Anadolu’nun Türkleştirilmesi

Tarihte Neler Oldu | Serol Teber | Kasım 25, 2016 at 12:32 pm
I.

Politik psikoloji açısından Osmanlı-İslam kimliğinin çözülmeye başlayıp insanların kendilerini ruhsal yönden neredeyse çırılçıplak, dezoryantasyon ve depersonalizasyon yüklü bir psikoz içinde bulmalarına ve sonra da (Osmanlılığın neredeyse kendiliğinden devre dışı kalması nedeniyle) İslam-Türk kimliği temelinde yeniden “uyum paketlerine” uygun yapılanma planlarının ve artık gerçekleştirilmesi kaçınılmaz olan ulus devletin yapı taşını oluşturacak bir “vatandaş” (kimlik/kişilik) üretiminin başlamasına (mutlaka) pratik bir tarih belirlenmesi düşünülürse, bunun için en uygun dönemin, olasılıkla 1877 / 78 Osmanlı-Rus Savaşı ve sonrası gelen yenilgiler, Rus ordularının İstanbul’a birkaç kilometre uzaklıktaki Yeşilköy’e (o zamanki adıyla Ayastefanos) kadar gelmeleri ve İstanbul’un her an düşmesinin beklendiği karanlık günler ve sonradan da araya mesinin beklendiği karanlık günler ve sonradan da araya (yine) İngiltere ve Fransa’nın girmesiyle (şimdilik) böylesi bir felaketin önlendiği zaman dilimi olduğu söylenebilir.

Başkent İstanbul’un yüzlerce yıldır ilk kez bu denli büyük bir işgal tehlikesi altında olmasının yarattığı, giderek toplumsal ve bireysel paranoid psikozlara varan yoğun korkulu büyük psişik travmalar nedeniyle, “sonun başlangıcı” sürecini buradan başlatmak yanlış olmaz.

Yeni Kimlik (Krizleri) Altında (Yeni Bir Kimlik Bulmak Umuduyla) Almanya ve Siyonistlerle birlikte kotarılan “Anadolu’nun Türkleştirilmesi” Planları:

Sonun başlangıcı “Yeşilköy Antlaşması” dır.

Bu tarihte, Osmanlı İmparatorluğu’nun artık durdurulamaz yıkılışıyla birlikte büyük bir kimlik krizine ve paranoid psikoza girilir, maddi ve ruhsal dağılmanın çözümü için yeni bir atılım ve kimlik bulunabilir umuduyla Anadolu’nun Türkleştirilmesi için soykırım planlarına başlanır.

II.

Rus Genelkurmayı’nın zaferlerinin anısına yaptırdığı Ayastefanos Anıtı gerçekte Osmanlı İmparatorluğu’nun geri dönüşsüz çözülmeye başlamasının simgesi olmuş, bunun için de Osmanlılar tarafından ilk fırsatta dinamitlenip yıktırılmıştı. Anıt yıkılmıştı, fakat Osmanlı Devleti de tüm yapay desteklemelere, “yoğun bakım” çabalarına karşın artık ayakta kalamaz durumdaydı.

Çözülme, hem işgal edilmiş toprakların öz sahipleri tarafından yeniden sahiplenilmesi sonucu ortaya çıkan yenilgiler, toprak kayıpları, hem de Anadolu’daki etnik grupların uluslaşma isteklerinin doğal sonucu eşit hak ve özgürlük taleplerini daha yüksek sesle dile getirmeleriyle yoğun bir ivme kazandı.

Ahmet Cevdet Paşa’nın Maruzat’ından da görüleceği gibi, (anlaşılması bugün bile kolay olmayan bir mantıkla) etnik grupların imparatorluk sınırları içinde eşitlik, hak ve özgürlük istemeleri, Osmanlı yönetimince bir tür başkaldırı olarak düşünülmüş, hatta bastırılması gerekli bir isyan olarak görülmüştü.

Kuşkusuz bu düşünce yine İslam kültüründen, İslam kozmolojisinden kaynaklanıyor. Kuran kaynaklı İslam hukuku, Müslüman olmayanların Müslümanlarla eşit hak ve hukuka sahip olmayacaklarını kesinlikle söyler. Örneğin, Kuran’ın Tövbe Suresi’nin 29. Ayetinde hak dinini kendine din edinmeyenlerle cizyeyi verene kadar savaşılması gerektiği yazılmıştır. Uyruktan daha aşağı kasta indirgenen gayrimüslimlerin Müslümanlarla birlikte yaşamalarına, cizye verirlerse tahammül edilebilir, fakat yine de Müslümanlarla eşit düzeylerde olamazlar.

