Osmanlı I. Dünya savaşına girmek zorunda mıydı?

Tarihte Neler Oldu | Erdogan Aydin | Temmuz 4, 2015 at 2:03 pm

Okutulan tarih kitaplarımızda Osmanlı’nın son savaşı yeni nesillere “Emperyalist devletler hasta adam dedikleri Osmanlı’yı paylaşmak için harekete geçtiler. Almanya’nın yanında girmek zorunda kaldığımız bu savaşta Almanlar yenilince biz de yenilmiş sayıldık” gibi çok komik bir şekilde anlatılıyor. Oysa işin aslı çok farklı. Osmanlı’nın varlığını sona erdiren ve muazzam kayıplara yol açan bu çok trajik ama hiç gereksiz savaş aslında hükümeti, meclisi, genel karargâhı ve devlet başkanı olan Padişahından gizli olarak sadece birkaç kişinin faili olduğu bir oldu bittiyle başlatılmış. Ülkenin meşru yönetim organları savaşa girildiğini limanları durup dururken bombalanan Rusya’nın protestosuyla öğrenmişler.

İttihatçıların iktidara gelir gelmez yaptıkları ilk işlerden biri 20-45 yaş arası tüm erkeklere zorunlu askerlik yükümlülüğü getirmek olmuştu. 13 Kasım 1914 günü de büyük bir merasimle Sultan Mehmet V. ve kutsal emanetleri de huzura getirerek tüm kafirlere karşı (tarihinde ilk defa) bir kutsal savaş CİHAD ilan edildi. Şeyhülislam tarafından yapılan bu çağrı esas olarak Osmanlı'nın kontrolundan çıkmış durumdaki mülklerde bulunan Müslümanlara hitaben (ayaklanmaları için) yapılmaktaydı. Çağrının İslam dünyası genelinde dikkate değer bir etkisi olmadı. En başta Mekke Şerifi Hüseyin çağrıya uymayacağını açıkladı. daha sonra Mısır, Hindistan ve diğer bölgelerdeki İslami liderler de birer birer İngilizlere itaat edeceklerini açıkladılar.


Olayların nasıl geliştiğine ilişkin ayrıntılar tarihçi Erdoğan Aydın‘ın “Osmanlı’nın Son Savaşı” isimli eserinde anlatılmaktadır. Resimler ve altyazıları hariç, aşağıdaki yazının tamamı bu eserden alıntıdır.

**********

Osmanlı’nın Dünya Savaşı’na girişinin zorunlu olup olmadığı sorusu, neden olduğu felaketlerin gerektirdiği ciddiyetle yanıtlanmak zorunda.

a) Balkan Yenilgisinin Militarist İstismarı

Saray Başmabeyincisi Lütfü Simavi; “Trablusgarp ve özellikle uğursuz Balkan savaşından sonra, daha kabuk bile bağlamamış yaralarımıza rağmen –hele ortada hiçbir ciddi zorunluluk yokken—ve kimse tarafından kışkırtılmadığımız halde, dünyanın en güçlü devletleri aleyhine savaşa girişmek belki delice, fakat delice olduğu oranda da canice bir siyasetti” diye yazar.

Sorumlu yöneticiler açısından, meşru savunma dışında savaşa katılmak, gerçekten de “delice olduğu oranda canice bir siyasetti. “ O koşullarda Osmanlı’nın, bütünüyle tarafsız kalması veya savaşa katılımı olabildiğince geciktirmesi gerekiyordu. Her şeyden önce herhangi bir saldırıyla karşı karşıya değildi. Dahası, her ne yapacaksa, bunları devletin meşru yönetim organları içinde tartışarak kararlaştırmak gibi bir zorunluluğu vardı. Ne ki Osmanlı, ona egemen olmuş kişi ve zihniyet nedeniyle bunların hiçbirini yapamadı ve 23 Ocak darbesi ardından inşa edilen Almancı diktatörlüğün denetimi altında savaşa sürüklendi.

“Osmanlı Hükümeti acaba neden ittifak ve savaşa bu denli hevesliydi?” sorusuna verdiği yanıtta Sina Akşin şöyle der:

  Anlaşılan en önemli etken Balkan Savaşı’nın kayıplarını giderme umuduydu. Edirne’nin kesin olarak elden çıktıktan sonra yeniden geri gelmiş olması, bu umudu besleyen bir durumdu. Bütün ülkede, kışlalarda, okullarda Balkan Savaşı’nın intikamı parolası yürürlükteydi. Başka etkenler de akla geliyor. Bir tarafla müttefik olunmazsa, büyüklerin Osmanlı ülkesini kendi aralarında paylaşacakları korkusu bunlardan biriydi.  

Mağduriyet ve korku ekseninde şekillenen bu yanıt, çılgınca savaş isteğinin ardındaki asıl etkeni, Turancı siyaseti esgeçmesiyle eksik ve yanıltıcıdır. Üstelik savaş ittifakı arayışını “Hükümet” düzleminde ifade etmek de doğru değil, çünkü işler onun kurumsal bilgisi dışında yürütülüyordu. Dahası görüp göreceğimiz gibi hükümette tarafsız kalma eğilimi çoğunluktaydı.

Bununla birlikte Balkan bozgununun yarattığı travmaya eşlik etmek üzere, Pantürkçülük ve İTC’nin mutlak diktatörlüğü egemen olacak, Osmanlı siyaseti, kaybedilen toprakların geri iadesi gibi imkânsız bir hedefe oturacaktı. Savaşı engellemediği gibi toprakların geri iadesini de sağlamayan Avrupa düşmanlaştırılacak, reform taleplerine karşı çok daha derin bir tepki geliştirilecekti. Balkan halklarının önceki yüzyıllarda yaşadığı boyunduruğun, Balkan milliyetçiliği tarafından, Müslüman halkın katli ve sürgünüyle ödettirilmesi de Osmanlı’daki travmayı derinleştiren bir işlev görecekti. Bu durum intikamcı bir Türk milliyetçiliğinin beslenme yatağı olacak, Müslümanlıktan, giderek Türklükten başka her kimliğe karşı kuşku üretip tasfiye yoluna gitme yönelimi devlete hâkim olacaktı. Cemil Bilsel, devletten topluma yayılan bu ideoloji k şekillenmeyi, İttihat Terakki milliyetçiliğinin diliyle şöyle aktarır:

  Türkler böyle felaket günlerinde uğradıkları bu horlamanın acısını unutamazlardı. Diğer taraftan her karış toprağı dedelerinin bin bir kahramanlık hatırası taşıyan Rumeli”yi, istila orduları mezbahaya çevirdiler. Türklere karşı katliamlar, hatıra gelmedik zulümler, kötülükler yaptılar. Avrupa bütün bunlara karşı lakayt kaldı. Tarihe, şanlı zaferlerinin unutulmaz şerefini yazdırmış büyük bir millete karşı, harp talihinin zalim bir müsaadesizliğini bu kadar unutulmaz acılarla mal etme, Avrupa için iyi bir siyaset değildi. Böyle bir milletin felaketiyle oynanmazdı.  
 

Kendileri de çoğunlukla Balkanlı olan İttihatçı kadrolar, bu algı içinde kendi seçilmiş travmalarını geliştirip topluma egemen kılacaklardı. Mekteplerde talebeye, evlerde çocuklara, kışlalarda aksedere bu menkıbeleri anlatarak milli bir ruh, milli bir hınç uyandırdılar. Türklüğe yapılan hakaretin ve zulınün bir gün hesabını görmek ruhunu aşıladılar. Haritalarda Rumeli siyaha boyanarak gösterildi. Bütün ordu lekelenen namusunun intikamını almaya tahrik edildi. Asker her gün ‘1328’de Türk namusu lekelendi ah. Ah, ah, ah, ah, intikam’ şarkısıyla talime gidiyordu.

Böylece Balkan Harbi hezimetinin yarattığı travma ve ardından Balkanlardaki Müslüman halkın yaşadığı zulmün yaralarını sarmak, bir daha yaşanmaması için gerekli önlemleri almak yerine, daha büyük savaşların ve daha büyük acıların gerekçesi yapılacaktı. Başkalarına evet ama “şanlı zaferlerinin unutulmaz şerefini yazdırmış büyük bir millete” yapılanın kabul edilemeyeceği bilinci işleniyordu ha bire. Bu ruh halinin asıl tepkisi halkın başına gelenler değil, aşağı görülen, geçmişte toprakları işgal edilmiş halkların o topraklara egemen olmasıydı. Nitekim bu ruh hali Enver’in dilinde şöyle yansıyordu:

  Ecdat kanıyla sulanmış o ovaları, o yaylaları insan nasıl unutur. Tam dört yüz sene Türk akıncılarının at koşturduğu o meydanları, camilerimiz, türbelerimiz, tekkelerimiz, köprülerimiz ve kalelerimizle onları dünkü uşaklara bırakmak ve Rumeli’nden kovularak Anadolu’ya geçmek, insanın tahammül edemeyeceği bir şeydir. Bulgarlardan, Karadağlılardan, Yunanlardan intikam almak için ömrümün bundan sonraki yıllarını seve seve fedaya hazırım.  
 

Balkan travması, yaraların tedavisi yerine toplumu savaşa haI zırlamak İÇin seferberlik aracı yapılacaktır. Ziya Gökalo\ “Balkanlar Destanında Tanrı’yı, toplumun kışkırtılmasında kullanacaktı: “Demiş ki: Nereye girmişse hilal/Orası Turan’dır onu geri al / Domuz çobanları olamaz kral/Tanrının ülkesi Turan içinde.”

Dikkat edilirse, her iki egemenden yansıyan şey” diğer ülke milliyetçilerinin Müslüman halka yaşattığı mağduriyetin acısı ve tedavisi değil; kendini öteki halklardan üstün gören bir ruh hali ve o halklara tekrar egemen olma hırsıdır.


“Evet, Enver bana bunları söylerken heyecanlanıyor, yüzü kızarıyor, gözlerinde şimşekler çakıyordu, Hakikaten Balkan Harbi’nin intikamını almak istiyordu. Bunun için her şeyi göze alıyordu. Fa kat gene biliyordu ki bunun için Alman ve Avusturyalılar ile birlikte harbe girmek lazımdı. Ancak o zaman bu küçük devletlerin hamisi sıfatıyla ahde vefasızlık etmiş İngiliz ve Fransızlarla da çarpışmak mukadderdi.

Gerçekte başka halklara ait olan topraklar üzerinde geliştirilen bu emperyal düşler, kalkınmaya ve savunmaya seferber edilmesi gereken milyonlarca insanın yayılma savaşında telef edilmesine ve Alman işbirlikçiliğine neden olacaktı.

“Balkan hezimetinin yarattığı üzüntünün panzehiri olarak geliştirilen Turancı ideolojinin” propagandacılarından Mehmet Emin Yurdakul, övgü yazılarıyla kamuoyuna sunulan ve Enver Paşa’nın emriyle orduya dağıtımı sağlanan “Ey Türk Uyan” adlı kitap-şiirde şöylesi koşullandırmalar yapacaktı: ”Artık uyan! Şu hayattan yüz çevir. / Tarihine, ecdadına sadık kal / O cihangir Türklüğünü geri al / Yine bugün kırmak için yık, devir. / (… ) / Haydi yürü! Medeniyet, şeref, şan / Genç alnında milli rüya görenin / Eski, yeni hür ve mesut Türkistan / Bütün Asya ve istikbal hep senin.

