Düşüncenin Gücü

Zeitgeist / Denemeler | Ray Kurzweil | Ekim 29, 2016 at 9:40 am

Beş yaşındayken mucit olacağımı düşünürdüm. İcatların dünyayı değiştirebileceğini biliyordum. Diğer çocuklar yüksek sesle ne olmak istediklerini düşünürken, ben ne olacağımı bilmenin gururuyla böbürleniyordum. O sıralarda (Başkan Kennedy’nin ulusa yaptığı çağrıdan hemen hemen on yıl önce) yaptığım ay roketi başarılı olmadı. Ama sekiz yaşıma bastığım sıralarda yaptığım, sahne dekorunun ve karakterlerin mekanik bağlantılarla sahneye girip çıktığı robot tiyatrosu, sanal beysbol oyunları gibi icatlarım artık biraz daha gerçekçi olmaya başlamıştı.

Soykırımdan kaçmış sanatçılar olan annem ve babam, benim daha dünyalı, daha kentli ve daha az dindar bir eğitim almamı arzu ediyorlardı. (Annem, suluboya resim üzerine uzmanlaşmış yetenekli bir sanatçıdır. Babam ise tanınmış bir müzisyen, Bell Senfoni Orkestrasının şefi, Queensborough Üniversitesi Müzik Bölümünün kurucusu ve eski başkanıdır.) Sonuçta din eğitimimi Üniteryen kilisesinde aldım. Altı ay boyunca bir dini öğrenir –törenlerine gider, kitaplarını okur, önderleriyle konuşurduk– sonra diğer bir dine geçerdik. Buradaki düşünce, “gerçeğe giden farklı yollardı.” Dünyadaki farklı din gelenekleri arasında birçok paralellik olduğunu tabii ki fark ettim, ancak aralarındaki tutarsızlıklar bile aydınlatıcıydı. Temel gerçeklerin, açıkça görünen çelişkileri aşmaya yetecek kadar köklü olduklarını anladım.

Sanmam ki insan yüreğinden geçen herhangi bir sevinç, mucidin, beyninin bir yaratısının başarıyla gelişip ortaya çıkışını gördüğünde duyduğu sevinç kadar olsun.
-Nikola Tesla. 1896. alternatif akımın mucidi

Sekiz yaşında Tom Swift Jr. kitap dizisini keşfettim. Otuz üç kitabın hepsinde (bu kitapları 1956 yılında okumaya başladığımda yalnızca dokuz kitabı yayımlanmıştı) olay örgüsü aynıydı: Tom’un başı korkunç bir belaya girer; bu bela, Tom ve arkadaşları, hatta çoğu zaman tüm insanlığın yazgısı için tehlike oluşturur. Tom, bodrum katındaki laboratuarına gidip, bu sorunu nasıl çözebileceğini düşünür, Bu, dizinin her kitabındaki dramatik gerilim anıdır; Tom ve arkadaşları bu durumun üstesinden gelebilmek için nasıl bir dâhice düşünce geliştireceklerdi? Bu öykülerden alınacak ders basitti: Doğru düşünce, ezici gibi görünen zorlukları yenme gücüne sahiptir.

Bugüne kadar şu basit felsefeye hep inandım: Karşılaştığımız güçlükler ne olursa olsun –iş sorunları, sağlık sorunları, ilişki sorunları ya da günümüzün büyük bilimsel, toplumsal, kültürel zorlukları– üstesinden gelmemizi sağlayacak bir düşünce mutlaka vardır. Dahası, o düşünceyi bulabiliriz. Bulduğumuz zaman onu uygulamamız gerekir. Benim yaşamımı biçimlendiren de bu buyruk oldu. Bir düşüncenin gücü; bu, başlı başına bir düşüncedir.

Tom Swift Jr. dizisini okuduğum sıralarda, büyükbabamın annemi de alıp terk etmiş olduğu Avrupa’ya, uzun bir müddet sonra geri dönüşünün ardından iki temel anıyla döndüğünü anımsıyorum. İlki, Avusturyalılardan ve Almanlardan, yani 1938 yılında onun kaçmak zorunda olduğu insanlardan gördüğü saygılı tavırdı. Diğeriyse, Leonarda da Vinci’nin orijinal el yazmalarından birine iki eliyle dokunabilmek gibi ender bir fırsatın ona verilmiş olmasıydı. Bu iki anı da beni etkilemiştir ama sonraları dönüp dönüp defalarca anımsadığım ikincisi oldu. Bu deneyimi derin bir saygıyla, sanki doğrudan Tanrı’nın bir yapıtına dokunmuş gibi anlatmıştı. İşte bu, o zamanlar içinde yetiştiğim dindi: İnsan yaratıcılığına ve düşüncelerin gücüne saygı.