Bu bağlam içinde en genel çizgileriyle iç gelişmelerin yakından incelenmesi, sonradan ortaya çıkacak olaylar dizisini, toplumsal ve bireysel kimlik arayışlarını ve bir türlü bulunamayışlarını anlamaya ve anlatmaya yardım edebilir.

III.

İmparatorluktan arta kalan Anadolu’daki Osmanlı toprakları üzerinde sürdürülmek istenen Panİslamist yapılanma, Müslüman olmayanları kaçırma ya da yok etme politikasını kapsıyordu. Batı ve özellikle Doğu Anadolu’da Müslüman olmayan etnik grupların, özellikle de Ermeni ve Süryani köylerinin, Türk, Kürt ve Çerkez göçerler tarafından sürekli ve keyfi yağmalanmaları ve bir tür haraca bağlanmaları artık dayanılmaz boyutlara varmış, salt sıradan yerel eşkıya olayları olmaktan çıkmış, olası uluslaşma eğilimlerini önlemek ve önceden bastırmak (bu arada Müslüman olmayan halkın sayısını azaltmak) için sistematik olarak devlet eliyle yıldırma, göçe zorlama ve hatta “mini soykırım” hareketlerine dönüşmüştü.

Burada önemli bir noktanın altını çizmek gerekir: Osmanlı Devleti sınırlan içinde yaşayan etnik grupların evlerinde ve yanlarında silah bulundurma haklan kesinlikle yasaklamıştı. Bu gruplar (hiç olmazsa görünürde) tümüyle silahtan arındırılmışlar, buna karşılık bu köyleri basanlar tepeden tırnağa silahlandırılmışlardı. Silah taşıma ayrıcalığı tanınan tek etnik grup Yahudilerdi.

Ermeni cemaatleri bu durumu defalarca İstanbul’a, saraya ve bizzat padişaha ayrıntılı bildirilerle yansıtmışlar, fakat hiçbir yanıt alamamışlar, tersine insani hak aramak için resmi yollardan şikâyet etmeleri bir tür başkaldırı ya da isyan olarak değerlendirildiği için her seferinde yeni soygun ve baskınlarla cezalandırılmışlardı.

Sonunda, Ermeni din adamlarının ileri gelenleri ve Patrik, her şeyi göze alarak Yeşilköy’e kadar gelip Rus Genelkurmayı’na ve komutanlarına da durumlarını bildirmek istediler. Ruslar bu işe sahip çıkmış gibiydi. Hem istekli davranmışlardı, hem de kuşkulu. Kuşkuları boşuna değildi. Tam da İstanbul’u işgal etmek üzereyken, Osmanlı Devleti’nin iç işlerine bu denli derinlemesine karışmaya kalkmaları İngilizleri ve Fransızları daha da acele hareket etmeye zorladı. Bir küçük donanma İstanbul’u koruma bahanesiyle Çanakkale Boğazı’nı geçip İstanbul Boğazı’nın yakınlarına kadar geldi. Bu destek saraya güç verdi, sürdürülen barış konuşmalarını erteleme olanağı yarattı, sonunda tüm sorunların Berlin Konferansı’na taşınmasına karar verildi.

Berlin Konferansı, 13 Haziran 1878’ de toplandı. Burada, Müslüman olmayan etnik grupların çoğunlukta olduğu tespit edilen bölgelerde yönetimin kısmen de olsa çoğunluğu oluşturan gruplara verilmesi ilkesi benimsendi. Konu, Avrupalıların önerileri ve İstanbul’un onayı ile bazı illerde Ermeni yönetici istenmesi ve atanması boyutunda gündeme geldi; bundan da, kimi düzenlemelerin yapılması, yağma, çapul, haraç toplama, özellikle kadınları ve çocuklan kaçırma, erkekleri öldürme hareketlerinin durdurulması, kısaca bölgede görece de olsa güvenliğin sağlanması amaçlanıyordu.

Bütün bunlar, ünlü 61. maddeye (ancak dilek kipi olarak) yazıldı.

