sınırlamalar temelde Kantçı ilkeyi yansıtmaktadır. Bu ilkeye göre, bireyler sadece araç değil aynı zamanda amaçtırlar. Rızaları olmadan başka amaçların gerçekleştirilmesi için kurban edilemezler ya da kullanılamazlar. Bireyler dokunulmazdır. Bu amaç ve araç konusunu aydınlatmak için daha fazla şey söylemek gerekiyor, Araç konusunda iyi bir örnek olarak bir alet ele alalım. Bir aleti başkalarına karşı nasıl kullanabileceğimiz konusundaki ahlaki sınırlamaları bir yana bırakırsak, bu aleti nasıl kullanabileceğimiz konusunda bir sınırlama yoktur. Onu gelecekte kullanmak üzere korumak için uygulanması gereken yöntemler (dışarıda yağmur altında bırakmamak gibi) ve kullanmanın da daha fazla ve daha az verimli yolları bulunmaktadır. Fakat amaçlarımızı en iyi gerçekleştirmek için ona ne yapabileceğimiz hususunda herhangi bir sınırlama mevcut değildir. Şimdi, herhangi bir aletin kullanımı konusunda pek bağlayıcı olmayan bir C sınırlaması olduğunu farzedelim. Örneğin, size alet sadece, bundan elde edilen kazanç, açıkça belirtilmiş belli bir oranı aşmadıkça veya belli bir amacı gerçekleştirmek gerekli olmadıkça, C’nin ihlal edilmemesi şartıyla ödünç verilmiş olabilir. Burada hedef tamamıyla sizin aletiniz değildir. İstediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Fakat yine de, bağlayıcı olmayan sınırlamaya rağmen o bir alettir. Eğer kullanıma aksi yöne hareket edilemeyecek sınırlamalar getirirsek, bu nesne bir alet olarak belirli şekillerde kullanılamayabilir. Böyle olunca da bir alet olmaktan çıkar. Bir nesneye yeteri miktarda sınırlama getirilip herhangi bir şekilde bir alet olarak kullanılabilmesi engellenebilir mi?

Bir kişiye karşı yapılan bir davranış, bu kişinin tercihleri dışında kullanılmasını engelleyecek şekilde sınırlanabilir mi? Eğer bize bir şey veren herkesin o şeyi canımızın istediği gibi kullanmamıza izin vermesini gerektiriyorsa, bu, uyulması imkânsız bir koşuldur. Onun planladığımız hiçbir kullanım şekline itiraz etmemesi koşulu bile karşılıklı takası ciddi şekilde sekteye uğratacaktır. Bu tür takasların uygulama düzenlerinden bahsetmeye bile gerek yok. Diğer tarafın, her ne kadar diğer taraf bir veya birkaç kullanım şeklinize itiraz etse de, bu takastan yeterince kazanç sağlaması ve dolayısıyla bu işi yapmaya istekli olması yeterlidir. Bu şartlar altında, diğer tarafın, bu açıdan bakılınca, sadece bir araç gibi kullanıldığı söylenemez. Öte yandan, eylemlerini ya da malını ne maksatla kullandığınızı bilse sizinle ilişkiye girmemeyi tercih edecek başka bir tarafın, (bilmeyerek) sizinle ilişkiye girmemeyi tercih edecek başka bir tarafın, (bilmeyerek) sizinle ilişkiye girmeyi tercih etmesi için yetecek kadar bir şey elde ediyor olsa bile, bir araç olarak kullanıldığı söylenebilir. (Diğer kişinin amaçlarını ve kendisinin ne şekillerde kullanılacağını bilmediği için, ilişkiye giren kişi. “Başından beri beni kullanıyordun,” diyebilir. Diğer tarafın eğer bilse ilişkiye girmeyi reddedeceğine inanmak için iyi bir sebebi varsa, kişinin ahlaki açıdan bu ilişkiyi ne maksatla kullanacağını açıklama sorumluluğu var mıdır? Eğer bunu açıklamazsa diğer insan kullanılıyor mu demektir? Eğer diğer insan kullanılmayı kabul etmezse ne olur? Yanından geçen çekici bir insanı görmekten zevk alan bir kişi o insanı sadece bir araç gibi mi kullanıyor? Onu cinsel fantezilerinin bir objesi olarak mı görüyor? Bu ve buna benzer sorular ahlak felsefesi için çok ilginç konular ortaya çıkarır, fakat sanırım, siyaset felsefesi için değil.

Siyaset felsefesi sadece insanların başka insanları hangi şekillerde kullanamayacağı ile ilgilenir; özellikle de fiziksel saldırganlıkla. Başkalarına yapılan eyleme getirilen özel bir yan sınırlama, başkalarının yan sınırlamanın hariç tuttuğu belli şekillerde kullanılamayacağı gerçeğini ifade etmektedir. Yan sınırlamalar, diğer insanların belli şekillerde dokunulmazlıklarını ifade eder. Bu dokunulmazlık şekilleri, şu emir cümlesinde ifade edilmektedir: “İnsanları belli şekillerde kullanmayın.” Öte yandan, nihai duruma bakan bir görüşü, insanların sadece araç değil aynı zamanda amaç olduğu görüşünü (eğer bu görüşü ifade etmek isterse} şu emir cümlesiyle ifade etmektedir: “İnsanların belli şekillerde kullanımını asgariye indirgeyin.” Bu talimata uymanın bizzat kendisi herhangi birinin belirlenen şekillerden biri ile araç olarak kullanılmasını ihtiva edebilir. Eğer Kant bu görüşte olsaydı, “İster kendi adınıza, isterse başkasının adına, insanlığı her zaman sadece bir araç olarak değil, aynı zamanda bir amaç olarak gören bir davranış sergileyin” demek yerine “İnsanlığın sadece araç olarak kullanımını asgariye indirgeyecek şekilde hareket edin,” gibi ikinci bir kati emir cümlesi formülü verirdi.”

Yan sınırlamalar diğer İnsanların dokunulmazlığını ifade eder. Fakat kişi diğer insanların haklarını toplumun yüce menfaati için neden ihlal edemesin? Bireysel olarak her birimiz bazen daha büyük bir menfaat elde etmek ya da daha büyük bir zarardan sakınmak için biraz acı çekmeyi ya da fedakârlıkta bulunmayı tercih ederiz: İleride daha şiddetli ağrı çekmemek için dişçiye gideriz; getirdiği sonuçları düşünerek bazı hoş olmayan işler yaparız; bazı insanlar sağlıkları ve görünümleri için diyet yaparlar; bazıları yaşlandıkları zaman kendilerine bakabilmek için gençliklerinde para biriktirirler. Buradaki her bir örnekte, daha büyük bir menfaat için bir takım fedakârlıklar yapılmaktadır. Neden aynı şekilde bazı insanlar, toplumun genel iyiliği için, diğer insanlara daha fazla menfaat sağlayan fedakârlıklar yapmak zorunda kalmasın? Fakat kendi iyiliği için fedakârlık yapmaya hazır bir sosyal bütünden söz etmek anlamsızdır. Sadece kendi bireysel yaşamları olan bireyler, farklı bireyler bulunmaktadır. Bu insanlardan birini başka insanların menfaati için kullanmak sadece onu kullanmak ve diğerlerine menfaat sağlamak anlamına gelir. Başka bir şey değil. Olan tek şey başkaları için ona bir şey yapmaktır. Genel bir sosyal menfaatten bahsedilince bu örtbas edilir. (Kasıtlı olarak mı?) Bir insanın bu şekilde kullanılması, onun ayrı bir birey olması ve onun yaşamının kendi yaşamı olması gerçeğine yeterince saygı göstermemek ve ciddiye almamak anlamına gelir. Bu fedakârlığını dengeleyen bir menfaat elde etmez. Hiç kimsenin onu bu konuda zorlamaya hakkı yoktur; özellikle de onun sadakatini talep eden ve bundan dolayı da vatandaşlarının arasında titiz bir tarafsızlık örneği sergilemek zorunda olan bir devlet veya hükümet.

