Yapay Zihin ve Silikon Bilinç

Gelecek De Gelecek | Michio Kaku | Aralık 13, 2016 at 9:30 am
  Şubat 2011’ de tarih yazıldı.

Watson adındaki bir IBM bilgisayarı, birçok eleştirmene göre olanaksız olanı yaptı: Jeopardy (Riziko) adındaki bir TV yarışma programındaki iki yarışmacıyı yendi! Watson rakiplerini istikrarlı bir şekilde yenip, 1 milyon dolarlık ödülü kazanırken milyonlarca izleyici ekrana yapıştı.

IBM, devasa işlem gücüne sahip bir makinenin yapılabilmesi için var gücüyle çalıştı. Watson, şaşırtıcı bir değer olan saniyede beş yüz gigabayt veriyi (veya eşdeğeri olan saniyede bir milyon kitap) on altı trilyon bayt RAM belleğiyle birlikte işleyebiliyor. Aynı zamanda, belleğinde olan, Wikipedia’daki tüm bilgiler de dâhil, iki yüz milyon sayfa materyale erişimi vardı. Watson, ondan sonra bu dağ gibi bilgiyi canlı TV yayınında analiz edebildi.

Watson, büyük miktarlardaki özelleştirilmiş bilgiye ulaşmak için, biçimsel mantık kullanan “uzman sistemlerin” en son nesil temsilcisidir (telefonla konuştuğunuzda size seçeneklerin bir menüsünü veren makineler ilkel uzman sistemlerdir). Yaşamınızı daha kolay ve verimli hale getiren uzman sistemler, evrim geçirmeye devam edeceklerdir.

Örneğin, mühendisler şu sıralarda, kol saatinizde ya da duvardaki ekranda görünecek ve neredeyse bedavaya yüzde 99 doğrulukla size basit tıbbi öneriler verecek “robo-doktor” yaratmaya çalışıyor. Siz belirtilerinizi söyleyeceksiniz, o da bilimsel, bilgi için dünyanın lider tıp merkezlerindeki veri bankalarına ulaşacak. Böylece, doktorlara gereksiz ziyaretleri azaltacak, masraflı yanlış alarmların önüne geçecek ve bir doktorla olan düzenli görüşmeleri zahmetsiz hale getirecek.

En sonunda, tüm yaygın hukuki sorularımızı yanıtlayabilen robot avukatlarımız ya da tatilleri, yolculukları ve akşam yemekleri planlayabilen robo-sekreterlerimiz olabilir (doğaldır ki, profesyonel tavsiyeye ihtiyaç duyan özel servisler için hala gerçek bir doktor, avukat vb. görmeniz gerekecek, fakat yaygın, günlük tavsiye için bu programlar yeterli olacaktır).

Buna ek olarak, bilim insanları sıradan konuşmaları simüle edebilen “sohbet-botları” (chat-bots) yarattılar. Ortalama insan, binlerce sözcük bilebilir. Gazete okumak için iki bin ya da daha fazla sözcük gerekebilir, ama gündelik bir konuşma genellikle yalnızca birkaç yüz sözcük içerir. Robotlar, (konuşma iyi tanımlı konularla sınırlandığı sürece) bu sınırlı sözcük dağarcığı ile konuşmaya programlanabilir.

MEDYA BALONU – ROBOTLAR GELİYOR

Watson yarışmayı kazandıktan kısa bir süre sonra, bazı uzmanlar makinelerin işi devralacağı yas günü için ellerini ovuşturmaya başladılar. Watson’un yendiği yarışmacılardan biri olan Ken Jennings, basına yaptığı açıklamada “İlk başta ben yeni bilgisayar amirlerimize hoş geldiniz diyorum” dedi. Uzmanlar, eğer Watson, makineye karşı olan bir yarışmada deneyimli yarışmacıları yenebildiyse geri kalan biz ölümlülerin makineye karşı durabilmekte ne şansımız var ki? Jennings, şakayla karışık, “Brad [diğer yarışmacı] ve ben, yeni kuşak ‘düşünen’ makineler tarafından işten çıkarılan ilk bilim endüstrisi çalışanlarıyız” dedi.

Oysa yorumcular, kazandığı için gidip Watson’u kutlayamayacağımızdan bahsetmeyi unuttu. Sırtına vurup birlikte şampanyaya kadeh kaldıramazsınız. Watson tüm bunların ne anlama geldiğini bilemez; doğrusu yarışmayı kazandığının farkında bile değil. Tüm bu aldatmacanın yanı sıra gerçekte Watson, insan beyninden milyarlarca kat daha hızlı toplama yapabilen (ya da veri dosyalarını arayan) yüksek derecede gelişmiş bir hesap makinesi, ancak sağduyu ve öz farkındalıktan tümüyle yoksun.

Diğer yandan, yapay zekâdaki ilerleme hayret vericidir, özellikle ham işlem gücü alanında. Günümüzdeki bilgisayarların yerine getirdiği işlemleri gören 1900 yılından biri, bu makinelerin mucize olduğunu düşünürdü. Öte yandan, kendi kendine düşünebilen makineler (örneğin, gerçek otomatlar, bir kuklacı, kumandalı bir denetmen vb.) yapımındaki ilerleme adamakıllı yavaştır. Robotlar, robot olduklarından tamamen habersizdir.

Moore yasası uyarınca bilgisayar gücünün son elli yıldır her iki yılda bir ikiye katlanmasıyla, kimilerine göre makinelerin öz farkındalık kazanması ve insan zekâsına rakip olması yalnızca zaman meselesi. Bunun ne zaman olacağını kimse bilemez, fakat insanlık, makine bilincinin laboratuarı terk edip gerçek dünyaya girmesine hazırlıklı olmalı. İnsan ırkının geleceğine karar verebilecek olan robot bilinciyle nasıl başa çıkacağız?

YAPAY ZEKÂDAKİ PATLAMA VE ÇÖKÜŞ DÖNGÜLERİ

Şimdiye kadar geçirdiği üç tane patlama ve çöküş döngüsünden beri, yapay zekânın kaderini önceden söylemek zor. 1950’lerde, her köşede mekanik hizmetçiler ve uşaklar olacakmış gibi görülüyordu. Dama oynayabilen ve cebir problemleri çözebilen makineler yapılmaya başlandı. Blokları tanıyıp alabilen robot kollar geliştirildi. Stanford Üniversitesi’nde üstüne oturtulmuş bir kamerayla birlikte bir bilgisayar yapıldı.

Kısa bir süre sonra, robot arkadaşların geleceğinin habercisi olan nefes kesici makaleler bilim dergilerinde yayınlandı. Bazı tahminler oldukça ölçülüydü. 1949’ da Popular Mechanics dergisinde, “Gelecekte bilgisayarlar 1,5 tondan daha ağır olmayacak” şeklinde belirtildi. Ancak, diğerleri çılgınca iyimser olarak robotların gününün yakın olduğunu bildiriyorlardı. Shakey bir gün halılarımızı süpüren ve kapılarımızı açan mekanik bir hizmetçi, ya da uşağa dönüşecekti. 2001: Uzay Yolu Macerası gibi filmler bizi robotların, yakında Jüpiter’e kadar uzay gemilerine pilotluk yapıp astronotlarımızla sohbet edeceğine ikna etti. 1965’ de yapay zekânın mucitlerinden olan Dr. Herbert Simon, açıkça “Makineler 20 yıl içerisinde insanların yapabildiği her işi yapabilecek” dedi. İki yıl sonra, yapay zekânın diğer kurucularından biri olan Dr. Marvin Minsky “bir kuşak içerisinde… ‘yapay zekâ’ yaratma sorunu büyük ölçüde çözülmüş olacak” dedi.

Bu aşırı iyimser tablo 1970’lerde çöktü. Dama oynayan makineler yalnızca dama oynayabiliyordu, daha fazlasını yapamıyorlardı. Mekanik kollar blokları tutup alabiliyorlardı, ama başka bir şey yapamıyorlardı. Yalnızca tek bir özellikleri vardı. En gelişmiş robotların bile odada karşıdan karşıya geçmeleri saatler sürüyordu. Shakey, yabancı bir ortama konulduğunda, kolaylıkla kaybolabiliyordu. Bilim insanları, bilinci anlamanın yakınında bile değillerdi. 1974’te yapay zekâ çalışmaları, ABD ve İngiltere hükümetlerinin bu alana olan yatırımlarını kısıtlamalarıyla büyük bir darbe aldı.

1980’lerde bilgisayar gücünün sürekli bir şekilde artmasıyla birlikte, temel olarak savaş alanına robot askerler koymayı planlayan Pentagon plancılarının desteklemesiyle, yapay zekâya yeni bir hücum oluştu. 1985’te yapay zekâya ayrılan yatırımın miktarı; düşman bölgesine girebilen, kendi başına keşif yapabilen, rehine kurtarmak gibi görevleri yerine getirip dost bölgeye geri dönebilen ve akıllı olması beklenen “Akıllı Kamyon” benzeri otonom kamyon projeleriyle birlikte milyarlarca doları buldu. Ne yazık ki, Akıllı Kamyon’un yaptığı tek şey kaybolmaktı. Bu ciddi başarısızlıklar 1990’larda yine bir başka yapay zekâ kışını oluşturdu.

Paul Abrahams, MIT de yüksek lisans öğrencisi olarak harcadığı yılları yorumlarken “Sanki bir grup insan, Aya kadar ulaşan bir kule yapmayı teklif etmişti. Kulenin, her yıl bir önceki yıla göre ne kadar yükseldiğini gururla gösterirlerdi. Tek sorun Ay’ın pek de yaklaşıyor olmamasıydı.”

Şimdi, bilgisayar gücünün acımasızca ilerleyişiyle birlikte yapay zekâ uyanışı başladı ve yavaş ama önemli bir ilerleme kaydedildi. 1997’de IBM’in Deep Blue bilgisayarı Dünya şampiyonu Gary Kasparov’u yendi. 2005’te Stanford’dan bir robot araba, sürücüsüz arabaların yarıştığı DARPA Grand Challenge yarışını kazandı. Ulaşılacak kilometre taşları ise hala devam ediyor.

Akılda bu soru kalıyor: Üçüncü deneme daha mı uğurlu?

Bilim insanları artık problemi çok hafife aldıklarının farkına vardı; çünkü çoğu insan düşüncesi aslında bilinçaltındadır. Düşüncelerimizin bilinç kısmı, aslında hesaplamalarımızın yalnızca ufak bir kısmını temsil eder.

Dr. Steve Pinker “Bulaşıkları yıkayan ya da basit ayak işlerini yapan bir robota çok para verirdim; fakat veremiyorum. Çünkü bunu yapan bir robot yapmak için nesneleri tanımak, dünya hakkında mantık yürütmek, el ve ayaklarını kontrol etmek gibi bütün ufak problemler, çözülememiş mühendislik problemleridir” diyor.

Hollywood filmlerinin bize Terminatör’deki gibi korkunç robotların ortaya çıkmasının eli kulağında olduğunu söylemesine karşın, yapay zekâ yaratma işi önceden düşünüldüğüne göre çok daha zor olmuştur. Bir keresinde, Dr. Minsky’ye makinelerin ne zaman insan zekâsına eşit olacağını, hatta geçeceğini sordum. Bir şekilde bunun olacağından emin olduğunu söyledi, ama artık tarih hakkında bir tahmin yapmıyor. Lunapark trenlerindeki gibi inişli-çıkışlı bir tarihi olan yapay zekâ için, geleceğini belirli bir tarih vermeden planlamak muhtemelen en akıllıca yaklaşımdır”

ÖRÜNTÜ TANIMA VE SAĞDUYU

Yapay zekânın karşı karşıya geldiği iki temel problem: Örüntü tanıma ve sağduyudur.

En iyi robotlarımız bile bir fincan ya da top gibi basit nesneleri zar zor tanıyabiliyor. Robotun gözü, ayrıntıları doğal bir gözden daha iyi görebilir, ancak robot beyni gördüğü şeyi tanıyamaz, Eğer bir robotu yabancı, kalabalık bir sokağa bırakırsanız hemen yönünü şaşırır ve kaybolur. Örüntü tanıma {örneğin, nesneleri tespit etme) bu problem yüzünden tahmin edilenden çok daha yavaş ilerledi.

Bir robot odaya girdiğinde, trilyonlarca hesaplamalar yapmak, gördüğü nesneleri pikseller, doğrular, çemberler, kareler ya da üçgenler şeklinde analiz etmek ve belleğindeki binlerce görüntüyle eşleştirmek zorundadır. Örneğin, robotlar bir sandalyeyi, doğruların ve noktaların karmakarışık bir hali şeklinde görürler, ama “sandalye” olma durumunu kolayca tanımlayamazlar. Bir robot, veri tabanındaki bir görüntüyle nesneyi başarılı bir şekilde eşleştirse bile, ufak bir dönüş (sandalyenin yere devrilmesi) ya da bakış açısının değiştirilmesi (sandalyeye başka bir açıdan bakılması) robotu şaşırtacaktır. Oysa beyinlerimiz, otomatik olarak farklı bakış açılarını ve değişimleri dikkate alır. Beyinlerimiz bilinçaltında trilyonlarca hesaplama gerçekleştirir, ama bu işlem bize çok zahmetsiz görünür.

