1976 Heidelberg

Anı - Yaşayanların Ağzından Hikayeler | canakci | Nisan 27, 2017 at 10:25 am

Arkadaşım K’ya işten ayrıldığımı söyleyince “buraya gelmeyi bir düşün” dedi. Eşi R’nin daha önce bir süre çalıştığı ISZ (Internationales Studien Zentrum) diye bir okul varmış. Lisansüstü eğitim için Almanya’ya gelen yabancılara yoğun lisan eğitimi veren devlet sübvansiyonlu bir okul. Altışar aylık iki sömestrede (yani toplam bir yılda) lisan yeterliliği diploması veriyor. Bir sömestr yeme içme yatıp kalkma her şey dâhil DM375. Benzer amaçlı diğer okullara göre neredeyse on kat ucuz. Tabii başvuru çok, eliyorlar, ama beni R’nin torpili sayesinde hemen kabul etmişler. Ben de İstanbul’dan otobüs biletimi aldım, bindim.

O sırada tesadüf Avrupa’ya çalışmaya yeni başlayan birkaç otobüs şirketi arasında rekabet dolayısıyla damping varmış. İstanbul’dan taa İngiltere’ye kadar giden otobüsten ben yarı yolda ineceğim. Fiyat 40TL gibi yani çok ucuz. (O sırada sele zeytini almıştım kilosu 7 TL onunla karşılaştırırsak 5-6 kilo zeytin fiyatına. Bugünün 80 lirası gibi düşünün). Oradan Heidelberg’e yol 50-60km. Yolculuk 2 güne yakın sürecek.

Yola çıktık. Bulgaristan, Yugoslavya ve sonra nihayet Avusturya’dan İsviçre’ye Zürih ve Basel’den sonra da sonunda Almanya’ya gireceğiz. Tabii bu çok tuhaf güzergâh biçimi sınır polislerinin dikkatini çekti. Otobüsçe neredeyse bir gün boyunca tutuklu kaldık. Nihayet Karlsruhe gibi bir yerde beni otobüsten indirdiklerinde yola çıkalı 3,5 günden fazla olmuş.

Otobüs yolculuğunun niye 3,5 günden fazla sürdüğünü merak emişsinizdir. İsterseniz önce onu biraz anlatayım da eksik kalmasın. Yolculuk İstanbul’dan Kapıkule’ye kadar normal sürdü, oraya akşam vardık ama ertesi sabahtan önce tekrar yola çıkamadık. Önce muavin geldi hepimizden “Ayakbastı Parası” toplaması gerektiğini söyledi ve sıradan herkesten toplamaya başladı. Kimisi Mark kimisi TL veriyor ama bu nedir diye şaşıran benden başka hiç kimse yok. Ben daha önce böyle bir şeyi hiç duymamış olduğum için çok şaşırdım. Kendim bizzat ödemek istediğimi söyledim ve muavinin yanına düşüp ofise gittim. Orada öğrendim ki aslında bu para bir harç değil döviz bozdurma mecburiyetidir. Muavinin üste yuvarlayarak fazla fazla topladığı paranın karşılığı da zaten Leva olarak defaten kendisine ödenmektedir. Ben kendim ayrıca ödediğim için bana verilen Levalar ile oradaki Marketten kendime bir büyük şişe Mastika, biraz salam sosis, peynir gibi epey bir kumanya alabildim. Muavin de elindeki bir tomar Leva ile epey bir alışveriş yaptı. Otobüstekiler uyumaya devam etti. Sabah erkenden yola çıktık.

Öğleden sonra gibi Sofya’ya vardık. Orada biraz moladan sonra tekrar hareket ettik ve birkaç saat içinde Yugoslavya gümrüğüne girdik. Orada bizi çok tutmadılar. Boydan boya geçerken benzin istasyonu gibi iki yerde bir kaçar saat durakladıktan sonra Avusturya sınırına dayandık. Otobüsü sınırdan içeri sokmak istemediler. Sınırda 5-6 saat gibi anlamsız bir bekleyişten sonra her nasılsa içeri girebildik. Yol kalitesindeki artış otobüsün hızını arttırdı. Kuzeye Salzburg istikametine değil de batıya devam ettik.