LİBERTERYEN SINIRLAMALAR

Yapabileceğimiz şeyler üzerine getirilen ahlaki yan sınırlamaların her birimizin farklı yaşamları olduğu gerçeğini yansıttığını iddia ediyorum. Aramızda ahlaki bir dengeleme eyleminin yer alabileceği gerçeğini yansıtıyor. Toplumun genel menfaati için başkalarının her hangi birimize ahlaki açıdan ağır basması diye bir şey yoktur. Aramızdan bazılarının başkaları için feda edilmesini mazur gösterecek bir sebep olamaz. Farklı yaşamları olan farklı bireyler vardır ve kimseninki başkaları için feda edilemez. Bu, ahlaki yan sınırlamaların varlığının altında yatan temel fikirdir. Aynı zamanda, başkasına karşı saldırganlığı yasaklayan liberteryen yan sınırlamaların temelini oluşturur.

Bir amaç-durumu maksimize eden görüşün gücü ne kadar büyük olursa, buna karşı çıkabilen ve sınırlamaların ahlaki boyutunun varlığını vurgulayan temel daha güçlü olmalıdır. Bu sebeple, diğerleri için kaynak olmayan ayrı ayrı bireylerin mevcudiyeti daha fazla ciddiye alınmalıdır. Başka birine saldırganlığa liberteryen bir sınırlama getirebilmek için amaç durumu maksimize etme görüşünün güçlü sezgisel kuvvetine karşı ahlaki yan sınırlamaları desteklemek için yeterince güçlü bir temel nosyon yeterli olacaktır. Herhangi bir yan sınırlamayı reddeden birinin üç alternatifi vardır: (1) bütün yan sınırlamaları reddetmelidir; (2) sadece amaca yönelik maksimize etme yapısından ziyade niçin ahlaki yan sınırlamaların bulunduğuna farklı ve içinde liberteryen yan sınırlama bulundurmayan bir açıklama getirmelidir; ya da (3) bireylerin farklılığı konusunda sağlam bir şekilde ortaya konmuş olan temel fikri kabul etmeli, fakat başka birine karşı saldırganlığa başlamanın da bu temel fikirle bağdaştığını iddia etmelidir. Böylece elimizde ahlaki formdan ahlaki kapsama umut verici bir argüman taslağı olur; doğruluk formu F’yi (ahlaki yan sınırlamalar) içerir: doğruluğun F olmasının en iyi açıklaması P’dir (bireylerin farklılığının güçlü bir ifadesi); ve P’den özel bir ahlaki kapsam, yani liberteryen sınırlama ortaya çıkar. Her birinin sürdürecek kendi yaşamları olan farklı bireyler bulunduğu gerçeğine odaklanan bu argümanın içerdiği özel ahlaki kapsam, tamamıyla liberteryen sınırlama olmayacaktır; Bir kişinin başka birinin menfaati için feda edilmesini yasaklayacaktır. Korumacı saldırganlığa bir yasaklama getirebilmek için ilave adımlara ihtiyaç duyulur: tehdit altındaki bir kişinin menfaati için güç kullanmak veya güç tehdidinde bulunmak… Bunun için, farklı bireyler olduğu ve bu bireylerin sürdürecek kendi yaşamları olduğu gerçeğine odaklanmak gerekir.

Bir saldırmazlık ilkesi çoğu zaman devletler arasındaki ilişkileri belirleyen uygun bir ilke olarak görülür. Egemen bireyler ve egemen devletler arasında bireyler arası saldırganlığı mümkün kılan ne gibi bir fark olabilir? Neden bireyler, ortak olarak veya hükümetleri vasıtasıyla başka birine, bir devletin başka bir devlete yapamadığı bir şeyi yapabilsin? İlle de bir fark aranacaksa; bireyler arasında daha güçlü bir saldırmazlık durumu vardır; devletlerden farklı olarak, aralarında başkalarının meşru olarak korumak veya savunmak için müdahale edebilecekleri bireyler bulundurmazlar.

Burada fiziksel saldırganlığı yasaklayan bir ilkenin detayları ile uğraşmayacağını. Sadece, masum ve hiçbir cezayı hak etmiyor da olsa, bir tehdit oluşturan diğer tarafa karşı savunulması için güç kullanımını yasaklamadığını ifade etmek istiyorum. Masum bir tehdit; bir süreç içinde masumane bir şekilde nedensel bir temsilci olan kişidir. Öyle ki, böyle bir temsilci olmayı tercih ettiği zaman bir saldırgan durumuna düşer. Eğer herhangi biri üçüncü bir tarafı tutup derin bir kuyunun dibinde olan sizin üzerinize fırlatırsa, üçüncü taraf masum ve aynı bir tehdit durumuna düşer; böyle bir durumda kendini sizin üzerinize atmayı tercih ederse, bir saldırgan haline gelir. Düşen kişi, sizin üzerinize düştüğünde sağ kalacak olsa, bu kişiyi üzerinize düşüp sizi öldürmeden önce parçalara ayırmak için ışın silahınızı kullanabilir misiniz? Liberteryen yasaklamalar genellikle masum insanlara karşı şiddet kullanılmasını yasaklamak üzere formüle edilmiştir. Fakat sanırım, masum tehditler, farklı ilkelerin uygulanması gerektiği farklı meselelerdir. Bu nedenle, bu alanda da kapsamlı bir teori olmalı ve masum tehditlere gösterilen tepkilere farklı sınırlamalar formüle edilmelidir. Başka bir mesele de, tehdidin masum kalkanları ile ilgilidir. Bunlar, kendileri tehdit olmayan fakat tehdidin, onu durdurmak için elde mevcut tek vasıtanın zarar vereceği bir yerde bulunan kişilerdir. Saldırganların tanklarının önüne bağlanmış olan ve bu yüzden, tankların vurulması durumunda kendileri de vurulan masum insanlar tehdit kalkanlarıdır. (Bir saldırgana ulaşmak için insanlara uygulanan bazı güç kullanımları, tehdidin masum kalkanları üzerinde işe yaramaz; örneğin, bir saldırganı durdurmak için işkence yapılan çocuğu babası için kalkan olmaz.) Kişi bilerek masum kalkanlara zarar verebilir mi? Eğer bir saldırgana saldırılırsa ve bir masum kalkan zarar görürse, masum kalkan kendini savunmak için karşılık verebilir mi (saldırgana karşı eylemde bulunamadığını ya da savaşamadığını varsayalım)? İki insan, her ikisi de kendilerini savunurken birbirleriyle savaşır mı? Aynı şekilde, size doğru masum bir tehdide karşı güç kullanırsanız, o zaman onun için bir masum tehdit olur musunuz? Böylece size karşı haklı görülebilecek ilave güç kullanılabilir mi (bunu yapabildiğini fakat başlangıçtaki tehdit olma özelliğini engelleyemediğini varsayalım)? Burada, bu inanılmaz ölçüde zor konulara hafifçe temas ederken sadece saldırmazlığı merkezde gören bir görüşün bir şekilde bu meseleyi açık olarak çözmesi gerektiğini ifade etmeye çalışıyorum.

SINIRLAMALAR VE HAYVANLAR

Ahlaki yan sınırlamaların konumunu ve ne anlamlar taşıdığını, bu denli katı yan sınırlamaların getirilmesinin uygun karşılanmadığı yaşayan varlıkları, yani hayvanları ele alarak aydınlatabiliriz. Hayvanlara yapabileceğimiz şeylerin herhangi bir sınırı var mıdır? Hayvanlar sadece nesnelerin sahip olduğu ahlaki statüye mi sahiptirler? Bazı amaçlarımız bize hayvanlardan çok fazla şeyler talep etme hakkını veriyor mu? Hayvanları kullanma hakkını nereden buluyoruz?

Hayvanların bir değeri vardır. En azından daha gelişmiş düzeydeki bazı hayvanları, insanların yapılacak şey konusunda kafa yormaları sırasında biraz değer verilmelidir. Bunu ispatlamak zordur. (İnsanların da bir değeri olduğunu ispatlamak zordur!) Öncelikle birtakım örnekler, sonra da argümanlar ortaya koyacağız. Canınız bir müzik parçasına eşlik etmek için parmak şıklatmak isterse ve bu parmak şıklatmanızın garip bir şekilde 10.000 tane mutlu ve sahipsiz ineğin acı çekerek ya da acısız ve aniden ölümüne neden olacağını bilseniz, parmak şıklatmanız doğru bir hareket olur mu? Böyle bir şeyi yapmanın ahlaki açıdan yanlış olduğunu gösteren bir neden var mıdır?