Robotların aynı zamanda, sağduyu ile ilgili de problemleri var. Fiziksel ve biyolojik dünya ile ilgili basit gerçekleri anlamazlar. “Sıcak ve nemli hava rahatsız edicidir” ve anneler kızlarından daha yaşlıdır” gibi apaçık şeyleri doğrulayacak bir formül yok. Bu türden bilgileri matematiksel mantığa dönüştürmede bazı ilerlemeler kaydedildi; ancak dört yaşında bir çocuğun sağduyusunu kataloglamak için milyonlarca bilgisayar kodu satırı gerekir. Voltaire’in dediği gibi “Sağduyu o kadar yaygın değil.”

Örneğin, en gelişmiş robotlardan biri olan ASIMO, Honda Şirketi tarafından Japonya’da (tüm endüstriyel robotların yüzde 30’unun yapıldığı yer) yapıldı. Bir çocuk kadar boyu olan bu harika robot, yürüyebilir, koşabilir, merdiven çıkabilir, farklı dilleri konuşabilir ve dans edebilir (aslına bakarsanız benden çok daha iyi dans ediyor). ASIMO ile televizyonda pek çok kez etkileşime girdim ve yeteneklerinden oldukça etkilendim.

ASIMO’nun yaratıcılarıyla özel olarak konuştuğumda onlara, bir hayvanla karşılaştırıldığında ASIMO’nun ne kadar zeki olduğunu sordum. Bir böceğin zekâsına sahip olduğunu kabul ettiler. Tüm bu yürüme ve konuşma gösterileri çoğunlukla basın içindi. Problem, ASIMO’nun büyük bir kayıt cihazı olması. Yalnızca mütevazı bir gerçek otonom işlevler listesine sahip; yani her konuşma ya da hareketin, zamanından önce dikkatlice senaryosunun yazılması gerekiyor. Örneğin, benim ASIMO ile etkileşime geçmemin kısa bir filmini almak üç saat sürdü, çünkü el ve diğer beden hareketlerinin programcı ekip tarafından programlanması gerekti.

Bunu bizim insan bilinci tanımımızla ilgili olarak düşünürsek şimdiki robotlarımız çok ilkel bir seviyede; temel gerçekleri öğrenerek fiziksel ve sosyal dünyayı anlamaya çalışıyorlar. Sonuç olarak robotlar, geleceğin gerçekçi simülasyonlarının kurgulanabilmesi ile aynı evrede bile değiller. Bir robottan banka soymak için plan kurmasını istendiğinde; robotun paranın nerede depolandığı, bankada ne çeşit güvenlik sisteminin bulunduğu, polis ve diğer insanların duruma nasıl tepki vereceği hakkındaki tüm temel bilgileri bildiğini varsayabiliriz. Bazıları programlanabilir, fakat insan beyninin doğal olarak anlayabileceği, ancak robotların anlamayacağı yüzlerce küçük ayrıntı vardır.

Robotların üstün olduğu yer, satranç oynamak, hava durumunu modellemek, gökadaların çarpışmasını tahmin etmek gibi, belirli bir alanda geleceği simüle etmeleridir. Satranç oyununun kuralları ve kütle çekim yasası yüzyıllardır bilindiğinden, satranç oyununun ya da bir Güneş Sistemi’nin geleceğini tahmin etmek yalnızca basit bir bilgisayar işlemidir.

Kaba kuvvet kullanarak bu seviyenin ötesine geçme çabaları da bocaladı. Hırslı bir program olan CYC sağduyu problemini çözmek için tasarlandı. CYC, fiziksel ve sosyal çevreyi anlamak İçin gerekli sağduyu ve bilgi içeren milyonlarca satır bilgisayar kodu içerir. Gerçi, CYC yüz binlerce gerçeği ve milyonlarca ifadeyi işleyebilmesine karşın, dört yaşındaki bir insanın düşünce düzeyini taklit edemez. Ne yazık ki birkaç iyimser basın açıklamasından sonra, sarf edilen çabalar yavaşladı. Programcılardan çoğu ayrıldı, yetiştirilmesi gereken tarihleri gelip geçti, ama yine de proje hala sürüyor.

BEYİN BİR BİLGİSAYAR MIDIR?

Nerede yanlış yaptık? Son elli yıldır yapay zekâ üzerinde çalışan bilim insanları, analog ve dijital bilgisayarlarla beyni modellemeye çalıştı. Belki de bu çok basite indirgemekti. Joseph Campbell’in dediği gibi Bilgisayarlar Eski Ahit tanrıları gibidir; birçok kuralları olmalarına rağmen merhametleri yoktur.” Bir Pentium işlemcisinden tek bir transistörü çıkarırsanız bilgisayar derhal çökecektir. Ancak insan beyni, yarısı çıkarılsa bile işini gayet iyi yerine getirebilir.

Bunun nedeni, beynin bütünüyle dijital bir bilgisayar değil; çok gelişmiş, bir tür nöral ağ olmasıdır. Sabit bir mimarisi olan (girdi, çıktı ve işlemci) bir dijital bilgisayarın aksine, nöral ağlar, sürekli yeniden bağlantı kuran ve kendilerini yeni görevler için destekleyen nöron topluluğudur. Beynin programı, işletim sistemi, ‘Windows’u, merkezi işlemcisi yoktur. Bunun yerine nöral ağlar, tek bir amaç olan öğrenme için, yüz milyar nöronun aynı anda kitlesel olarak ateşlenmesiyle çalışır.

Bunun ışığında, yapay zekâ araştırmacıları son elli yıldır izledikleri “yukarıdan aşağıya yaklaşımını (örneğin, bütün sağduyuyu bir CD’ye koymak) yeniden gözden geçirmeye başladılar. Şimdi araştırmacılar “aşağıdan yukarıya yaklaşımı”na tekrar bakıyorlar. Bu yaklaşım, solucan ve balık gibi daha basit hayvanlardan başlayıp, daha karmaşık olanları evrim yolu ile meydana getiren ve bizim gibi zeki varlıkları yaratan Doğa Ana’nın izinden gitmeye çalışıyor. Nöral ağlar zor yoldan, bir şeylere çarparak, hatalar yaparak öğrenmek zorundadır.

Ünlü MIT Yapay Zekâ Laboratuarı’nın eski başkanı ve pek çok evin salonunda bulunan mekanik elektrik süpürgelerini yapan iRobot’un kurucu ortağı olan Dr. Rodney Brooks, yapay zekâya tamamen yeni bir yaklaşım getirdi. Büyük, hantal robotlar tasarlamak yerine, neden tıpkı doğadaki gibi küçük, kompakt, böcek benzeri, nasıl yürümesi gerektiğini öğrenmek zorunda olan robotlar yapılmasın? Onunla röportaj yaptığımda bana, yalnızca birkaç nöronu bulunan, neredeyse mikroskobik olan beynine rağmen bütün robot uçaklardan daha iyi manevra yapan sivrisineğe hayretle baktığını söyledi. O, MIT koridorlarında koşuşturan ve daha geleneksel robotların etrafında çemberler çizebilen, “böcektoidler” (insectoids) ya da böcekbotlar (bugbots) gibi sevimli isimlerle adlandırılmış olağanüstü basit robot serileri yaptı. Amaç, Doğa Ana’nın deneme yanılma yönteminin izinden giden robotlar meydana getirmekti. Diğer bir deyişle, bu robotlar bir şeylere çarparak öğrenirler. (Başlangıçta oldukça fazla programlama gerekiyor gibi görünebilir. Buradaki ironi, bu nöral ağın hiçbir şekilde programlama gerektirmiyor olmasıdır. Nöral ağın yaptığı tek şey her seferinde belirli yolların şiddetini değiştirerek doğru bir karar verdiğinde tekrar bağlantı kurmasıdır. Öyleyse programlama hiçbir şey, ağı değiştirmek her şeydir).

Bilim-kurgu yazarları Mars’taki robotların gelişmiş insansı robot olacağını, bizim gibi yürüyüp hareket edeceklerini ve karmaşık programlamanın onlara insan zekâsını vereceğini öngörmüşlerdi. Tam tersi gerçekleşti. Bugün, bu yaklaşımın torunu – Mars Curiosity aracı- şimdi Mars’ın yüzeyinde dolaşıyor. Onlar, insan gibi yürümek için programlanmadı. Bunun yerine böcek zekâsına sahipler, ama bu alanda oldukça iyi iş çıkarıyorlar. Bu Mars araçları görece az programlamaya sahipler; bunun yerine engellere çarparak öğreniyorlar.

ROBOTLAR BİLİNÇLİ Mi?

Belki de gerçek otomatonların neden daha var olmadıklarını görmenin iyi yolu, bilinç düzeylerini derecelendirmektir. Bölüm 2’ de gördüğümüz gibi, bilinci dört düzeyde derecelendirebiliriz. Düzey 0 bilinç, termostatları ve bitkileri tanımlar; sıcaklık ve gün ışığı gibi birkaç basit değişkenle yalnızca birkaç işlevsel geri besleme döngüleri içerir. Düzey I bilinç, hareketli ve merkezi sinir sistemi olan böcekleri ve sürüngenleri tanımlar; yeni parametre olan uzay ile ilişkili olan dünyanın bir modelini meydana getirmeyi içerir. Bundan sonra, duygu gereken, türünün diğerleri ile ilişkilerinin dünyasının modelini meydana getirmeyi içeren Düzey II bilincimiz var. En sonunda, insanları tanımlayan, zaman ve öz farkındalık ile birleştirip, geleceğin nasıl gelişeceğinin taklidini yaparak kendi yerimize, bu modellerin içinden karar verdiğimiz Düzey III vardır.

Bu kuramı, bugün robotları derecelendirmek için kullanabiliriz. Tekerlekleri olmayan, sabit, ilk nesil robotlar Düzey 0’dalardı. Bugünün robotları hareketli olduklarından Düzey I’deler, ama gerçek dünyada yön bulmak konusunda muazzam bir sıkıntı çektiklerinden, çok düşük kademedeler. Bilinçleri solucanla ya da yavaş bir böcekle karşılaştırılabilir. Düzey I bilinci tam anlamıyla üretmek için bilim insanları, böceklerin ve sürüngenlerin bilinçlerini gerçekçi bir şekilde kopyalayabilen robotlar üretmeliler. Böcekler bile şu anki robotların sahip olmadıkları, hızlıca saklanacak yer bulmak, ormanda eşlerinin yerini saptamak, yırtıcıları tanımak, onlardan kaçmak, yemek ve barınak bulmak gibi yeteneklere sahipler.

Daha önceden de bahsettiğimiz gibi, her seviyedeki geri beslenme döngülerinin sayısına göre bilinci sayısal olarak derecelendirebiliyoruz. Örneğin görebilen robotların birçok geri besleme döngüsü olabilir, çünkü gölgeleri, kenarları, kıvrımları, geometrik şekilleri vb. üç boyutlu uzayda fark eden görsel algılayıcılara sahip olabilir. Benzer şekilde, duyabilen robotlar da frekansı, yoğunluğu, şiddeti, vurguyu, duraklamayı vb. fark edebilen algılayıcılara ihtiyaç duyar. Bu geri besleme döngülerinin toplam sayısı on civarı olabilir (bir böceğin elli ya da daha fazla geri besleme döngüsü olabilir, çünkü vahşi doğada yemek arayabilir, eş bulabilir, barınak bulabilir vb.). Bundan dolayı sıradan bir robot Düzey I:10 bilince sahip olabilir.

Robotlar, eğer Düzey II bilince sahip olurlarsa diğerleri ile ilgili olarak bir dünya modeli meydana getirebilecekler. Daha önce bahsettiğimiz gibi, Düzey II bilinç ilk tahmine göre grubundaki üyelerin sayısının, aralarındaki iletişimde kullanılan duyguların ve hareketlerin sayısının çarpımıyla hesaplandı. Böylece, robotların bilinçleri Düzey II: 0 olmalı. Ancak bugünlerde laboratuarda yapılacak duygusal robotların yakında bu sayıyı yükselteceği umulmaktadır.

Şimdiki robotlar, insanları TV algılayıcılarındaki hareket eden pikseller olarak görüyorlar. Ancak bazı yapay zekâ araştırmacıları, yüzümüzdeki ifadeden ve sesimizin tonundan duygularımızı tanıyabilen robotlar yapmaya başlıyorlar. Bu robotların, insanların rastgele piksellerden fazlası olduklarını, onların duygu durumlarına sahip olduklarının anlamaları için ilk adım.

Sonraki birkaç on yıl içerisinde, robotlar kademeli olarak, Düzey II bilince yükselip bir fare, tavşan, sıçan ve sonra bir kedi kadar zeki hale gelecekler. Belki de, bu yüzyılın sonlarında maymun kadar zeki olacaklar ve kendi hedeflerini oluşturmaya başlayacaklar.