“Felaketli bir savaştan çıkan ve başkenti bile perişan Rumeli göçmenleriyle dolan imparatorlukta ideolojik dirilme ve reform, meşrutiyet rejimi ile değil, kanuni otoriter bir idare ile sağlanmak isteniyordu. Yeniden Tanzimat devri başındaki gibi Prusya tipi bir modern Şark otoritaryanizmine geçilmişti. Bu rejimin menfi ve müspet yanlarıyla ilginç bir tarihi sahra oluşturduğu açıktı. Yıkımın eşiğinde olan ve tebaasının hayat güvenliği ve refahını sağlamakta sıkıntı çeken imparatorluk, bütün dünyaya ezilen Müslümanları kurtarmak ve onlara önderlik etmek gibi göstermelik yanı ağır basan, ama ilginçtir ki kendine özgü bir işbirliği olan Panislamizme sığındı.“

Yaşananların bu tepkisel algılanışı, ne yaraların sarılmasını, ne de benzeri felaketlerden kaçınabilmeyi sağlamıyor, aksine militarizm ve intikamcılığın devletten topluma yaygınlaştırılmasını sağlıyor, sorunları aşma iradesini yok ediyordu. Tabii toplumun sağduyusunu ve çoğulculuğunu yok eden bu yönelim. İttihatçıların devlete ve topluma mutlak anlamda egemen olma amacının ürünüydü. Bu yolla toplum, yaşadığı felaketin nedenlerini sorgulamaktan, sorumluları doğru algılamaktan uzaklaştırılarak, yeni savaşlara yem kılınacaktı. 23 Ocak darbesiyle devlete el konulması ve 1908 devrimi taahhütlerinin bütünüyle terk edilmesi de bu yaklaşımın kaçınılmaz sonuçlarıydı. İTC’nin hakim kılmaya çalıştığı bu bilinç, topluma benimsetildiği oranda, çoğulcu ve meşrutiyetçi medeniyet algısı eziliyor, kalkınmaya yönelik ekonomik bir akıl edinme koşullan biraz daha olanaksızlaşıyordu, Bu çerçevede önce Müslüman olmayanları, giderek Türkleşmeyi kabul etmeyenleri düşmanlaştırıp, fiilen ve ekonomik düzlemde tasfiyesini amaçlayan yeni bir siyaset kurumlaşıyordu.

Balkan felaketinden çıkarılması gereken doğru ders, intikam yeminleri ve fetihçilik değil, eldeki topraklarda kalkınmayı ve kardeşliği inşa etmek, dini ve etnik milliyetçilikleri kışkırtmaktan uzak durmaktı. Oysa İttihatçılar, tam tersine, “dedelerinin bin bir kahramanlık hatırası” üzerinden kaybedilen topraklar üzerindeki hak iddialarını genişleterek, eldeki vatanda yaşamakta olan insanların güvenlik ve haklarını da yok edeceklerdi.

Garip bir ‘vatan’ anlayışının esiri olmuşlardı. “Onlar için Rumeli Konya kadar vatandı ! Böylece ‘vatan’ kavramı, üstünde yaşayan halk(lar)ın kültürel kimliği ve haklarından koparılıp, devletin, fetihle elde edilmiş mülküne indirgeniyordu. İşte halkın değil devletin çıkarlarınca belirlenen bu ‘vatanı’ elde tutmak için de toplumun, din ve milli kimlik üzerinden tektipleştirilip, farklı olanlara karşı düşmanlaştırılması yoluna gidiliyordu.

“Yakın geçmişte kaybettikleri toprakların hiç olmazsa bir kısmını geri alabilme” umudu temel bir motivasyon aracı olmuştu. “O günlerde demeçlere, yazılanlara ve yapılan görüşmelere göre özellikle üç yere sahip olunacağı umulmuştu: Mısır, Kıbrıs ve Batı Trakya-Makedonya. İzmir’deki Anadolu gazetesi Padişah’ın cihat bildirisinden 2 gün önce 9 Kasım 1914 tarihli sayısında ‘Müslümanlar, Selanik’i unutmayınız!’ diye yazı yayınlarken, birkaç gün sonraki Köylü gazetesi de ‘Bize bu günleri gösterdiğinden ötürü elhamdülillah!’ başlığıyla çıkıyordu. Oysa ‘Tanrı’nın gösterdiği’ varsayılan o günle birlikte, halkın yoksul çocuklarından başlayarak. Osmanlı’nın birikimleri sorumsuzca harcanmaya başlanacaktı.

Dönemin baskın söylemini en iyi yansıtan konuşma/yazı, Halide Edip’in, ‘Felaketlerden Sonra Milletler’ yazısıdır (Türk Yurdu, sayı. 40, 29 Mayıs 1913) (. .. ) önce Kartaca-Roma savaşlarına değinerek SÖZÜ Romalı Senatör Katon’un ‘Kartaca mahvedilmelidir’ cümlesine getirir. Buradan yola çıkarak ‘Bulgaristan mahvedilmelidir’ der ve kadınlardan çocuklarına bu düşünceyi aşılamasını ister. İkinci tarihsel örneğini, ulus öncesi İtalya tarihinden vererek, tıpkı İtalyanlar gibi Türklerin de artık önceliği milli birleşmeye ve dayanışmaya vermesi gerektiğini söyler. Son olarak Alman birleşmesini anlatır ve buradan ilköğrenimin ve güçlü bir ordunun gerekliliği sonucu çıkarır.” Halide Edip, konuşma/yazısının sonunu, “Romalıların dediğini tekrar ediyorum: Sulh olsun olmasın, Bulgaristan üç saat öteye geldi. Bulgaristan mahvedilmelidir” diye bitirmektedir.

O sırada “Milletin alnına sürülen lekeyi temizlemek” söylemi siyasal ve edebi her alanda yaygın bir şekilde işlenmekte ve bu yolla İttihatçı muktedirlerin emirlerini sorgusuz yerine getirecek milli bir tebaa inşa edilmektedir. Bu bağlamda Meclis Başkanı Halil Menteşe, mebuslar üzerinden bütün millete Selanik, Yarıya, Manastır, Kosova, İşkodra ve bütün güzel Rumeli’yi unutmamalarını anımsatır. “Muallimlerimizden, muharrirlerimizden, şairlerimizden, bütün fikir adamlarımızdan hududun öte tarafında kurtarılacak kardeşler, kurtarılacak vatan parçalan bulunduğunu, bugünkü ve yarınki nesiller önünde dersleriyle, yazılarıyla, şiirleriyle bütün manevi nüfuzlarıyla daima canlandırmalarını rica ediyorum.

Ancak gariptir, “Rumeli’yi Konya kadar vatan” sayan, Balkan kaybının intikamı ile beslenen ve özellikle de Bulgaristan’ı yok etmek motivasyonuyla toplumu emir eri haline getiren bu militarizm, Almanlar tarafından büyük bir kolaylıkla tam tersi istikamete, doğuya (Turan’a) ve güneye (Mısır’a) doğru yönlendirilebilecekti. Gariplik bu kadarla da kalmıyordu, Balkan Harbi’nin intikamını almak için “ömrünün bundan sonraki yıllarını seve seve fedaya hazır” olduğu ajitasyonuyla Osmanlı’yı manipüle eden Enver’in kısa bir müddet sonra Bulgarları, Romenleri, Yunanları kendisi gibi Alman projesine bağlamak için heyetler yollayacak, sözel ikna yetmeyince Bulgaristan’ı ikna etmek için Dedeağaç’ı hibe edecekti!

Dolayısıyla Dünya Savaşı’nın, “kalbinde Balkan felaketinin acılarıyla, intikam ateşiyle yanan” bir bilinçle, “Türkün lekelenen namusunu temizlemek için fırsat günü” olarak karşılandığı iddiası gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü Edirne’nin geri alınmasıyla Osmanlı’daki travma esas olarak aşılmıştı; öncesinde de Sadrazam Osmanlı’daki travma esas olarak aşılmıştı; öncesinde de Sadrazam Mahmut Şevket Paşa Balkan devletleri ile barış anlaşmasına yönelmiş, I. Dünya Savaşı arifesinde ise Bulgaristan ile ittifak çabasına girilmişti. Bu durumda, başta Sarıkamış’takiler olmak üzere I. Dünya Savaşı’nın ölüme sürülen zavallı çocukların nasıl büyük bir komploya kurban edildiklerini düşünmemek mümkün mü?

 
b) Koşullar Savaştan Kaçınmayı Zorunlu Kılıyor

Modern bir savaşı yürütmek için gerekli kaynaklardan yoksun, savaştan sonra kendisini toparlama olanakları diğerlerinden çok daha zayıf olan Osmanlı’nın, çokuluslu gerçekliği nedeniyle de yenilgi halinde ödemek zorunda kalacağı bedel çok ağırdı. Onun bu gerçekliği, ne yapıp edip bu emperyalistler arası savaştan kaçınmasını zorunlu kılıyordu. “İmparatorluk eğitim açısından geri, kaynaklar açısından fakir, sanayi açısından azgelişmiş ve mali açıdan müflisti.” Bu koşullarda savaşa girmeyi meşru kılacak biricik gerekçe, saldırıya uğramış olmak, yani egemenliğini korumakta başka çaresi kalmamak durumu olabilirdi ki savaş öncesinde böylesi bir durum da yoktu.

Pek çok siyasetçi ve tarihçinin de belirttiği gibi, Osmanlı ordusu savaşı kaldıracak donanımdan yoksundu. Ekonomik ve mali bağımlılığı bir yana, maaş ödemekte bile zorlanıyordu. Emperyalist ülkelerin büyük bir sanayileşme temeli üzerinde, modern ulaşım ve silah birikimleri, iyi eğitilmiş orduları, altın rezervleri, dolu ambarlarıyla başlatacakları savaşa dâhil olmak için Osmanlı’nın hiçbir hazırlığı ve altyapısı yoktu.

Almanya’nın 277 milyon, İngiltere’nin 292 milyon ton olan kömür üretimine karşın Osmanlı’nınki sadece 826 bin ton idi. Fransa’nın 536 bin kilometrekare toprağındaki 51 bin kilometre demiryoluna karşılık 2.410 bin kilometre kare toprağında sadece 5.759 kilometre demiryoluna sahipti. Üstelik bu da emperyalist sömürü gereklerince birbirinden kopuk parçalar halinde ve farklı standartlarda inşa edildiğinden, askeri ihtiyaçları karşılamaktan uzaktı. Özetle çok geniş Osmanlı coğrafyasında, cephelerin koordinasyon ve güç kaydırmaları için gerekli ulaşım ve iletişim altyapısı yoktu.

Savaş öncesinde Osmanlı gerçek bir ekonomik çöküntü içinde yaşıyordu. Memur maaşlarını ödemek de dahil mevcut ilkel ekonomiyi çevirmek için belli aralıklarla borçlanmak zorundaydı ve bunun maliyet ve bedelleri de giderek artıyordu. Yine savaşa giden devletlerden hiçbiri Balkan Savaşı gibi bir felaket yaşamamıştı. “Balkan savaşlarının sonunda Osmanlı, topraklarının %32,7’sini ve nüfusunun %20’sini yitirmişti. Bunun ötesinde İmparatorluk, kelimenin tam anlamıyla iflas etmiş haldeydi ve ordusu da genel bir yenilginin yaralarını taşıyordu.

“Devlet hazinesi tamtakırdı. Yenilgiyle sonuçlanan iki savaştan (Trablusgarp ve Balkan) daha yeni çıkmıştı. Orduda her şey noksandı.” Özetle Osmanlı’nın bu gerçekliğiyle o savaşa dahil olması, canilik bir yana, tam bir maceracılık örneğiydi.

Ordunun durumuna ilişkin Sanders’in. “Çorlu’da bulunan 8. Tümen’i teftiş ettim. Tümenin hali içler acısıydı. Subaylar 6-8 aydır maaş alamamışlardı ve aileleri ile beraber erlerin kazanından karınlarını doyurmak zorunda kalmışlardı. Erler çok kötü besleniyorlardı ve üstlerinde yırtık elbiseler vardı” şeklindeki bilgilendirmesi durumun vahametini yansıtıyordu:
“Türk tümenlerinde eksik alaylar, taburlar ve bölüklere ek olarak barış ordusu süvari, ulaştırma, sahra fırınları ve muharebe istihkâm birliklerinde ciddi eksiklikler içindeydi. Türk tümenlerinin cephane ihtiyatları veya depoları yoktu. Kolordu seviyesinde hayvan stokları, fırın ve telgraf birlikleri ile sahra hastaneleri konusunda büyük eksiklikleri vardı. Sadece bir kolordu kadrosundaki obüs taburuna sahipti, sadece bir kolordunun tam kadrolu telgraf taburu vardı ve sadece bir kolordu kendisine tahsis edilmiş olan süvari alayını kadrosunda bulunduruyordu. Türk ordusunun seferberlik yaparken lojistik yeteneğini karakterize eden temel unsur, her alandaki, orduyu felç eden yokluklardı.”

“Türkiye’nin doğusunda bulunan ve demiryollarından uzak olan 3. Ordu’nun üç kolordusu daha da kötü durumdaydı ( …. ) Anadolu’nun çekirdek bölgeden uzakta olan birliklerde kritik eksiklikler daha büyüktü ve Mezopotamya, Suriye ve Arabistan’daki birlikler aynı şekilde sıkıntı içindeydi. Her ne kadar Türk Genelkurmayı eksiklikleri özetleyen raporları almaktaysa da, problemleri hafifletmek üzere yapabileceği fazla bir şey yoktu. Sınırlı miktardaki cephane stoku haricinde kullanabilecekleri savaş yedekleri yoktu. Balkan savaşlarında Türkiye elindeki yedekleri kullanmıştı. Hemen hemen iflas etmiş durumdaki ülke askeri malzemedeki savaş yedeklerini kısmen de olsa yerine koyamamıştı .”