Berlin Konferansı kapsamında Avrupalılar Ermeni sorununu izlemek istedi, İstanbul ise bu durumu sürekli önlemeye çalıştı.

1886 yılında, İstanbul, açıkça zaman kazanmak amacıyla bölgede reformlar yapmak, örneğin Kürtlere (bile) kimi haklar vermek istediğini, fakat bunun için zamana gereksinim duyduğunu bildirdi. Bunun en önemli nedeni, Osmanlı yöneticilerinin Ermenileri sürekli potansiyel düşman görmeleri ve uygulanacak reformların İslamlaştırma politikasına ters düşeceği kaygısıydı. Bu nedenle etnik gruplara göstermelik bile olsa özerklik ve eşit haklar verilmesi söz konusu olmadı.

Burada Osmanlı Devleti’nin düştüğü açmaz, etnik grup üyelerinin Müslümanlarla eşit haklara sahip olmalarını hep bir felaket olarak düşünmesiydi. Bugüne kadar değişmeden gelen bu temel mantıkta insan haklarının kabul edilmesi devletin dağılma tehlikesiyle eş anlamlı görülüyordu. Tanzimat’tan beri, demokrasi Osmanlı’ ya hep felaket getirmişti. Her demokrasi ya da özgürlük hareketinin ardından, tarih öncesi battal devlet kültürel demokratik bir çekim gücü oluşturamadığından, hep biraz daha küçüldü, sonunda da dağıldı.

IV.

İkinci Abdülhamid, Müslümanlar ile Hıristiyanların eşitliği konusunda bir tek adım bile atılması durumunda, son dayanak alanı olarak düşündüğü ve hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini çok iyi bildiği Büyük İslam Birliğini” elden kaçırmamayı düşlemişti. 1890’ların ortalarından itibaren, asıl amacı Ermeni sorununu çözmenin ilk önemli radikal adımını atmak, Ermenilere “hadlerini” bildirmek, onların ayrılıkçı, devrimci etkinliklerine son vermek olan Hamidiye Alayları, devlet eliyle vurucu güçler olarak Kürtler ve Çerkezlerden oluşturuldu.

Bu sırada İngiltere, Rusya, Fransa ise yeniden harekete geçmişti. Patrikhanenin verileri de göz önüne alınarak, Berlin Antlaşması kapsamında, Ermenilerin çoğunlukta olduğu Van, Bitlis, Erzurum, Sivas, Diyarbakır ve Harput illerinde özel bir düzenleme istediler. İstanbul ile uzun konuşmalar sonunda dayatma kabul edilirmiş gibi yapıldı, ama uygulamaya geçilmedi.

30 Eylül 1895’te antlaşma hükümlerinin uygulanması için kimi Ermeni kuruluşları gösteri yaptılar. Bunun üzerine, Hamidiye Alayları, adı geçen altı ildeki etnik grupların nüfusunu en az yüzde on-on beş dolaylarında azaltmak için Ermeni kırımının ilk aşamasına başladı.

Buna karşılık 26 Aralık 1895 tarihinde Ermeniler Osmanlı Bankası’nı basıp bu kıyımları yeniden protesto ettiler. Bu protestoyu yeni kırımlar izledi.

1895-1896 arasında yapılan kırımlar konusunda çeşitli ülkelerin verdikleri sayılar farklıydı. Almanya, bunun seksen – yüz bin arasında, İngilizler ve Fransızlar yüz – iki yüz bin dolaylarında olduğunu söylemişti.

Böylece, Dadrian’ın tanımlamasına göre, dünya tarihinin gölgesinde kalan ve gelmiş geçmiş en büyük soykırımlardan biri Anadolu’da radikal olarak başlatılmış oldu.

İstanbul sürekli İslam Birliği çağrısı yapmış ve Müslüman olmayanların temizleneceği sözlerini yinelemişti. Tüm bu gelişmelere rağmen, Avrupa devletleri arasında büyük çıkar çatışmaları başladı ve “Ermeni sorunu” yine çözümsüzlüğe terk edildi.

1894-96 arasında gelecek asıl büyük felaketin bir başlangıcı olarak en az iki yüz bin dolaylarında insan öldürüldü, ama dünya sesini çıkarmadı. Yaptığının yapanın yanına kar kaldığı görüldü. Adolf Hitler “tarihin bu unutkanlığını” Yahudi soykırımına başlama emri vermeden önce kendi komutanlarına güven ve moral vermek için sık sık örnekleyerek kullanmıştı.