Robotlar, Zihin Teorisi ve sağduyunun çalışan bilgisine sahip oldukları zaman, kendilerini ana oyuncu olarak belirterek gelecekteki karmaşık simulasyonları çalıştırabilecekler ve böylece Düzey III bilince geçebilecekler. Şimdiki zamanı terk edip gelecek zamanın dünyasına girecekler. Bu, günümüzdeki herhangi bir robotun kapasitesinin on yıllarca ötesinde olan bir durumdur. Geleceğin simülasyonlarını yapmak, doğanın yasalarını, nedenselliği ve sağduyuyu sağlam bir şekilde kavramış olmayı gerektiriyor, ancak bu şekilde gelecekteki olayları önceden görülebilir. Bu, aynı zamanda, insanın amaçlarını ve güdülerini anlamak, dolayısıyla gelecekteki davranışlarını tahmin edebilmek anlamına geliyor.

Düzey III bilincin sayısal değeri, bahsettiğimiz gibi, birinin yapabileceği, gelecekteki gerçek hayattaki durumları simüle edebileceği nedensel bağlantılı olayların sayısının, kontrol grubunun ortalama değerine bölünmesiyle hesaplanır. Bilgisayarlar, bugün birkaç değişkende sınırlı sayıdaki simülasyonları yapabiliyorlar (örneğin, iki gökadanın çarpışması, bir uçağın çevresindeki hava akışlı depremde sallanan binalar), ama karmaşık, gerçek hayat durumlarında geleceği simüle etmeye tümüyle hazırlıksızlar, böylece bilinçleri Düzey III:5 gibi bir şey olacaktır.

Görebildiğiniz kadarıyla, insan toplumunda robotların normal olarak işlev görebilmeleri için on yıllarca sürecek, hummalı bir çalışma gerekebilir.

YOLDAKİ HIZ ENGELLERİ

Peki, robotlar ne zaman insan zekâsıyla yarışabilir ya da onu geçebilir? Bu sorunun yanıtını kimse bilmiyor, ama pek çok tahmin yapılıyor. Bunların çoğu on yıllarca sürecek Moore yasasına dayanıyor. Ancak Moore yasası gerçek anlamıyla bir yasa değil, nihayetinde temel fizik yasası olan kuantum kuramını da ihlal ediyor.

Bu şekilde, Moore yasası sonsuza kadar devam edemez. Gerçekte, şimdiden yavaşladığını görüyoruz. Bu ya da sonraki on yılın sonunda yorgun düşebilir ve bunun sonuçlan da özellikle Silikon Vadisi için korkunç olabilir.

Sorun basit. Şu an, tırnağımız büyüklüğünde bir çipe yüzlerce milyon tane silikon transistör yerleştirebilirsiniz, ama bu çiplere tıkıştırabileceklerinizin de bir sınırı var. Bugün, Pentium işlemcilerinizdeki en küçük katman yirmi atom kalınlığında ve 2020 yılında bu katman beş atom kalınlığına inebilir. Fakat, ondan sonra Heisenberg’in belirsizlik ilkesi devreye girer; elektronun tam olarak nerede bulunacağına karar veremezsiniz ve telden “ dışarı sızabilir”. Çip kısa devre yapacaktır. Hatta üstünde yumurta pişecek kadar ısınacaktır. Sızıntı ve sıcaklık en sorunda Moore yasasının sonu olacak ve düzeltilmesine ihtiyaç duyulacaktır.

Düz çiplere transistorları doldurmak, işlem gücünü sonuna kadar arttırdıysa Intel, çiplerin üçüncü boyuta yükseleceği iddiasında bulunarak milyar dolarlık bir kumar oynuyor demektir. Kumarın sonucunu bize zaman gösterecek (3 boyutlu çiplerdeki temel sorun, ortaya çıkan ısının çipin yüksekliğiyle beraber hızlı bir şekilde artması).

Microsoft, paralel işleme ile birlikte, iki boyutta da genişlemeye gitmek gibi diğer seçeneklerle ilgileniyor. Bir olasılık da çipleri yatay olarak sıra içerisinde yaymaktır. Ondan sonra, yazılım sorununu parçalara ayırıp, her bir parçayı küçük bir çipin üzerine ayırıp, sonunda yeniden bir araya getirebilirsiniz. Ancak bu zor bir işlem olabilir; ayrıca yazılım, bizim Moore yasası ile alışkın olduğumuz bir üstel hızdan çok daha yavaş ilerliyor.

Bu çok kesin olmayan geçici veriler, Moore yasasına yıllar ekleyebilir. Ancak en sonunda tüm bunlar geçmek zorundadır; çünkü kuantum kuramı kaçınılmaz olarak üstün gelir. Bugün için fizikçiler, Silikon Çağı yaklaştıkça, kuantum bilgisayarları, moleküler bilgisayarlar, nanobilgisayarlar, DNA bilgisayarları, optik bilgisayarlar vb. alternatiflerde geniş bir çeşitlilikle deney yapıyor. Yine de bu teknolojilerin hiçbiri henüz kullanıma hazır değildir.

TEKİNSİZ VADİ

Bir gün inanılmaz derecede gelişmiş, belki de silikon yerine moleküler transistor kullanan robotlarla birlikte yaşayacağımızı varsayın. Robotların bize ne kadar çok benzemesini istiyoruz? Japonya, sevimli hayvan ve çocuklara benzeyen robot yapmada dünya lideri, ama tasarımcılar sinir bozucu olabileceğini düşündükleri için, onların insanlara fazla benzememesi konusunda dikkatli davranıyor. İlk defa 1970 yılında Japonya’da Dr. Masahiro Mori tarafından çalışılan bu olguya “tekinsiz vadi” adı verildi. Bu kavram, robotlar insanlara çok fazla benzerlerse, ürpertici görüneceklerini varsayıyor (Etki aslında ilk olarak 1839’ da Darwin tarafından “Beagle’ın Yolculuğu’nda (The Voyage of the Beagle) ve tekrar 1919’ da Freud tarafından “Tekinsiz” adlı denemede bahsedildi). O zamandan beri bu olgu, yalnızca yapay zekâ araştırmacıları tarafından değil, animatörler, reklamcılar insan benzeri bir ürünün reklamını yapanlar tarafından da dikkatlice çalışıldı. Örneğin, Kutup Ekspresi filminin incelemesinde bir CNN yazarı “O filmdeki insan karakterlerle düpedüz karşılaştık… Ürperticiydi. Öyleyse Kutup Ekspresi filmi, en iyi olasılıkla şaşırtıcı, en kötü olasılıkla da biraz dehşete düşürücü.”

Dr. Mori’ye göre robotlar. ne kadar insana benzerlerse onlara karşı o kadar empati gösteririz, ama yalnızca bir noktaya kadar. Robotlar gerçekten insan görünümüne ulaştıklarında empatide dibe çöküş var – adı bu yüzden tekinsiz vadi. Eğer, robot bize çok benzerse ve “tekinsiz” birkaç özelliğini korursa uzaklaştırılma ve korku hissine neden olur. Eğer robot sizden benden ayırt edilemeyecek kadar insana, yüzde 100 benzerse tekrar olumlu duygular hissetmeye başlarız.

Bunun pratik sonuçları var. Örneğin, robotlar gülmeli mi? İlk başta robotların, insanları karşılamak ve onların kendilerini rahat hissetmelerini sağlamak için gülmeleri gerekirmiş gibi görünüyor, Ancak, robotun gülümsemesi çok gerçekçi olursa insanları korkutur (örneğin, cadılar bayramı maskelerinde genellikle şeytani görünen hortlakların sırıtan halleri vardır). Öyleyse, robotlar yalnızca çocuksu (örneğin, büyük gözlere sahip yuvarlak bir yüz) ya da mükemmel olarak insan olduklarında gülmeliler, ikisi arasında bir şey olmamalıdır (zorla gülümsediğimizde prefrontal korteks ile yüz kaslarımızı hareke geçiririz. Keyfimiz yerinde olduğu için, güldüğümüzde biraz farklı olan kaslarımızı harekete geçiren sinirlerimiz, limbik sistem tarafından kontrol edilir. Beyinlerimiz evrimimiz için yararlı olduğundan, farkı anlayabilir).

Bu etki, aynı zamanda beyin taramaları kullanılarak da incelenebilir. Diyelim ki kişi, MRG makinesine yerleştirilip vücut hareketleri birazcık mekanik ve sarsak olması dışında, tamamen insana benzeyen bir robotun resmi gösterildi. Beyin ne zaman bir şey görse nesnenin gelecekteki hareketini tahmin etmeye çalışır. Öyleyse ne zaman insana benzeyen bir robot görse insan gibi hareket edeceğini tahmin eder. Ancak, robot makine gibi hareket ederse bizi rahatsız eden bir uyumsuzluk olur. Öncelikle pariyetal lob harekete geçer (özellikle, motor korteksin görsel kortekse bağlandığı lob parçası). Pariyetal lobun bu alanında ayna nöronlar olduğuna inanılıyor. Bu mantıklı, çünkü görsel korteks görüntüyü bir insansı robot gibi alır ve hareketleri motor kortekste ayna nöronları ile tahmin edilmeye çalışılır. En sonunda, gözün tam arkasında bulunan orbitofrontal korteks her şeyi birlikte ele alır ve “Hımmm, bir şeyler yanlış görünüyor” der.

Hollywood film yapımcıları bu etkinin farkında. Bir korku filminin yapımına milyonlarca dolar harcarken, en korkutucu sahnenin dev bir yaratık ya da Frankenstein’ın canavarının çalıların arasından saldırması olmadığını biliyorlar. En korkutucu sahne, normalin tersinin bulunduğu sahnedir. Şeytan (The Exorcist) filmini düşünün. Hangi sahne izleyicilerin salondan kaçarken kusmalarına ya da hemen koltuklarına bayılmalarına neden oldu? Şeytanın göründüğü sahne miydi? Bayır. Linda Blair’in kafasını tamamen arkaya çevirmesi. Dünya’nın her yerinden sinema salonlarında tiz çığlıkların patlamasına ve şiddetli hıçkırıklara neden oldu.

Bu etki, aynı zamanda genç maymunlarda da gösterilebilir. Onlara Dracula ya da Frankenstein’ın resimlerini gösterirseniz gülerler ve resmi yırtıp atarlar. Genç maymunların dehşet içerisinde çığlık atmalarına neden olan şey, onlara başsız bir maymun resmi göstermektir. Bir kez daha, sıradan olanın çarpıtılması en büyük korkuları meydana çıkarır (Bölüm 2’de, bilincin uzay-zaman kuramı espri anlayışının doğasını açıklar, çünkü beyin bir şakanın geleceğini simüle eder ve esprili cümleyi duyduğu zaman şaşırır. Bu, aynı zamanda, korkunun doğasını da açıklar. Beyin sıradan, olağan bir olayı simüle eder, fakat işler korkunç bir şekilde sapkınlaştığında şoke olur).

Bu nedenle, robotlar insan zekâsına ulaşsalar bile, bir şekilde çocuk benzeri görünümde olmaya devam edeceklerdir. Ancak tasarımcılar tamamen insan gibi görünmelerini sağladıklarında insan gibi gerçekçi davranacaklar.

SİLİKON BİLİNÇ

Gördüğümüz üzere insan bilinci, milyonlarca yıllık evrimden sonra geliştirilen farklı yeteneklerin eksik yamalı bir işidir. Robotlar, fiziksel ve sosyal dünyalarıyla ilgili bilgi verildikten sonra bizimkilere benzer (bazı açılardan, bizimkilerden bile üstün) simülasyonlar meydana getirebilirler, ama silikon bilinç iki önemli alanda bizimkilerden farklılık gösterir: Duygular ve amaçlar.

Tarihte, Yapay zekâ araştırmacıları duyguyu ikincil sorun olarak görüp önemsemediler. Amaç, sersem ve itici değil, akılcı ve mantıklı bir robot yapmaktı. Böylece, 1950’ler ve 60’ların bilimkurgularında robotlar (ve Uzay Yolu’ndaki Spock gibi insansılar) mükemmel ve mantıklı beyinlere sahip olarak gösterildi.

Tekinsiz vadi ile birlikte robotların evlerimize girebilmeleri için, belirli bir şekilde bakmaları gerektiğini gördük, ama bazı insanlar robotların, onlarla bağ kurabilmemiz, onlara göz kulak olabilmemiz ve onlarla verimli bir etkileşime girebilmemiz için, aynı zamanda duygulan olmaları gerekeceğini savunuyorlar. Diğer bir deyişle, robotların Düzey II bilince sahip olmaları gerekecek. Bunu yerine getirebilmek için, robotların öncelikle insanın duygular dizisinin tümünü tanımaları gerecek. Bir robot, bir insanın, örneğin sahibinin, duygu durumunu, kaşlarındaki, göz çapaklarındaki, dudaklarındaki, yanaklarındaki vb. küçük hareketleri analiz ederek tanımlayabilecek. MIT Media Laboratuarı, mimik ve duyguları tanıyabilen robot yapımında gittikçe gelişen bir enstitü. Birçok kez Boston’un dışındaki bu laboratuarı ziyaret etmenin keyfini yaşadım; sanki yetişkinler için olan bir oyuncak fabrikasını ziyaret etmek gibiydi. Baktığınız her yerde, çağın ötesinde, hayatlarımızı daha ilgi çekici, keyifli ve elverişli hale getirmek için tasarlanmış yüksek teknolojiye sahip aletler var.