Nereden bakılırsa bakılsın diz boyu hesapsızlık sergileniyordu. Balkan yolunun kapalı olması nedeniyle Osmanlı’nın müttefiklerinden düzenli yardım alabilmesi bile olanaksızdı. Üstelik hem Sırbistan’ın Avusturya saldırısına karşı yürüttüğü başarılı vatan savunması hem de Bulgaristan ve Romanya’nın, kendi çıkarlarına azami fayda sağlamak üzere her iki blokla da sıkı bir pazarlık sürdürmeleri nedeniyle yakın zamanda bu yolun açılma olasılığı görünmüyordu.
Yine “yolları ve araçları çok az, hatta ilkel durumdaydı. Kuvvetlerini bir cepheden diğer bir cepheye vaktinde ulaştırma imkânından yoksundu.” Diğer yandan Karadeniz deniz yolu da ancak tarafsız kalma koşuluyla kullanılabiliyordu ki Rus limanlarına baskın yapılıp savaşın başlatılması sonrasında da, Karadeniz egemenliği Osmanlı’nın eline geçeceğine, tersine bu yol tamamen kullanılamaz hale gelecekti.

Kazım Karabekir, “Cephelerimize giden demiryollarımız yok, köprülerimiz yok. Hatta seferber edecek askerlerimize elbise bile yok” diyerek savaş açısından durumun uygunsuzluğunu belirtir. Bu gerçeklikte savaş için başlatılan topyekûn seferberlik tam bir yıkım etkisi yapacaktı. “Memleketin başlıca üretim gücü olan tarım, savaş dolayısıyla felce uğramıştı. Binlerce çiftçi silâh altına alınmıştı, Geri kalanları da hayvanları ve arabaları odun ihtiyacı için alındığından araçsız kalmışlardı. Dış ticaret durgunlaşmıştı. İç ticaret asayişsizlik yüzünden zayıflamıştı. Trenler askerlik hizmetlerine verildiğinden ticaret mallarının akımı güçleşmişti. Savaş için gerekli para ve araçlar Almanya’nın verdiği beş milyon Mark dışında harp vergileri (Tekalif-i Harbiye) suretiyle sağlanmaktaydı.”

Bu gerçeklikte yurtsever ve sorumlu bir aklın yapacağı şey, imparatorluk hayalleri ve yeni savaş maceralarından uzak durup ekonomik ve toplumsal sorunları aşmaya, savunma kapasitesini geliştirmeye yönelmek ve ola ki dış saldırıya uğrayacağı zamana kadar savaştan kaçınmaktı. Ne ki zor dışında akıl geliştiremeyenler, bu sıkıntılı zamanda yine en iyi bildikleri şeye, bir emperyaliste dayanarak savaşla sorunları ötelemeye yöneleceklerdi.

Böylece “Osmanlı İmparatorluğu, Almanya tarafında harbe katılmakla, o zamanki siyasi durumu çerçevesinde jeopolitik durumunun icabına aykırı hareket etmiş”, açıkça bir maceraya atılmıştı.

Saldırıyla karşılaşılmadığı halde girilecek olan bu savaş için asgari bir hazırlık yapılmadığından, başta savaşa sürülenler re bütün ülke ağır bedeller ödeyecekti: Savaşırı başında Genel Karargâh Harekât Daire Şefi olan Ali İhsan Sabis’in savaşta yaşananlara ilişkin çizdiği tablo çarpıcıdır. Eğer gerekli donanım sağlanmış olsaydı “askere arpa, mısır, kestane, nohut, hatta tahta talaşı karıştırılmış ekmek, keçiboynuzu tozu karıştırılmış un, kurtlu fasulye yedirmez, şekersiz çar içirmezdik. Yaralılarımız kangrenden ölmezdi. Bizzat benim çocuklarım bile bu zulüm ve idaresizlik altında inlemiştir (…) Bunlar iktisat olarak harbe hazır olmamanın sebep olduğu elemler idi ( … ) düşman ateşinden ziyade açlıktan birçok askerini ve hayvanlarım kaybederek Bitlis-Muş bölgesinde eridiği belki harp çığırtkanlarının malumu değildir. Yahut harp harp! diye bağıranlar bu feryatlara kulaklarını tıkamışlardı. Hâlbuki Balkan Harbi felaketinden sonra henüz bir sene geçmişti. Bu felaketi nasıl çabuk unutmuştuk? Harbin icapları idrakimizden nasıl silinmişti?

Bu koşullarda savaşa girme keyfiyetini ancak bir “altıncı kol” faaliyeti olarak yerli yerine oturtabilen A. İ. Sabis, “kendi kuvvetlerimizi haddinden fazla gören, etrafa pembe gözlük ile bakan altıncı kol mensupları düşmana taarruzdan, Kafkasya’yı istiladan, Turan fatihliğinden bahsetmekte hiç tereddüt etmiyorlardı” der.

“Kara ve demiryolu ağları savaş zamanının gereksinimleri için yeterli değildi: Birliklerin harekete geçirilmesi ve tedarik işi aşılması olanaksız lojistik güçlükler çıkarıyordu. Örneğin İstanbul’dan Suriye”ye ulaşmak bir ayı aşkın bir süre, Mezopotamya’ya ulaşmak ise yaklaşık iki ay alıyordu. Bu arada demiryolu yapımı sürüyordu, ama sistemde kaçınılmaz boşluklar vardı ve askerler ile malzemelerin gemi, kamyon ve devlerle nakli gerekiyordu. Rus sınırı da daha iyi durumda değildi: Demiryolu Ankara’nın 60 kilometre doğusunda bitiyordu ve bu noktadan Erzurum’ a gitmek 35 gün sürüyordu. Yollar kötü, deniz ulaşımı İngiliz donanmasının Akdeniz’de, Rus donanmasının Karadeniz’deki varlığı nedeniyle tehlikeliydi. Osmanlı İmparatorluğu kendini sanayileşmiş bir savaşa sokan bir tarım devletiydi. Bir ordu oluşturabiliyordu ama buna yeterli destek sağlayacak olanaklardan yoksundu.

Üstelik söz konusu yetersizlik sadece savaş zamanının gereksinimleri için değil, barış zamanının gereksinimleri için de çok ilkeldi. Öyle ki “Anadolu’nun buğdayını İstanbul’ a nakletmek, New York’tan buğday ithal etmekten %75 pahalıya mal oluyordu.” Bu durumda kendi iç ulaşımını tamamlamak sorumluluğuna yoğunlaşması gerekenlerin, kimse kendilerine saldırmamışken, üstelik İtilaf Bloğu toprak güvencesi, kapitülasyonlarda revizyon ve Alman yatırımlarını hibe teklifi yapmışken gözü kara bir şekilde savaşa atlaması, milli sorumluluklarından bile ne denli kopuk olduklarını gösterir.

İnönü’nün anılan da bu açıdan çarpıcı örnekler sunar: “Avrupa’da batı cephesinde, her zafer günü, harbe girmekte Türkiye için son fırsatların kaybolmakta olduğu havası telkin edilmek istenirdi. Bir defa Von Feldman ile harbe girmek meselesini konuştuğumu hatırlarım. Bana, niçin harbe girmediğimizi soruyordu. Sebep olmadığını söylüyordum. Orduyu nasıl besleyeceğimizi hatırlatıyordu. Gerçekten seferber ettiğimiz büyük ordunun beslenmesi henüz harbe girmediğimiz halde, bizim için büyük bir mesele idi. Fakat ben de Von Feldman’ a soruyordum: Harbe girersek ordu nasıl beslenecektir?”

Gerçekten de barış atmosferinde bile ordusunu besleyip teçhiz etmekte zorlanan bir ülke için savaş, ancak sorumsuz maceracıların girişeceği bir durumdu. Dahası savaş, barış zamanındakinden çok daha büyük ve sınır tanımaz şekilde tüketen bir ordu demek olacağı gibi, üretim ve kalkınmada kullanılacak büyük bir nüfus ve kaynağın da hem üretimden alınması hem de savaşta tüketilmesi demekti.

Aynı sıkıntıdan Feldman ile İnönü’nün karşıt sonuçlar üretmesindeki ikilem, gerçekte Almanya’dan mı yoksa Osmanlı’dan mı yana olunduğunun göstergesi. Aynı şekilde Osmanlı maliyesinin kronik parasızlık sorunu da, savaştan kaçınmayı gerektirirken, Osmanlı egemen aklınca tam tersine savaşa giriş nedeni kılınacaktı; Osmanlı kendi parasızlık sorununu savaşla, yani gençlerinin kanıyla öteleyecek bir zihniyetin egemenliğine girmenin bedelini ödeyecekti.

Osmanlı Hükümeti’nin ittifaka ve savaşa bu denli hevesli olmasındaki “etkenlerden bir diğeri de, İttihatçı bakış açısına göre parasızlıktı. Nitekim savaş bittiğinde Yakup Kadri’nin “Paşam, söyler misiniz, bu harbe niçin girdik?” sorusunu, Cemal Paşa, “üç dört yıl içinde bunalttığı bir nefesi boşalmış gibi ohlayarak bekledikten sonra: “Aylık vermek için! Hazine tamtakırdı. Para bulmak için ya bir tarafa boyun eğmeli ya öbür tarafla birleşmeli idik” diye yanıt verecekti.

Savaşa bu nedenle girildiyse, halka pompalanan Türklük övüncü de Osmanlıyı savunma iddiası da berhava oluyor. Tabii nesnel bir değerlendirmeyle savaşa girmeyi para karşılığına indirgememek gerektiği açık; ancak sonraki bölümde de göreceğimiz gibi, Turan hayaline kendini kaptıranlardan Cemal’in ikirciklik eşiğinin Alman parasıyla atlatıldığı da kesin. Dolayısıyla burada, savaşın gerçek nedeniyle değil ama halkın kanının, Alman çıkarlarına nasıl satıldığının itirafı ile karşı karşıyayız.

Yavuz (Goeben) savaş zırhlısının üzerinde Osmanlı askerleri.


Bununla birlikte yinelenmeli ki eğer Alman Islah Heyetinin Osmanlı Devleti’ndeki kurumlaşması, eğer Alman bağımlılığına karşı güçlerin tasfiyesi, eğer Goeben ve Breslau ve tabii eğer PanTürkçü, Panİslamcı yayılma hayallerinin hâkimiyeti olmasaydı, ne İttihatçılar memleketi para karşılığı savaşa sokabilecekti ne de Almanya Osmanlı’yı öyle ucuza savaşa sürükleyebilme inisiyatifi elde edebilecekti. Örneğin Fransa ve İngiltere’nin para vererek Osmanlı’yı tarafsızlaştırma şansı bile yoktu, oysa Almanya’dan üç kat fazla sermaye yatırımları vardı. Ancak Osmanlı’da iktidarın merkezini ekonomi ve/veya sivil siyaset değil ordu tutuyordu; orduysa genişleme hayalleriyle. Almanların egemenliğindeydi; bu sayededir ki 5 milyon borç karşılığında onu savaşa sokmakta zorlanmayacaktı.

Bu bağlamda Feroz Ahmad’ın: “Türkiye’nin savaşa girmesi, savaş yanlısı İttihatçıların çabaları ile değil, İstanbul’un kronik parasal krizi ve Berlin’in borç vermek için Türkiye’nin savaşa katılması koşulunu ileri sürmesi sonunda gerçekleşmiştir. Berlin’in İstanbul üzerindeki denetimini sağlayan (Alman Askeri Misyonu ya da Goeben ve Breslau’nun Türkiye’ye gelişi değil) sadece paradır” vurgusu da, konuya ilişkin yaklaşımlardaki yüzeyselliği yansıtır. Üstelik para karşılığı savaş kararının meşru Osmanlı Hükümeti tarafından değil, ona karşı komplo kuran iki (veya dört) kişi tarafından gerçekleştirildiği de unutulmamalı.