Bazıları, insanların böyle şeyler yapmamasını çünkü bu tür eylemlerin onları vahşileştirdiğini ve sırf zevk olsun diye insanların da hayatlarına kıyma eğilimlerini arttırdığını söylüyorlar. Kendi içlerinde ahlaki açıdan kabul edilmesi mümkün olabilen bu davranışların arzu edilmeyen bir ahlaki taşması vardır. (Böyle bir taşmanın, örneğin, kendisinin dünyadaki en son insan olduğunu düşünen biri için olma olasılığı olmasaydı her şey farklı olurdu.) Fakat neden böyle bir taşma olması gerekir? Eğer hayvanlara sebep ne olursa olsun her şey yapılabiliyorsa, o zaman eğer bir insan hayvanlarla insanlar arasındaki keskin çizgiyi bilip bunu eylemleri sırasında aklında tutarsa, neden hayvanları öldürmek onu vahşileştirsin ve insanlara zarar verme veya onları öldürme olasılığını arttırsın? Kasaplar (ellerinde bıçaklarla dolaşan insanlardan) daha mı çok cinayet işliyor? Eğer beysbol sopasıyla topa vurmak hoşuma gidiyorsa, bu benim aynı şeyi bir insanın kafasına vurmam tehlikesini arttırır mı? İnsanların beysbol topundan farklı olduğunu idrak edecek kadar kapasitem yok mu? Hayvanlara gelince her şey neden farklı olsun? İşin doğrusu, taşmanın olup olmadığı deneysel bir sorudur, fakat bunun neden olması gerektiği, en azından bu eserin okuyucuları olan ve kendilerine karşı yapılan eylemleri birbirlerinden ayırt edebilen insanlar için bir bilmecedir.

Bazı hayvanlar değerli ise, bunlar hangi hayvanlardır? Bunların değerleri nedir? Bu nasıl belirlenir? Farz edelim ki, (eldeki kanıtın bunu ispatladığını zannediyorum) hayvanları yemek hem sağlık açısın- dan gerekli bir şey değildir hem de Birleşik Devletler’deki insanların bulabildiği aynı derecede sağlıklı yiyeceklerden daha ucuza mal olmamaktadır. O zaman hayvanları yemekten elde edilen kazanç damak zevki, tat zevki ve diğer farklı zevklerdir. Aslında bunların hoş, zevkli ve ilginç olmadığını iddia etmiyorum. Mesele şudur: Bunlar ya da hayvanları yemenin bunlara getirdiği marjinal katkı, hayvanların yaşamlarına ve acılarına verilen ahlaki değere ağır basıyor mu? Eğer hayvanların bir değeri var ise, hayvansal olmayan ürünler yemekten elde edilen ekstra kazanç, ahlaki maliyetten daha mı büyüktür? Bu soruların yanıtları nasıl verilebilir?

Benzer olayları izlemeyi deneyebilir ve bu olaylar hakkında vardığımız hükümleri karşımızdaki olaya uyarlayabiliriz. Örneğin, avcılık olayına bir göz atabiliriz. Şahsen ben sadece zevk için hayvanların avlanıp öldürülmesini doğru bulmuyorum. Amacı ve eğlenceli tarafı hayvanların izlerini sürmek, onları sakat bırakmak ya da öldürmek olduğu için avcılık özel bir olay mıdır? Varsayalım ben beysbol sopasını savurmayı seviyorum. Diyelim ki sopayı savurduğum yerde bir inek var. Sopayı savurmak ne yazık ki ineğin kafasının parçalanmasına neden olur. Fakat ben böyle bir şeyi yapmaktan zevk almam. Ben zevki, kaslarımı çalıştırmak ve sopayı iyi savurmaktan alırım. Ne yazık ki bunu yapmanın yan etkisi olarak hayvanın kafatasının parçalanmasına neden olurum. İşi sağlama almak için beysbol sopasını savurmayı bırakır, bunu yerine, eğilip ayak parmaklarıma dokunur ya da başka bir egzersiz yaparım. Fakat bu, beysbol sopasını savurmak kadar zevkli olmaz. Bundan o kadar çok zevk, mutluluk veya eğlence duymam. O zaman şöyle bir soru sorulabilir: Hayvana zarar vermeyen elde mevcut en iyi alternatif faaliyete kıyasla ekstra bir zevk veren beysbol sopasını savurmak benim için doğru bir hareket midir? Varsayalım ki bu, sadece günümüzün özel zevklerinden olan beysbol sopası savurmayı bırakma meselesi değildir. Varsayalım ki, her gün benzer durum başka bir hayvanla ortaya çıkar. Getirdiği ilave zevk için hayvanları öldürüp yemeye izin veren, fakat getirdiği ekstra zevk için beysbol sopası savurmaya izin vermeyen bir ilke var mıdır? Bu ilke nasıl bir şey olur? (Bu, et yeme ile daha iyi bir paralellik mi teşkil eder? Hayvan, bir kemiğini çıkartıp en iyi beysbol sopasını yapmak için öldürülür; başka malzemelerden yapılan beysbol sopaları aynı zevki tam olarak vermezler. Kendi kemiğinden yapılan bir beysbol sopasını kullanmanın getirdiği ekstra zevki elde etmek için bir hayvanı öldürmek doğru bir şey midir? Öldürmek için yerinize başka birini tutmanız ahlaki açıdan mazur görülebilir mi?

Bu tür örnekler ve sorular kişinin nasıl bir çizgi çizmek istediğini, nasıl bir pozisyon almak istediğini görmesine yardımcı olur. Ne var ki, tutarlılık argümanının her zamanki sınırlamaları ile karşı karşıya kalırlar; bir çatışma gösterildiğinde hangi görüşün değişeceğini söylemezler. Beysbol sopasını savurma ile bir hayvanı öldürüp yemek arasındaki farkı ortaya koyacak bir ilkeyi ortaya koymayı başaramadıktan sonra, beysbol sopası savurmanın her şeye rağmen gerçekten de kabul edilebilir bir eylem olduğuna karar verilebilir. Ayrıca, benzer olaylara bu şekilde yaklaşım, farklı hayvan türlerine daha büyük değer verilmesini sağlamamıza fazla katkıda bulunmaz.

Burada bu örnekleri vermekteki amacım, hayvan yeme meselesinin değil, ahlaki yan sınırlamalar nosyonunun izini sürmektir. Fakat şunu da belirtmeliyim ki, günümüzde Amerikalıların hayvanları yemekle elde ettikleri ekstra kazancın bunu yapmalarını mazur göstermediği kanaatindeyim. Bu sebeple, bunu yapmamalıyız. Burada, her yerde karşımıza çıkan ve yan sınırlamalarla da bir şekilde ilgisi bulunan bir argümandan bahsetmeden geçemeyeceğiz: İnsanlar hayvanları yedikleri için, yemeselerdi ulaşamayacakları sayıda hayvan yetiştiriyorlar. Bir süre yaşamak hiç yaşamamaktan daha iyidir. O halde (argüman şu sonuca varıyor), kendilerini yeme alışkanlığımız olduğu için hayvanların durumu daha iyi diyebiliriz. Her ne kadar hedefimiz bu olmasa da, şans eseri onlara menfaat sağladığımız ortaya çıkıyor. (Eğer zevkler değişseydi ve insanlar hayvanları yemekten artık zevk almaz hale gelseydi, o hayvanların mutluluğuyla ilgilenen kişiler bu hoş olmayan göreve sıkı sıkıya bağlanıp aynı zamanda onları yemeye devam ederler miydi?) Sanırım, insanlar hakkındaki paralel argümanın pek inandırıcı olmadığını ifade edersem, hayvanlara insanlarla aynı ahlaki değerin verilmesi gerektiğini söylediğimde yanlış anlaşılmam, Nüfus artışı problemlerinin her çift veya grubun çocuklarını önceden belirlenmiş bir sayıyla sınırlamasına neden olduğunu düşünebiliriz. Bu sayıya ulaşan herhangi bir çift, ilave bir çocuğa sahip olmayı ve üç yaşına (veya yirmi üç) geldiğinde onu kurban etmeyi ya da damak zevki için kullanmak üzere elden çıkarmayı önerebilirler, Kendilerini haklı göstermek için, eğer buna izin verilmezse çocuğun hiçbir şekilde var olamayacağını ifade edebilirler; ve tabii ki çocuk için birkaç yıl yaşamak hiç yaşamamaktan daha iyi bir şeydir. Fakat bir insan var olunca, onun genel varlığına net bir katkı olduğunu gösteren her şey yapılamaz. Hatta onu yaratanlar tarafından bile. Var olan bir İnsanın bazı hakları vardır. Hana kendisini yaşatmaktaki amaçları bu hakları ihlal etmek olanlara karşı bile. Çocuk sahibi olmayı tercih etmek için izin almaları gerekli olan anne babaların her şeyi yapmalarına izin veren ve aynı zamanda çocukların doğmuş olmalarının doğmamış olmalarından daha iyi olmasını sağlayan bir sisteme yapılan ahlaki itirazların izini sürmek için gösterilen çabalara değer. ( Bazıları yalnızca bu izni doğru olarak yürütmenin zorluklarından kaynaklanan itirazları düşüneceklerdir.) Bir kez var oldular mı hayvanların da kendilerine karşı yapılan davranışlar karşısında birtakım hakları oluşabilir. Bu haklar insanlarınki kadar önemli olmayabilir. Fakat bazı hayvanların sadece birisinin bu haklardan birini ihlal edecek bir şey yapmak istemesinden dolayı varlığının kazandırılmış olması gerçeği, bu hakkın olmadığını göstermez.