On dokuzuncu yüzyılda, Osmanlı Devleti’ne karşı bağımsızlık mücadelesi veren Girit, Yunanistan, Sakız Adası, Balkanlar gibi bölgelerde etnik gruplar hep büyük kırımlara uğradılar, ama sonunda kısmen de olsa özgürlüklerine kavuştular.

Osmanlı Devleti artık eski topraklarının avuçlarının arasındaki kum taneleri gibi kayıp gitmekte olduğunu açıkça görüyor, Panislamizm çağrılarının bu çözülüşe bir çare olamayacağını da anlıyordu.

Avrupa anakarasında işgal edilmiş toprakların elden çıkmak üzere olduğunun görülmesi, hiç olmazsa Anadolu’nun korunma gereksinimini kaçınılmaz kılmıştı; bu bağlamda Anadolu’daki Müslüman olmayan Hıristiyan azınlıklar, potansiyel “öteki” düşmanlar olmaktan çıkıp radikal olarak “temizlenmesi gerekli ötekiler” olarak görüldü.

Burada daha 1890 yıllarında, Abdülhamid döneminde, Anadolu’daki Müslüman – Türklerin bütünüyle yurtsuz-topraksız kalmak üzere olduklarını sezinledikleri anlaşılıyor. Avrupa’daki topraklar bitmiştir. Anadolu büyük tehdit altındadır. Bu durum, Osmanlı aydınları, Jön Türkler, subaylar ve sıradan halk arasında bile psikotik boyutlara varan “yaşamsal paranoid korkuların” oluşmasına neden olur.

Teşkilat-ı Mahsusa'nın Kahramanları

Her şeye rağmen, İstanbul’da yaşanan bu büyük çaresizliği ve “felaket korkusunu” anlamamak da mümkün değildir.

V.

Fransız devriminden sonra ortaya çıkan milliyetçi ulusal akımların dünyaya yayılmasına haklı olarak Yahudi örgütleri, cemaatleri de çok sıcak bakmışlardı. O zamanlara değin dinsel ve kültürel alanlarda kalan Siyonizm ideolojisi, bu tarihten sonra hızla siyasallaşma, yoğun bir milliyetçiliğe dönüşme eğilimi gösterdi. Bu dönemde Osmanlı Devleti’nin çözülme süreciyle Türklerin ve Yahudilerin vatan olarak düşündükleri topraklar, Anadolu ve Kudüs-Filistin, birbirlerinden ayrıldığı için iki toplum arasında neredeyse organik tarihsel bir birlik, genel bir bütünlük oluştu.

VI.

1897yılında ünlü Basel Toplantısı yapılmıştı. Burada Theodor Herzl başkan seçildi, bu gelişme –dünya tarihi için bile- oldukça önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Bu önemli kongre sonunda Theodor Herzl “sürgündeki bir devlet başkanı gibi hareket etmeye ve konuşmaya” başladı. Theodor Herzl’in “Basel’de Yahudi devletini kurdum… Belki beş, belki elli yıl içinde tüm dünya bu gerçeği görecektir… “ sözleri çok önemlidir.

Bir Yahudi Devleti kurma kararı verilmişti, ama henüz toprakları yoktu. Uluslararası kimi kurumlarca kendilerine göstermelik de olsa pek çok seçenek sunuldu, “Yurtlar” önerildi, ama hiçbiri benimsenmedi. Örneğin Afrika’da Uganda, Balkanlar’da Makedonya, Mezopotamya önerileri de genel kabul görmedi. Yahudilerin gönüllerdeki asıl “Yurt”, haklı olarak İbrahim Peygamberin kavmine vaat ettiği Kutsal Topraklar’dı. Bu alan da Filistin sınırları içindeydi ve –diğer bir şans ya da şanssızlık- bu bölgeler, o zamanlar hala Osmanlı İmparatorluğu’nun sınırları içindeydi.

VII.