Öğlen üzeri otoban üstündeki kafe gibi bir yerde mola verdik. Önce birkaç kişi daha sonra ise tüm otobüs inerek kafe’ye doluştu. İstanbul’dan fûl çıkan otobüsün 7-8 kişisi yolda eksilmiş. 2 tane İngilizce konuşan yabancı kız var. Kravatlı ceketli bir adam ve karısı, başörtülü 3-4 kadın, geri kalan çoğunluk benim gibi bıyıklı ve erkek. Kafe’deki tüm masaların ortasında genişçe bir tabak içinde 7-8’er tane Brezel (Pretzel- Alman simidi) bulunuyor. Ben simit yemedim, kahve içtim. 5DM gibi epey pahalı bir bedel ödeyip otobüse çıktım. Sonra yavaş diğerleri de geldi. En son yabancı kızlar koşarak yetişti ve bindiler. Meğer bizimkilerin hepsi bedava sandıkları Brezel’lerden birer ikişer tanesini mideye indirdikten sonra hiçbir bedel ödemeden ayrılıp otobüse gelmişler. Garson kadın da masalarda eksilen Brezel’leri tek tek saydıktan sonra eksik 35 simit için 70DM gibi bir faturayı bu kızlara kesmiş. Kızlar durumu anlatınca herkes öte tarafa bakıyor. Kimse yediği simitle ilgili cebine davranıp bir para vermeye niyetli değil. İnanılmaz bir şey. Oysa gözümle gördüm ben hariç hemen herkes o simitlerden yemişti. Diyorlar ki “Garson benden para istemedi. Biz yediysek parasını niye onlar ödedi, ödemeselerdi vb.” Birbirinin yediğini bilen insanlar kolektif bir inkâr, yağmacılık zihniyeti içindeler. Sadece birkaç kişi ödedi, kravatlı adam fazladan ödedi, ben de ekledim, toplanan ama yine de eksik olan bir parayı kızlara verdik.

İsviçre sınırından nasıl kolayca geçtiğimize şaşırdım. Birden kendimizi Zürih’te bulduk. Şehrin en canlı bir meydanında otobüs bir kenara yanaşmış. Bizim yolcular inmiş, bir yerlere yetişmeye çalışan akşamüstü kalabalığının içinde kaldırıma seccadelerini yaymışlar namaz kılıyorlar. Kemirdikleri zeytinlerin oraya attıkları çekirdekleri aynen koyun pisliği gibi durmaktadır. Kendimi Tunç Okan’ın “The Bus” filmindeki bir oyuncu gibi hissettim. O sıralar yeni çekilmiş olan bu film bence ne eksik ne fazla o sıradaki bizim gerçek halimizi yansıtmaktadır.

Zürih’ten sonra akşamüstü Basel’e geldik. Buradan Almanya’ya geçmek üzere bir sınır kapısına geliyoruz, biraz eğleştikten sonra geri çıkıyoruz biraz gidip yeni bir sınır kapısına geliyoruz. Burada çok fazla sınır kapısı var. Kentin tüm çevresi sınır kapılarıyla dolu. Böyle dolaştığımız üçüncü kapıda gece yarısı otobüsü aldılar, izole bir kenara çektiler. Orada hep birlikte birkaç saat bekletildikten sonra uyandırılıp evlerinden çağrılmış olduklarını düşündüğüm sinekkaydı tıraşlı 8-10 yeni sınır muhafızının geldiğini gördüm.