Odanın etrafına baktığımda, Azınlık Raporu (Minority Report) ve Yapay Zekâ (A.I.) gibi Hollywood filmlerine yol açan ileri teknoloji ürünü pek çok grafik gördüm. Geleceğin oyun alanı olan bu yeri dolaşırken ilgi çekici iki robota rastladım: Huggable ve Nexi, Yaratıcıları. Dr. Cynthia Breazeal, bana bu robotların belirli amaçları olduğunu açıkladı. Huggable (İngilizcede kucaklanabilir anlamındadır), tatlı, oyuncak ayı benzeri, çocuklarla bağ kurabilen bir robot. Çocukların duygularını tanımlayabiliyor; gözleri için video kameraları, ağzı için hoparlörü ve derisi için algılayıcıları (böylece gıdıklandığını, dürtüldüğünü veya birinin sarıldığını söyleyebilir) var. Bunun gibi bir robot; özel hoca, bebek bakıcısı, hemşire yardımcısı ya da bir oyun arkadaşı olabilir.

Diğer yandan Nexi, yetişkinlerle bağ kurabilir. Biraz, Pillsbury şirketinin Hamur Çocuk maskotuna benziyor. Yuvarlak, şişkin, arkadaş canlısı ve etrafında yuvarlanabilen gözlere sahip bir yüzü var. Huzurevinde test edilen Nexi’yi, yaşlı hastalar çok sevdi. Yaşlılar bir kere alıştıktan sonra onu öptüler, onunla konuştular, hatta ayrıldığında onu özlediler.

Huggable (üstte) ve Nexi (altta), özellikle insanlarla duygular aracılığıyla etkileşime girmek için MIT Media Laboratory’de geliştirilmiş iki robot.

Dr. Breazeal bana, Huggable ve Nexi’yi daha önceki kablolarla, dişlilerle ve motorlarla dolu konserve kutularına benzeyen robotlardan tatmin olmadıkları için tasarladığını söyledi. İnsanlarla duygusal etkileşime girebilen bir robot tasarlamak için sırasıyla, nasıl bizler gibi performans sergilemesinin ve bizler gibi bağ kurabilmesinin sağlanacağının çözülmesi gerekti. Breazeal ayrıca laboratuar raflarından sıkışıp kalmayıp gerçek dünyaya çıkabilen robotlar istedi. MIT Media Lab’ın eski müdürü Dr. Frank Moss “Bu nedenle Dr. Breazeal 2004’te, evler, okullar, hastaneler yaşlı bakım tesisleri ve bunun gibi yerlerde yaşayabilen yeni nesil sosyal robotları yapmanın zamanının geldiğine karar verdi” diyor.

Japonya’daki Waseda Üniversite’sinde, bilim insanları üst vücut hareketlerinin temsil ettiği duygulara (korku, öfke, şaşırma, sevinç, tiksinme, hüzün) sahip; duyabilen, koku alabilen, görebilen ve dokunabilen bir robot üzerinde çalışıyor. Enerjiye olan açlığını karşılamak ve tehlikeli durumlardan kaçmak gibi basit hedefleri yerine getirmek için programlanmış. Hedefleri, duyularla duyguları birleştirerek farklı durumlara göre uygun hareket edebilen robotlar geliştirmek.

Altta kalmamak için, şimdi Avrupa Komisyonu; İngiltere, Fransa, İsviçre, Yunanistan ve Danimarka’da yapay zekâyı destekleyen ve halen devam etmekte olan Feelix Growing projesine finansman sağlıyor.

DUYGUSAL ROBOTLAR

Nao ile tanışın.

Mutlu olduğu zaman, kollarını kocaman açıp sizi kucaklamak isteyecek. Üzgün olduğunda, omuzlarını indirip başını eğecek ve mutsuz görünecek. Korktuğu zaman, biri onun başını güvenle okşayana kadar korkudan sinecek.

Tıpkı bir yaşındaki bir çocuk gibi, ama o bir robot. Nao yaklaşık on beş santimetre boylarında, dünyadaki en gelişmiş duygusal robotlardan biri olması dışında, oyuncak dükkânında gördüğünüz ’Transformers’ gibi robotlara benziyor. O, araştırmaları Avrupa Birliği tarafından finanse edilen, Birleşik Krallıkta bulunan Hertfordshire Üniversite’sindeki araştırmacılar tarafından yapıldı.

Yaratıcıları onu mutluluk, hüzün, korku, heyecan ve gurur gibi duyguları göstermesi için programladı. Diğer robotlar ilkel yüz mimikleri ve sözlü olarak duygularını ifade ederlerken, Nao, duruş ve el-yüz hareketleri gibi vücut dilinde çok daha iyi. Nao dans bile edebiliyor.

Yalnızca bir alandaki duygularda uzmanlık için özelleşen diğer robotlardan farklı olarak, Nao geniş bir alandaki duygusal yanıtlarda uzmanlaştı. Nao, ilk önce ziyaretçilerinin yüzlerine kilitlenir, kimliklerini belirler ve geçmişteki her biriyle olan etkileşimlerini hatırlar. İkinci olarak, onların hareketlerini takip etmeye başlar. Örneğin, onların dik dik bakmalarını takip eder ve neye baktıklarını sorar. Üçüncü olarak, onlarla bağ kurmaya başlarlar ve mimiklerine nasıl yanıt vereceğini öğrenir, örneğin, ona gülümserseniz ya da başını okşarsanız bunun olumlu bir işaret olduğunu bilir. Çünkü onun beyninde nöral ağ var, o insanlarla olan etkileşimlerinden öğrenir. Dördüncü olarak, insanlarla etkileşimlerine yanıt vermek için duygularını sergiler (onun duygusal yanıtlarının hepsi bir kayıt cihazı gibi programlanmıştır, ama duruma uyan duyguyu seçmeye o karar verir). En son olarak, Nao insanlarla etkileşime girer; o kişinin ruh halini ne kadar iyi anlarsa kurduğu bağ o kadar güçlenir.

Nao yalnızca bir kişiliğe sahip değil, aslında birkaç tanesine sahip. Çünkü o insanlarla etkileşimlerinde öğrenir ve her etkileşim benzersizdir, en sonunda farklı kişilikler ortaya çıkmaya başlar. Örneğin, bir kişiliği oldukça bağımsız ve insan yönlendirmesine pek gerek duymazken diğeri ürkek ve korkak olabilir, odadaki nesnelerden korkabilir; sürekli insan müdahalesine ihtiyaç duyabilir.

Nao’nun proje lideri Dr. Cañamero, Hertfordshire Üniversitesi’nde bir bilgisayar bilimcisi. Cañamero, bu tutkulu projeye başlamak için şempanzelerin etkileşimlerini inceledi. Onun hedefi, yapabildiği ölçüde, bir yaşındaki bir şempanzenin duygusal davranışını yeniden üretmek.

Dr. Cañamero, bu robotların acilen ihtiyaç duyulduğu uygulamaları biliyor. Dr. Breazeal gibi o da, bu robotları. hastanedeki küçük çocukların kaygılarını gidermek için kullanmak istemektedir. Cañamero, “Biz farklı roller keşfetmek istiyoruz. ,hatlar, çocukların tedavilerini anlamaları için yardım edecekler, ne yapmaları gerektiğini açıklayacaklar. Çocuklara, kaygılarını kontrol etmeleri için yardım etmek istiyoruz” diyor.

Başka bir olasılık da, robotların, huzur evlerinde arkadaş haline gelmeleri. Nao, hastane personeline değerli bir katkı olabilir. Bir noktada bunun gibi robotlar, çocukların oyun arkadaşı ve ailenin bir üyesi olabilir.

San Diego yakınlarındaki Salk Enstitüsü’nde Dr. Terrence Sejnowski, “Geleceği tahmin etmek zor, fakat yine de önünüzdeki bilgisayarların sosyal robot haline gelmeleri çok uzun sürmeyecektir, Onunla konuşabileceksiniz, flört edebileceksiniz hatta kızıp ona bağırabileceksiniz. O, sizi ve duygularınızı anlayacak” diyor. Bu işin kolay kısmı. Zor olan kısmı, buradan yola çıkarak robotun tepkilerini ayarlamak. Eğer, sahibi kızgın veya kırgın ise robotun, bunu göz önünde bulundurması gerekir.

DUYGULAR: NEYİN ÖNEMLİ OLDUĞUNA KARAR VERMEK

Yapay zekâ araştırmacıları, bilincin anahtarının duygular olabileceğinin farkına varmaya başladı. Dr. Antonio Damasio gibi sinir bilimi uzmanları, prefrontal lob (mantıklı düşünmeyi yönetir) ile duygusal merkezler (limbik sistem gibi) arasındaki bağ zarar görünce hastaların değer yargılarını yitirdiklerini keşfetti. En basit kararları alırken (alınacak şeyler, randevu ayarlamak, hangi renk kalemi kullanacağını seçmek vb.) duraksıyorlar, çünkü onlara göre her şeyin sahip olduğu değer aynı. Dolayısıyla, duygular lüks değildir; tamamen zorunlular ve onlar olmadan robotlar neyin önemli olup olmadığına karar vermekte zorlanır. Duyguların, yapay zekâdaki ilerlemenin çevresinde değil, tam merkezinde oldukları kabul ediliyor.

Bir robot azgın bir alevle karşılaştığında öncelikle insanları değil, bilgisayar dosyalarını kurtarabilir, çünkü programı ona değerli belgelerin yerine konulamayacağını, ama işçilerin her zaman yerine konulabileceğini söyler. Robotların, neyin önemli olup olmadığını ayırt edebilecek şekilde programlanmaları çok önemlidir. Duygular da beynin hızlıca buna karar vermelerinin kısa yollarıdır. Robotlar bu nedenle, bir değer sistemine sahip olarak programlanmalılar (insan hayatının malzemelerden önemli olması, acil durumda ilk önce çocukların kurtarılması, yüksek fiyatlı nesnelerin düşük fiyatlı nesnelerden daha değerli olması, vb. gibi). Robotlar bu değerlerler donanımıyla gelmediklerinden, onlara bu değer yargılarında oluşan dev bir liste yüklenmelidir.

Duygularla ilgili sorun; robotların matematiksel olarak üstün olmalarına karşın, onların bazen mantıksız olmalarıdır. Öyleyse, silikon bilinç, bazı kilit noktalarda insan bilincinden farklılaşabilir. Örneğin; prefrontal korteksten değil, limbik sistemden kaynaklandığı için, insanların hızla oluşan duyguları üzerindeki kontrolleri çok azdır. Dahası, duygularımız genellikle önyargılıdır. Sayısız test, yakışıklı ve güzel insanların yeteneklerini abartma eğiliminde olduğumuzu göstermiştir. İyi görünümlü insanlar, diğerleri kadar yetenekli olmasalar bile toplumda yükselme ve iyi iş bulma şansları daha fazladır. Tıpkı “Güzelliğin kendi ayrıcalıkları vardır.” sözünde ifade edildiği gibi.

Benzer bir şekilde silikon bilinç, insanların birbirleriyle karşılaştıklarında kullandıkları beden dili gibi, ince ayrıntıları hesaba katmayabilir. Gençler yaşlılara saygı gösterir, düşük rütbeli çalışanlar yüksek rütbelilere daha fazla nezaketli davranır. Saygımızı, vücut hareketlerimiz, seçtiğimiz sözcükler ve mimiklerimizle gösteririz. Beden dili, dilin kendisinden daha eskidir ve beyine bazı yollardan sıkı bir şekilde bağlıdır. Robotlar, insanlarla sosyal etkileşime gireceklerse bu bilinçaltı ayrıntılarını öğrenmek zorundalar.

Bilinçlerimiz, robotların sahip olamayacağı evrimsel geçmişteki özelliklerimizden etkilenmiştir. Dolayısıyla, silikon bilinç, bizim sahip olduğumuz orijinalliklere sahip olamayabilir.

DUYGULARIN BİR MENÜSÜ

Duygular, robotlara dışarıdan programlanması gerektiği için, üreticiler; gerekli olup olmaması, kullanışlılığı ya da sahibiyle olan bağını arttırması temel alınarak dikkatlice seçilmiş bir duygu menüsü sunabilirler.

Tüm olasılıklarda, robotlar duruma göre değişen yalnızca birkaç insan duygusuyla programlanacaklar. Robotun sahibi tarafından en çok değer verilen duygu belki de sadakat olacaktır. Robotun, sahibinin komutunu inançla ve şikâyet etmeden yerine getirmesi istenir; efendisinin ihtiyaçlarını anlamalı ve ‘önceden görmelidir. Sahibin en son isteyeceği şey, karşılık veren, insanları eleştiren ve sızlanan bir robottur. Faydalı eleştiriler önemli, ama yapıcı ve ince bir şekilde yapılmalıdır. Ayrıca, robotlar çelişen komutlar aldıklarında, sahibinden gelenlerin dışındakileri görmezden gelebilmeliler.