Siyonist hareket doğal olarak en önemli ve “samimi” ilişkileri Osmanlı İmparatorluğu ile kurmaya çalıştı. Önce İkinci Abdülhamid’le, sonra da nasıl olsa bu padişahı devirip yerine geçecekleri –artık herkesçe– bilinen Jön Türkler’in vurucu gücü olmaya başlayan ve yine Yahudi kuruluşların, bankerlerin kanatları altında büyütülen Selanik’teki İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilk çekirdek grubuyla yoğun ilişkilere geçildi.

Çok öğretici bir durumu yeniden anımsayalım: Selanik mason locasına giremeyenler, hemen hemen hiçbir zaman İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin yönetici kadrolarına (da) “girememişlerdi. Ve ileride çok hızlı bir kariyer yaparak sadrazam olacak olan Talat Bey (Paşa) dirimsel bir refleksle iki locaya birden kaydolmuştu.

Bu localarda Jön Türklerin yöneticilerine açıkça şu anlatılmıştı: Türkler yakında topraksız, yurtsuz kalacaklardır. Avrupa’daki topraklar ellerinden gitmiştir. Anadolu’da da çoğunluk Müslüman–Türk olmayan etnik grupların elindedir, Ya çok özlemi çekildiği söylenen Turan’a gidilecek, daha doğrusu geri dönülecektir ya da Anadolu Türkleştirilecektir.

İşte böyle bir bağlamda, Türklerin ve Yahudilerin durumları (tarihsel yazgıları) neredeyse birbirine benziyordu ve her iki topluma da birer “Yurt” ya da “Yurtluk” gerekliydi. Bu bağlamda kaçınılmaz olarak aralarında bugüne kadar devam eden organik bir bağ oluştu.

Siyonist hareket içinde olanlar, Osmanlılara, Anadolu’nun Türkleştirilmesi için gerekli danışmanlığı, dış politik desteği ve ekonomik yardımı verebileceklerini söyleyip bunun karşılığı olarak (da) Kutsal Topraklar’ın kendilerine verilmesini istediler. Bu dönemde Osmanlı Asya’sında Kudüs-i Şerif, müstakil bir mutasarrıflıktı. Filistin denilen bölge de zaman zaman değişikliklere uğramış olmakla birlikte, az çok Kudüs’ün kapsam alanına girer. Siyonizm’in hedefi yurtlarının, yeni devletlerinin bu topraklar üzerinde kurulmasıydı. Burada karşılarında bulunan tek iktidar –tüm iktidarsızlığına rağmen– Osmanlı Devleti’ydi.

Bu sorun nasıl çözülecekti? Yahudilerde rasyonel düşünce, akıl ve para vardı. Osmanlılarda, rasyonel düşüncenin negasyonu anlamına da gelebilen, dünyadan kopukluk, kadercilik, inanç ve çaresizlik, parasızlık, kültürsüzlük başat niteliklerdi. Ne durumda olduklarını ve geleceklerinin ne olacağını, nelerin olup biteceğini (bile) anlayacak durumda değillerdi. Neden söylemeyelim, İslam Türk dünyası bugün bile bunu anlamış ve kavramış değildir. Bugünkü yönetici kadroların yapısının, hatta kişiliklerinin analizi (bile) politik psikolojiden çok, kültürel antropolojinin araştırma konusuna girermiş gibi geliyor insana.

VIII.

İkinci Abdülhamid ile İttihat ve Terakki birbirlerine karşı ne denli düşman olsalar da, Yahudi cemaatlerinin isteklerine ve önerilerine kayıtsız kalamadılar, hatta alınan önlemler ve politik kararlar birbirlerini destekler nitelikte oldu. Zaten başka türlüsü de düşünülemezdi.

Ayrıca, dış güçlerin baskılarına karşı çıkacak, tutunacak “Yahudi lobisinden” başka hemen hemen hiçbir güçleri yoktu. Kapitülasyonlar bu bağımlılığı daha da arttırmış ve kolaylaştırmıştı,

Bugün de dünya politik arenasında Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikasını, geçmişte yapılmış soykırımların inkâr edilmesini en çok destekleyenler, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerindeki Yahudi lobileridir. Bir Türk siyaset bilimcisinin sözlerine göre, “Türkler yüzyıldan fazla bir süredir dünyaya Yahudi lobileri tarafından pazarlanmaktadır.” Özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde bu durum tam da böyledir…

Ve genel görünüm, Türkiye’nin İsrail’in bir tür “arka bahçesi” konumunda bulunmasıdır… Hele “Geliştirilmiş Ortadoğu Projesi” gerçekleşirse bu “arka bahçe” çok yakın zamanlarda daha da çiçeklenecektir…

Ama her şeye rağmen, İkinci Abdülhamid önemli bir politik öngörüyle işi oldukça yavaştan aldı. Panislamizm politikalarının bütünüyle ortadan kalkmaması için Yahudilerin Kudüs’ e ve çevresine olan göçlerini durdurmayı başaramamışsa da oldukça yavaşlattı. Fakat dış baskıların etkisi altında Siyonistlerin bu durumdan yararlanmalarını önleyemedi.