Aşağıda belirtilen, hayvanlara karşı yapılan davranışlarla ilgili durumu ele alalım. Bu duruma kolayca atıfta bulunabilmek için, “hayvanlar için faydacılık, insanlar için Kantçılık” etiketini vuralım. Şöyle der: (1) tüm yaşayan varlıkların genel mutluluğunu maksimum düzeye getirelim. (2) insanlara yapılabilecek şeylere katı sınırlamalar koyalım. İnsanlar başkalarının menfaatleri için kullanılamazlar ya da kurban edilemezler; hayvanlar, eğer elde edilecek menfaatler verilen zarardan fazla ise diğer insanlar veya hayvanlar için kullanılabilirler ya da kurban edilebilirler. (Faydacı pozisyonun bu tam olmayan ifadesi amaçlarımız için yeterli sayılabilir ve tartışmada daha kolay ele alınabilir.) Ancak, toplam faydacı menfaat hayvanlara verilen faydacı zarardan daha büyük olduğunda, yapılan işe devam edilebilir. Bu faydacı görüş, hayvanlara normal faydacılığın insanlara verdiği değer kadar değer veriyor. Orwell’i izleyerek bu görüşü şöyle özetleyebiliriz: Bütün hayvanlar eşittir fakat bazıları daha eşittir. Daha büyük bir genel menfaat dışında hiçbiri kurban edilemezler ya da sadece çok daha ciddi şartlar altında edilebilirler. Fakat hiçbir zaman, insan olmayan hayvanlar için edilemezler. Yukarıdaki (1.) maddede sadece faydacı standarda uymayan fedakârlıkları hariç tutmayı söylüyorum, faydacı bir amacı resmi bir emir haline getirmeyi kastetmiyorum. Bu pozisyona negatif faydacılık diyeceğiz.)

Şimdi, bir değeri olan hayvanlarla ilgili argümanı farklı görüşlere sahip insanlara yöneltebiliriz. Bir insana yapılabilecek şeylere karşı katı yan sınırlamalar getiren “Kantçı” ahlak felsefecisine şunu söyleyebiliriz:

  Siz faydacılığı, bir başkasına ve bir başkası için feda edilmesine olanak verdiği ve bu nedenle bir insanın başka insanlara karşı meşru olarak nasıl davranabileceği hususunda katı sınırlamalar getirmeyi tasvip etmediği için yetersiz buluyorsunuz. Fakat ahlaki açıdan, insanlar ve taşlar arasında davranışına bu tür sınırlamalar gelmeyen fakat aynı zamanda bir nesne olarak görülmeyen bir şey olabilir mi? İnsanların bazı özelliklerini azaltarak ya da ortadan kaldırarak bu ara türün elde edilebileceği beklenebilir. (Ya da belki de bu ara ahlaki statüdeki varlıklar” bazı özelliklerimizin kaldırılması ve bizimkinden farklı başka özelliklerin ilave edilmesiyle elde edilir. )  

Şöyle bir mantık yürütülebilir. Hayvanlar ara varlıklardır ve faydacılık da ara pozisyon. Soruya oldukça farklı bir açıdan yaklaşabiliriz. Faydacılık, hem ahlaki açıdan en önemli şeyin mutluluk olduğunu hem de bütün varlıkların birbirleriyle değiştirilebilir olduğunu varsayar. Bu bağlaç, insanlar için geçerli değildir. Fakat (negatif) faydacılık, bağlacın geçerli olduğu tüm varlıklar için doğru değil midir? Hayvanlar için geçerli değil midir?

Faydacılığa inanan bir kişiye şunu söyleyebiliriz:

  Eğer yalnızca zevk, acı, mutluluk gibi tecrübeler (ve bu tecrübeler için kapasite) ahlaki açıdan geçerli ise, o zaman, ahlaki hesaplamalar yapılırken, hayvanlar, bu kapasitelere ve tecrübelere ne oranda sahip olduklarına göre değerlendirilmelidirler. Yatay çizgilerin alternatif politikaları ve eylemleri, sütunların ise farklı bireysel organizmaları temsil ettiği ve her girdinin, politikanın organizmaya getireceği faydayı (temsil ettiği) bir matris oluşturun. Faydacı teori, her politikayı yatay çizgideki girdilerin toplamına göre değerlendirir ve bizi, toplamı maksimal olan bir eylemde bulunmaya ya da bir politikayı kabul etmeye yönlendirir. Her sütun, ister bir insan olsun isterse bir hayvan, eşit olarak ele alınır ve bir kez sayılır. Her ne kadar görüşün yapısı onlara eşit muamele yapsa da, kendileri ile ilgili gerçeklerden dolayı hayvanlar kararlarda daha az önem taşırlar. Eğer hayvanların zevk, acı ve mutluluk kapasiteleri insanlarınkinden az ise, hayvanların sütunlarındaki matris girdileri genellikle insanların sütunlarındakinden daha düşük olacaktır. Bu durumda, hayvanlar, alınacak nihai kararlarda daha önemsiz faktörler olacaktır.  

Bir faydacılık yanlısı, hayvanları bu çeşit bir eşit muameleden mahrum bırakmanın zor olduğu görüşündedir. Hangi zeminlerde insanların mutluluğunu hayvanlarınkinden ayırt edip sadece insanlarınkine önem verilebilir ki? Tecrübeler, belli bir düzeyin üzerinde olmadıkları zaman fayda matrisine sokulmasalar bile, elbette ki bazı hayvan tecrübeleri faydacılık yanlısının dikkate aldığı bazı insan tecrübelerinden daha büyüktür. (Bir hayvanın herhangi bir anestezi yapılmadan canlı canlı yakılmasını bir insanın hafif kızgınlığıyla karşılaştırın.) Bentham’ın hayvanların mutluluğuna aynen bizim açıkladığımız şekilde önem verdiğini ifade edebiliriz.

“Hayvanlar için faydacılık, insanlar için Kantçılık” ifadesine göre, hayvanlar, diğer hayvanların ve insanların kazancı için kullanılırlar; fakat insanlar kendi istekleri dışında havanların kazançları için asla kullanılamazlar (zarar verilemezler, kurban edilemezler). Hayvanların menfaati için insanlara hiçbir şey yapılamaz. (Hayvanlara zulmü engelleyen kanunların ihlal edilmesi durumunda verilen cezaları da ihtiva ederek mi?) Bu kabul edilebilir bir netice midir? 10.000 hayvan dayanılmaz acıdan bu acıya sebep olmayan bir insana biraz rahatsızlık verilerek kurtarılamaz mı? Yan sınırlamanın, dayanılmaz acıdan kurtarılacak olan insanlar söz konusu olduğunda mutlak olmadığı düşünülebilir. Bu nedenle, belki de, havanların acı çekme riski söz konusu olduğunda, fazla olmasa da yan sınırlama da gevşer. Her bakımdan tam bir faydacılık yanlısı (bir grupta birleştirilmiş hayvanlar ve İnsanlar için), daha da ileri gider ve bir hayvanın daha büyük acı çekmesini önlemek için bir insana biraz acı verebileceğimiz görüşünü savunur. Bu izin verici ilke, amacı bir insanın daha büyük acı çekmesini önlemek olduğu zaman bile, bana, kabul edilemeyecek derecede katı gibi görünüyor.