1960 yılında, on iki yaşımdayken bilgisayarı keşfettim, dünyayı biçimlendirip yeniden yaratma yeteneğiyle büyülendim. Canal Caddesindeki ucuz elektronik eşya satan dükkânlarda dolanır (bu dükkânlar hâlâ durur !), kendi bilgisayar aygıtlarımı yapmak için parça toplardım. 1960’larda en az akranlarım kadar çağdaş müzik, kültür ve siyasi akımlarla uğraştığım gibi, çok daha bilinmez bir akımla, büyük “7000” serisinden (7070, 7074, 7090, 7094) tutun, fiilen ilk ”mini bilgisayar” olan küçük 1620’ye kadar, IBM’ in altmış’larda çıkardığı olağanüstü makineler serisiyle de uğraşıyordum. Makineler piyasaya birer yıl arayla çıkarılıyordu; her biri öncekinden daha ucuz, daha güçlüydü; bu bugün yakından bildiğimiz bir olgu. Bir IBM 1620 edinip önceleri istatistik analiz, sonraları giderek müzik bestelemek için programlar yazmaya başladım.

1968’de, o zamanlar New England Bölgesinin en güçlü bilgisayarı ve türünün en iyisi olan, bir milyon bayt (bir megabayt) gibi olağanüstü “çekirdek” belleğe, saniyede bir milyon komut (bir MIPS) gibi etkileyici hıza sahip, saati yalnızca bin dolardan kiralanan IBM 360/91’in bulunduğu, sıkı güvenlik altındaki o mağaramsı bölmeye girmeme izin verildiği zamanı hâlâ anımsarım. Lise öğrencilerini üniversitelere yerleştiren bir bilgisayar programı geliştirmiştim. Makine her öğrencinin başvurusunu işlerken ön paneldeki ışıkların kendine özgü bir düzenle dans edişini hayranlıkla izledim. Kodun her satırını gayet iyi bildiğim halde, çözümlenen her döngünün ardından bilgisayar ışıklan birkaç saniyeliğine karardığında bana sanki bilgisayar derin bir düşünceye dalıyormuş gibi gelirdi. Gerçekten de, elle on saatte ve daha yüksek hata payıyla yaptığımız işi, on saniyede pürüzsüz biçimde yapabiliyordu.

1970’lerde bir mucit olarak buluşlarımın, piyasaya sürüldüklerinde onları etkinleştirecek teknolojilerle ortaya çıkacak pazar güçleri açısından bir anlamı olması gerektiğini kavradım; Çünkü bu, buluşların tasarımlandığı dünyadan çok farklı bir dünya olacaktı. Belirgin teknolojilerin –elektronik, iletişim, bilgisayar işlemcileri, bellek, manyetik bellek gibi– nasıl geliştiklerini ve bu değişimlerin etkilerinin piyasalara, giderek de toplumsal kurumlarımıza nasıl yayıldıklarını gösteren modeller geliştirmeye başladım. Çoğu buluşun, ARGE birimleri onları işletemediğinden değil, zamanlama yanlış olduğu için başarısız olduğunu fark ettim. İcat etmek sörf yapmaya çok benzer; dalgayı öngörüp, doğru anda yakalamanız gerekir.

Teknoloji akımlarına ve bu akımların doğurdukları sonuçlara olan ilgim, 1980’lerdeki yaşam tarzımı belirledi; kendi modellerimi kullanarak gelecekteki, 2000, 2010, 2020’de ve sonrasında ortaya çıkabilecek teknolojileri, icatları tahmin etmeye başladım. Bu, geleceğin eğilimlerini kurgulayıp tasarlayarak, geleceğin yetilerini icat etmeye başlamamı sağladı. 1980’lerin sonlarına doğru ilk kitabım The Age of Intelligent Machines’i (Akıllı Makineler Çağı) yazdım. 1990’lar ve 2000’ler için kapsamlı (ve oldukça doğru) öngörüler içeren kitap, yirmi birinci yüzyılın ilk yarısında makinenin zekâsının, atası insanın zekâsından ayırt edilemez duruma gelişi karabasanıyla biter. Bu, dokunaklı bir son gibiydi; ne olursa olsun, kişisel olarak böylesine dönüştürücü bir sonucun ötesine bakmak zor geldi.