Basel Kongresinden (1897) sonra Theodor Herzl’in ilk işi İstanbul/Yıldız Sarayı ile ilişki kurmak oldu. 1902 yılına değin en az beş kez İstanbul’a geldi. Bir keresinde de Abdülhamid tarafından kabul edildi ve kendisine Mecidiye nişanı verildi. Kuşkusuz bu arada Abdülhamid’in çok gereksinim duyduğu sıcak para bulma, borçlanma, “konsolidasyon” ve Kutsal Topraklar’a yerleşme sorunları (da) görüşülmüştü, İmparatorluğun mali ve iktisadi kalkınmasının Yahudilerin Filistin’e göç etme koşuluna bağlanmak istenmesi pek iyi karşılanmadı, ama karşı koyanlara bunun “pek de önemli bir şey olmadığı” anlatıldı ve kolayca ikna edildiler. Ayrıca henüz çok açık bir Yahudi düşmanlığı başlamamıştı. Almanlar arasında bile bu göç (Bağdat demiryolu politikası kapsamında) Alman Yahudileri üzerinden Almanların Doğu’ya açılış yolu olarak görülmüş ve desteklenmişti.

Ayrıca bu dönemde, Filistin-Yahudi çatışmaları henüz yoktu. Gelişmeler görece sakin ve derinden sürmekteydi. Araplar bir yandan Yahudilerin Kudüs’e yerleşmelerine karşı çıkarlarken, öte yandan da ellerindeki toprakları Yahudilerin biraz da bolca para vererek satırı almalarına aldırmıyorlar, hatta onlara “kötü arazileri pahalıya sattıkları”, “aptal” yerine koydukları için seviniyorlardı.

1890’ların ortalarından itibaren, asıl amacı Ermeni sorununu çözmenin ilk önemli radikal adımını atmak, Ermenilere ’’hadlerini’’ bildirmek, onların ayrılıkçı, devrimci etkinliklerine son vermek olan Hamidiye Alayları, devlet eliyle vurucu güçler olarak Kürtler ve Çerkezlerden oluşturuldu.

Osmanlı topraklarında yaşayan Yahudiler toplumla bütünüyle uyum içindeydiler. Filistin sorunuyla ilgili kutsal dilekleri ve amaçları dışında hiçbir özel istekleri yokmuş gibi görünüyorlardı. Örneğin, 1908 Meşrutiyet parlamentosundaki toplantılarda Yahudi temsilciler hükümetin önerilerine hiçbir zaman karşı tavır almamışlardı.

Bu sırada, “küçük ve biçimsel bir önlem olarak da” Filistin’e yeni gelen Yahudilere kırmızı renkte ayrı bir pasaport verilmesi ve hemen Osmanlı yurttaşı sayılmaları koşula bağlandı. Böylece Osmanlı ülkesinde de Yahudiler yurttaş olanlar ve olmayanlar gibi iki ayrı gruba ayrılırlar ki ileride bunlar yeni bir kararla ortadan kaldırılacak ve sorun istenenden de kolay çözülecekti.

Kuşkusuz böylesine danışıklı oyunlar ve önlemler Yahudi göçünü durdurmamış, tersine Yahudi Devleti’nin ‘tam da istenen ve olması gereken yerde kurulacağı artık iyice belli olmuştu. Bu bağlamda Panislamizm planları, değil Anadolu topraklan dışında, Anadolu topraklan içinde bile düş olmanın ötesine geçemedi. Osmanlıların ve özellikle Jön Türklerin bu tutumlarını Araplar –özellikle de Filistinliler– haklı olarak günümüze değin hiç mi hiç unutmadılar ve bağışlamadılar. Unutmaları için de ortada hiçbir neden yok gibidir. Genel olarak Osmanlılar ve özel olarak Türkler tüm çabalarına karşın her zaman İslam ve Arap dünyası tarafından Batı’nın ajanları olarak tanımlanmışlardır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bugünkü dış politikasında, Arap İslam dünyasına karşı Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail işbirliği çok daha açık kartlarla oynanıyor ve gene çok haklı olarak Arap halkları, politikacıları, entelektüelleri tarafından, Amerika Birleşik Devletleri, İsrail, Türkiye ve Avrupa’nın oluşturduğu birlik, tam bir “şeytan üçgeni”, “Şer mihveri” olarak tanımlanıyor.