Daha sonra durumu öğrendiklerinde Kazım Karabekir gibi komutanlar, hem kan akıtan hem de borç kabartan, bu garip dostluğu anlamakta hep zorlanacaklardı. Nitekim “Almanya ve Avusturya-Macaristan devletlerine yardım için, yalnız Boğazlar’ı kapatmak değil, böyle bir mecburiyet olmadan savaşa atılmayı 2. Madde ile kabul ettiğimiz halde ne savaş masraflarından ve ne de bedava savaş malzemesi verilmesinden bahis yok” diyecekti.

Cephelerimize giden demiryollarımız yok, köprülerimiz yok. Hatta seferber edecek askerlerimize elbise bile yok. Bütün bunların müttefiklerimiz tarafından karşılanacağını ve ilk seferlik masrafı olarak da mühim bir avans verilmesi gibi hususlar ne umumi ve ne hususi kayda geçmemiş. Hatta Boğazları silahlı tarafsızlıkla kapatmak şıkkında bile gelecek gemilerin bedelleri bu suretle düşünülerek tespit olunmak gerekirdi.

Ne ki Enver-Talat ekibi, Almanya’ya en küçük bir fatura çıkarmadıkları gibi, başta halkın canı olmak üzere Osmanlı’nın tüm birikimlerini Almanya’ya sunmakta ikirciklenmeyeceklerdi. Oysa bu denli hesapsız davranmasalardı, yaşayacakları her aleyhte gelişmede Almanya yanı sıra İtilaf güçleri de, bir dizi yeni taahhüt ve hibe sözüyle Osmanlı’nın kapısına dayanacaktı.

Bu süreci Almanya’dan yana yorumlayan Trumpener, söz konusu borçlanmayı, “Savaş ilerledikçe Babıâli müttefiklerinden giderek daha fazla mali destek ve borç talebinde bulunuyor ( … ) genelde isteğini elde ediyordu. Gerçekten de 1918’e gelindiğinde Almanya’dan alınmış borç ve kredi yaklaşık 5 milyar Markı buluyordu” şeklinde aktarıp, “birçok Alman uzman, bu paraların hiçbir zaman ödenmeyeceğine inanıyordu” der; oysa Almanya’nın bu noktadaki ödemeleri, çok ucuza getirdiği bir kan bedeli bile değildi. Ancak işbirlikçileri sayesinde bunu bile borç olarak kaydettirip, savaş sonrası için Osmanlı iradesini çözülemez bir boyunduruk altına alıyordu. Öyle ki, Sina Akşin bile, “Herhalde Enver, bir Alman zaferi halinde, Osmanlı için daha çok pay alabilmek umuduyla, onların her dediğini yapıyordu” diyecek, “Osmanlı Hükümeti, Almanya’nın tutsağı gibiydi” diye belirtecekti.

Sonuç olarak savaşa girmek ve sürdürmek, Almanya’dan gelecek düzenli para akışıyla sağlanacak, Almanya, başlattığı dün, savaşından zaferle çıkmak için Osmanlı’yı adeta bedava asker ve harekât üssü olarak kullanacaktı. Osmanlı’nın muktedirleri ise bu taşeronluğu sürdürebilmek için topluma gözbağı olarak habire İslamcılık ve Turan hayali aşılayacak ve tabii aksi görüşlerin toplumu etkilemesi ağır bir sansür ve baskıyla engellenecekti.

“1918” e gelindiğinde Türkiye Almanya’ya o kadar çok borçlanmıştı ki, Alman büyükelçisi ülkesinin mali konumunu kullanarak Türkiye’yi Almanya’nın Mısır’ı haline getirmeyi önerecekti. Ancak, Almanya’nın yenilgisi Türkiye’yi bu kötü kaderden kurtardı.

Böylece Mısırı geri almak için başlatılan savaş, bir bütün olarak Osmanlı’nın (Almanya’nın kazanması halinde) Mısır’laşması, (yenilmesi halinde ise) yıkılması seçenekleri arasında bırakacaktı. “Sonuç olarak Panturanizm ya da Panislamizm fikirlerine dayanan yayılmacı politikalar fantezi olmaktan öte bir anlam taşımıyordu. Almanya’nın planlarında savaşı İttifak devletleri kazansa bile savaş sonrası Türkiye ancak yarı sömürge bir müttefik olabilirdi.
Bütün koşulların aleyhte olması ve Alman bağımlılığının geleceği karartan niteliği ışığında Falih Rıfkı, hem savaştan kaçınmanın zorunluluğuna hem de muktedir aklın garip çalışma biçimine şöyle işaret eder:

  “Harbe girersek doğu sınırımızda Rusya var; denizden asker gönderemeyiz, karadan yol yok. Demiryolunun son istasyonu Ankara. İngilizler Mısır’da Mezopotamya’ya asker çıkaracaklar. Bizim Bağdat Demiryolu henüz ne Toros, ne Amanosları aşmış değil. Hicaz Demiryolu dar hattır. Bu şartlar içinde savaşa girmek, ‘nasıl olsa pek kısa zamanda Almanlar düşmanlarımızı yenecekle, biz ufak tefek fedakarlığımızın karşılığını toplayacağız’ diye düşünmektir. Sadrazamlığa kadar çıkan Talat Paşa, ‘biz varlığımızı iki büyük devlet takımından birine bağlamakla koruyacağımız inancındaydık, Almanlar ittifaklarına alınca girdik, şartları da yanlarında savaşmamız olduğu için harbi göze aldık’ der.  
 

Osmanlı’nın asıl felaket nedeni işte bu zihniyetçe yönetilmiş olmasıydı. Dönemin Genel Karargah’ında, Harekat Dairesi Şefi olan Ali İhsan Sabis’in, “bilerek ya da bilmeyerek körü körüne o zamanki müttefikimize uşaklık etmek” şeklinde yaptığı “altıncı kol” tanımlaması çarpıcı:

  “Bunların bir kısmı, bir kanaat mahsulü olarak Almanya ile ittifakı destekliyor ve tasvip ediyordu; fakat diğer bir kısmı sadece destek ve tasvip ile kalmayarak Almanya’nın peyki veya kuyruğu olmak, onun arzusunu hemen yapmak, her ne olursa olsun Almanya ile ittifak antlaşmasına sadık kalarak, bu antlaşmanın 2. maddesi mucibince derhal harbe girmek, müttefikimiz Almanya ve Avusturya’ya her ne pahasına olursa olsun yardım etmek, icap ederse Türk vatanını müdafaaya memur kuvvetleri, Türk vatanı haricine göndererek müttefiklerimize doğrudan doğruya faydalı olmak fikrinde bulunuyorlardı.”  
 

Tüm somut verilerin gösterdiği gibi Osmanlı’nın savaştan kaçınmavı zorunlu kılan nedenleri vardı. Eğer İttihatçıların kafasında savaştan genişlemek için faydalanmak hesabı yanında ciddi bir Alman bağımlılaşması olmasaydı, böylesi hesapsız bir ittifak kurulmayacağı gibi, savaşın bir hayli uzayacağının belirginleştiği ikinci ayından sonra savaşa girmeme eğilimi de kesinleşecekti.

Buna karşılık Alman militarizminin özel isimlerinden Mareşal von Hindenburg, “Osmanlı için savaşa girmek, bizler için olduğundan daha çok bir varoluş sorunuydu” diye görüş belirtir. Savaş boyunca müttefikini tepe tepe kullanıp yok oluşuna yol açan bir egemenliği temsilen yapılan bu saptama, Osmanlı için olduğu gibi Almanya için de gerçek dışı ve manipülatifti. Aksine savaş, Almanya gibi Osmanlı için de bir varoluş sorunu değil, bir yayılma sorunu idi. Bir farkla ki Osmanlı, Almanya’nın peşine sürüklenmişti, dolayısıyla bu maceradan zaferle çıksa bile, tıpkı mevcut topraklarında yaptığı gibi genişlediği alanı da Alman emperyalizmine sömürtmek zorunda kalacaktı.

Üstelik önceden de gördüğümüz gibi bu süreçte Osmanlı) herhangi bir saldırı tehdidi karşısında olmadığı gibi, “İngiltere, Fransa ve Rusya, Türkiye’nin tarafsız kalması” karşılığında, “sizin toprak bütünlüğünüzü garanti ederiz. Memleketinizdeki Alman demiryollarına da el koyunuz. Size bunu hak olarak tanırız” diyen bir yaklaşım içindeydiler.

Dahası Alman savaş gemilerinin Osmanlı devletince sahiplenilmesi, dolayısıyla Osmanlı’nın İttifak Bloğu’yla beraberliğinin belirginleştiği koşullarda bile İngilizlerin iç yazışmalarında Osmanlı’nın tarafsızlığının korunması olasılığına yer verilmekte bunu sağlamaya yönelik arayışlar sergilenmektedir. Nitekim Dışişleri Bakanı Sir Grey, 15 Ağustos’ta Paris’teki İngiliz Büyükelçisi Bertie’ye gönderdiği mektupta, savaş sonrasına dair sunulacak iki seçenek dillendirilir:

  “Eğer Türkiye Almanya’nın tarafında olmayı seçtiyse, tabii ki yapacak bir şey yok. Ama böyle olacağını beklememeliyiz. Eğer Belçika’da yaklaşmakta olan ilk büyük muharebe Almanlar için iyi gitmezse, Türkiye’yi tarafsız tutmak çok da zor olmayacaktır. Türkiye’ye hissettirilmesi gereken, Türkiye’ye, eğer tarafsız kalır ve Almanya ve Avusturya yenilirse, Yakındoğu’yu biçimlendirecek barışta, şu anda elinde bulunan toprakları aynen korumasını sağlayacağımız, ama eğer Türkiye Almanya ve Avusturya’nın yanında yer alırsa ve yenilirse, Anadolu’da Türkiye’den alınacaklar konusunda diyecek bir şeyimizin olmadığı…”  
 

Alman ordusu Belçika’yı ezip geçecekti gerçi ama bu kez 6-7 Eylül’de Fransız ordusu tarafından Marne’de durdurulacak ve Alman savaş planı etkisizleştirilecekti. Ne ki Grey’in sanısının aksine bu gelişmenin, Osmanlı muktedirleri için bir önemi olmayacaktı; tersine onlar, Almanya’yı içine düştüğü bataktan çıkarmak için Rusya’ya saldırarak kendi ülke ve halklarını maceraya atmaktan çekinmeyecekti. Nitekim değişik kanallarla gelen bu gibi güvence tekliflerini belirginleştirmeye yönelik bir diplomasi yürütülmeyecek, tarafsızlık kozu kullanılmayacak, savaşın süresi ve yıkıcılığı arttıkça pazarlık olanaklarının daha da artacağının bilincinde davranılmayacaktı.

Bu noktada, “böyle bir zamanda biz hiçbir taraftan bağlı bulunmaz isek, menfaatlerimiz hangi tarafla birlikte yürümeyi gerektirirse o tarafa meyletmek imkânını elde bulundurmuş olurduk. Hâlbuki biz daha şimdiden kararımızı vermiş, partimizi tutmuşuz. Bu bakımdan icraat serbestliği elimizden çıkmış” diyen Cemal Paşa bile durumun farkındaydı, Ne ki Enver ile Talat, hem antlaşma ile hem de Turancı hayallerle önceden kendilerini ağır bir şekilde bağlamış olduklarından, İtilaf’la anlaşma yolunu tıkayacaklardı; Almanlara eklemlenmek için her yolu denerken, İtilaf ile anlaşmamak için talep çıtasını olabildiğince yükselteceklerdi. Örneğin Almanya ile savaş antlaşması yaparken gündeme bile getirmedikleri kapitülasyonların kaldırılmasını, İtilaf ile görüşmede önkoşul yapılacaktı. Keza Almanların isteği üzerine toprak verecekleri Bulgaristan’dan Batı Trakya, Yunanistan’dan Adalar ve İngiltere’den Mısır talebi yanında, gemilerin teslimi ve Ermeni sorununda ıslahat talebinde bulunulmaması İtilaf’a şart koşulacaktı.

 
c) Almanya’nın Yedeğinde Yayılma Savaşı

Savaş olasılığının ciddileşmesine paralel İttihatçılar içinde ne yapılması gerektiğine ilişkin yoğun tartışmalar yapılıyordu. “Avusturya Sırbistan arasındaki düşmanlık” ile ateşlenen bu savaşta yer almanın hata olacağını düşünen İttihatçılar da vardı. Bunlar, “Türkiye bu savaşta yer alacakmış gibi ordusunu hazır hale getirip tarafsız kalırsa, kendisine zarar gelmez; çünkü her iki taraf da Türkiye’yi yanında görmek istiyor. Dolayısıyla savaşan devletler, bu savaşın sonunda iyice güç kaybına uğrayacakları için, Osmanlı devletine saldırmayı göze alamazlar diyordu. Bu görüşü savunanların başında, aklı, bilgisi ve dürüstlüğüyle bilinen Müşir Ahmet (İzzet) Paşa, yine askeriyenin seçkin ve ileri görüşlü komutanlarından Gürcü (Çürüksulu) Mahmut Paşa ile üç sene önce Mustafa Kemal’in kendisine suikast planları yaptığı gerekçesiyle öldürttüğü Maliye Nazın Cavit Bey geliyordu.”