Geçen yirmi yıl içinde, önemli bir maddi düşünceyi, eş deyişle dünyayı dönüştürecek düşüncelerin gücünün de ivmelendiği düşüncesini kavramaya başladım. Böyle söyleniverdiğinde insanlar bu gözleme katılmaya hazır olsalar da, bu durumun derin sonuçlarını gerçekten değerlendirebilecek gözlemcilerin sayısı görece çok azdır. Önümüzdeki yirmi-otuz yıl içinde, çağlar boyu süregelen sorunların üstesinden gelebilmek için düşüncelerimizi uygulama fırsatını bulacağız; bu arada da birkaç yeni sorunu daha ortaya koyacağız.

1990’larda, bilgiye ilişkin tüm teknolojilerin bilinen ivmeleri hakkındaki deneysel verileri toplayıp, bu gözlemlerin altında yatan matematik modelleri geliştirmeye çalıştım. İvmelenen getiriler yasası olarak adlandırdığım, teknoloji ile evrimsel süreçlerin neden genelde katlanarak ilerlediğini açıklayan bir kuram geliştirdim. 1998’de yazdığım The Age of Spiritual Machines (Tinsel Makineler Çağı) adlı kitapta, insan doğasının, makine ile insan düşüncesinin birbirine karıştığı noktanın ötesinde nasıl var olacağını dile getirmeye çalıştım. Aslında bu dönemi, devraldığımız biyolojik miras ile biyolojinin ötesine geçen gelecek arasında giderek artan yakın işbirliği olarak düşündüm.

The Age of Spiritual Machines’in yayımlanmasından bu yana uygarlığımızın geleceği ve bu geleceğin evrendeki yerimizle olan ilişkisi üzerine düşünmeye başladım. Zekâsı, bizim zekâmızın çok ilerisinde olan gelecekteki bir uygarlığın yeteneklerini tasarımlayabilmek zor gibi görünse de, zihnimizde gerçeklik modellerini canlandırabilme yeteneğimiz, biyolojik düşünme yeteneğimiz ile yaratmakta olduğumuz biyolojik olmayan zekâ arasındaki yaklaşan birleşmenin sonuçlarına dair anlamlı öngörüleri dile getirmemizi sağlamaktadır. İşte bu kitapta anlatmak istediğim öykü budur. Öykü, kendi zekâmızı anlama –dilerseniz, kendi kaynak kodumuza erişme de diyebiliriz- ve sonrasında onu gözden geçirip geliştirme yeteneğine sahip olduğumuz düşüncesine dayanır.

Bazı gözlemciler kendi düşüncemizi anlayabilmek için kendi düşüncemizi uygulama yetisine sahip olup olmadığımızı sorgulamaktadırlar. Yapay zekâ üzerine çalışan araştırmacı Douglas Hofstadter’e göre: “Beyinlerimizin kendilerini anlamak için çok zayıf olmaları yalnızca yazgısal bir rastlantı olabilir. Örneğin, alt basamaklarda yer alan zürafayı düşünün. Belli ki beyni kendini anlamaya yetecek düzeyin çok altındadır, ama yine de bizim beynimize olağanüstü derecede benzerdir.” Bununla birlikte, beynimizin bazı bölümlerini –nöronları ve önemli nöron bölgelerini örneklemeyi çoktan başardık; bu türden örneklerin karmaşıklığı da hızla artmakta. Bu kitapta ayrıntılı olarak tanımlayacağım önemli bir konu olan, insan beyni üzerine ters mühendislik çalışmalarında kaydettiğimiz ilerleme, gerçekten de, kendi zekâmızı anlama, örnekleme ve genişletme yeteneğimizin olduğunu göstermektedir. Bu, türümüzün benzersizliğinin bir yönüdür: Kendi zekamız, sahip olduğumuz yeteneği yaratıcı gücün sonsuz zirvelerine çıkarabilmemiz için gerekli o hassas eşiğin ancak yetecek kadar üzerindedir; ayrıca, evreni kendi istemimize göre yönlendirebilmemiz için gerekli olan karşılayıcı bir uzvumuz (başparmağımız) vardır.

Sihir hakkında birkaç söz: Tom Swift Jr. kitaplarını okuduğum dönemde aynı zamanda gayretkeş bir sihirbazdım. İzleyicilerimin, gerçeğin apaçık bir biçimde olanaksıza dönüşmesini deneyimlemelerinin tadını çıkarıyordum. Onlu yaşlarımda salon sihirbazlığının yerine teknoloji projelerini koydum. Küçük sihirbazlık numaralarından farklı olarak, sırları açığa çıksa bile teknolojinin aşkın gücünü yitirmediğini keşfettim. Aklıma sıklıkla Arthur C. Clarke’ın, “yeterince gelişmiş herhangi bir teknoloji sihirden ayırt edilebilir olmadığını” söyleyen üçüncü yasası gelir.