IX.

23/24 Temmuz 1908’de Meşrutiyet Devrimi’nden sonra Selanik mason locasının büyük üstadı Emanuel Karasu Efendi’nin İttihat ve Terakki ve özellikle de Talat Bey üzerindeki baskın etkisi açıkça ortaya çıkmıştı. Talat Bey, finans dünyasında durumu çok güçlü ve etkili olan EmanueI Karasu’ya danışmadan hemen hemen hiçbir karar alamıyordu.

1908 yılına değin, Filistin’de yerleşen Yahudi sayısı seksen bin kadardı. Bu alanda otuz üç yerleşim merkezi kurulmuştu. 1914 dolaylarında, bu bölgede artık seksen beş bin Yahudi vardı, yerleşim merkezi sayısı da kırk yediye çıkmıştı.

Sonuçta, İttihat ve Terakki yetkilileri bu bölgeye konan kısıtlamaları tümüyle kaldırdılar. Yahudilere koşulsuz toprak satın alma olanağı sağlandı ve kırmızı pasaport zorunluluğu kaldırıldı.

İttihatçıların Bab-ı Ali baskını onları tümüyle parasız bırakınca tek finans kaynağı yine Yahudiler oldu, onların bu yardımlarına karşı Kudüs’teki son kısıtlamalar da tümüyle kaldırıldı, Kutsal Topraklar tümüyle onlara verildi. İttihatçılardan ünlü maliyeci Cavit Bey gibi Selanik loca başkanı olanlar da, 1910 yılında Deutsche Bank üzerinden ve Osmanlı Bankası aracılığıyla Osmanlı Devleti’ne önemli para kaynağı sağladılar. Almanya’dan büyük fedakârlıklarla getirilen Alman, Yahudi, Osmanlı düşünürler, yazarlar grubu kendilerine yapılan yardımların karşılığı olarak, “Anadolu’yu Türkleştirme” yolunda kamuoyu oluşturmaya başladılar.

Bu hareketin önde gelenlerinin başında Moiz Kohen vardı. Moiz Kohen, sonradan aldığı Tekin Alp takma adıyla “”Büyük Türk Dostu” olarak Anadolu Türkçülüğünü, PanTürkizm’i anlatan pek çok yazı yazdı. Olasılıkla Ziya Gökalp’ın bile “Türkçülüğün Esasları”nı (hiç olmazsa bir kısmını) Tekin Alp’in kitaplarından öğrendiği (ya da en azından esinlendiği) düşünülebilir.

Gene bu ara Alman ekonomi politikacısı Friedrich List’den bu yeni “Türkleştirilmiş Anadolu’nun” durumunu anlatan kitaplar yazması istenmişti. Friedrich List’in milli ekonomi çalışmaları, sonradan, 1913 yılında gene başka bir Alman ekonomisti Carl Anton Schaefer tarafından, “Genç Türklerin Ekonomi Politikaları İçin Amaçlar ve Yollar” adlı {Friedrich List’in ayrıca tanıtıcı bir önsöz yazacağı) geniş kapsamlı başka bir çalışmada yeniden işlendi.

Olasılıkla Alman, Yahudi, Osmanlı kökenli Mehmet Emin Efendi’nin kitapları ve pek çok broşürü hakkında Aşiyan’daki Kâhin adlı çalışmamda ayrıntılı bilgileri aktardığım için burada bunları tekrarlamak istemiyorum, meraklıları oraya bakabilir.

Burada biraz diplomatça konuşabilirsek, Anadolu’nun Türkleştirilmesi ve “etnik gruplar sorununun” radikal çözümü operasyonlarında Alman devletinin ve Siyonist hareketin etkisi her şeye rağmen çok açık ve iyi bilinemiyor; daha doğrusu kanıtlanamıyor (gibi görünse de), sadece elde bulunan belgelere bakarak bu konuda çok ciddi varsayımlarda bulunmak olasıdır.