  “İttihatçılar savaş yanlıları ve tarafsızlık yanlıları olmak üzere bölünmüşlerdi. Enver Paşa’nın başında olduğu savaş yanlıları, Almanlar gibi, ‘kısa sürecek savaş’ hayaline inanıyor, barış masasında sağlam bir yer edinmek için savaşa katılmak gerektiğini savunuyordu. Tarafsızlık yanlılarıysa savaşın taraflarından hiçbirisinin iyi savunulan bir Türkiye’ye saldıramayacağını, her koşulda tarafsızlığın korunması gerektiğini ileri sürüyordu. Tarafsızlık konumundan sonuna kadar yararlanmalı ve kendi belirledikleri bir zamanda savaşa girmeliydiler.  
 

Savaşın başlaması sonrasında da bu tartışma, çoğunluk savaşa taraf olmamak üzere devam etti. Çoğunluğun ruh halini temsil eden ‘birbirinizi yiyin’ tavrı, Hüseyin Cahit’in 9 Ağustos 1914 günlü Tanin’ deki, “Türkün Ahı” yazısında şöyle yansıyordu: “Hep bize musallat olmuşlardı. Bizim vücudumuz medeniyet için, insaniyet için şin idi. ( … ) İşte bugün birbirlerini yiyorlar ve bu Türkün ahıdır! Haksız ve zalim Avrupa’dan intikamımızın alındığı gün gelmiştir.

Görüldüğü gibi emperyalistler arası savaşı oturup seyretmekten ve bunu sevinçle karşılamaktan yana bir yaklaşım, İttihatçıların merkez organında ve başyazarın kaleminden kendini yansıtabiliyordu. Tabii Osmanlı Meclis’i ve Hükümeti gibi Hüseyin Cahit de, bu sırada Osmanlı’nın Almanlara savaş antlaşmasıyla bağlandığını ve Alman kruvazörlerinin de Boğazlar’dan içeri girmek üzere olduğunu bilmiyordu.

Tarafsızlık görüşünün Osmanlı muktediri nezdinde itibarı yoktu. Onlar savaşa girmeyi, savaşla İmparatorluğu büyütmeyi kafalarına sokmuş, Almanların güçlerine iman etmiş ve tabii işbirlikçilik düzeyinde bir bağımlılık içine girmişlerdi. Savaş, milyonlarca insanı ölüme ve öldürmeye sürecekleri ağır bir vebal, bir insanlık suçu olarak değil, aksine iyi bir iş görünüyordu bunlara. Bu bağlamda Osmanlı’nın “bu savaşta mutlaka yer alması gerektiğini savunarak, tarafsız kalmanın, diğer devletleri bu ülkeyi paylaşmak için ittifaka iteceğini söylüyorlardı.”

Oysa bu aşamada Osmanlı’nın savaşa katılma taahhüdünde bulunmak için en küçük bir nedeni yoktu. Kendini doğrudan tehdit eden bir güç olmadığı gibi, sonradan açığa çıkan gizli yazışmalarda da görüleceği gibi kendisine yönelik hazırlanmış herhangi bir kumpas da yoktu. Savaşı kazanması halinde Rusya’nın Boğazlara yöneleceğine dair kaygılar yok değildi gerçi; ama bunun niyetten fiiliyata geçme olasılığını engelleyen bir dizi başka faktör de ortadaydı.
Üstelik savaşa girme bahaneleri de savaşın ertesinde daha da azalacaktı. Çünkü İtilaf Bloğu, savaş dışı kalması halinde Osmanlı’ya toprak bütünlüğünü garanti dâhil kimi ek önerilerde bulunuyordu. Diğer yandan Enver’in savaşa bir an önce katılma telaşını belirleyen Almanya’nın kazanma olasılığı da Marne yenilgisiyle artık imkânsızlaşmıştı, Yani Eylül ortası itibariyle, “Almanya kazanacak biz de onun sayesinde kazanmış olacağız, dolayısıyla bir an önce savaşa dâhil olalım” fikrinin inandırıcı bir nedeni de kalmamıştı. Aksine savaşın çok uzun süreceği, dolayısıyla kazanan da dâhil tarafların başkasını tehdit edemeyecek kadar yıpranacağı gerçeği belirginleşmişti. Ama buna rağmen 29 Ekim’ de savaşa, üstelik meşru Osmanlı kurumlarından habersiz ve tüm ülkelerin uyguladığı kuralın aksine ilan etmeden Rusya’ya saldırarak, yani bir korsan gibi savaş suçu işleyerek girilecekti.

Açık ki bu dönemde Osmanlı’nın savaş dışı tutulması mümkündü. Sait Halim Paşa, savaş sonrasında Meclis-i Mebusan Tahkikat Komisyonu’na verdiği ifadesinde, “Harbe girmek taraftarı değildim. Çünkü iyi bir vaziyet almıştık; silahlı bitaraflık teşkil etmişti ve bu yüzden vaziyetimiz pek iyi idi, bu suretle gerek Balkanlar’da tesir ediyorduk ve bu hareketimizle onlar da bitaraf kalmak mecburiyetinde bulunuyorlardı ve gerek biz kendimizi muhafaza ediyorduk: bu suretle de müttefiklerimize yardımda bulunuyorduk. Çünkü hudutlarımızda asker toplama mecburiyeti hâsıl olmuştu. o zaman için bundan iyi bir vaziyet olamazdı; zira zamana tabi olarak nasıl lazım ise o suretle hareket etmekle memleketi felaketten muhafaza ederdik.

Bu pozisyonun daha iyisi, 2 Ağustos Antlaşması’nı imzalamadan tarafsızlığı gerçek kılarak elde edilebilirdi gerçi, ama Sadrazamın işaret edip gerçekleşmesine çalıştığı pozisyon bile, Enverlerin komplosuna kurban edilecekti. Böylece Enverlerin bütün sıkıştırmaları ve emrivakilerine rağmen 3 ay geciktirilen savaş, Karadeniz saldırısı ile “mukadderat” haline gelecekti.

Tabii Turan ve Mısır için başlatılan savaş büyük bir felaketle bitince, bu durumun sorumlularının bir dizi mazeret üretimiyle karşılaşacağız. Bunlardan Cemal Paşa, “bizi anlayışsızlıkla, daha doğrusu cinayetle suçlayanlara sorarım! Bizi istemeyen devletlerle ittifakımız ne suretle mümkün olabilirdi?” dedikten sonra, Boğazları serbest bulundursaydık “Rusya bu umumi harpten öyle büyük bir zaferle çıkacaktı ki, hatta harbin sonunu beklemeden İstanbul’un Doğu Anadolu’nun işgaline imkân bulacaktı” yorumu yapar. Dikkat edilirse saldırgana karşı ülke savunması seçeneğinden ve kendi özgücüne güvenmekten tümüyle uzak bir yaklaşım karşısındayız. Nitekim bu durum hamasetle örtülmeye çalışılacaktır.

“Kim ne derse desin Rusya’nın galibiyeti neticesinde savunmasız, aşağılanıp horlanmış olarak Rus, İngiliz, Fransız zulüm ve kahrı altına düşmektense, mert ve cesur milletlere yakışır bir kahramanlıkla kanının son damlasına kadar çarpışarak, neticede ya kesin yengiyi elde ederek ebediyen kurtulmak veyahut ‘bütün varım elimden gitti namus dışında!’ demeye hak kazanarak yiğitlik ve namuskarlıkla nihayet vermek, bence yeğ tutulmalıdır”.

Öncelikle anımsayalım ki bu sözler, saldırıya uğramış bir ülkenin direniş kahramanına ait değil. Ülkesinin Balkan Savaşı yaralarını saracağına, Alman saldırganlığına yedeklenip Rusya şehirlerine baskınla ülkesi ve halkını maceraya atan bir muktedirin sözleri bunlar. Üstelik Cemal Paşa’nın bu söylemi, kişisel davranışıyla da örtüşmüyor; aksine tam da yurdun ve milletin savunulacak duruma geldiği an, onları kaderiyle baş başa bırakıp Alman denizatlısıyla kaçanlardan biri. Ülkesi ve milletine şan ve şeref hamasetiyle, “kanının son damlasına kadar çarpışmak” kaderi dayattıktan sonra, sıra kendi hayatları veya yargılanmalarına geldiğinde kaçan muktedirlerden birinin sözleri bunlar. Oysa “yiğitlik ve namuskârlık” bir yana, sorumsuzca ölüme yolladığı yüz binlerce gencin hatırası bile, ülkesini sonuna kadar terk etmemeyi, durup dururken savaşa girerek neden oldukları işgale ve Sevr’e karşı durma erdemi göstermektir. Ama onlar kaçarak, vatanı savunduğu sanısıyla ölmüş yüz binleri bir kez daha öldüreceklerdir.

Dolayısıyla tüm bu hamaset satırlarında, sorumlu bir yöneticinin kendisiyle hesaplaşması değil, milletin kanı üzerinden namuskârlık ve yiğitlik’ oyunu oynayan bir kaçağın kendini aklama çabaları karşısındayız. Üstelik kendilerinin bırakıp kaçtığı topraklarda o sırada birileri kurtuluş mücadelesi vermektedir. Dolayısıyla ‘savaşmasaydık mahvolurduk’ yaklaşımının aldatıcılığı bir yana, o yıkıntı ortamında bile becerilebilen işin, savaşa girmeyip yıpranmamış bir Osmanlı tarafından çok daha kolay becerebileceği açık. Ama buna rağmen Cemal, “bizim için iki kurtuluş yolu vardı”; “ya İngiliz ve Fransızlarla müttefik olarak merkezi imparatorluklar aleyhine harp ( … ) ya da merkezi imparatorluklarla müttefik olarak Rusların şiddetli bir yenilgiye uğramalarına çalışmak!” diyerek mandacılık ve militarizm dışındaki seçenekleri yok sayıyor. Üstelik fiiliyatta da görüleceği gibi “savaş, tüm tarafları tüketecek ve galiplerin, Osmanlı İmparatorluğu’nun kaderini hemen belirlemekten daha acil sorunları olacaktı, dolayısıyla da savaş sonrası askeri bir çözüm dayatmak söz konusu değildi.”
Önceden de gösterdiğimiz gibi, muktedirlerin en uygun müttetiki aramadığı, aksine başından beri Almancı oldukları bir yana, bir tacize uğrayana veya savaşın gidişatı netleşene kadar böyle bir tercihin bizzat kendisi yanlıştı. Bloklardan birinde başından yer almak, hem pazarlık şansını kaybetmek hem de karşıt bloğun düşmanlığını kabullenmek demekti. Tunaya’nın da belirttiği gibi “seçmek savaşa girmekti”, bu ise Osmanlı’nın zayıf birikimlerinin de tahrip olması demekti. Dolayısıyla yapılması gereken, birbirleriyle savaşa gittikleri bu ortamdan, olabildiğince saf tutmadan, başta kapitülasyonlar olmak üzere mevcut bağımlılık ilişkisini azaltmak için faydalanmaktı.

Almanya’nın zafer kazanacağı hesabıyla taraf olmanın meşrulaştırılamayacağı bir yana, Almanya’nın zaferi sayesinde Osmanlı’nın yeni dünya düzenine egemen bir güç olarak katılacağını sanmak da akılsızcaydı. Aksine Almanya’nın savaşı kazanması demek, Osmanlı’nın yalnızca onun insafına kalması demekti. Bu ise emperyalistler arası güç dengelerinin belirlediği o günkü atmosfere göre daha da kötü bir seçenekti.