Bunlar hepimizi aşağı indirdiler. Otobüsün tüm yüklerini de aşağı indirttiler, tepeden tırnağa herkesi aramaya başladılar. Otobüsün şoförü ve muavini kimi sorulara cevap veremediği (ya da vermek istemediği) için) beni tercüman yapmaya karar verdiler. Yolcuyu tek tek alıyor, ayakkabısını çıkarttırıyor, çorabını çıkarttırıyor, öyle kontrol edip arıyorlar. Herkesi değil gerçi mesela beni öyle derin aramadılar. Sıra yüklere geldi. Mesela muavin Leva’larıyla 40 şişe kadar mastika almış. Bunlar kimin? Benim. “Kaç para?” diyorlar, söylüyor. Çarpıyorlar üçle beşle, şu kadar mark vergi. İstemem al sizin olsun diyor. Bu sefer vay sen bize rüşvet mi teklif ettin? Çünkü onun da ağır cezası var.

Bir yolcunun kocaman valizinden 200’den fazla Osmanlı çarığı/terliği çıktı. Ooo çok güzelmiş kaç para bunlar? 5 mark. Ne yapacaksın bu kadar terliği? Almanya’da çok eş dost akraba var, hediye edeceğim. Tabii vergisini ödedikten sonra, yaz… 3bin mark vergi. Eğer bana hediye etmek istersen cezası daha da fazla.

Öğrendiğime göre otobüsümüz Yugoslavya’dan itibaren usulsüz hareketleri nedeniyle gözetim altındadır. Noktadan noktaya belirli güzergâhta yolcu taşıma izni olan otobüs farklı yollar kullanmış, farklı noktalarda yolcu indirmiştir. Henüz bilgisayarlar bulunmamasına rağmen otobüsün tüm hareketleri farklı ülke sınır polislerince sürekli izlenmekte, ortak iletişim ağı üzerinden birbirlerine iletilmektedir. Basel’de daha ilk geldiği kapıda otobüse buradan ileri gitmesine izin verilmeyeceği söylenmiş, oysa geri çevrildikçe dönüp gece yarısı farklı sınır kapılarından geçme şansını denemiştir. Sınır kapıları birbirleriyle haberleştiklerinden, üçüncü olarak buraya geleceği daha önceden kestirilmiş, evlerinden çağrılan elemanlarla takviye sağlanarak önlem alınmıştır. Yolcular otobüsü bırakıp istedikleri yönde seyahat edebilirler ama otobüs buradan ancak geri istikamette hareket edebilecek, Almanya geçişine asla izin verilmeyecektir. Bu herkese anlatılınca derin bir sessizlik çöktü. Polisler otobüsü bulunduğu güvenlikli köşede bırakıp çekildiler. Öksüz kalmış kumrular gibi herkes otobüsün içinde sessizce oturup düşünüyor. Kimse otobüsü terk edip yeni bir seyahat yöntemi bulma arayışı içinde değil. Böylece 1-3-5 saat geçiyor. Nihayet daha yetkililerin de devreye girmesiyle belki geçici bir yöntem bulunmuş olmalı ki otobüsü bırakıyorlar. Böylece (en azından benim açımdan) bu uzun seyahat nihayete ermiş oldu.

Otobanda, Karlsruhe yakınlarında otobüsün beni indirdiği yerde otostop yapmaktan başka hiçbir şansım yok. Önceden bekleyen iki kız var. Ben de onları 5-10 metre geçip daha ileride beklemeye başladım. Yağmur çiseliyor. Hiç şansım yok. Daha beş dakika geçmemişti ki bir araba kızların önünden hızla geçti, gelip benim önümde zırp diye durdu. İngilizce konuşan bir adam beni buyur etti. Kırk yıllık arkadaşmışız gibi bir şeyler anlatmaya başladı. Sonra da yolun büyük kısmında hiç susmadan konuştu durdu. Neden sonra aklına geldi sen kimsin, ne yapıyorsun burada gibi bana sormak. Türküm deyince hiç inanamadı, hatta şaka yapıyorum sanmış. Meğer benim elimde küçük bir çanta var. Üzerinde “”US Army”” yazıyor. (Koparal ağabey ıskartaya çıkarttığında bana vermişti.) Kendisi oradaki Amerikan üssünde çalışan asker kökenli biri olduğundan çantayı görünce benim de bir çeşit Amerikalı olduğumdan emin olmuş.