Empati, sahibi tarafından değer verilen diğer bir duygu. Empatiye sahip robotlar diğerlerinin sorunlarını anlayabilecekler ve yardıma gelecekler. Yüz hareketlerini yorumlayarak ya da ses tonunu dinleyerek birinin sıkıntısını anlayabilecek ve uygun durumdalarsa yardım edebilecekler.

Garip bir şekilde korku, başka bir arzu duyulan duygu. Evrim bize korkuyu bir nedenden dolayı verdi, bizim için tehlikeli olan belli şeylerden kaçmamız için. Robotlar çelikten yapılacak olsalar bile, uzun bir binanın üstüne yıkılması veya azgın, alevlere girmek gibi, kendilerine zarar verebilecek belirli şeylerden korkmalılar. Tamamen korkusuz bir robot kendini tahrip ederse kullanışsızdır.

Öte yandan, öfke gibi belirli duygular kesinlikle silinmeli, yasaklanmalı ya da ciddi olarak gözden geçirilmelidir. Robotlar fiziksel olarak güçlü üretilebilir; öfkeli bir robot evde ya da işyerlerinde ciddi sorunlar yaratabilir. (Öfkenin evrimsel amacı, memnuniyetsizliğimizin bir göstergesi olmasıydı. Öfkeye kapılmadan, sakin ve mantıklı bir şekilde üstesinden gelinebilir.)

Silinmesi gereken diğer bir komut da emretme arzusu. Patronluk taslayan bir robot, yalnızca soruna neden olacak ve sahibinin kararlarına, isteklerine meydan okuyacaktır. (Bu konu, robotların bir gün insanların yerini almasıyla ilgili tartışmamızda önemli olacak.) Bundan dolayı, robotlar en iyi yol o olmasa bile sahibinin isteklerine uymak zorundadır.

Yüklenmesi en zor olan duygu belki de yabancı insanların aralarında bağ kurmayı sağlayan mizahtır. Basit bir espri, ortadaki durumun gerginliğini alabilir ya da daha da alevlendirebilir. Mizahın temel mekanizması basittir: Beklenmeyen esprili bir cümlenin ortaya atılması. Fakat, mizahın incelikleri muazzam olabilir. Gerçekte, genellikle insanları, belirli esprilere nasıl tepki verdikleriyle ölçeriz. İnsanlar diğer insanları ölçmek için mizahı kullanıyorlarsa bir şakanın komik olup olmadığını söyleyebilen bir robot yapmanın zorluğu takdir edilebilir. Örneğin, Başkan Ronald Reagan, en zor soruları espriyle dağıtmasıyla ünlüdür. Gerçekte, geniş bir fıkra, iğneleyici söz ve şaka koleksiyonu vardır, çünkü o mizahın gücünü anlamıştır (Bazı uzmanlara göre Reagan, Walter Mondale ile yaptığı başkanlık münazarasını, rakibinin ona başkan olmak için çok yaşlı olup olmadığını sorduğunda, onu rakibinin gençliğinin durduramayacağını söyleyerek kazanmıştır). Aynı zamanda, uygunsuz şekilde gülmek felakete varan sonuçlar doğurabilir (aslında bazen akıl hastalıklarına işarettir). Robot, birine ya da biriyle gülmek arasındaki farkı anlayabilmelidir (aktörler gülmenin doğasının çeşitliliğinin farkındadır. Onlar korku, sinizm, eğlence, öfke, hüzün vb. duyguları gülerek göstermede yeterince ustalaşmışlardır). Öyleyse, en azından yapay zekâ kuramı daha çok gelişmeden önce, robotlar mizahtan ve gülmekten uzak durmalılar.

DUYGULARI PROGRAMLAMAK

Bu tartışmada, şimdiye kadar özellikle kaçındığımız zor bir soru oları duyguların bilgisayara nasıl programlandığına değineceğiz. Karmaşıklığından dolayı, duygular muhtemelen evreler halinde programlanmalıdır.

En kolay kısım olan birinci evre, kişinin yüzü, dudakları ve kaşlarındaki hareketler ile ses tonunu analiz ederek tanımlamak. Bugünün yüz tanıma teknolojisi zaten duyguların sözlüğünü yaratabilecek kapasitede; belirli yüz ifadeleri belirli şeyleri yansıtıyor. Bu işlem aslında, insanlar ve hayvanlar arasındaki yaygın duygulan kataloglamak için epey zaman harcamış olan Charles Darwin’e kadar gidiyor.

İkinci evrede, robot hızlıca bu duyguya yanıt vermelidir. Bu da kolaydır. Birisi gülüyorsa robot da sırıtacaktır. Birisi kızgınsa, robot çatışmamak için yoldan çekilecektir. Robotun programlanmış geniş bir duygu ansiklopedisi olacak ve bundan dolayı her birine hızlı bir şekilde yanıt verebilecektir.

Belki de en karmaşığı olan üçüncü evre, asıl duygunun altında yatan motivasyona karar vermeyi içerir. Pek çok durum tek bir duyguyu tetikleyebileceği için bu zordur. Birinin esprisini duymak ya da birinin düştüğünü görmek gülmeyi tetikleyebilir, Birinin endişeli, kaygılı olduğunu ya da birini aşağıladığını da gösterebilir. Aynı şekilde, biri çığlık atıyorsa acil bir durum olabilir ya da birinin sevinç ve şaşkınlıkla verdiği tepki olabilir. Bir duygunun arkasındaki nedeni belirlemekte insanlar bile zorluk çeker. Bunu yapmak için robotların, her bir duygunun arkasındaki olası nedenlerin bir listesine sahip olmaları ve bunlar arasında en mantıklı olanı seçmesi gerekir. Bu da birinin duygusunun arkasındaki veriye en çok uyan nedeni bulmaya çalışmak anlamına gelir.

Dördüncü evrede, robot bir kere bu duygunun kaynağına karar verdiğinde, uygun bir yanıt vermek zorundadır. Bu da zordur, çünkü genellikle birçok yanıt olasılığı vardır ve bunlardan biri durumu daha kötü hale getirebilir. Robotun programında, zaten asıl duyguya verilebilecek olası yanıtların bir listesi vardır. Duruma en çok hangisinin yararı dokunacağını hesaplamalıdır, bu da geleceği simüle etmek anlamına gelir.

ROBOTLAR YALAN SÔYLEYECEKLER Mi?

Normalde, robotların her zaman doğruyu söyleyen, soğuk bir şekilde analitik ve mantıksal olduğunu düşünebiliriz. Topluma katıldıklarında, muhtemelen en azından yorumlarını incelikle dizginlemeyi ya da yalan söylemeyi öğrenmeliler.

Kendi hayatlarımızda, beyaz yalan söylemek zorundan kaldığımız durumlarla sık karşılaşırız. İnsanlar nasıl göründüklerini sorduklarında, genellikle doğruyu söylemeye cesaret edemeyiz. Beyaz yalanlar aslında toplumun düzgün bir şekilde işlemesini sağlar. Birdenbire tamamen doğruları söylemeye zorlanırsak (Jim Carrey’in oynadığı Yalancı Yalancı (Liar, Liar) filmindeki gibi) büyük ihtimalle bir kargaşaya neden olup insanları incitiriz. Gerçekte nasıl göründüklerini ya da nasıl hissettiğinizi söylerseniz insanlar aşağılanmış olur. Patronlarınız sizi işten kovar. Sevgilileriniz sizden ayrılır. Arkadaşlarınız sizi terk eder. Yabancılar size tokat atar. Bazı düşünceler gizli kalmalıdır.

Aynı şekilde, robotlar yalan söylemeyi ya da gerçeği gizlemeyi öğrenebilirler. Aksi durumda insanları incitebilir ve sahipleri tarafından görevden alınabilirler. Bir partide, eğer robot gerçeği söylerse sahibine kötü bir şekilde yansır ve kargaşa yaratabilir. Öyleyse biri ondan fikrini almak isterse kaçamaklı, diplomatik ve düşünceli yanıtlar vermeyi öğrenmesi gerekecektir. Sorudan kaçması, konuyu değiştirmesi, sorulara basmakalıp yanıtlar vermesi, iyi bir soruyla karşılık vermesi ya da beyaz yalanlar söylemesi (bugünün sohbet-robotlarının gittikçe daha iyi olduğu tüm şeyler) gerekir. Bu da robotun çoktan olası bir kaçamak yanıtlar listesine sahip olması ve en az sorun yaratacak olanı seçecek şekilde programlanması demektir.

Arada bir robota yanıtın acımasızca dürüst olabileceğini bilen sahibi tarafından doğrudan soru sorulduğu zaman tüm gerçeği söyleyebilir. Belki de doğruyu söyleyeceği tek durum, doğrunun mutlaka söylenmesi gerektiği polis soruşturması olacaktır. Bunun dışında, robotlar serbestçe yalan söyleyebilecek ya da toplumun işlevlerini sürdürebilmesi için gerçeği gizleyebilecek.

Diğer bir deyişle, robotların tıpkı ergenlik çağındaki çocuklar gibi sosyalleşmesi gerekiyor.

ROBOTLAR ACIYI HİSSEDEBİLİR Mİ?

Robotlar genellikle sıkıcı, kirli ve tehlikeli işleri yapmakla görevlendirilecek. Robotları sıkılacak ve iğrenecek şekilde programlamadığımız sürece, kirli ya da tekrarlayan işleri yapmamaları için hiçbir neden yok. Asıl sorun, robotlar tehlikeli işlerle karşılaştıklarında ortaya çıkıyor. Bu noktada, gerçekten de onları acıyı hissedecek şekilde programlamak isteyebiliriz.

Bizler acı hissini, tehlikeli ortamlarda hayatta kalmamızı sağladığı için geliştirdik. Bazı çocukların acı hissi olmadan dünyaya gelmesine neden olan bir genetik kusur var. Buna, ‘konjenital analjezi’ adı verilir. İlk bakışta bu bir lütuf gibi görünebilir, çünkü bu çocuklar yaralanınca ağlamaz, Öte yandan, aslında bu bir tür lanettir. Bu derde sahip çocuklar, dillerinin bir kısmını ısırarak koparma, ciddi deri yanıklarına maruz kalma ve genellikle ampütasyonla sonuçlanan kendilerini kesmek gibi ciddi sorunlara sahiptir. Acı, bizi tehlikeye karşı uyarır, bize yanan bir sobadan elimizi çekmemiz ya da burkulmuş bir ayak bileği üzerinde koşmamamız gerektiğini söyler.

Bir noktada robotlar acıyı hissedecek şekilde programlanmalıdır, aksi takdirde belirsiz durumlardan ne zaman kaçınmaları gerektiğini bilemezler. İlk sahip olmaları gereken acı hisleri açlık olmalıdır (örneğin, elektrik enerjisine acıkmak). Pilleri biterken daha umutsuz ve ısrarlı hale gelecekler, yakında devrelerinin kapanacağının farkına varacaklar, tüm işlerini bırakacaklardır. Güçleri bitmeye ne kadar yakın olursa o kadar endişeli hale gelecekler.

Ayrıca, robotlar ne kadar güçlü olduklarını fark etmeyip yanlışlıkla çok ağır nesneleri kaldırabilir ve uzuvlarını kırılabilirler. Erimiş metalle çalışırken ya da yanan bir binaya giren itfaiyecilere yardım ederken aşırı ısınabilirler. Sıcaklık ve basınç algılayıcıları onları, tasarım özelliklerini aştıkları konusunda uyarır.

Öte yandan, acı hissi duygu menüsüne eklenince ardından etik konular da gündeme gelir. Hayvanlara gereksiz acı vermememiz gerektiğine inanan pek çok insan aynı şeyi robotlar için de düşünebilir. Bu da robot haklarına bir kapı açar. Bir robotun maruz kalacağı acı ve tehlike düzeyini kısıtlayan yasalar yürürlüğe girebilir. İnsanlar robotların sıkıcı ve kirli işler yapmalarını umursamaz, ama tehlikeli bir iş yaparken acı duyarlarsa robotları koruma yasaları için lobi çalışmalarına başlayabilirler. Hatta, etikçilerin düşürmek istemesine karşı, robotların dayanabilecekleri acı seviyesini arttırmak isteyen üreticilerle kullanıcıları yasal çatışma içerisine sokabilir.

Bu da peşinden robot haklarıyla ilgili diğer etik tartışmaları ateşleyebilir. Robotlar mülk edinebilir mi? Yanlışlıkla birilerini yaralarlarsa ne olur? Yargılanabilirler mi ya da cezaya çarptırılabilirler mi? Davada kim sorumlu olur? Bir robot başka bir robota sahip olabilir mi? Bu tartışma başka bir zorlu soruyu ortaya çıkarır: Robotlara etik algısı verilmeli mi?

ETİK ROBOTLAR

İlk bakışta, etik robotlar zaman ve emek israfı gibi görünebilir. Ancak bu soru robotların ölüm kalım kararlarını verecekleri zaman aciliyet kazanıyor. Güçlü ve hayat kurtarabilecek kapasitede olduklarında, kimin önce kurtarılacağı konusunda anlık etik kararlar almaları gerekecektir.