Çağın gerisindeki teknolojisi ile Osmanlı’nın, ele geçireceğini hayal ettiği toprakları yönetmesi olanaksızdı. Dünya, 16. yüzyılın dünyası değildi. Gelişkin teknoloji ve sanayi temelli bir emperyalizm düzeni kurulmuştu. Bu durumda Osmanlı’nın savaşa değil, aksine ondan kaçınarak yapısal dönüşümünü başarmaya gereksinimi vardı. Diğer yandan başta Mısır olmak üzere Balkanlar’ın Osmanlı’dan ayrılışı da, Fransız ve İngiliz işgali öncesi bizzat yerel dinamiklerin ürünüydü; bu ise, yeni çağın yerel ve ulusal talepler sorunuyla yüzleşmeyi ve buna uygun yeni bir siyasal yapılanmayı gerektiriyordu. Bu gerçeklikte Osmanlı, kendini tüketen hak taleplerini ezme ve yeniden genişleme hayali yerine, milli uyanışlardan kaynaklı sorunlara barışçıl çözümler üretmeye ve yaşamakta olan insanlarını refah ve güvenlikte yaşatmaya yönelmeliydi.

Kuşkusuz zafer kazanmış bir Rusya’nın İstanbul’u talep etmesi bir olasılıktır, dahası İngiltere ve Fransa’nın da nüfuzlarını arttırma yönelimi de. Ancak bunu gerçekleştirmeye yönelecek tecavüz iradesi, Osmanlı’nın, kendisini korumaya yönelik direnişiyle karşılaşacak ve her halükarda, yayılmak için girdiği savaşta ödediği bedelden çok daha azıyla söz konusu saldırıyı göğüsleyebilecekti. Çünkü hem yapılan meşru bir vatan savunması olacaktı hem de saldıracak olanlar büyük savaşın ağır tahribatından çıkıp gelmiş olacaklardı. Onlar savaşın ağır tahribatıyla yıpranır ve yeni bir savaş için kamuoylarını ikna etme sorunu yaşarken, Balkan Savaşı’ndan kalan yaralarını onarmış, tarlalarını ekmiş, ekonomisini yenilemiş, yeni nesillerini büyütmüş, halkının savaş travmalarını aşmış zinde bir Osmanlı ile karşı karşıya olacaklardı. Bu noktada geliştirilen, “Almanların gücü, subayları ve silahları olmadan Osmanlı’nın savunulamayacağı” yargısına gelince bu da, sürekli olarak Türkün/ Müslümanın gücüne dair hamaset üretenlerin ikiyüzlülüğünü gösterir. Kaldı ki sonraki Milli Mücadele (keza Cezayir’in, Vietnam’ın, Küba’nın. vb.) deneyi, en kötü koşullarda bile haklı bir direnişin sonuçta kazanacağını gösterir.

Ancak İttihatçı muktedirlerin meşru savunma kaygısı değil Turan hayali vardı ve bu hayal, onları benzer yönelime sahip bir emperyaliste sırt dayayarak savaşa yöneltiyordu. Memleketi savaş felaketinden korumak gereği, “Enver gibi hırslı Osmanlı liderlerinin, Osmanlı katılımı karşılığında elde etmeyi umdukları kapsamlı kazanımları da riske atmak” olarak görünüyordu. Bu nedenle felaketten kaçınmak yerine toplum ırkçı yayılmacı bir söylemle savaşa hazırlanıyordu. “Dünya savaşına katılmamız milli idealimizi gerçekleştirmek içindir. Devlet ve milletimizin ülküsü Moskof düşmanımızın ortadan kaldırılması ve bu suretle ırkımızın bütün kollarını kapsayacak doğal sınırlara ulaşmaktır” gibi ırkçı-yayılmacı bir söylem iktidar katlarından topluma yayılıyordu.

Bu ideal (mefkure), Osmanlı’nın Almanya ile bu denli rahat ve kararlı işbirliğinin de başlıca nedeni olacaktı. Gerçekten de basit bir bağımlılığın ötesinde birbiriyle örtüşen emperyalist hayallerle karşı karşıyaydık. “Almanya’nın İslam ve Doğu politikaları ile Enver Paşa’nın Orta Asya’ya kadarki Türk unsurlarıyla bağlantı kurma politikaları birbirleriyle uyuşuyordu. Dolayısıyla I. Dünya Savaşında Almanların doğu ile ilgili savaş hedefleri ile İttihat Terakki’nin savaş hedefleri paralellik gösteriyordu.”

Bu sayede Alman emperyalizmi, İttihatçıların bu kabına sığmaz hayallerini başarıyla yöneterek Osmanlı topraklarını temel nüfuz alanı yaparken, insan kaynaklan ve coğrafi avantajlarını da kendi askeri çıkarları uğruna tepe tepe kullanacaktı.
Bu kapsamda Osmanlı gençleri ve coğrafyası, Almanların elinde, Kafkasya ve Mısır cephelerinde Rus ve İngiliz güçlerine saldırtılacak “en büyük kara silahı” olacaktı. Bu çerçevede savaşa girişi meşrulaştırmak için bazen itiraf değerinde ilginç gerekçelendirmeler yapılacaktır. Örneğin Tekinalp’in: “Son zamanlarda bizi doğu eyaletlerimize özel bir biçim vermeye yönelten de bu kötü ve acımasız İtilaf’tır. Bu alçaklar bize yaptıklarını Almanya ve Avusturya Macaristan’a yapmaya ve aynı tuzağı onlara karşı kurmaya çalıştıklarında büyük savaş patladı” gerekçelendirmesi bunlardan biri.

Görüldüğü gibi, Osmanlı’nın Ermeni reformu yapmama iradesi ile Avusturya’nın Sırp ve Boşnak halklarını ilhak iradesi, savaş ve ittifak nedeni olarak eşitleniyor. Bu özgülde yinelenmeli ki, genişleme hayalleri dışında Osmanlı’yı Alman-Avusturya Bloğu’yla birlikte savaşa yönelten ikinci neden de, bu çok uluslu coğrafyada yaşayan halkların hakları konusunda reform yapmama kararlılığıydı. Bunların sonucu Osmanlı’yı Almanya’nın rakip emperyalistlerle paylaşım savaşında stepnesi kılacaktı. Bu kapsamda Almanya’nın başlattığı savaşta “düşman kuvvetlerinin mümkün olduğu kadar çok doğuya çekilmesi ödevi” üstlenecek, dünyanın en büyük emperyalistlerinden ikisine birden saldıracaktı!

Tekinalp savaşa girişi gerekçelendirmeyi şöyle sürdürür: “Doğal müttefikimiz bizim her zaman düşmanımız olan Rusya ile savaşırken biz boş durabilir miyiz? Üçlü İtilaf için zafer bizim ölüm fermanımız olmaz mı? Şimdi bütün enerjimizle bu tehlikeyi göğüslemeye çalışmazsak delilik olmaz mı?” Böyle düşünenlerin denetimine girmiş bir Osmanlı’nın, Almanya’nın yoğun istismarıyla karşılaşması kaçınılmazdı. Nitekim bizzat von Sanders, bu istismarı şöyle belirtecekti:

  “Almanya’nın Türkiye’den askeri alandaki istekleri ise, haddinden fazlaydı ve tabii yerine getirilemedi. Türkiye sadece Boğazlar’ın savunmasıyla kalmayacak, çok uzak sınırları koruyacak, ayrıca Mısır’ı ele geçirecek, İran’ a bağımsızlık kazandıracak, Doğu Kafkasya’ da bağımsız devletler kuracak, mümkün olursa Afganistan üzerinden Hindistan’a yönelecek ve Avrupa harp sahnelerinde faal yardımda bulunacaktı.”  
 

“Böylece Osmanlı orduları karşılana aldıkları yüz binlerce İngiliz, Fransız ve Rus askeriyle, batı cephelerinde savaşan müttefik ordularının yükünü hafifletmiş oluyordu. Zaten Almanya’nın Osmanlı devletine savaşın başında vermiş olduğu ana görev de buydu. Osmanlı Devleti, komşusu Rusya’ya Kafkasya’dan, İran’dan saldırarak, Mısır ve Irak’ta İngiliz kuvvetlerini bağlayarak müttefiklerine yardımcı olacaktı.

Özetle ‘Osmanlı, korunma gerekçesinin tersine Almanya’nın yükünü üstlenerek onu koruyan, bunun için insan birikimlerini sorumsuzca harcayan, topraklarını savaşın arenası haline getiren bir rol üstlenecekti. Öyle ki Almanya’nın ardı arkası gelmez talepleri, Islah Heyeti Komutanı Alman generali bile rahatsız ederken Enver Paşa onları yerine getirmekte ikirciklenmeyecekti. Sanders’in karşı çıktığı Sarıkamış saldırısı bu ortamda gerçekleşecek, İtilaf Donanması’nın Çanakkale’ye saldırısı da bunun bedeli olacaktı. Süveyş saldırısı aynı intihar zihniyetle başlatılacak ve İngiltere’nin Arap coğrafyasına yönelik karşı atağını kışkırtacaktı, Bunlar da yetmeyince seçme birliklerini Doğu Avrupa’ya ölmeye yollayarak kendi savunmasının yaşamsal güçlerini telef edecekti.

Ancak tüm bu akıl almaz yönelimler, Alman Genelkurmayı’nın savaş planının gereğiydi; ona göre, “Türkiye ne kadar çok sayıda İngiliz, Fransız ve Rus askerini Orta Avrupa’dan uzak tutarsa, Alman orduları, savaşın sonunu belirleyecek olan Fransız ve Rus cephelerinde o kadar rahat hareket etme imkânı bulacaktı.

Kısacası kendi yöneticilerinin düşünmediği Osmanlıyı Alman Genelkurmayı’nın düşünmesi beklenemezdi. Bu noktada Osmanlı’nın en büyük trajedisi, bu denli sınırsız taleplerde bulunabilecek emperyalist bir güce sonuna kadar sadık kalan bir diktatörlüğün mutlak hâkimiyetine girmiş olmasıydı.

Üstelik emperyalistler arası savaş, Osmanlı için sadece yeni riskler değil, aynı zamanda avantajlar getiriyordu. Önceki dönemde Osmanlı’nın sömürüsü ve nüfuz alanları olarak paylaşımı üzerinde anlaşabilen devletler, savaşla birlikte bu zemini kaybedeceklerdi; bu ise Osmanlı diplomasisi açısından faydalanılacak ciddi olanaklar demekti. Bu ise Osmanlı diplomasisinin borç bulmak, kapitülasyonları kaldırmak, kimi meşru olanaklar elde etmek, ekonomik inşasını hızlandırmak, en kötü olasılıkla bile savaş sürdüğü müddetçe güvencede olmak, üretimini yenileyip biriktirmek, savunma kapasitesini güçlendirmek, savaş sonrası için siyasi güveneler elde etmek, vb. bir dizi avantaj elde etme olanağı demekti. Bu ise galiplerin tarafsız kalmış bir Osmanlı’yı paylaşmasını daha da zorlaştırırken Osmanlı’nın kendini korumasını kolaylaştıracaktı. Üstelik her iki bloğun da ciddi anlamda yıpranmasını sağlayacak olan savaş sonrasında, galibin elde kalmış gücü de öncelikle yenilmişin paylaşılmasına harcanacağı için, savaşa girmemiş güçler açısından olası en güvenli ortam demekti.

Kaldı ki savaş sonrası ortam, yurttaşlaşmış halklar açısından ‘yeter artık!’ denilen, (sadece Rusya’da değil, Avusturya, Almanya, Fransa’da da) devrimci kalkışmalarla kendi egemenlerini değişime zorladığı bir ortam olacaktı ki bu durum, yeni, üstelik alenen işgalci bir savaş için meşruiyet ve güç bulunmasını daha da zorlaştıracaktı. Emperyalistler arası savaş için bile devletlerin kendi kamuoylarını ikna konusunda çok özel çabalar harcadığı anımsanacak olursa, savaşın yorgunluğu ve sorgulanmasının en üst düzeyde olduğu bir ortamda, savaşta tarafsız kalmış, düşmanlaşmamış olan ülkelere, savaştan sonra saldırıyı meşrulaştırmak, bizzat galibin kendi iç kamuoyunda da mümkün olamayacaktı. Buna rağmen Boğazlar veya başka bir yere saldırı yöneltebildiklerinde, onlara verilecek yanıt, “gelecekleri varsa görecekleri de var” diyen yurtsever bir kararlılıktı.