Neyse vardık. İnince bir ankesörlü telefon buldum, arkadaşım K’yı aradım. Sağolsun R’yle birlikte hemen geldiler. Beni ISZ’ye götürüp kaydımı yaptırdılar. Altı aylık DM375 harcı yatırınca elimde sadece 75 mark kadar bir para kaldı. 3,5 günden fazla bir süreyi otobüs koltuğunda geçirmiş birisi olarak durumum sakat. Ayakta zor duruyorum şokta gibiyim. Beni odama çıkardılar, bıraktılar. Saat 16:00 gibi. Yatağa girip hemen uyumuşum.

Heidelberg, Mart 1976

Gözlerimi açtım. Yüzüme çok yakın bir surat. Daha önce gördüğüm hiçbir yüze benzemiyor. Hatta bir animasyon, ya da çizgi film karakteri bile olabilir. Çok kemikli, keskin hatlı, çekik gözlü. Bir şey söylüyor. Bana konuştuğu ve bir şeyler anlatmaya çalıştığı kesin ama ben söylediklerinin hiçbir kelimesini bile çıkartamıyorum. Kafamı yoruyorum. Kalkıp oturmuş durumdayım. Ama burası neresi, ben buraya nereden geldim ki? İşte orası meçhul. Pencereye bakıyorum, yatağa bakıyorum. Sonra tekrar bana konuşan o surata bakıyorum. Bu sefer Almancaya benzer bir dil konuştuğunu anlıyorum. Ama yine de ne söylüyor olabileceğini bir türlü kavrayamıyorum. Nihayet kolundaki saate işaret edişinden “”bir yere geç kalmak söz konusu olduğunu”” ve füüstih gibi söylediği şeyin de aslında “frühstück” olabileceğini anlıyorum ve taa neden sonra birden 3,5 günlük bir seyahatin sonunda Almanya’ya gelmiş olduğumu hatırlıyorum.

Meğer geceyi geçirdiğim oda aslında iki kişiliktir. Bana kahvaltının kaçmak üzere olduğunu söyleyip benim kalkıp giyinmemi bekleyerek kahvaltı edilen yere kadar bana refakat edecek olan ve hayatının ondan sonraki son birkaç aynı benimle birlikte geçirmesi kısmet olacak, benim de hayatımda derin bir iz bırakacak olan bu kişi Japon Tiyatrocu Shimogama’dır.

Toru Shimogama’nın beni vaktinde uyandırması sayesinde yetişebildiğim kahvaltıyı birlikte yaptık. O benim söylediklerimi kolayca anlayabiliyor, bense onun söylediklerini anlamakta çok zorluk çekiyorum. Sözcükleri telaffuzu ve cümlede kullanışı herkesten bir değişik. Ama bu çok uzun sürmedi, kulağım onun konuşmasına kolayca alıştı. Okulu, öğrencileri, hocaları çok beğendim. Heidelberg hakikaten bir cennet. Almanya’nın gördüğüm diğer yerlerinden ve her yerden çok farklı.

İyi korunmuş tarihi ve doğasıyla Heidelberg küçük ama benzersiz bir kent. Dünyanın en eski Üniversitesi, en eski diskoteği vb hep bu kentte iddiası var. Tarihî Kalenin(Schloss) yakınlarındaki küçük bir tepede yer alan bizim okul ISZ de toplam yüz küsur öğrencisiyle enteresan bir yer.

Öğrencilerin yarı kadarıyla Japonlar çoğunlukta. Diğer uzak doğulularla birlikte yarıdan epey fazlalar. Türk öğrenci toplam 5-6 kişi. Biri kadın 3-4 kişilik akraba bir grup biliyorum. Soyadları Sezer. Hemen hepsi benden yaşlı görünen bu kişilerin hukukçu olduklarını, sürekli kravatlı ceketli penguen gibi ortalıkta hep birlikte dolaştıklarını ve kimseyle ahbaplık etmediklerini biliyorum. (Daha sonra birinin ismi acaba Ahmet Necdet olabilir miydi diye aklıma takıldı. Siması tıpkı ayni olarak hatırımda kalmış. Gugl’dan epey araştırdım ama kesin bir sonuca varamadım.)