Faydacı görüş, başkalarının feda edilmesinden sonra ortaya çıkan faydadan ötekilerin kaybettiğinden anormal derecede fazla kazançlar elde eden fayda canavarlarının ortaya çıkma olasılığından dolayı zor duruma düşüyor. Çünkü bu görüş toplam faydanın arttırılması uğruna bizlerin bu canavar için feda edilmesi gerektiğini (kabul edilemeyecek şekilde) öngörür gibi gözüküyor. Benzer şekilde, eğer kişiler feda edilen hayvanlara kıyasla çok daha fazla haz alıyorlarsa, hayvanların neredeyse her zaman feda edilmesini gerektiren (ya da buna izin veren) “hayvanlar için faydacılık, insanlar için Kantçılık” ilkesinin hayvanları kişilere göre daha aşağı bir konuma yerleştirdiğini düşünebiliriz.

Hayvanların sadece haz ve acılarını dikkate alan faydacı görüş, hayvanların acı çektirilmeden öldürülmesini kabul edilebilir olarak görür mü? Faydacı görüşe göre, önceden ilan edilmeden geceleyin insanların acı çektirilmeden öldürülmesi uygun olur mu? Faydacılık, insanların sayısı söz konusu olan kararlara gelince yetersiz olma gibi bir kötü şöhrete sahiptir. (Kabul edilmeli ki, bu alanda yeterliliğin ortaya çıkması zordur.) Toplam mutluluğun maksimum hale getirilmesi için, net faydaları pozitif olana ve dünyadaki varlıkların diğerlerine sağladığı faydanın getirdiği zararı engellemek için yeterli olana kadar insanları ilave etmeye devam etmek gerekir. Ortalama faydanın maksimum hale getirilmesi, eğer kendisini coşkulu ve ortalamadan daha mutlu yapacaksa, bir kişinin başka herkesi öldürmesine izin verir. Öldürdüğünüz insanın yerine hemen onun geri kalan hayatı kadar mutlu bir hayata sahip olacak başka bir kişi yi koyduğunuz takdirde bir kişiyi öldürmeniz onaylanabilir mi? Üstelik ne toplam faydada net bir azalma ne de dağılım profilinde bir değişme olacaktır. Cinayeti sadece potansiyel kurbanlardaki tasa ile ilgili hisleri önlemek için mi yasaklarız? ( Bir faydacılık yanlısı, onların hangi konularda tasalandığını nasıl açıklar ve mantıksız bir korku olarak görmesi gereken bir şey üzerine gerçekten bir politika inşa edilebilir mi?)

Açıkça ifade etmek gerekirse, bir faydacılık yanlısının bu konulan ele alabilmek için görüşüne ilaveler yapması gerekmektedir; belki de ilave teorinin ana teori haline geldiğini ve faydacı görüşleri bir köşeye ittiğini görecektir.

Fakat, faydacılık en azından hayvanlar için yeterli değil midir? Bence değil. Fakat eğer sadece havanların hissettiği tecrübeler geçerli değilse, ne geçerlidir? Burada bir sürü soru ortaya çıkar. Sağlam bir hayvanın hayatına ne kadar saygı gösterilmelidir ve buna nasıl karar verebiliriz? Tasnif edilmemiş bir varlık nosyonu mu ortaya koymak gerekiyor? Genetik mühendisliği tekniklerini kullanarak hayatlarına razı olan doğal köleler yaratabilir miyiz? Doğal hayvan köleler? Bu hayvanların evcilleştirilmesi midir? Faydacılık, hayvanlar için bile her şeye cevap veremiyor. Buna rağmen, bir sürü soru gözümüzü korkutuyor.

TECRÜBE MAKİNESİ

İnsanların tecrübelerinin “içeriden “ nasıl olduğundan başka neyin önemli olduğunu sorduğumuz zaman da ortaya önemli bilmeceler çıkar. Size istediğiniz tecrübeyi verecek bir tecrübe makinesinin olduğunu varsayalım. Harika beyin psikologları beyninizi uyarır ve böylece büyük bir roman yazdığınızı, bir arkadaşlık kurduğunuzu ya da enteresan bir kitap okuduğunuzu hissettiğinizi sanırsınız. Bu esnada beyninize bağlanmış elektrotlarla bir havuzun içinde bulunuyorsunuz. Yaşamınızdaki tecrübeleri önceden programlayan böyle bir makineye ömür boyu bağlanılabilir mi? Eğer arzuladığınız tecrübeleri kaçırmaktan endişe duyarsanız, iş dünyasındaki girişimcilerin diğer birçok insanın yaşamını tam olarak araştırdıklarını farz edebiliriz. Bu tür tecrübeleri ihtiva eden kütüphane veya büfeler içinden tercihte bulunup, örneğin gelecek iki yılın yaşam tecrübelerinizi seçebilirsiniz. İki yıl sonra, havuzun dışında on dakika veya on saat kalıp ondan sonraki iki yılınız için tecrübeler seçersiniz. Tabii ki havuzun içinde iken orada olduğunuzu bilmeyeceksiniz. Bunların gerçekten olduğunu zannedeceksiniz. Diğerleri de istediklere tecrübelere sahip olmak için bağlanmak isteyebilirler, Böylece onlara hizmet etmek için bağlanmamış olarak kalmaya gerek kalmaz. (Eğer herkes bağlanırsa makineleri kimin çalıştıracağı problemini bir yana bırakın.) Böyle bir makineye bağlanır mıydınız? İçerden yaşamlarımızın nasıl hissedildiğinden başka bizim için ne önemli olabilir ki? Karar verdiğiniz an ile makineye bağlandığınız an arasında birkaç saniyelik sıkıntıdan dolayı da bu işten kaçınmamalısınız. Ömür boyu sürecek bir mutlulukla (eğer tercihiniz buysa) kıyasladığınızda birkaç saniyenin ne önemi var? Eğer en iyi kararı verdiyseniz, neden sıkıntı hissedesiniz ki?

Tecrübelerimize ilave olarak bizim için önemli olan şeyler nelerdir? Öncelikle bazı şeyleri yapmak isteriz. Sadece bunları yapmanın tecrübesini kazanmak değil. Kazandığımız bazı tecrübelerin sebebi öncelikle sadece yapmanın tecrübelerini ya da yapmış olmayı düşünmeyi istediğimiz eylemlerde bulunmak istememizdir. (Fakat sadece tecrübe etmek yerine neden bazı şeyleri yapmak isteriz?) Makineye bağlanmamanın ikinci bir sebebi de belli bir özelliği olan bir insan olmayı istememizdir. Havuzun içinde yüzen bir şey, ne olduğu belli olmayan bir kabarcıktan başka bir şey değildir. Havuzun içinde uzun bir süre bulunan bir kişinin neye benzeyeceğini kimse bilemez. Cesur mudur, zeki midir, akıllı mıdır, sevgi dolu mudur? Bunu söylemek kolay olmadığı gibi bu kişinin böyle olması da mümkün değildir. Makineye bağlı kalmak bir çeşit intihardır. Bazılarına, neye benzediğimizin tecrübelerimizde yansıması dışında önemi yokmuş gibi gelecektir. Fakat ne olduğumuzun bizim için önemli olması şaşırtıcı bir şey midir? Neden ne olduğumuzla değil de sadece zamanımızın nasıl dolduğuyla ilgilenmek durumunda kalalım ki?

Üçüncü olarak, bir tecrübe makinesine bağlanmak bizi insan yapısı bir gerçeklik ile insanların kurabileceklerinden daha derin ya da daha önemli olmayan bir dünya ile sınırlar. Daha derin bir gerçeklik ile gerçek bir temas yoktur. Her ne kadar bu tecrübe uyarılarak kazandırılabilse de. Birçok insan, böylesine bir temasa ve daha derin bir manayı anlamaya çalışmaya açık olmayı arzular. Bu durum bazılarının sıradan lokal tecrübe makineleri olarak gördüğü, bazılarının tecrübe makinesine teslim olmakla denk tuttuğu, diğerlerinin ise teslim olmamak için mevcut sebeplerin birinin peşinde olmak olarak gördüğü psiko-aktif uyuşturucularla ilgili çatışmayı aydınlatıyor.