J. K. Rowling’in Harry Potter ôykülerini bu açıdan bir düşünün. Bu öyküler düş ürünü olabilir, ancak dünyamızın bundan yalnızca yirmi –otuz yıl sonra nasıl var olacağına ilişkin hiç de mantıksız olmayan öngörülerdır. Temelde Potter’ın tüm “büyüsü,” bu kitapta araştıracağım teknolojiler sayesinde gerçekleşecektir. Potter kitaplarının hayali sporu “quidditch”i oynayıp insanları ve nesneleri başka biçimlere dönüştürmek, gerçeklikte olduğu kadar, nano ölçekte aygıtlar kullanılarak tam anlamıyla içine girilebilen sanal gerçeklik ortamlarında da mümkün olacaktır. Bu satırlarda, en azından bilgi parçacıkları için –temelde bizi oluşturan da budur- bir şeyler başarma yolunda (nedensellik paradokslarına yol açmadan) ciddi öneriler ortaya atılmış olsa da, daha belirsiz olan şey zamanın tersine çevrilmesidir (Harry Potter ve Azkaban Tutsağı’nda betimlendiği şekliyle) (Bkz. üçüncü bölümdeki bilgi işlemin sınıırları üzerine tartışma).

Harry’nin, doğru sihirli sözcükleri söyleyerek büyüsünü salıverdiğini düşünün. Bu sihirli sözcükleri keşfedip uygulamak şüphesiz basit bir iş değildir. Harry ile arkadaşlarının bunların sırasını, yöntemini ve vurgusunu kesin bir doğrulukla uygulamaları gerekir. Bu süreç, teknoloji deneyimimizle tam olarak aynıdır. Bizim sihirli sözcüklerimiz, modem çağ büyüsünün temelinde yatan formüller ve algoritmalardır. Yalnızca doğru sıralamayla, bir bilgisayarın bir kitabı sesli okumasını, insan konuşmasını anlamasını, kalp krizini önceden görmesini (ve önlemesini) ya da borsaya endeksli bir holdingin hareketini öngörmesini sağlayabiliriz. Sihirli sözcükler çizgiden birazcık şaştığında, büyü ya büyük ölçüde zayıflar ya da hiç çalışmaz.

Bu eğretilemeye, Hogwart’da kullanılan çoğu sihirli sözcüğün kısa olduğuna, bu nedenle de, örneğin, modern bir yazılım programının koduna kıyasla fazla bilgi içermediğine işaret ederek karşı çıkmak mümkün. Ancak modem teknolojinin temel yöntemleri genellikle aynı kısalıktadır. Konuşma tanıma gibi ileri yazılımların işleyiş ilkelerini yalnızca birkaç sayfa formülle yazmak mümkündür. Önemli bir ilerleme çoğu zaman, yalnızca tek bir formülde küçücük bir değişiklik yapma meselesidir.

Bu yazı Ray Kurzweil'in ''Menschheit 2.0 (İnsanlık 2.0)'' isimli eserinin önsözünden alınmıştır.

Aynı gözlem, biyolojik evrim “buluşları” için de geçerlidir: Örneğin, şempanzeler ile insanlar arasındaki genetik farklılıkların yalnızca birkaç yüz bin baytlık bilgiden ibaret olduğunu düşünün. Şempanzeler bazı düşünsel becerilere sahip olmakla birlikte, genlerimizdeki o küçücük fark, bizim türümüzün teknolojinin büyüsünü yaratması için yeterli olmuştur.

Muriel Rukeyser, “Evren öykülerden oluşmuştur, atomlardan değil,” der. Yedinci bölümde kendimi “örüntücü,” eş deyişle bilgi örüntülerini temel gerçeklik olarak gören biri olarak tanımlıyorum. Örneğin, beynimi ve gövdemi oluşturan parçacıklar birkaç haftada bir değişir, ancak bu parçacıkların oluşturduğu örüntüler sürekliliğe sahiptir. Bir öykü, bir anlamlı bilgi örüntüsü olarak değerlendirilebilir; dolayısıyla Muriel Rukeyser’in özdeyişini bu açıdan yorumlayabiliriz. Sonuç olarak bu kitap, Tekillik olarak adlandırdığımız bir yazgının, insan-makine uygarlığının yazgısının öyküsüdür..

Tags: ,

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.