Okulda tanıştığım, daha doğrusu kendisi gelip benimle tanışan bir Türk öğrenci daha var. Bu da Erbakan’ın MEB’nı ele geçirdiği dönemde resmen MEB bursu ile 4-5 yıllığına “fıkıh” üzerine yüksek lisans yapmak buraya üzere gönderdiği bir İlahiyat mezunu. 3-4 dönemdir burada sözde öğrenci ama bence görevi esas olarak Milli Görüş adına ülkeyi dolaşıp en az haftada bir yerde vaazlar vermek. Çevre edinmek. Almanca felân öğrenebildiği de yok ama yabancılardan da çevre edinmeye çalışıyor. Kendisiyle bir ahbaplığım olmadığı halde birkaç defa benim yabancılarla arkadaşlık ettiğim sırada yanımıza gelip onlara Kuran’ın Almanca ve İngilizcesinden hediye ettiği oldu. Sonra kendilerinden edindiğim intiba bu kitap korkunç bir şeydir, okuyucusunu aşağılayan, hakaret eden bu kitabı birkaç saatten fazla okumaya kimse tahammül edemez.

Yemekhanede tuhaf bir uygulama var. Şef herkese önce “Müslüman mısın” diye soruyor. Şintoist misin, katolik misin, yahudi misin diye sormuyor, sadece “Müslüman mısın”. Oysa burada Müslüman öğrenci %20 bile değil. Eğer Müslüman’ım dersen tabağına köpek maması gibi bir şey koyuyor. Hem miktarı az hem de içeriği berbat. Mesela kahvaltıdaki o güzel salamlardan, öğlenki o güzel etlerden sana hiç yok. Onun yerine haşlanmış yumurta veya makarna gibi bir şey. Tabii ben durumu görünce en baştan itibaren Müslüman yemeği istemediğimi söyledim. Güzel et yemekleri de aslında genelde sığır eti ama Müslümanlara ondan da yok.

İlk gün sınıftaki tanışma sırasında hoca benim zaten biraz Almanca bildiğimi fark etti. Meğer daha önceden seviye belirleme sınavına girmek gerekiyormuş. Okul zaten hepsi 6 şar aylık iki dönemden ibaret. Hocanın tavsiyesiyle lisanla ilgili (grammatik, diktät, nacherzählung vb) 7 ayrı dersin hocası beni özel sınava tabi tuttular. Toplam 6-7 saat sürdü. Sonunda beni ikinci döneme almaya karar vermişler. Daha önceden benim hiçbir Almanca kursuna, dersine girmişliğim yok, ama bu ülkeye birkaç defa gelip gittiğimden ve biraz da lisana merakım olduğundan söylenenlerin hemen hepsini anlıyorum, kendim cümle kurmaya kalktığımda ise başını gözünü yarmadan edemiyorum. Kelime haznem çok geniş ama hepsini artikelsiz öğrenmiş olmam büyük sorun, çünkü artikel bilmeden almanca düzgün bir cümle kurmak imkânsız. Her neyse beni ikinci döneme almaları sayesinde 6 ay sonra iyi (befriedigend) dereceyle okulu bitirme ve tüm Almanya’da geçerli bir diploma alma fırsatım oldu. Yoksa buraya gelmem tamamen boşuna bir iş olacakmış.

Yoğun kurs 15-20 kişilik sınıfta sabah ve öğleden sonra akşamüstüne kadar sürüyor. Akşamüstü Toru Shimogama ile kenti gezmeye indik. Bir ana cadde var. Başından sonuna hızlı hızlı yürümesi en az bir saat süren bu caddenin her 10-15 metresinde ayrı bir sanat sergileniyor. Flütçü kızla kemancı oğlan, 6-7 kişilik bir performans grubu, StandUp’cılar, Mim sanatçıları, Gitar, bateri ve solistten oluşan müzik toplulukları vb. vb. Hiç boşluk yok. Hakikaten hepsi de izlenmeye, dinlenmeye değer şeyler sergiliyorlar. Caddenin iki kenarındaki sokaklar da Kneipe’ler, WeinStube’ler, hızlı tıkınma mekânlarıyla dolu.