Diyelim ki, bir deprem felaketi var ve çocuklar hızla dağılan binada mahsur kaldılar. Robot, enerjisini nasıl paylaştırmalı? En çok sayıda çocuğu mu, yoksa en gencini mi kurtarmaya çalışmalı? Ya da en savunmasızını mı? Enkaz çok ağırsa robotun elektronik devrelerine hasar verebilir. Öyleyse robot bir başka etik soruya yanıt vermelidir: Kurtaracağı çocuk sayısı, elektronik devrelerinin maruz kalacağı hasara göre ne kadar ağır basıyor?

Uygun programlama olmadan robot basitçe duraksar, değeri zamanı boşa harcayarak son kararı verecek bir insanı bekler. Öyleyse, biri onu zamanında önce programlamalı ki, robot otomatik olarak “doğru” kararı versin.

Bu etik kararların en başından bilgisayara programlanması gerekecek, çünkü bir grup çocuğu kurtarmaya değer biçecek hiçbir matematik kuralı yok. Programlanmasının içinde ne kadar önemli olduklarının sıralandığı uzun bir liste olması gerekir. Bu sıkıcı bir iş. Gerçekte, bu etik dersleri öğrenmek bazen bir insan için bir ömür boyu sürer, ama robot onları hızlıca öğrenmeli ki, fabrikadan çıktığında güvenle topluma katılabilsin.

Bunu yalnızca insan yapabilir, hatta bazen etik ikilemler bizim tarafımızdan bile çözülemez. Ancak şu sorular akla gelir. Kararları kim verecek? Robotların insanların hayatını hangi sırayla kurtaracağına kim karar verecek?

Kararların nasıl verileceği sorusuna nihayetinde piyasa ve hukuk birlikte yanıt verecektir. En azından, acil durumda kurtarılacakların sırasının olması için yasalar yapılmalıdır. Öte yandan, binlerce etik sorusu daha bulunmakta. Bu hassas kararlar sağduyu ve piyasa tarafından verilebilir.

Önemli insanları koruyan bir güvenlik şirketinde çalışıyorsanız firmanın bütçesi göz önüne alınarak, birincil görevlilerin ön planda kurtarılması gibi bir düşünceyi temel alarak, farklı durumlarda kurtarılacak insanların bir sıralamasını robota söylemelisiniz.

Bir suçlu robot alır ve ona suç işlemesini söylerse ne olur? Bu bir soruyu daha ortaya çıkarıyor: Yasayı çiğnemesi söylenirse robot sahibinin emirlerine uymalı mı? Önceki örneklerden de gördüğümüz üzere, robotlar yasayı anlayacak ve aynı zamanda etik kararlar verebilecek şekilde programlanmalıdır. Böylece, yasayı çiğnemesi söylendiğinde, sahibine uymaz.

Ayrıca, farklı ahlak ve sosyal standartlara sahip olabilen sahiplerinin inançlarını robotlara yansıtması şeklinde kendini gösteren etik ikilem sorunu var. Toplumda, bugün gördüğümüz “kültür savaşları” sahiplerinin inançlarını ve fikirlerini yansıtacak robotların yapılmasıyla daha da artacaktır. Bir anlamda, bu karşılaşma kaçınılmaz olacaktır. Robotlar, yaratıcılarının hayal ve isteklerinin mekanik uzantılarıdır ve ahlaki kararlar verebilecek aşamaya kadar gelişirlerse, o zaman bu kararları vereceklerdir.

Robotlar, bizim değer ve hedeflerimizle yarışacak davranışlar sergilemeye başladıklarında toplumun fay hatları gerilebilir. Gençlerin sahip oldukları gürültülü, rock konserinden çıkma robotlar, sakin bir mahallede oturan yaşlıların sahip oldukları robotlarla karşı karşıya gelebilir. İlk grup robotlar, son çıkan grupların şarkılarının seslerini yükseltmek için, ikinci grup robotlar ise gürültü düzeylerini en az düzeyde tutmak için programlanmış olabilir. Kiliseye giden dindarların sahip olduğu robotlar, ateistlerin robotlarıyla tartışabilir. Farklı ulus ve kültürler, kendi toplumlarını daha iyi yansıtan robotlar tasarlayabilir ve bu robotlar (hatta insanlar bile) çatışabilir.

Bu çekişmeleri gidermek için robotlar nasıl programlanır?

Bunu yapamazsınız. Robotlar yalnızca yaratıcılarının önyargılarını ve eğilimlerini yansıtır. En sonunda, bu robotlar arasındaki kültürel ve etik farklılıklar mahkemelerde çözümlenmek zorunda kalacaktır. Bu ahlaki soruları açıklayacak bilimsel bir yasa yoktur; böylece sonunda bu toplumsal çekişmelerle başa çıkacak yasalar yazılmak zorunda kalınacaktır. Robotlar insanlar tarafından yaratılmış ahlaki ikilemleri çözemez, hatta büyütürler.

Peki, ya robotlar etik ve hukuksal kararlar verebilselerdi, aynı zamanda hisleri de anlayabilir ve hissedebilirler miydi? Birini kurtarmakta başarılı olsalardı, bunun sevincini duyabilirler miydi? Ya da kırmızı renk gibi şeyleri hissedebilirler miydi? Bir şeyi kurtarmak için birinin etiklerini soğukkanlılıkla analiz etmek ile anlamak ve hissetmek farklı şeylerdir. Öyleyse robotlar hissedebilir mi?

ROBOTLAR ANLAYABİLİR YA DA HİSSEDEBİLİR Mi?

Yüzyıllardır makinelerin düşünebilmesi ya da hissedebilmesi ile ilgili pek çok büyük kuram geliştirildi. Benim “yapılandırmacılık” adı verilen kendi felsefeme göre; soru hakkında sonu olmayan bir tartışmaya girmek yerine – ki anlamsızdır bu – ne kadar ileri gidebildiğimizi görmek için enerjimizi bir robot yaratmaya adamalıyız. Yoksa hiçbir zaman çözülemeyecek olan sonsuz felsefi tartışmalara kapılırız. Bilimin üstünlüğü, her şey konuşulduktan sonra, sonuca ulaşmak için deneyden yararlanmasıdır.

Böylece, robotlar düşünebilir mi sorusuna nihai çözüm belki de bir deney yapmak olabilir. Ancak bazıları robotların asla insan gibi düşünemeyeceklerini savunuyor. En güçlü iddiaları, robotların olguları insanlardan daha hızlı idare etmelerine karşın, neyi idare ettiklerini ”anlayamamaları” temelinde. Algıları (örneğin, renk, ses) insanlardan daha iyi işleyebilmelerine karşın, gerçekten bu algıların özlerini “hissedemez” ve “deneyimleyemezler”.

Örneğin, filozof David Chalmers, yapay zekânın sorunlarını Kolay Problemler ve Zor Problemler olmak üzere iki kategoriye ayırdı. Ona göre, ‘Kolay Problemler’ satranç oynama, numara kaydetme, belirli kalıpları tanıma gibi, insan yeteneklerini gittikçe daha iyi taklit edebilen makineler yapmak. ‘Zor Problemler ise “qualia” adı verilen duyguları ve öznel hisleri anlamayı içeren makineler yapmak.

Tıpkı kör bir insana kırmızı rengin anlamını öğretmenin olanaksız olması gibi, bir robotun da asla kırmızı rengin öznel hissini deneyimleyemeyeceği ya da bir bilgisayarın Çince’yi İngilizce’ye gayet iyi bir şekilde çevirebileceği, fakat neyi çevirdiğini hiçbir zaman anlayamayacağı iddia ediliyor. Buna göre robotlar, ne yaptıklarını anlamayan, ama hesap ve düzenleme gibi görevleri mükemmel hassasiyetle yerine getirebilen makineler.

Gelecekte, büyük olasılıkla makineleri kırmızı rengin hissini herhangi bir insandan çok daha iyi işleyebilecekler. Robot kırmızı rengi “hisseder” mi? “Hissetmek” sözcüğü iyi tanımlanmadığından bu konu önemsizleşiyor. Bir noktada, bir robotun kırmızı renk tanımı bir insanınkini geçebilir ve haklı olarak robotlar sorabilir: İnsanlar gerçekten kırmızı rengi anlayabiliyorlar mı? Belki de insanlar gerçekten kırmızı rengi tüm ayrıntılarıyla ve incelikle robotlar kadar anlayamıyordur. Davranışçı B. F. Skinner’ın bir zamanlar söylediği gibi, “Gerçek sorun makinelerin düşünüp düşünemediği değil, insanların düşünüp düşünememesi.”

Benzer şekilde, robotların, Çince kelimeleri herhangi bir insandan daha iyi tanımlayıp bir bağlamda kullanabilmeleri yalnızca zaman meselesi. Bu noktada robotun Çinceyi “anlaması” tamamen ilgisiz kalıyor. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bilgisayar Çinceyi herhangi bir insandan daha iyi bilecek. Diğer bir deyişle, “anlamak” kelimesi iyi tanımlanmamıştır.

Bir gün robotların bizim bu sözcükleri ve hisleri kullanma yeteneklerimizi geçtiklerinde, robotların onları “hissetmeleri” ya da “anlamaları” yersiz olacaktır. Bu soru tamamıyla önemini yitirecektir.

Matematikçi John von Neumann’ ın dediği gibi, “Matematikte, bir şeyleri anlamazsınız, zamanla onlara alışırsınız.”

Öyleyse sorun donanımda değil, insan dilinde yatıyor, kimi sözcükler iyi tanımlanmamış; farklı insanlara göre farklı anlamlar taşıyor. Büyük kuantum fizikçisi Niels Bohr’a bir kere birinin derin kuantum paradokslarını nasıl anlayabileceği sorulmuştu. O da yanıtın “anlamak” sözcüğünün nasıl tanımlandığına bağlı olduğunu söylemişti.

Tufts Üniversitesi’nde bir felsefeci olan Dr. Daniel Dennett, “Zeki bir robotu, bilinçli bir insandan ayıracak nesnel bir test olamaz. Şimdi bir seçim şansınız var; Zor Probleme sarılabilirsiniz ya da şaşkınlıkla başınızı sallayıp reddedebilirsiniz. Boş verin gitsin.” demiştir.

Diğer bir deyişle, “Zor Problem” diye bir şey yok.

Yapılandırmacı felsefeye göre, konu makinenin kırmızı rengi deneyimleyebilmesini tartışmak değil, makinenin yapılmasıdır. Bu resimde “anlamak” ve “hissetmek” sözcüklerinin tanımlanma düzeylerinin bir süreci vardır (bu demek oluyor ki anlama ve hissetme derecelerine sayısal değerler vermek bile mümkündür). Bugün bunun bir ucunda, bir iki sembolden fazlasını idare edemeyen beceriksiz robotlar, diğer ucunda qualia’yı hissetmekle gurur duyan insanlar var. Ancak, zaman geçtikçe robotlar eninde sonunda herhangi bir düzeyde hisleri bizden daha iyi açıklayabilecek. Sonra da, robotların anlayabildikleri apaçık ortada olacaktır.

Alan Turing’in ünlü Turing testindeki felsefe buydu. O, bir gün tüm sorulara yanıt verebilen bir makine yapılacağını öngörmüştü, böylece insandan ayırt edilemeyecekti. O, “Bir bilgisayar eğer bir insanı, insan olduğuna inandırabilirse zeki denmeyi hak eder” demiştir.

Nobel ödülü sahibi Francis Crick, geçtiğimiz yüzyılda, biyologların “Yaşam nedir?” sorusu üzerine hararetli tartışmalarına işaret etti. Bilim insanları bizim şimdiki DNA anlayışımızla bu sorunun iyi açıklanmadığını fark ettiler. Bu soru üzerinde pek çok varyasyon, katman ve karmaşa vardı. “Yaşam nedir?” sorusu basitçe gözden kaybolmuştu. Aynı şey, hissetme ve anlama için de geçerli olabilir.

ÖZ-FARKINDALIK SAHİBİ ROBOTLAR

Watson’un öz-farkındalık sahibi olunabilmesinden önce hangi adımlar atılmalıdır? Bu soruya yanıt vermek için öz-farkındalık tanımına geri dönmemiz gerekir: Bir hedefe ulaşmak için, çevrenin modelini kendi içine koyması ve ondan sonra bu modelde simülasyonlar yapması. İlk adım, olayların çeşitlerini önceden görmek çok yüksek düzeyde sağduyu gerektiriyor. Ondan sonra, robot kendini, çeşitli yapılabilir eylemlerin gidişatlarını anlamayı gerektiren bu model içerisine koymalıdır.

Meiji Üniversitesi’nden bilim insanları öz-farkındalık sahibi bir robot yapmak için ilk adımları attılar. Bu uzun bir yol, ama aştırmacılar Zihin Teorisi ile robotlar yapabileceklerini düşünmüşlerdir. İşe iki robot yapmakla başladılar. Birincisi, belirli hareketleri gerçekleştirmek için programlandı. İkinci robot, ilk robotu gözlemlemek ve onu kopyalamak için programlandı. Yalnızca izleyerek karşısındakinin davranışını sistematik bir şekilde taklit edebilen ikinci bir robot yapabildiler. Bu ilk defa özellikle, biraz öz-farkındalık hissine sahip bir robotun yapılmasıdır. İkinci robotun kısmen bir Zihin Teorisi var; bu da başka bir robotu izleme ve onun hareketlerini taklit etme yeteneğine sahip olmasıdır.