Bugün bile uluslararası toplantılarda İsrail Devleti’nin hep Türkiye’nin yanında olmasının temel nedenlerinden birinin, hem kendilerinin soykırıma uğramış “tek seçilmiş halk” olarak kalmalarının sürekliliğini sağlamak, hem de bu konuda önceden yaptıkları “dayanışmayı” ya da tam da piyasa ekonomisi diliyle söylersek “alışverişi” olabildiğince örtülü (ve de sürekli) tutmak olduğunu düşünmemek mümkün değildir.

Tarihsel olguları desteklemek bakımından, burada genişçe bir parantez açarak, görece yakın yıllarda gerçekleşen bir İsrail–Türkiye dayanışmasını sergilemek için “insanın gözlerini yaşartan” başka bir “örnek” (daha) anımsatmak istiyorum:

1930’Iarın ikinci yarısına doğru Kemalist milliyetçiliğin tırmanma dönemlerinde ve “Güneş dil teorisine” destek sağlama bağlamında, Türkiye’de sadece Türk dilinin konuşulması daha da önemle gündeme gelmiş, “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları başlamıştı…

Amerikan Konsolosu George W. Perry, Yahudi cemaati lideri Emanuel Sidi’nin kampanya ile ilgili görüşlerini şöyle yansıttığını aktarır. “Hareket yaklaşık bir yıl önce, bir grup genç Yahudi aydını tarafından önce Milas’ta, sonra da İzmir’de başlatıldı ve şimdi tüm ulusa yayıldı. Hareketin biricik gayesi, Yahudi liderleri için kamusal yaşamda daha büyük fırsatların kapısını açmaktır. Bu durum belki Bizans İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra (…) Yahudi ticaret gücünün kabul görmesine benzetilebilir. Bunu başaramazsak göç etmek zorunda kalacağız.” Bu gelişmelerin uzantısı olarak, 1933 yılının Şubat ayında, Kırklareli Hahamı Moise Efendi ayın sonunda cemaate şöyle seslenir; “Bugünden itibaren yüce Türk ırkına ve içinde yaşadığımız büyük ülkenin uygar sahiplerine ait aziz dili konuşmanızı rica ediyorum.”

Bu yazının tamamı psikiatrist Serol TEBER'in Bireysel ve Toplumsal mürekkep lekesi (Rorschach) Testi niteliğinde bulduğu “Tutunamayanlar” romanı üzerine yazdığı ilginç eserin 8. bölümünden alınmıştır.

Yoksa Yahudilerin ticareti kötüye gitmektedir. Ve “Vatandaş Türkçe konuş” kampanyaları (bir yandan arta kalan Rumların ve Ermenilerin daha da tükenmelerine, sınır dışı edilmelerine, öte yandan Yahudi ticaretinin gerçekten de öngörüldüğü gibi artışıyla) daha da hızlanır…

Tabii Türk milliyetçiliği ile birlikte…

Sonuç olarak, bu aşamada, Alman Devleti Doğu’ ya açılma politikasına uygun düşen İngiltere karşıtı bir İslam Birliği’nin kurulmasına katkısı olabilir kanısıyla, Siyonist hareket de Kutsal Topraklar’a kavuşma ve ileride olası bir, tehlikeye karşı topraklarının bu kez Müslüman Araplara karşı Türkleri “kılıç” olarak kullanabileceği düşüncesiyle, Anadolu’da bir Türk ulus-devleti kurma düşüncesine yardım edilmesini uygun gördü; bunun için de temel koşul olarak bölgenin dilini, dinini, ırkını, geleneklerini homojenleştirmesi için gerekli politik, ekonomik, psikolojik, kültürel vb. desteklerin sağlanmasına çalıştı.

Yeni bir ulus-devlet oluşumu için gerekli homojenleştirmeye ise, çok kolay, kısa yoldan, ucuz ve radikal olabileceği bilindiğinden, ancak çılgınlığa dönüşmüş bir mantıkla, bölgenin gerçek kültür mozaiğini oluşturan halkların, etnik grupların soykırımı için planlar yapılmasıyla başlandı..

Tags: ,

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.