Toru’nun dilini biraz çözdüm. Hemen hemen tüm Japonlarda olan “r=l” sendromu dışında bunda konuşmasını anlamayı güçleştiren daha başka telaffuz kusurları da var. 3-4 dönemdir burada imiş. Benden birkaç yaş büyük. Tiyatro eğitimi almış. Birkaç sene oyunculuk yapmış. Kabuki felân oynamış. Sonra hayatına yeni bir biçim verme umuduyla buraya gelmiş. Ama ciddi bir uyum sorunu olduğu ilk başta görülüyor. Tokyo’da büyük bir hastanenin sahibi olan doktor babasının 3 ayrı eşinden olma 10 çocuğunun büyüklerinden biri.

Okulun paydos saatinde odaya geliyoruz. Ben hemen tercüme işinin başına oturuyorum. Heidelberg’e gelmeden önce Y ağabey bana Türkçe hiçbir yayın bulunmayan “Ücret ve Maaş Yönetimi” konusunda bir kitaba çok ihtiyaç olduğunu söylemişti. Beraberce güzel bir kaynak bulduk ve oradan çeviri yapmaya karar verdik. Kendi hukuk kitaplarını basan bir matbaası da bulunan S beyin “sen yap ben basarım” demesi üzerine ben hemen başlamıştım. Yanımda belirli bir süre içinde bitirilmesi gereken bu işi de birlikte getirdiğimden benim bir şikâyetim yok. İnsanın üzerinde yoğunlaşacak bir amaç arayışı içinde, hayatın koordinatlarını keşfe çıktığı gençlik yıllarında en fazla ihtiyaç duyduğu şey de aslında işe yarar ciddi bir şey yapma duygusu. O yüzden işte bu gün de “şu kadar sayfa daha bitirdim” gibi bir şey bana ciddi tatmin duygusu veriyor. Masaya oturuyorum, Toru da oturuyor. Masanın üzerinde onun okuduğu kalın bir Japonca kitap var. Bir de kocaman iki litrelik ucuz düşük alkollü gazozlu İtalyan şarabı. İkimiz de içiyoruz. Önce o başlatmıştı. Şişe bitince ben de yenisini satın aldım sürdürdük.

Toru aniden masadan kalkıp Japonca konuşmaya başlıyor. Hemen anlıyorum ki bu bir şiirdir ve benim hayatta en anlamadığım, ilgilenmediğim ve cahil kaldığım bir alan. Bazen babamın heyecanla kimi Nazım Hikmet şiirlerinden okuduğu olurdu. Sözlerini anladığım halde hiçbir etki duymadan bakardım. Toru’nun söylediği Japonca şiirden ise normalde hiçbir şey anlamam mümkün değil aslında. Ama müzik gibi bir ahengi var ve Toru, sanki yüzüyle konuşabiliyor. Farklı ve yoğun ruh hallerini ifade etmekte çok etkili bir siması var. Vücut dili ve yüz ifadesi belki de her mısraı tüm duygusal yoğunluğuyla birlikte ifade edebilmektedir. Anladım ki hiç bilmediğimiz bir dilde okunan şarkı gibi, böyle bir şiir de demek ki performans olarak ahengiyle, yüz ifadesi, beden dili ve ses tonunun yansıttıklarıyla oldukça etkili olabilmektedir.

Sonradan anlattığına göre Toru o gün okuldaki ankesörlü telefondan Tokyo’ya babasına telefon açmış. Parasız kaldığını söyleyip para isteyecek, ama babası bunu hatırlayamıyor. “Ben Toru” deyince “Hangi Toru” diyor. “Oğlun Toru” deyince “Hangi Oğlum” diyor. Adamda oğul çok gerçi, para isteyen de mutlaka çok, üstelik kendisi de yetmiş yaş civarında. Ama insan o kadar ısrarla kendini tanıtan bir oğlunu nasıl hiç hatırlayamaz? Böyle hatırlamama hali kasıtlı yapılabilecek bir şey de değil. Hain ankesörlü telefon da 5DM’lik münze’leri dakika başı yutup yutup yenisini istiyor. Toru para istemeyi başaramadan telefonu kapatmak zorunda kalmış. Yıkılmış, hayatta kendisini korkunç derecede yalnız ve çaresiz hissetmiş.