2012 yılında, ayna testini geçen bir robot meydana getiren Yale Üniversitesi’ndeki bilim insanları tarafından bir sonraki adım atıldı. Aynanın karşısına geçirilen hayvanların çoğu aynadaki görüntüyü başka bir hayvan olarak düşündüler. Hatırladığımız üzere, yalnızca birkaç hayvan ayna görüntüsünün kendi yansımaları olduğunu fark ederek ayna testini geçmiştir.

Yale’deki bilim insanları, mekanik kolları ve üstte iki şişkin gözleriyle birlikte, bükülmüş tellerden sırık gibi bir iskelete benzeyen Nico adında bir robot yaptılar. Nico, ayna karşısına konulduğu zaman, yalnızca aynada kendini tanımakla kalmıyor, aynı zamanda aynadaki görüntülerine bakarak nesnelerin oda içindeki yerlerini de anlayabiliyor. Bu, bizim dikiz aynasına bakarak arkamızdaki nesnelerin yerlerini belirlememize benzer bir durumdur.

Nico’nun programcısı Justin Hart “Bizim bilgi birikimimize göre, bu bağlantılı yapısal sistem, robotların kendi bedenlerini ve görünüşlerini kendi gözlemleri yoluyla öğrenmelerine izin veren önemli bir adımı temsil eder ve ayrıca ayna testini geçmesi için de önemli bir kapasiteye sahip olması gerekir.”

Meiji Üniversitesi ve Yale Üniversitesi’ndeki robotlar, öz-farkındalığa sahip robotlar yapılması açısından gelinen düzeyi temsil ettiği için, bilim insanlarının insan benzeri öz-farkındalığa sahip robotlar meydana getirebilmesi için daha uzun bir yollan olduğu kolaylıkla söylenebilir.

Çalışmaları daha ilk adım, çünkü bizim öz-farkındalık tanımımız, robotların bu bilgiyi kullanarak geleceğin simülasyonlarını yaratmalarını talep ediyor. Bu, Nico ya da herhangi bir robotun kapasitesinin çok ötesindedir.

Bu durumda şu önemli soru ortaya çıkıyor: Bir bilgisayar tam öz-farkındalığa nasıl sahip olabilir? Bilimkurguda sıklıkla Terminatör filmindeki gibi, internetin öz-farkındalık sahibi olduğu birçok durumla karşılaşıyoruz. İnternet, tüm modern toplumun aItyapısıyla (örneğin, kanalizasyon sistemi, elektrik, telekomünikasyon, silahlar) bağlı olduğu için, öz-farkındalık sahibi internet için toplumun kontrolünü ele geçirmek kolay olurdu. Bu durumda çaresiz kalırdık. Bilim insanları bunun “acil durum” örneği olduğunu (yani, yeterli sayıda bilgisayarı bir araya topladığınızda, dışarıdan herhangi bir girdi olmaksızın aniden daha yüksek bir düzeye faz geçişi olabileceğini) yazdı.

Bu hem her şeyi açıklar hem de hiçbir şeyi açıklamaz, çünkü aradaki bütün önemli adımları dışarıda bırakır. Bu tıpkı, yeterli sayıda yola sahip bir karayolunun aniden öz-bilinç kazanacağını söylemeye benziyor.

Bu kitapta bilincin ve öz-bilincin tanımını verdik, öyleyse internetin öz-bilinçli olabilmesi için gereken adımları listelemek olası olmalıdır.

İlk önce, akıllı bir internetin dünyadaki yerinin sürekli modellenmesi gerekirdi. İlke olarak, bu bilgi internete dışarıdan programlanabilir. Bu, internetin kendisinin bulunabildiği dış dünyada (örneğin, dünya, şehirler ve bilgisayarlar) her yeri tanımlardı.

İkincisi, modelin içinde kendisini bir yere yerleştirirdi. Bu bilgi aynı zamanda kolayca ele geçirilebilir. Bu, internetin tüm özelliklerini (bilgisayar sayısı, düğümler, iletim hatları, vb.) ve dış dünya ile ilişkilerini vermeyi içerirdi.

Ancak, üçüncü adım açık ara en zor olanı. Bu, bir hedefe bağlı kalarak sürekli bu modelin gelecek simülasyonlarını yapmak anlamına gelir. Duvara çarptığımız yer burasıdır. İnternet geleceğin simülasyonlarını yapabilecek kapasitede değildir ve böyle bir hedefi yoktur. Bilim dünyasında bile geleceğin simülasyonları, yalnızca birkaç parametrede (iki kara deliğin çarpışmasının simülasyonu) yapıldı. İnterneti içeren bir dünyanın modellemesinin bir simülasyonunu yapmak, bugünkü mevcut programlamanın çok ötesindedir. Bunun için, hem bütün sağduyu kurallarını, fizik, kimya ve biyoloji yasalarını, hem de insan toplumu ve insan davranışlarıyla ilgili tüm gerçekleri birleştirmek gerekirdi.

Ayrıca, bu akıllı internetin bir amacı olurdu. Bugün bu, yalnızca herhangi bir amaca ve yöne sahip olmayan pasif bir anayol. Tabii ki ilkesel olarak internete bir hedef yüklenebilir. Peki, sonraki problemi düşünelim: Hedefi kendini korumak olan bir internet yaratabilir misiniz?

Bu olabilecek en basit hedef olurdu, ama hiç kimse bu basit görevi bile programlamayı bilemez. Örneğin, herhangi bir fişi çekerek interneti kapatma girişimini durduracak bir program gibi olurdu. Şu an, kaçınmak için yollar tasarlaması şöyle dursun, internet tamamen varlığına karşı olan tehditleri tanımaktan acizdir. (Örneğin, internetin varlığına karşı olan tehditleri algılayabilmesi için, tüm gücünü kapatma girişimlerini, iletişim yollarının kesilmesini, sunucularının yok edilmesini, fiber optik ve uydu bağlantılarının devre dışı bırakılmasını vb. tanımlaması gerekir. Dahası, kendini saldırılara karşı koruyabilen bir internetin her senaryoya karşı önlemi olması ve gelecekte bu girişimleri simüle etmesi gerekir. Dünya’daki hiçbir bilgisayar bunların bir parçasını bile yapabilecek yetenekte değildir).

Başka bir deyişle, öz-farkındalık sahibi robotları hatta interneti bile meydana getirmek mümkün olabilir, ama o gün uzak gelecekte, belki de bu yüzyılın sonunda.

Yine de bir anlığına öz-farkındalık sahibi robotların aramızda dolaştığı o günün geldiğini varsayalım. Öz-farkındalık sahibi bir robotun hedefleri bizimkilerle uyumluysa bu tip yapay zekâ bir problem olmayacaktır, Peki ya hedefler farklı olursa ne olur? İnsanların öz-farkındalık sahibi robotlar tarafından alt edilip ve sonrasında köleleştirilebileceğinden korkuluyor. Geleceği simüle etmekteki üstün yetenekleri sayesinde birçok senaryonun sonuçlarından, insanlığı devirmek için en iyi yolu hedefleyebilirler.

Robotların hedeflerinin iyiliksever olmasından emin olmak için, bu olasılık tek şekilde kontrol edilebilir. Gördüğümüz gibi, geleceği simüle etmek yeterli değildir. Bu simülasyonlar nihai bir amaca hizmet etmek zorundalar. Bir robotun hedefi yalnızca kendini korumaksa ondan sonra her fişi çekmeye teşebbüste savunmacı davranır, bu da insanlık için sorun olurdu.

YÖNETİMİ ROBOTLAR MI DEVRALACAK?

Neredeyse bütün bilimkurgu hikayelerinde robotlar yönetimi ele geçirme arzularından dolayı tehlikeli hale geliyor. Gerçekte, robot sözcüğü Çekçe’deki “işçi” sözcüğünden geliyor. İlk defa 1920 yılında, Karel Capekin yazdığı R.U.R. (Rossum’un Evrensel Robotları) adlı, bilim insanlarının tıpatıp insana benzeyen yeni mekanik bir ırk yarattığı tiyatro oyununda görülmüştür. Kısa bir süre sonra, bu bayağı ve tehlikeli işleri gerçekleştiren binlerce robot olur. Ancak, insanlar onlara kötü muamele eder ve onlar da bir gün isyan edip insan ırkını yok ederler. Bu robotların Dünya’yı ele geçirmelerine karşın, onların bir kusurları vardır: Üreyemezler. Ancak, oyunun sonunda iki robot birbirlerine aşık olur. Belki de “insanlığın” yeni bir dalı filizlenir.

Terminatör filmiyle birlikte daha gerçekçi bir senaryo gelir. Ordu, Skynet adında ABD’nin tüm nükleer stokunu kontrol eden bir süper bilgisayar ağı yaratmıştır. Skynet bir gün uyanır ve hislere sahip olur. Ordu Skynet’i kapatmak ister, ancak sonradan fark eder ki programlamada bir kusur vardır: Skynet kendini korumaya programlıdır ve bunu yapmak için tek yol sorundan (insanlıktan) kurtulmaktır. Bir nükleer savaş başlatır. Böylece insanlığı uyumsuz bir ayaktakımına kadar azaltır ve isyancılar makinelerin durdurulamaz gücüne karşı savaşır. Robotların bir tehdit haline gelmesi kesinlikle olasıdır. Şu anki ‘Predator’ insansız hava aracı, kurbanlarını ölümcül bir kesinlikle hedefleyebilir, fakat binlerce kilometre uzakta, elinde kumanda kolu olan biri tarafından kontrol edilir. New York Times’ a göre ateş emirleri doğrudan ABD Başkanı’ndan geliyor. Bununla birlikte, gelecekteki Predator yüz tanıma teknolojisine sahip olabilir ve hedefin kimliğinden yüzde 99 emin olunca ateş etmesine izin verilir. İnsan müdahalesi olmadan, profile uyan herhangi birine ateş etmek için otomatik olarak bu teknolojiyi kullanabilir.

Şimdi varsayalım ki böyle bir insansız hava aracı yüz tanıma yazılımının arızalanması gibi bir nedenle bozulsun. Görüş alanındaki herkesi öldürme yetkisine sahip serseri bir robot haline gelir. Daha kötüsü, merkezi bir komuta tarafından kontrol edilen böyle bir uçak filosunu düşünün. Ana bilgisayarındaki tek bir transistör yanıp arızalanırsa, ondan sonra tüm filoda bir öldürme çılgınlığına başlar.

Daha hassas bir sorun, robotların mükemmel bir şekilde iş görmeleri, ancak programlanmalarında ve hedeflerinde daha küçük ama ölümcül bir sorun olmasıdır. Bir robot için kendini korumak önemli bir hedeftir. Öte yandan, insanlara yardımcı olması da öyledir. Gerçek problem, bu hedeflerin çelişmesinden doğar.

Ben, Robot filminde, bilgisayar sistemi, insanların hiç bitmeyen savaş ve vahşetleriyle kendilerini yok ettiğine ve insanları korumanın tek yolunun yönetimi ele geçirip makinenin iyiliksever bir diktatörlük kurmasına karar verir. Buradaki çelişki; iki hedef arasında değil, bir hedefin gerçekçi olmamasında. Bu katil robotlar arıza yapmıyor, mantıksal bir şekilde insanlığı korumanın tek yolunun toplumun kontrolünü ele geçirmek olduğuna karar veriyorlar.

Bu probleme tek çözüm, bu hedefler arasında bir hiyerarşi kurmak. Örneğin, insanlara yardım etme isteği, kendini koruma isteğinden daha önemli olmalıdır. Bu konu, 2001: Uzay Yolu Macerası (2001: A Space Odyssey) filminde araştırıldı. HAL 9000 bilgisayar sistemi duygulu bir bilgisayardı ve insanlarla kolaylıkla sohbet edebiliyordu. Ama, HAL 9000’e verilen komutlar kendileriyle çelişiyordu ve mantıksal olarak gerçekleştirilemezdi. Olanaksız bir hedefi gerçekleştirmeye girişirken daha fazla dayanamadı; delirdi ve kusurlu olan insanlardan gelen çelişkili emirlere uymasının tek çözümü insanları yok etmekti.

En iyi çözüm, yeni bir robotik yasası yaratmak olabilir, önceki talimatlarında çelişki olsa bile robotların insanlara zarar veremeyeceği bir hal olması. Emirlerindeki daha düşük düzey çelişkileri görmezden gelip her zaman yüce yasaya uyacak şekilde programlanabilirler. Ama bu hala fazla kusurlu bir sistem olabilir (Örneğin, diğer tüm hedeflerin dışında, robotların ana hedefi insanları korumak olsaydı o zaman görev robotun “korumak” sözcüğünü nasıl tanımladığına bağlı olurdu. Onların mekanik tanımları bizimkilerden farklı olabilir).

Dehşetle tepki vermek yerine, bazı bilim insanları, Indiana Üniversitesi’nde bilişsel bilim insanı olan Dr. Hofstadter gibi, bu olasılıktan korkmuyor. Onunla röportaj yaptığımda, bana, “Robotlar bizim çocuklarımız, öyleyse neden onları kendimizinmiş gibi sevmeyelim” dedi. Onun yaklaşım şekli, yönetimi ele alacaklarını bildiğimiz halde çocuklarımızı severiz’, biçimindeydi.