Bir tecrübe makinesini gözümüzde canlandırarak ve sonra böyle bir makineyi kullanmayacağımızı arılayarak, tecrübenin dışında başka şeylerin de bizim için önemli olduğunu öğreniriz. Her biri daha önceki makinelerin eksik yönlerini tamamlamak için dizayn edilmiş bir dizi makineyi tasavvur etmeye devam edebiliriz. Örneğin, tecrübe makinesi, herhangi bir şekilde olma arzumuza cevap vermediğine göre, bizi (bizim biz olmamızla uyumlu) istediğimiz türde insan olmak üzere transforme eden bir transformasyon makinesini tasavvur edin. Tabii ki, kişi, istediği gibi olmak için transformasyon makinesini kullanmak, sonra da tecrübe makinesine bağlanmak istemeyecektir. Demek ki, kişinin tecrübeleri ve nasıl biri olduğunun yanında başka önemli şeyler de var: Tek sebep kişinin tecrübelerinin nasıl bir kişi olmasıyla bağlantılı olmaması değil. Çünkü tecrübe makinesi sadece bağlanan insanın ne çeşit bir insan olduğuna bağlı tecrübeler kazandırabilir. Hayatta bir değişiklik yapmak istediğiniz şey bu mudur? O zaman, hayatta üreteceğiniz her sonucu üreten ve vektör girdinizi her ortak faaliyetinize enjekte eden bir sonuç makinesi düşünün. Burada, bu veya başka makinelerin çarpıcı detayları peşinde koşmayacağız. Bunların en rahatsız edici yönü, yaşamınızı bizimle paylaşmalarıdır. Makinelerin bize yapabileceklerinin ötesinde özel ilave fonksiyonlar aramak yanlış yönlendirici olabilir mi? Belki de arzuladığımız şey gerçeklerle birlikte kendi hayatımızı yaşamaktır. (Ve bu, makinelerin bize sağlayamayacağı bir şeydir.) Bunun ne anlamlar taşıdığının detaylarına girmeden – zira şaşırtıcı bir şekilde, özgür irade ile ilgili konularla ve nedensel bilgi birikimiyle bağlantılıdır – sadece, insanlar için tecrübeleri dışında neyin önemli olduğu meselesinin karmaşıklığını ifade etmemiz gerekir. Tatminkâr bir cevap bulunana ve bu cevabın hayvanlar için de geçerli olmadığı belirlenene kadar, sadece hayvanların hissettiği tecrübelerin bizim onlara yapabileceğimiz şeyleri sınırladığını mantıklı bir şekilde iddia edemeyiz.

AHLAKİ TEORİNİN KARARSIZLIĞI

İnsanlar hayvanlardan ayrı tutulup, katı sınırlamalar sadece insanlara karşı yapılan davranışlara uygulanıp hayvanlar hariç bırakılırsa ne olur? Başka bir galaksiden gelen varlıklar genellikle bizim hayvanlara davrandığımız gibi bize davranabilir mi? Bize faydalanılacak nesne muamelesi yaparlarsa haklı sayılabilirler mi? Organizmalar hiyerarşik bir düzen içinde midir? Böylece, hiyerarşi içinde alt sıralarda yer almayanların genel menfaatleri için kurban edilebilirler mi? Ya da acı çektirilebilirler mi? Böylesine seçici bir hiyerarşik görüş üç adet ahlaki statüyü ortaya koyar ( hiyerarşi içinde üç bölüm oluşturur):
1. Statü: Başka bir organizmanın menfaati için kurban edilemeyen, zarar verilemeyen vb. varlık.
2. Statü: Kendi seviyesindeki varlıklar için değil de sadece hiyerarşik olarak daha yukarıda olan varlıklar için kurban edilebilen, zarar verilebilen vb. varlık.
3. Statü: Hiyerarşi içinde aynı ve daha yukarıdaki seviyelerdeki varlıklar için kurban edilebilen, zarar verilebilen vb. varlık.

Eğer hayvanlar 3. statüde ve biz 1. statüde isek, 2. statüde ne vardır? Belki de biz 2. statüdeyiz. İnsanları başkalarının menfaati için bir vasıta olarak kullanmak ahlaki açıdan yasak mıdır? Ya da onları sadece diğer insanların, yani kendileriyle aynı seviyede olan varlıkların menfaati için mi kullanmak yasaktır? Bilinen görüşler birden fazla temel ahlaki fark olabileceğini mi ifade ediyor (insanlar ve hayvanlar arasındaki gibi)? Herhangi biri insanların bulunduğu statünün dışına konabilir mi? Bazı dini görüşler Tanrı’nın kendi amaçları doğrultusunda insanları kurban edebileceğini savunmaktadır. Biz de, insanların, başka bir gezegenden olup da gelişim psikologlarımızın tespit etmiş 01duğu tüm ahlaki gelişme safhalarını daha çocukluklarında geçirmiş olan varlıklarla karşılaştığımızı tasavvur edebiliriz. Bu varlıklar, hepsinin, birbirini takip eden ve her biri bir sonrakine geçmek için gerekli olan 14 farklı safhaya girdiklerini söylüyorlar. Fakat bize, (ilkel olduğumuz için) bu sonraki safhaların kapsamını ve ne anlama geldiğini açıklayamıyorlar. Bizim kendilerinin iyiliği için ya da en azından yüksek kapasitelerinin korunması için kurban edilebileceğimizi iddia ediyorlar. Bu gerçeği şimdi ahlaki olgunluğa ulaşmış oldukları için gördüklerini, bizim ahlaki gelişmemizin en üst düzeyi olan çocukluklarında göremediklerini ifade ediyorlar. (Böyle bir hikâye belki de bize, her biri bir sonrakinin ön koşulu olan bir dizi gelişme safhasının bir süre sonra gelişmeden ziyade kötüleşmeye neden olabileceğini hatırlatıyor. Bunaklığa ulaşmak için önceki safhaları geçmek gerektiğini söylemek bunaklık için iyi bir öneri olmaz.) Ahlaki görüşlerimiz, bu varlıkların yüksek kapasiteleri ve ahlaki değerleri için feda edilmemize izin verir mi? Yanılgıya düşüp hata yaptığımızı kabul etsek de, bu karar, bizden farklı bu tür ahlaki otoritelerin varlığını incelemenin epistemolojik etkilerinden kolayca ayrılamaz. (Bu diğer varlıkların aslında hangi görüşü savunduğunu bilsek bile benzer bir etki ortaya çıkar.)

Ortadaki 2. statüde yer alan varlıklar kurban edilebilirler. Fakat, aynı seviyedeki veya alt seviyedeki varlıklar için değil. Eğer hiçbir zaman hiyerarşide kendilerinden daha yüksekte bulunan varlıklarla karşılaşmaz, bunları tanımaz ve bunlarla temas kurmazlar ise, o zaman gerçekten karşılaştıkları ve üzerinde düşündükleri her durum için kendilerini en üst düzeyde göreceklerdir. Bu da, herhangi bir amaç doğrultusunda kurban edilmelerini yasaklayan mutlak bir yan sınırlama gibi olacaktır. İki birbirinden çok farklı ahlak teorisi, yani insanları 2. statüye koyan elitist hiyerarşik teori ve mutlak yan sınırlama teorisi, insanların gerçek hayatlarında karşılaştıkları olaylara tamamen aynı ahlaki hükümleri getirmekte ve vardığımız (hemen hemen) tüm ahlaki hükümlere eşit değer vermektedir. (“Hemen hemen”, çünkü biz farazi durumlarla ilgili hükümler veriyoruz ve bunlar başka bir gezegenden gelen doğaüstü varlıkları da ihtiva edebilir.) Bu, olası verilerin tümüne eşit değer veren iki alternatif teoriden oluşan bir filozof görüşü değildir. Ya da, çeşitli aldatmalarla, bir yan sınırlama görüşünün bir maksimizasyon görüşü formuna dönüştürülebileceği iddiası değildir. Bundan ziyade, iki alternatif teori, eldeki tüm verileri, yani şimdiye kadar karşılaştığımız olaylarla ilgili verileri dikkate alır, fakat diğer bir takım farazi durumlarda büyük farklılıklar gösterir.