Oysa Osmanlı, bu sağduyu ve yurtseverlikle değil, aksine iş birlikçilik ve emperyalist hayallerle davranan Enver ve arkadaşları tarafından, nasılsa “çıkacak harpte Almanya’nın galip geleceği inancıyla” savaşa sürüklenecekti. Nitekim savaşa da, kendisinden korkulduğu söylenen Rusya’ya karşı saldırgan olarak ve onun egemenliğindeki toprakları ele geçirmek planıyla girilecekti.

 
d) Savaş Dışı Kalmak Mümkün müydü?

Emir Şekip Arslan, çok yakın olduğu Enver Paşa’nın şöyle dediğini aktarır:

  “Biz ölüm kalım mücadelesi veriyoruz. Bunun ortası olur mu? Ya Almanya ile birlikte hareket edip, kendimize güçlü bir destek bulacağız veya İtilaf devletlerinin yanında yer alıp, şerlerinden güvende olacağız. Ama İtilaf devletleri bizimle ittifak içinde olmak istemedikleri gibi, Osmanlı saltanatının güvenliğini garanti edecek bir anlaşmaya bile yanaşmıyorlardı.”  
 

Livadia görüşmesi sonrası girişimler bir yana, 1914 Ağustosundaki diyaIog ve gizli yazışmalarda da gördüğümüz gibi İtilaf’ın. “güvenliği garanti edecek bir anlaşmaya yanaşmadığı” doğru değil. Üstelik hep Enverlerin yanında saf tutmuş, İttihatçılar adına Türk Rus Dostluk ve Dayanışma Komitesi’nde yer almış ve Almanlarla sıra dışı bir yakınlık sergilemiş olan bu Arap İttihatçının devam eden satırları da, durumun bu tablodaki gibi olmadığını gösteriyor. Nitekim Rusya’nın bu süreçteki pozisyonunu, “Rus üyeler bizi tarafsız kılmaya ikna etmek için büyük çaba göstermelerine rağmen, onların müttefiki olarak savaşa girmemiz için hiçbir çaba içine girmediler” diye özetler.

İtilaf Bloğu, Osmanlı’nın tarafsız kalmasını istiyor) ona toprak güvencesi veriyor, ama bir savaş müttefiki olmasını da istemiyordu. Bunu eski statüyü değiştirmek isteyen Alman saldırganlığını olabildiğince az zararla engelleyebilmek, eski statüyü olabildiğince az zararla sürdürebilmek için istiyordu. Genişleme hayallerini gerçekleştirmek için emperyalistler arası savaşta mutlaka saf tutmak isteyen muktedirler ise, İtilaf’ın tarafsızlık önerisinin, hem Osmanlı’yı paylaşım niyeti olarak anlaşılmasını istiyor hem de o sırada Almanya’yla kurdukları savaş arkadaşlığını Osmanlı halkı nezdinde meşrulaştırmak için kullanıyordu. E. Ş. Arslan ise ikili görüşmelerin gerçekte genişleme kararlılığıyla yürütüldüğünü şöyle açıklıyor:

  “Ruslar, tarafsız kalmamız şartıyla İngilizleri bu [el konulan] gemiyi vermeye ikna edebileceklerini söyledilerse de, biz bunun yeterli olmadığını ve Türkiye’nin bundan başka çok talepleri olduğunu ifade ettik. Çünkü Osmanlı’ya karşı tecavüzleri sayılmayacak kadar çok olan İtilaf Devletleri’nden. Türkiye’nin haklarını geri alması için iyi bir fırsat doğmuştu. Bunların içinde en önemli olanı da Mısır meselesiydi, Türkiye İngiltere’nin buradan çekilmesini ve Mısır’ın Sultana bağlı olarak içişlerinde bağımsız kalmasını isterken biz de Rusya’dan, gelecekte Türk topraklarına saldırmayacağı garantisi vermesini istiyorduk. “  
 

Önceden de gördüğümüz gibi Rusya’dan yana belli bir kaygı duyulmakla birlikte, bu kaygının savaş tercihinde tayin edici olmadığını, nitekim Rusya ile yapılan görüşmelerde gündeme getirilmediğini görüyoruz. Buna karşın Mısır ve Adalar talebi, İngilizler dâhil bütün görüşmelerde dillendiriliyordu, Esasen bu süreçteki pazarlıklara işaret eden Arslan, İngiltere’nin, gemiler, mali yardım ve saldırmazlık garantisi üzerinden tekliflerde bulunduğunu, “ancak Türkiye’nin en çok önem verdiği Mısır meselesi üzerinde müzakereye yanaşmadığı için Türkiye bu talebi reddetmiştir. Bana öyle geliyor ki Türkiye’nin savaşa girmesinin en önemli sebebi Mısır meselesiydi diye kaydeder. F. R. Atay’ın da ifadesiyle Osmanlı “bir Mısır sıtması içindeydi.” Bu gerçekliğe muktedirlerin çok daha baskın olan Turancı yönelimi de eklenince, savaş nedenleri iyice belirginleşir.

Emperyalistlerin sözüne ilânihaye güvenilemezdi elbet, ama İtilaf Bloğu’nun güvence sözünden ve pazarlık girişiminden sonra, uygun bir diplomasiyle değerlendirilebilecek bir ciddi avantaj elde edildiği de açıktı. Herkesin Osmanlı’ya göz koyduğu, ama herkesin diğerine karşı kolladığı bu rekabet ortamı, gerçekte Osmanlı için büyük bir hareket serbestîsi yaratıyordu. Ancak Osmanlı muktedirleri, bu olanağı görmezden geldikleri gibi, Rusların İstanbul hayalini kışkırtan bir Alman bağımlılığı ve Rusya’ya karşı yayılma siyaseti izleyecekti.

Osmanlı’nın, “Rusya’nın Boğazlar talebini savuşturmak” amacıyla savaşa girdiği gerekçelendirmesi, önceden gösterdiğimiz gibi, bizzat Rusya’nın dönem içinde izlediği politikalar çerçevesinde de mesnetsizdir. Kimi Rus şoven yazımı bir yana hem Rusya bu dönemde böyle bir siyaset izlemiyordu hem de bunu kabullenecek bir uluslar arası ortam söz konusu değildi. Yine önceden gördüğümüz gibi Osmanlı’yı paylaşmaya yönelik antlaşmalar da Osmanlı’nın savaşa saldırgan taraf olarak girmesi sonrası gerçekleşebilecekti. Üstelik bu ortamda bile dünya kamuoyundan gizli tutulmaya çalışılacak kadar savunulabilmekten uzak anlaşmalardı bunlar. Nitekim Bolşeviklerin bunları açıklaması dünyada büyük infial yaratacaktı; çünkü İtilaf Alman saldırganlığını durdurmak için savaştığını açıklıyordu. Esasen ABD Başkanı Wilson’un “ilhaksız barış” gereğinden söz ettiği koşullarda bu antlaşmaları hayata geçirecek bir düzen, Rus Çarlığı devrilmeseydi bile sorunluydu. Yani tarafsızlığını korumuş ve kendisini boş yere savaşta telef etmemiş bir Osmanlı’nın savaş sonrasında gayrimeşru niyetlere karşı kendini koruması sanılandan daha kolaydı.

Bu arada “5 Ocak 1918’ de İngiliz Başvekil Lloyd George, savaş maksadını açıklarken, Türkiye ile ilgili olarak İtilaf Devletleri’nin, Türklerin çoğunlukta bulundukları Trakya, İstanbul ve Anadolu gibi topraklardan yoksun etmek için savaşmadıklarını açıkladı. Bu demeç, gizli paylaşma anlaşmalarına şaşı bakmakla birlikte yine de kamuoyunda moral bir yüklenme anlamını taşımaktaydı. Gizli anlaşmaları tanımaktan daima çekinmiş olan Cumhurbaşkanı Wilson da, 9 Ocak’ta 14 maddelik barış programını ABD Kongresi’nin önünde açıklarken, [daha başlangıç maddesinde] gizli diplomatik çalışmalar reddediliyordu.“ Söz konusu bu maddelere karşı “İtilaf Devletleri’nce bir direnişte bulunulmamıştır. Dolayısıyla dünya kamuoyu önünde sükûtla onaya dayalı bir çeşit moral yüklenme mey dana gelmiş demekti.” 1918 başındaki bu öğeler, savaşa girmemiş bir Osmanlı’nın, kendisine yönelik niyetlerden korunmak için nasıl büyük avantajlara sahip olacağı bir yana, o dönemde bile meşru taleplerle sınırlı bir uzlaşının mümkün olduğunu gösterir. Ama bilindiği gibi muktedirler, ABD’ye savaş açmak dâhil Almanya’ya yüksek bir sadakat çizgisinden ayrılmayacak, savaşı bile ancak o bıraktıktan sonra bırakacaktı.

Bu süreçte Çarlık Rusyasının, yıkılmamış olsaydı bile, ABD’nin bu çıkışına karşı duramayacağı açıktı. Boğazları zaten Rusya ‘ya vermek istemeyen statüko, Wilson’un çıkışıyla daha da pekişecekti. Üstüne bir de meşru bir Osmanlı’nın kendini savunma gücü karşısında iyice örselenmiş bir Rusya’ya. ‘avucunu yalamaktan’ başka seçenek düşmezdi. Kısacası dünyanın 1918’de geldiği nokta bile, “bize göz koydular” bahanesiyle savaşa girmenin ne denli büyük bir akılsızlık olduğunu göstermeye yeter.

Kuşkusuz Wilson’un ilkeleri mutlak bir güvence değil; ancak savaşa korsanca girip meşruiyet temelini yıkmamış, kendini koruma kapasitesini geliştirmiş bir Osmanlı için bu ilkeler, adil bir yeniden yapılanma için ek bir avantaj oluşturacaktı. Bu durumda Panislamist/Pantürkist maceralara ve savaşa bulaşmamış, Türkleri, Arapları, Ermenileri, Rumları, Kürtleri ve diğerlerini birlikte yaşatan, yeni ve bütünlüklü bir Osmanlı pekâlâ mümkündü. Özetle, meşruiyet sınırları içinde her halükarda bir çözüm mümkündü ki bu durumda hem hesapları hiçbir bahaneyle ödenemez yüz binlerce insan böylesi gayrimeşru bir savaşın kurbanı olmazdı, hem de savaş sonrasının dünyasına daha müreffeh ve söz sahibi bir toplum olarak katılmak mümkün olacaktı.

Bu kapsamda ortaya çıkan büyük felaketler karşısında muktedirler, bahane bulma, inkâr, çarpıtma gibi yollara başvuruyorlar. Bu bağlamda savaş kararını, “ya istiklal ya ölüm” havasına sokarak meşrulaştırmaya çalışanlara karşı Cemil Bilsel, Milli Mücadele ile kıyaslayarak sorunun Dünya Savaşı’nda böyle olmadığı basit gerçeğini hatırlatır:

“Cemal Paşa meseleyi ( ….) ya ebedi kurtuluş veya şerefle ölüş suretinde muhakeme ediyor. ( … ) Gazi’nin şerefli bir ölümle şerefsiz ölümü karşılaştırdığı ve bunu göze alarak mücadeleye atıldığı gün, kimse inkar edemez ki vaziyet tam da şerefli veya şerefsiz bir ölümü kabul edip etmemek vaziyeti idi. ( … ) Dünya Harbi’nin başlangıcında ise Osmanlı Devleti için şerefli veya şerefsiz muhakkak bir ölüm vaziyeti elbette mevcut değildi. Böyle bir vaziyet mevcut olmayınca muhtemel ve uzak tehlikelere karşı alınacak tedbirler, hep veya hiç’ten ibaret olamazdı. Bir kumar masasında bir maceracı her vakit bütün servetini ortaya atabilir, bir memleketin bütün mukadderatını ele alan devlet adamları, memleketin hayatını mümkün olduğu kadar uzatmak ve gelebilecek tehlikelere karşı tedbir bulmak vazifesiyle mükelleftirler. Hiçbir doktor, hastasına bazı hastalık ihtimallerine karşı, iyi edecek veya öldürecek bir ilaç vermez.”

Ancak Cemallerin mantığı bir suçlunun savunma telaşıyla demagojiye yönelir: “Tarafsız kalsaydık hem o kadar adam ölmezdi, hem de bu felakete uğramazdık diyerek bir büyük uyanıklık göstermeye kalkanlara karşı vereceğimiz cevap: ‘Müdafaa ederek ölmekle, müdafaasız ölmek arasındaki farkı takdir etmeyenlere sözümüz yok!” demekten ibarettir. “

Görüldüğü gibi Cemal’in, ülkesi ve halka yaşattıkları felakete karşı üretebildiği argüman hamaset ve demagojiden ibaret. Tarafsızlığı ve emperyalistlerin savaşına dâhil olmamayı teslimiyetle özdeşleştirerek, işbirlikçiliğin ve maceracılığın üstü örtülmeye çalışılıyor. Üstelik bu satırlarındaki hamasetin her seferinde vardığı yer, büyük güçlerden birine dayanmak oluyor; yani abartılı Türklük övüncünün altı kazınınca, ortaya Türklükten yana yapısal bir güvensizlik ve mutlaka bir işbirlikçilik çıkıyor.