Gerçi temelli çaresiz değil. Bazı para kazanma yolları bulmuş. Bana da öğretti. Öğrencilere mahsus bir iş için bir kere beraber gittik. Yürüyerek yarım saat kadar mesafede bir gazete matbaası var. Gece on ikiye doğru gidilip bir kapının önünde sıraya giriliyor. Öğrenci kartınıza bakıp ismi kaydediyorlar ve hemen elinize 40 mark kadar bir parayı peşin veriyorlar. Rotatif hızla çalışmaya başladığında ucunda biriken gazete tomarlarını kucaklayıp kızların oturduğu bankonun önüne götürmek gerekiyor. Kızlar hepsinin aralarına insert’ler koyuyorlar. Bitirdiklerinde de oradan alınıp tomarları paketleyen makinenin yürüyen bandına yetiştiriliyor. Paketlenmiş tomarları alıp kamyonetlere yerleştiren kişiler ayrı. Hepsi toplam 1 – 1,5 saat süren bir iş için 40 mark çok iyi bir para sayılır aslında.

Toru’nun bir de Japon sevgilisi var. Büyük bir aşkla buraya o mu bunun peşinden gelmiş, bu mu onun öyle bir şey. Yalnız bir yılın içinde kız lisan muafiyetini tamamlayıp Üniversitede yüksek lisansa geçmiş. Toru ise hala ayni yerde otluyor. Üstelik son zamanlarda araları da biraz limoni hale gelmiş.

Daha fazla yadırgadığım şey ise okuldaki Japonların hiçbirinin bununla selamlaşmaması, sohbet etmemesi. Oysa çoğu benimle konuşuyor, selamlaşıyorlar. Aslında “Sezer” giller de bana hiç yüz vermemiş konuşmamışlardı ama ben bunu onların Türk kamu hukukçusu oluşlarına bağlamıştım. Yine de Sezer’lerin hiçbirinin kendileri dışında hiç kimse ile merhabalaşmaması konuşmaması bence ayni derecede tuhaftı.

ISZ bol ağaçlı geniş bir doğa parkının içinde yer alıyor. Bizimse günlerimiz büyük ölçüde oturarak geçmekte. Toru bir gün dedi ki burada kaslarımız paslanıyor, ben artık yarın sabahtan itibaren koşmaya başlayacağım. Sen de benle gelmek ister misin? Düşündüm aklım yattı. Tamam dedim. Ertesi sabah beni her zamankinden 45dk erken kaldırdı. Parkın içinde bir yönde 15 dk ileri, 15 dk geri olmak üzere koştuktan sonra duş, kahvaltı felan okula anca yetişebildik. Çok zorlanarak ayni şekilde ertesi gün de devam ettim. Ancak anladım ki benim bunu sürdürmem imkânsız. Kendimi daha fazla zorlamadım. “Benden bu kadar” dedim. O da birkaç hafta kadar daha sürdürdükten sonra bıraktı. Bir bisikleti var. Akşamları da onunla matbaaya çalışmaya ya da başka yerlere gezmeye gitmektedir. Kullanmadığı günlerde o bisikletle 3-4 defa da ben matbaaya gittim. Ama ben akşamları çoğu zaman odada kendi başıma kalıp tercüme işine devam ediyorum. O ben yattıktan sonra geliyor beni uyandırmadan yatıyor.

Diyeceksiniz ki “Ücret ve Maaş yönetimi” management ve Endüstri Mühendisliği konusu, senin branşın değil zorlanmıyor musun? Hayır özel terminolojisi olan bir branş değil. Konu günlük dilde su gibi akıyor. Yine de günde 3-4 sayfadan hızlı gidemiyorum. Zaten redaksiyon ve düzeltmeler konusunda da tamamen Yenal ağabeye güveniyorum. O bu konuya hâkim olduğu için, eğer saçmaladığım bir yer olursa kolayca bulup düzeltebilir.