Hangi teoriye inanacağımıza karar vermekte zorlanırsak şaşırtıcı olmaz. Çünkü şimdiye kadar bu durumlar hakkında düşünmek zorunda kalmadık. Bunlar görüşlerimizi şekillendirmiş olan durumlar değildir. Fakat söz konusu meseleler sadece daha üstün varlıkların bizi kurban edip edemeyecekleri ile ilgili değildir. Ayrıca ne yapmamız gerektiği ile de ilgilidir. Çünkü eğer bu çeşit değişik varlıklar var ise, bildiğimiz kadarıyla, elitist hiyerarşik görüş parçalanıp “Kanıtçı” yan sınırlama görüşüne dönüşmez. Bir insan arkadaşlarından birini kendi veya başka bir arkadaşının menfaati için kurban edemez, fakat bu arkadaşını daha yüksek seviyedeki bir varlık için kurban edebilir mi? (Yüksek seviyedeki varlıkların kendi menfaatleri için bizi kurban edip edemeyecekleri meselesi ile de ilgileneceğiz.)

SINIRLAMALARIN DAYANAĞI NEDİR?

Bu tür sorular bize pratik problemler olarak baskı yapmaz, fakat bizi ahlaki görüşlerimizin temelleri ile ilgili önemli konuları ele almaya zorlar: öncelikle bizim ahlaki görüşümüz bir yan sınırlama görüşü müdür ya da daha karmaşık hiyerarşik yapının bir görüşü müdür; ve ikinci olarak, insanların tam olarak hangi özellikleri nedeniyle birbirleriyle olan ilişkilerine ahlaki sınırlamalar getirilmektedir? Ayrıca bu özelliklerin neden bu sınırlamalarla bağlantılı olduğunu anlamak istiyoruz. (Ve belki de, bu özelliklerimize hayvanların sahip olmasını ya da bu derecede yüksek bir oranda sahip olmasını istemiyoruz.) Başka insanların kendisine karşı davranışlarının sınırlanmasına neden olan kişiye ait özelliklerin değerli özellikler olması gerekir. Böylesine değerli bir şeyin bu özelliklerin arasından neden çıktığını başka türlü nasıl anlarız? (Bu doğal varsayımın daha fazla incelenmesi gerekir.)

Ahlaki sınırlamalarla ilintili, bireyi birey yapan özellikler gele ineksel olarak şöyle ifade edilmektedir: Duygulu ve bilinçli; rasyonel (ani uyarıcılara verilen tepkilerle ilgisi olmayan soyut kavramları kullanabilme); özgür iradeye sahip olma; ahlaki ilkelerle davranışını yönlendirebilen ve karşılıklı olarak davranışlarına sınırlama getirebilen bir ahlaki temsilci olmak; bir ruha sahip olmak. Bu nosyonların ne anlamlar taşıdığı, bu özelliklerin insanlarda var olup olmadığı ya da sadece insanlarda mı olduğu ile ilgili soruları bir yana bırakalım ve bunların yerine diğerlerine getirilen ahlaki sınırlamalar ile olan ilişkilerine göz atalım. Listedeki en sonuncuyu bir yana bırakırsak, bunların her biri önkoşul bağlantıya şekil vermekte yetersiz kalıyor gibi görünmektedir. Niçin bir varlığın çok zeki olması, öngörülü olması ya da ortalamanın üstünde bir IQ’ya sahip olması, ona olan davranışlarımızın sınırlanması için bir sebep teşkil etsin ki? Bizden daha zeki olan varlıkların, söz konusu biz olunca kendilerini sınırlamama hakkı olabilir mi? Ya da, bu zekâ farklılığının sınırı nedir? Eğer bir varlık, alternatifler arasından kendi başına tercihte bulunabiliyorsa, bunu böyle yapmasına izin verilebilir mi? Özerk tercihler iyi tabiatlı mıdır? Eğer bir varlık özerk bir tercihi sadece bir kez yapabilseydi (örneğin, özel bir durumda dondurma çeşitleri arasından) ve bunu hemen unutsaydı, onun tercihte bulunmasına izin verilmesi için güçlü sebepler olabilir miydi? Başkalarıyla birlikte davranışlara karşılıklı kurala bağlı sınırlamalar getirmek üzere anlaşabilen bir varlığın olması, onun sınırları dikkate alabileceği anlamına gelir. Fakat hangi sınırların alınması gerektiğini ya da hangi sınırların konması gerektiğini göstermez.

Listedeki özelliklerin bireysel olarak gerekli ve belki de müşterek olarak yeterli olduğu bir M müdahale değişkenine ihtiyaç bulunmaktadır (en azından M’yi elde etmek için neyin ilave edilmesine gerek olduğunu görebilmeliyiz). Ve bu M değişkeninin herhangi birine yapılacak davranışa getirilen ahlaki sınırlamalarla açık ve inandırıcı bir bağlantısı bulunmaktadır. Aynı zamanda, M’nin ışığı altında, diğerlerinin neden rasyonellik, özgür irade ve ahlaki temsilci üzerinde yoğunlaştığını görebilecek bir pozisyonda olmalıyız. Bu kişisel özellikler sadece M’nin önemli parçaları ve M’ye giden önemli vasıtalar olursa, bu iş daha kolay olacaktır.

Rasyonellik, özgür irade ve ahlaki temsilciliği bireysel olarak ve ayrı ayrı olarak ele almakla haksızlık etmiş olmadık mı? Ayrıca, önemi son derece açık olan bir şeye katkıda bulunmuyorlar mı: hayatı için uzun vadeli planlar formüle edebilen, kendisi için formüle ettiği soyut ilkeler veya düşünceleri baz alarak fikir yürütebilen ve karar verebilen ve böylece sadece ani uyarıcıların oyuncağı olmayan bir varlık ve kendisi ya da başkaları için uygun bir hayatla ilgili bazı ilkeler veya durumlara bağlı olarak kendi davranışını sınırlayabilen vs. bir varlık. Fakat bu listelediğimiz kişisel özellikleri aşıyor. Uzun vadeli planlama ve belli kuralları yönlendiren genel bir hayat kavramı ve bunların temelini oluşturan üç kişisel özellik arasında teorik bir ayırım yapabiliriz. Çünkü bir varlık bu üç kişisel özelliğe sahip olabilir fakat aynı zamanda bunun içine hayatının genel bir anlayışı ve buna ne ilave edebileceği açısından faaliyet göstermesini engelleyen bir bariyer koymuş olabilir. O halde, ilave bir özellik olarak tercih ettiği genel bir anlayışa bağlı olarak hayatını düzenleme ve yönlendirme kabiliyetini de ekleyelim. Böyle bir genel anlayış ve buna göre nasıl davranacağımızı bilmek, kendimiz ve bizim gibi varlıklar için formüle ettiğimiz amaçlar açısından önemlidir. Hepimiz hafıza kaybı hastalığına yakalansak ve her akşam yattığımızda önceki gün olanları unutsak, ne kadar farklı olacağımızı (ve bize karşı meşru olarak kabul edilen davranışların ne kadar farklı olacağını) düşünün. Herhangi biri kazara her gün bir önceki gün bıraktığı yerden güne başlasa bile, yine de başka birinin türünde bir hayatı sürdürüyor olmayacaktır. Hayatı başka bir hayatla paralel olacak fakat herhangi bir şekilde bütünleşmeyecektir.

Kişinin tüm yaşamının (veya önemli bölümlerinin) bir resmini oluşturmak ve sürdürmek istediği yaşamın genel bir anlayışına göre hareket etmekle ilgili olan bu ilave yeteneğin ahlaki önemi nedir? Başka birinin kendi hayatını şekillendirmesine neden müdahale edilmesin? (Ve aktif olarak yaşamlarını şekillendiremeyip dış güçlere bağlı olarak hareket edenlerin durumu ne olacak?) Herhangi birinin yaşamak istediği bir yaşam örneğiyle karşılaşabileceği de söylenebilir. Birisinin böyle bir şeyle karşılaşmayacağı önceden kestirilemeyeceğine göre, başka birinin kendi hayat anlayışının peşinde olmasına izin vermek size kalmıştır. Onun örneğinden öğrenebilirsiniz. Bu ihtiyatlı argüman yetersiz görünüyor.