Önceden de gördüğümüz gibi Boğazların Rusya’ya verilmesi normal koşullarda İngiltere’nin (ve Fransa’nın) kabu1 edebileceği bir durum değildi. Dahası “Üçlü İtilaf devletleri, Üçlü İttifak devIetleri gibi bir birleşme teşkil etmemişlerdi. Üç devletten her biri Almanlar gibi, kendi arzularını diğerlerine kabul ettirmek durumunda değildi. Harp alanları üzerinde işbirliği, her defasında özel görüşmeyi icap ettiriyordu, “74 Bu gerçeklıkte, “görülüyor ki Osman1ı İmparatorluğu jeopolitik durumu gereği dışında, bu ölüm kalım savaşı düşüncesiyle Üçlü İttifak’ın yanında harbe girmişti”7S yargısının da gerçekçi bir karşılığı yok.

“Osmanlı İmparatorluğu’nun kendi yok oluşuna mal olan Büyük Harbe girişi mutlaka lazım mıydı?” sorusunun nesnel yanıtına, C. BilseI’in analizi üzerinde ulaşmaya çalışalım. Ama öncelikle belirtmeliyim ki çalışmasını belli bir aşamaya getirene kadar İttihatçılarla adeta paralel düşünen, olur olmaz yerde onlara methiye düzen Bilsel’in İttihatçı siyasetin yanlış ve felaket üretici olduğu yönünde kararlılık kazanması, yargılarını toparlama aşamasında gerçekleşecekti. Onun bu çok değerli çalışması, akademik dünyanın, egemenlerce yapılmış hataları ve sorumsuzlukları sorgulamak ve aşmakta nasıl zorlandığının, nasıl devlet eksenli bir kuşatılma altında kalem oynattığının da bir örneğidir.

“Son zamanların olayları arasında tarihimizi bu kadar ilgilendiren az mesele vardır” dedikten sonra C. Bilsel, savaşta tarafsız kalınıp kalınmama sorusunun yanıtına geçer ve oldukça sağlam gerekçelendirmeler yapar. Gerçi nihai yargısını belirginleştirme öncesinde olduğu gibi sonrasında da, deyim uygunsa sözü dolandırarak: “Enver, Talat ve Cemal Paşalar hamiyetleri, vatana bağlılıkları, zekâları, iradeleri şüphe götürmez insanlardı” der ve İtilaf Bloğu’nun süreçteki sorumlulukları üzerine yargılar serpiştirmeye devam eder. Ama nihayet gerçek görüşünü, “fakat ben kanaatle iddia ediyorum ki Dünya Harbi’nde Osmanlı Devletinin bitaraf kalması mümkündü ve bitaraf kalması faydalıydı” şeklinde toparlar. Hemen peşine “bu fikir yalnız benim değil, Rıfat paşa’nın, Tevfik Paşa’nın, İzzet Paşa’nın, Ahmet Rıza Bey’in, Ali. Fuat Paşa’nın, Vasfi Paşa’nın vesairenin fikridir” diyerek adeta saldırılara karşı kendini güvenceye almaya çalışır.

C. Bilsel, Cemal Paşanın, “hem Boğazları kapatalım hem de tarafsızlığımızı muhafaza edelim denilecek olursa buna ne antlaşma gereği hakkımız vardı ne de İngiliz ve Ruslar müsaade ederdi’’ şeklindeki argümanına karşı şunları yazar:

  “Cemal Paşa’nın mütalaalarına karşı düşünüyorum ki, tarafsız kaldığımız takdirde Boğazları kapalı tutmaksızın Rusya’ya mühimmat gitmesini devletler hukuku dairesinde menetmek suretiyle aynı neticeyi temin etmek mümkündü. Rusya bundan sıkışınca devletlerin Boğaz’ı ve İstanbul’u işgal eylemleri ihtimaline gelince, bir kere bu ihtimalin mutlaka gerçekleşeceği iddia olunamayacağı gibi, etse de harp halinde Boğazlar’ı tecavüze karşı başarıyla müdafaa ettiğimiz gibi bitaraflılık halinde de müdafaa edebilirdik. Bu takdirde gene fiilen harbe girmiş olmayacak mıydık? Hukuk çerçevesinde hareket etmemiz halinde, İtilaf Devletleri’nin, özellikle harbe giriş tarzımıza önem veren İngiltere’nin bizi bu suretle mutlak harbe sokmak isteyeceklerini farz edemem. Bilakis kuvvetini, hazırlığını ikmal ettikçe arttıran devletin, bu kuvvetini, hazırlığını ikmal ettikçe, arttıran devletin, bu kuvveti, hasım devletler yıprandıkça onlara fazla bir itibar telkin eyleyecekti. Devletin siyasetini bu esasa oturtmak mümkündü”  
 

Gerçekten de devletlerarası Boğazlar hukuku, ticari gemilere açık savaş gemilerine kapalı bir işlerliği öngörmüştü ve bu durum İtilaf güçlerince ikili görüşmelerde de Osmanlı’dan uyulmasını istedikleri bir standart idi. Dolayısıyla bu eksende bir duruş Osmanlı için devletlerarası hukuk ve meşruiyetle sürdürülebilirdi. Sürdürülemez hale geldiğinde de onu savunmak çok daha mümkündü.

Boğazlar’ın Rusya’ya verilmesi konusunda İtilafın kendi içinde anlaşması üzerine Almanya ile ittifak imzalamaktan başka çare kalmadığı şeklindeki İttihatçı kurguya karşı Cemil Bilsel, sığınılan yerin Boğazlar’dan yana güvenlik getirmediğini yineliyor:

  “Rus gizli vesikaları Almanya’nın İstanbul’u ve Boğazları Rusya’ya vermeye hazır olduğunu bize ispat ediyor. Prenses Vasiltikova, Berlin’e davet edilerek Çar’a 27 Mayıs 1915’te bir mektup yazdırılıyor. Almanya ile Rusya arasında münferit sulh akdedilmesinin iki memleket için faydalı olacağını ispat için yazdırılan mektupta, ‘Rusya’nın Almanya ile barış kurmasından Rusya için birinci derecede önemli olduğunu, Almanya’nın da tasdik ettiği Boğazlar meselesinde bile Rusya’nın daha ziyade faydalanacağından, ( … ) İngiltere’nin İstanbul’da hâkim bir nüfuza malik olmak sevdasında bulunduğundan ve bütün vaatlere rağmen bu şehri Rusya’nın zapt etmesine ve işgal etse de muhafaza eylemesine müsaade eylemeyeceğinden’ söz edilmektedir. ”  
 

20 Temmuz 1915 tarihinde Rusya’nın Stockholm Elçisi’nin Dışişleri Bakanı’na yazdığı telgrafta (…) Deutsche Bank Direktörü Mokevitz’in Berlin Hükümet Mahfilinin Rusya ile münferit bir sulh arzusundan söz ettikten sonra, “Almanya’nın Rusya’ya daima bizim tarihi gayemiz olan şeyi, yani İstanbul ile Boğazları vermeye amade olduğunu” söylediğini bildiriyor.

Bu bilgiler Almanya’nın. ‘Rusya saldıracak’ diyerek Osmanlı’yı kendi yayılmacı emellerine yedeklerken, Rusyayı da, Boğazlar’ı teklif ederek İngiltere-Fransa’ya karşı yedeklemeye çalıştığını gösteriyor.

  “Şu halde İstanbul ve Boğazlar üzerinde tarihi emelleri bilinen Rusya’dan sakınmak için Almanya ile birlikte harbe girmekte hangi fayda kalıyor? Bu düşünce, harbe girişi” özellikle Rus gizli vesikalarına dayanarak izahın da kuvvetini azaltıyor. Özellikle devlet adamlarına öğrenmiş olduğu bir belge üzerine duygusal infial ile hareket değil, kar ve zararı daima kıyaslayarak gerekirse onu bilmemek, zararlarını giderecek, tatbik ettiremeyecek tedbirler almak düşer.”  
 

Almanya’ya güvenle düşünülemeyen bir diğer sorun şu: “Harbe girişimize karar verilirken Merkezi Devletlerle girişteki fayda ile tarafsız kalmaktaki fayda karşılaştırılmış, fakat tarafsız kalmaktan çıkacak zarar ile Merkezi Devletlerle birlikte harbe girişten çıkacak zarar iyi düşünülmemiştir. Hâlbuki bir işlem yapılırken vereceği fayda ve zarar düşünülür ve karar, kâr ihtimaline göre değil, kâr ve zarar nispetine göre alınır. Zarar yarardan öncedir. Dünya Harbi’ne girişimizde Merkezi Devletlerin galibiyeti halinde bize gelecek yarar, İtilaf zümresinin galibiyeti halinde bize gelecek zararla karşılaştırılamazdı.


Durum bu denli açıkken felaketin ikincil sorumlusu Cemal Paşa; “kâr zarar dengesinde kâr hanesi pek dolgun görünen bu teşebbüsten geri çekilmek ülke ve millet için herhalde hayırlı bir iş olmaz” diye yazabilecekti. Tabii işi daha trajik kılan şey, felaketi meşrulaştırıcı bu satırların, yüz binlerce kişinin öldüğü, ülkenin yıkıldığı, ama yazanın canını kurtarmak üzere ülkesini yüzüstü bırakıp kaçtıktan sonra yazılmış olmasıdır. İşin bu ahlâki boyutu bir yana, bedeli halka ödettirilmiş bu ağır felaketin meşrulaştırılması çabası tarih mesleği aracılığıyla da sürdürülebilmektedir, Sina Akşin’in, Cemil Bilsel’i, “Y. H. Bayur kadar, Büyük Devletlerin cihan savaşı arifesinde Osmanlı ülkesini nasıl paylaştıklarını tespit etmiş olmaktan uzak” kalmakla suçlaması bu davranışın örneklerinden sadece biri. Oysa Bilsel’i çürütmek için kullanılmak istenen Bayur’un da ana tezi, savaşa girmemek, en azından sonuna kadar bunu zorlamak noktasında nettir:
  “Denilebilir ki ve denilmiştir ki eğer Osmanlı savaşa karışmamış olsaydı Almanya daha çabuk ezilir ve savaş çok daha erken biterdi. Çarlık Rusyası da galipler arasında bulunurdu. Bu doğrudur, ancak Osmanlı devleti de yıpranmış bir galipler âlemi karşısında nispeten zinde ve öbür tarafsızlar gibi zenginleşmiş bulunurdu; dolayısıyla onu paylaşmak işi daha çok güçleşmiş olurdu.

“Osmanlı için yapılacak tek şey, kendisi daha Almanya ile bağlaşmadan önce patlamış olan ve kendi gücüyle imkânlarını çok aşan bu savaşa seyirci kalmaktı. Esasen Almanya dâhil bütün büyük devletler ‘çalışma alanı’ gibi tabirler altında Osmanlı ülkesini kendi aralarında paylaşmışlardı. Osmanlı devlet adamları bunu tam olarak bilmeseler dahi az çok anlamış olmalıydılar, Genel savaş bu paylaşmaları yapmış olan devletleri birbirlerine kırdırarak paylaşmanın fiiliyata geçmesini önleyecek veya geciktirecek yani devletin ömrünü uzatacak tek olaydı. Bunun gerçekleşmesi için de Osmanlı’nın seyirci kalıp öbür devletlerin yıprandıkları ölçüde nispi kuvvetini arttırması kâfi idi.

 

Görüldüğü gibi Akşin’in iddiasının aksine, Bayur da Bilsel gibi düşünüyor. Bu noktada anımsatmalıyım ki Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde Siyasi İşler Genel Müdürlüğü yanında 1927 ve 1938’de de iki dönem Cumhurbaşkanı Genel Sekreterliği yapmış, Nutuk’un hazırlanmasında Atatürk’ün başyardımcıları arasında yer almış olan Y. H. Bayur’un yazdıkları, aynı zamanda Cumhuriyet’in kurucu aklının sürece ilişkin bakış açısını yansıtır.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.