Carnegie Mellon Üniversitesi’ndeki yapay zekâ laboratuarının eski başkanı Dr. Hans Moravec ile röportaj yaptığımda. Dr. Hofstadter ile aynı fikirde olduğunu söyledi. Kitabı Robot’ta Biyolojik evrimin yavaş hızına bağlı kalmadan, akıllarımızın çocukları geniş evrendeki muazzam ve temel engellerle yüzleşmek için özgürce büyüyecekler… Biz insanlar onların emeklerinden bir süre için fayda sağlayacağız, ama… doğal çocuklar gibi kendi geleceklerinin zenginliklerinin peşine düşecekler, aynı zamanda biz, onların yaşlı ebeveynleri, sessizce gözden kaybolacağız.”

Diğerleri, tersine bunun korkunç bir çözüm olduğunu düşünüyor. Belki de çok geç kalmadan kendi önceliklerimizde ve hedeflerimizde şimdi değişiklik yaparsak problem çözülür. Robotlarımız bizim çocuklarımız oldukları için biz onlara iyiliksever olmayı “öğretmeliyiz”.

DOST CANLISI YAPAY ZEKÂ

Robotlar bizim laboratuarda yaptığımız mekanik yaratıklardır, öyleyse dost canlısı ya da katil robotlara sahip olmamız yapay zekâ araştırmalarının yönüne bağlı. Finansmanın çoğu savaş kazanma zorunlulukları olan ordudan geliyor, dolayısıyla gelecekte katil robotlar kesinlikle bir olasılık olarak ortadadır.

Ancak tüm ticari robotların yüzde 30’u Japonya’da üretildiği için başka bir olasılık daha var: Robotlar en başından yardımsever oyun arkadaşları ve işçiler olarak tasarlanacaklar. Tüketici sektörü robotik araştırmaya hükmederse bu hedef olasıdır. Daha ilk baştan, robotların insanlara karşı iyiliksever olarak programlanması için, “Dost canlısı yapay zekâ” felsefesiyle bilim insanlarının robotları yaratması gerekiyor.

Kültürel olarak, Japonlar robotlara Batı’dan daha farklı şekilde yaklaşıyor. Batıdaki çocuklar azgın “Terminatör’ tipi robotları izlemekten korku duyarlarken, Japonya’daki Şinto dinine mensup çocuklar ruhların her şeyin içinde, hatta robotların içlerinde yaşadıklarına inanırlar. Japon çocuklar robotları gördüklerinde yaşadıklarına inanırlar. Japon çocuklar robotları gördüklerinde onlarla karşılaşmaları rahatsızlıkla değil, keyifle sonuçlanır. Sizi, mağazalarda karşılarlar, televizyonda eğitirler, Japonya’da robotların başrolü aldığı ciddi bir oyun bile var (Japonya’nın robotları kucaklamak için başka bir nedeni daha var. Bunlar, yaşlanmakta olan bir ülke için gelecekteki robot hemşireler. Nüfusun yüzde yirmi biri altmış beş yaşın üstünde ve Japonya diğer bütün ülkelerden daha hızlı yaşlanıyor. Bir anlamda Japonya ağır çekim bir tren enkazı. Çalışmakta olan üç demografik etken var. Birincisi, Japon kadınlar dünyadaki diğer bütün etnik gruplardan daha fazla öngörülen yaşam süresine sahipler. İkincisi, Japonya Dünya’daki en düşük doğum oranlarından birine sahip. Üçüncüsü, Japonya’nın sıkı bir göçmen politikası var, bu yüzden nüfusun yüzde 99’u saf Japon. Yaşlılara bakacak genç göçmenler yerine, Japonya robot hemşirelere güvenmektedir. Bu sorun Japonya ile sınırlı değil, sırada Avrupa var. İtalya, Almanya, İsviçre ve diğer Avrupa ülkeleri aynı nüfus baskılarıyla karşı karşıya. Japonya ve Avrupa nüfusları bu yüzyılın ortalarında ağır bir küçülme deneyimleyecekler. ABD de çok geride değil. ABD vatandaşlarının doğum hızında da son birkaç on yıldır ciddi bir düşüş yaşandı, fakat göç ABD’nin bu yüzyılda genişlemesini koruyacak. Diğer bir deyişle, robotların bu üç demografik kâbustan bizi kurtarıp kurtaramayacağını görmek için oynanan trilyon dolarlık bir kumar var).

Japonya kişisel yaşamımıza girebilen robotların yapımında dünyaya liderlik ediyor. Japonlar, yemek pişirebilen (örneğin, bir kâse erişteyi bir dakika ve kırk saniyede yapabilen) robotlar yaptılar. Bir restorana gittiğinizde siparişinizi bir tablet bilgisayara verebilirsiniz ve aşçı birden harekete geçer. Bu robot kâseleri, kaşıkları, bıçakları tutan ve yemeği, sizin için hazırlayan iki büyük mekanik koldan oluşuyor. Hatta bazı robotik aşçılar insanlara benziyor.

Ayrıca, eğlence için müzik robotları da var. Bir robotun gerçekten akordeon gibi “akciğerleri” var, bir enstrümana hava pompalayarak müzik oluşturabilir. Bunların dışında, robot hizmetçiler var. Çamaşırlarınızı dikkatlice hazırlarsanız önünüzde katlayabilir. Yapay bir akciğere, dudaklara, dile ve burun boşluğuna sahip olduğu için, konuşabilen bir robot bile var. Örneğin, Sony firması, köpeğe benzer ve sevdiğinizde duyguların sayısını kaydedebilen AIBO robotunu üretti. Bazı fütüristler, robot endüstrisinin bir gün bugünkü otomobil endüstrisi kadar gelişmiş olacağını tahmin ediyor.

Buradaki konu, robotların yok etmek ve işgal etmek için programlanması gerekmediğidir. Yapay zekânın geleceği bize bağlıdır.

Dost canlısı yapay zekâ eleştirilerinden bir kısmı, robotların saldırgan oldukları için değil, bizim onları düzgün yapmayacağımız için yönetimi ele geçirebileceklerini öne sürmektedir. Başka bir deyişle, robotlar yönetimi ele geçirirse bunun nedeni onları çelişen hedeflere sahip olarak programladığımız için olacaktır.

“BEN BiR MAKİNEYiM”

MIT Yapay Zekâ Laboratuarı’nın eski başkanı ve iRobot’un kurucularından Dr. Rodney Brooks ile röportaj yaptığımda, ona makinelerin bir gün yönetimi ele geçireceklerini düşünüp düşünmediğini sordum. O, bana bizlerin de birer makine olduğumuzu kabul etmemiz gerektiğini söyledi. Bu, bir gün tıpkı bizim gibi canlı makineler yapabileceğimiz anlamına geliyor. Yine de bizim “özel olduğumuz” kavramından vazgeçmemiz gerekeceği konusunda uyardı.

İnsan bakış açısında bu evrim, Mikolaj Kopernik’in Dünya’nın evrenin merkezi olmadığını, bunun yerine Güneş’in etrafından döndüğünü fark etmesiyle başladı. Sonra, evrim ağacındaki diğer hayvanlarla benzer olduğumuzu bize gösteren Darwin ile devam etti. O bana, bizim donanımdan değil, etten ve kemikten oluşan bir makine olduğumuzu anladığımız zaman bunun bu gelecekte de devam edeceğini söyledi.

Ona göre birer makine olduğumuzu kabul etmemiz, dünyanın görünümündeki büyük değişimini temsil edecek. Yazdığına göre “Özel olduğumuzu düşünmekten vazgeçmeyi sevmeyiz, bilirsiniz, robotların gerçekten duygulara sahip olacağı fikrine sahip olmak ya da robotların canlı yaratıklar olması – Sanırım, bunu kabul etmemiz zor olacak. Ama önümüzdeki elli yıl içerisinde bunu kabul etmeye doğru gidiyoruz.

Robotların en sonunda yönetimi ele geçirip geçirmeyeceği sorusuna yanıt olarak, çeşitli nedenlerden dolayı bunun olası olmayacağını söylüyor. İlk olarak kimse yanlışlıkla Dünya’ya hükmetmek isteyen bir robot yapmayacaktır. Aniden yönetimi ele geçirebilecek bir robot yapmak, birinin yanlışlıkla 747 jet yolcu uçağı yapmasına benzer diyor. Üstelik bunun olmasını engellemek için bolca zaman olacak. Birinin, bir “süper kötü robot” yapmasından önce, birinin “hafifçe kötü robot” yapması, hatta ondan da önce “o kadar da kötü olmayan robot” yapması gerekir.

Dr. Brooks, “Robotlar geliyor, ama endişelenmemiz gereken pek bir şey yok. Oldukça eğlenceli olacak” dediğinde felsefesini özetlemiş oldu. Ona göre robot devrimi kesin, robotların insan zekâsını geride bırakacağı günün geleceğini de önceden görüyor. Tek soru, bunun ne zaman olacağı, Yine de korkacak hiçbir şey yok, çünkü onları biz yaratacağız. Onları engel olmaları için değil, yardım etmeleri için yaratma seçeneğine sahibiz.

ONLARLA KAYNAŞMAK MI?

Eğer, Dr. Brooks’ a, süper akıllı robotlarla nasıl aynı anda var olabilecegimizi sorarsanız yanıtı basit olacaktır: Onlarla kaynaşacağız. Nöroprotezler ve robotik bilimindeki ilerlemelerle birlikte, yapay zekâ ile vücudumuzu birleştirmek olası hale gelir.

Dr. Brooks, bir anlamda işlemin başladığını not ediyor. Bugün onlara duyma yeteneği verilen yaklaşık yirmi bin insanda ‘koklear implant’ var. Sesler, ses dalgalarını elektrik sinyallerine dönüştüren küçük bir algılayıcıda toplanıyor ve sonra doğrudan işitsel sinire gönderiliyor.

Benzer şekilde, Güney Kaliforniya Üniversitesi’nde kör bir hastayı alıp ona yapay bir ‘retinal implant’ yapılabiliyor. Bir başka yöntem de gözlüklere, görüntüleri dijital sinyallere dönüştüren bir mini video kamera yerleştirmek. Bunlar, kişinin retinasına yerleştirilen bir çipe kablosuz olarak gönderilir. Çip, mesajları optik sinirden aşağı, oksipital loba gönderen retinanın sinirlerini etkinleştirir. Bu yolla tamamen kör olan bir insan, tanıdık nesnelerin kaba görüntülerini görebilir. Bir başka tasarıda, ışığa duyarlı çip, optik sinire doğrudan sinyalleri götüren retinanın kendisine yerleştirilir. Bu tasarının bir dış kameraya ihtiyacı yoktur.

Bu yazının tamamı Michio Kaku'nun The Future of the Mind (Zihnin Geleceği) isimli eserinden alıntıdır


Bu, aynı zamanda daha ileri gidebileceğimiz ve sıradan duyularımızı ya da yeteneklerimizi arttırabileceğimiz anlamına gelir. Koklear implantlar ile birlikte, daha önce hiç duymadığımız, yüksek frekanslı sesleri duymak mümkün olacak. Kızılötesi gözlüklerle birlikte, sıcak nesnelerden yayılan ve normalde insan gözünün göremediği belirli tip ışıklar görülebilecek. Yapay retinalarla birlikte, kızılötesi ve morötesi ışıkları görme yeteneklerimizi arttırmamız mümkün olabilir (örneğin, morötesi ışığı, çiçek bahçesinin yönünü bulmak amacıyla Güneş’e kilitlenmek zorunda olan arılar görebilir).

Bazı bilim insanları, çizgi romanlardaki, süper kuvvet, süper duyular ve süper yetenekler gibi süper güçlere sahip olacak dış iskeletlerin hayallerini bile kuruyorlar. Süper insan yeteneklerine ve gücüne sahip ‘Demir Adam’ gibi ‘cyborg’ olurduk. Böylece, bizim robotların yönetimi ele geçirmelerinden korkmamamız gerekiyor. Onlarla bir araya gelip kaynaşabiliriz.

Bu, doğaldır ki uzak gelecekte mümkün olacak. Öte yandan, bazı bilim insanları, robotların fabrikaları terk edip hayatlarımıza girmesi konusunda sonuca ulaşmıştır, ama zaten Doğa Ana insan aklını yarattı. Öyleyse neden kopyalanmasın? Bilim insanlarının stratejisi de beyni nöronuna kadar parçalara ayırmak ve yeniden birleştirmektir.

Ancak tersine mühendislik, yaşayan bir beynin geniş planlarını yapmaktan daha da fazlasını gerektirmektedir. Eğer beyni son nöronuna kadar kopyalayabilirsek belki de bilincimizi bir bilgisayara yükleyebiliriz, Ölümlü vücutlarımızı geride bırakma yeteneğine sahip olabiliriz. Bu, aklın maddeye üstünlüğünün ötesinde bir şey. Bu, madde olmadan zihnin var olması demek.

 

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.