Yanıtın, pek akla gelmeyen ve zor bir nosyon olan hayatın anlamı nosyonuyla ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bir bireyin hayatını herhangi bir genel plana göre şekillendirmesi, hayatına verdiği kendi anlamıdır; sadece hayatına böyle şekil verebilme kapasitesine sahip olan bir bireyin anlamlı bir hayatı olabilir ya da anlamlı bir hayat için mücadele edebilir. Bu nosyonu tatmin edici bir şekilde daha da detaylandırıp açık hale getirebileceğimizi düşünsek bile birçok zor soruyla karşılaşırız. Bir hayatı şekillendirme kapasitesi, anlamlı bir hayata sahip olma (bu hayatı elde etmek için mücadele etme) kapasitesi olması mı demektir? (Ahlaki açıdan, bir ruha sahip olmak demek, hayatına anlam kazandırmak için mücadele edebilmek mi demektir?) Hayatlarını şekillendiren insanlara nasıl davranacağımız konusunda sınırlamalara neden gerek duyulmaktadır? Belli davranış kalıpları, onların anlamlı hayatlara sahip olmaları ile bağdaşmıyor mu? Ve böyle olsa da, anlamlı hayatlar neden yok edilmesin ki? Ya da, faydacı teori içinde “anlamlılığı” mutlulukla neden değiştirmeyelim ve dünyadaki insanların toplam “anlamlılık” seviyesini maksimum düzeye çıkartmayalım? Ya da bir hayatın anlamlılığı nosyonu ahlakbilime farklı bir biçimde mi giriyor? Şunu belirtmeliyiz ki, bu nosyon, “böyledir ve böyle olmalıdır” ifadeleri arasındaki fark arasında bir köprü oluşturuyor izlerimi bırakıyor; her iki tarafı da uygun şekilde destekliyor gibi görünüyor. Örneğin, bir kişinin belli şekillerde hareket ettiğinde hayatını anlamsız kıldığını gösterdiğimizi farz edelim. Bu farazi mi yoksa kategorik bir emir kipi mi olur? Şu soruya yanıt vermeye gerek kalır mı: “fakat benim hayatım niye anlamsız olmasın ki?” Ya da, farz edelim ki, başkalarına karşı belli bir şekilde hareket etmek kişinin kendi hayatının anlamsızlığını gösteriyor. Pragmatik bir çelişkiye benzeyen bu durum, en azından, tüm diğer insanlara karşı yapılan davranışlardaki yan sınırlamaların bir 2. statü sonucuna neden olmaz mı? Bunlarla ve ilgili konularla başka bir sefer boğuşmayı umuyorum.

BİREYCİ ANARŞİST

Ahlaki yan sınırlamaların insanların birbirlerine nasıl davranabileceğini kısıtlaması görüşünün temelini oluşturan önemli konuları araştırdık. Şimdi özel koruma projesine dönebiliriz. Bir özel koruma sistemi, bir koruyucu birim bir coğrafi bölgede egemen olduğu zaman bile, devletin yerini dolduramıyor gibi görünüyor. Açıkça görülüyor ki, bölgesindeki herkes için, devletin yaptığı gibi bir koruma getirmiyor ve açıkçası, bir devlet için gerekli olan güç kullanımı konusunda tekelleşmeye sahip bir izlenim bırakmıyor ya da bu konuda bir talepte bulunuyor gibi görünmüyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi, açıkçası, minimal bir devleti, hatta ultra-minimal bir devleti bile oluşturmuyor.

Bir bölgedeki egemen koruyucu birim veya derneğin bir devlet olmakta açıkça yetersiz kalması, bireyci anarşistin devletle ilgili şikâyetinin odağını oluşturmaktadır. Çünkü bireysel anarşiste göre, devlet, bir bölgedeki güç kullanımını tekeline aldığı ve bu tekelini ihlal eden diğerlerini cezalandırdığı zaman ve bazılarını diğerlerinin korunması için para ödemeye zorlayarak herkes için korunma sağladığı zaman, insanlara nasıl davranılacağı konusundaki sınırlamaları ihlal etmiş oluyor. Bu sebeple, devletin tabiatı itibarıyla ahlaka aykırı olduğu sonucuna varıyor; Devlet bazı durumlarda başkalarının haklarını ihlal edenlerin cezalandırılmasını meşru olarak kabul ediyor, zira kendisi de ihlallerde bulunuyor. O zaman nasıl oluyor da, hakları ihlal edilen diğer saldırgan olmayan bireylerin özel olarak zor kullanarak hak aramalarını yasaklama hakkını kendinde buluyor? Adaleti özel olarak gerçekleştirmeye çalışan bir kişi, devletin ceza verdiği zaman ihlal etmediği hangi hakkı ihlal ediyor?

Bir grup insan kendilerini devlet olarak ilan eder ve ceza vermeye ve başkalarının aynı şeyi yapmasını yasaklamaya başlarsa, onların ihlal etmeyip diğerlerinin ihlal ettiği bir hak var mıdır? Hangi hakla devlet ve devletin memurları güç kullanma ve tekelleşme konusunda tek hakka (ya da imtiyaza) sahip olduğunu iddia edebilir? Eğer adaleti kendisi gerçekleştirmeye çalışan kişi kimsenin hakkını ihlal etmiyorsa, o zaman bu kişiyi eylemlerinden (devlet memurlarının da yaptığı eylemler) dolayı cezalandırmak, onun haklarını ihlal etmek ve dolayısıyla ahlaki yan sınırlamaları ihlal etmek anlamına gelir. O zaman, bu görüşe göre, güç kullanımının tekelleştirilmesi, tıpkı devletin zorunlu vergi uygulaması yoluyla yeniden paylaştırma yapması gibi ahlaka aykırıdır. Kendi işleriyle meşgul olan barışsever insanlar kimsenin hakkını ihlal etmiyorlar. Bir başkası için para ödemekten kaçınmak başkalarının haklarını ihlal etmek anlamına gelmez. Bu nedenle, (argüman şöyle devam ediyor) eğer devlet herhangi birini başka birinin korunmasına katkıda bulunmadığı için tehdit ediyorsa, (kendisi veya memurları) o kişinin haklarını ihlal ediyor demektir. Onu, bir vatandaş tarafından yapıldığında onun haklarının ihlali olacak bir şeyle tehdit etmekle ahlaki sınırlamaları ihlal ediyorlar.

Bir devlet olarak algılanabilecek bir şeye ulaşmak için, (1) özel koruyucu birimler sisteminden ultra-minimal bir devletin nasıl ortaya çıktığını; ve (2) ultra-minimal devletin minimal devlet haline nasıl dönüştüğünü, onu minimal devlet haline getiren koruyucu hizmetlerin genelleştirilmesi için “yeniden dağıtımı” nasıl ortaya çıkardığını göstermemiz gerekir. Minimal devletin ahlaki açıdan meşru olduğunu, ahlaka aykırı olmadığını göstermek için (1) ve (2)’deki bu geçişlerin her birinin ahlaki olarak meşru olduğunu da göstermemiz gerekir.

Resimler ve yazıları hariç bu yazının tamamı Nozick'in 'Anarşi, Devlet ve Ütopya' isimli eserinden alınmıştır.

Bu çalışmanın Birinci Bölümü’nün geri kalan kısmında bu geçişlerin her birinin nasıl ortaya çıktığını ve ahlaki açıdan izin verilebilir olduğunu gösteriyoruz. Özel koruyucu birimlerden ultra-minimal bir devlete olan ilk geçişin kimsenin haklarını ihlal etmeyen ahlaki açıdan izin verilebilir örtülü bir süreç içinde olacağını düşünüyoruz. İkinci olarak, ultra-minimal bir devletten minimal bir devlete olan geçişin ahlaki açıdan olması gerektiği kanısındayız. Bu özel bir “yeniden dağıtımı” gerektirse de, insanların, herkes için koruyucu hizmetler sağlamadan ultra-minimal devlet içinde tekel oluşturmasına ahlaki açıdan izin verilemez. Ultra-minimal bir devleti işletenler ahlaki açıdan minimal devleri oluşturmak zorundadırlar. O halde, Birinci Kısım’ın geri kalan kısmı, minimal devletin geçerliliğini ortaya koymaya çalışıyor. İkinci Kısım’da, minimal devletten daha güçlü ve kapsamlı hiçbir devletin meşru veya haklı gösterilemeyeceğini iddia ediyoruz. Bu nedenle, Birinci Kısım mazur gösterilebilecek her şeyi mazur gösteriyor. Üçüncü Kısım’da, İkinci Kısım’da vardığımız sonucun üzücü bir sonuç olmadığını, haklı olmasının yanında ilham verici olduğunu tartışıyoruz.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.