Geceleyin acayip bir gıcırtı beni uyandırdı. Tanıdığım hiçbir sese benzemiyor. Fare dişiyle yontulan tahta sesi gibi. Uyumaya devam edemeyeceğimi anlayınca karanlıkta doğruldum. Ayağa kalktım ve sesin geldiği tarafa doğru ilerledim. Ses Şimogama’nın yatağından doğru geliyordu. Yatağın başucuna doğru ilerledim. İyice yaklaşınca fark ettim ki bu ses Şimogama’nın dişlerinden gelmektedir.

Bu diş gıcırdatma hadisesi yeni mi başladı yoksa buraya geleli dört aydır hep vardı da ben derin uyuduğumdan hiç farkına varmamış mıydım anlayamadım. Ama son zamanlarda oğlanın hali hal değildi. En son birkaç hafta önce kız arkadaşından ayrıldığını, daha doğrusu onun kendisini terk ettiğini söylemişti. Ben kendisine bu konuda bir yarenlik edemedim, ardından neredeyse hiç konuşmaz olmuştuk. Cuma kendisini hiç göremedim. O gün tesadüfen kız arkadaşını caddede iri yarı bir başka oğlanla görünce Toru nerede biliyor musun diye önce sormak istedim. Ancak kızla hiç ahbaplığımız yok, damdan düşer gibi bu soru pek tuhaf olacak diye vazgeçtim. Cumartesi günü Kazım’lar geldi, sonra gidip onların evde yemek yedik. Akşamüstü okula geri döndüğümde Toru ortada yoktu. Onun bisikletini alıp daha önce üç dört defa yaptığım gibi matbaaya gittim. Rotatif geç çalışmaya başladı. Biz de nihayet koştur koştur gazete tomarlarını masalara taşımaya daha yeni başlamıştık ki Meister geldi, dedi ki sana telefon var. Emin misin, bana mı? Evet.

Telefonun başına gittim. Alo. Bay İ misiniz? Evet. Ben KriminalPolizei’den falanca filanca. Önce okuldan birileri beni işletmeye çalışıyor olmalı diye düşündüm. KriminalPolizei ile benim ne işim olur? Ama adam hohdoyç konuşuyor. Tanıdıklarım arasında bu kadar düzgün konuşabilen hiç kimse yok. Diyor ki “yüz yüze görüşmemiz gerekiyor müsait misiniz?” “Hayhay, ama çalışmam gerekiyor. İş bitince görüşsek?”, “Onu dert etmeyin ben firmadan izin alırım. Oraya geliyorum” “Tabii”.

Hakikaten birkaç dakika içinde geldi. Lüks sivil bir araç, sivil kıyafetli janti bir adam. Beni arka koltuğa buyur ederken aklıma geldi. Bisiklet vardı dedim. Bisikletiniz mi var? Hayır, benim değil Şimogama’nın, buraya onunla geldim. “Merak etmeyin biz onu ayrıca aldırırız”.

Araca binip oturmamla tüm kapılardan kilitlenme sesi gelmesi bir oldu. Aniden “N’oluyoruz” oldum. İlk defa görüyorum. Daha sonra hemen tüm araçlarda olacak olan otomatik kilit sistemi o sırada dünyada çok yeni bir şey ve ben ilk defa karşılaşıyorum. Daha önce hiç yaşamamışım ama polisin eline düşmenin ne kadar tehlikeli bir şey olduğu hakkında bir fikrim var. Adamın kibarlığı bir tarafa, şu anda beni resmen “merkeze” almaktalar ve orada kim bilir başıma neler gelecek.

Adama “İngilizce biliyor musunuz” dedim. Heidelberg’de öğrendiğim önemli bir gerçek şu ki ilk defa muhatap olduğun bir Almanla kırık dökük Almanca konuştuğunda karşılaşacağın tavır ile düzgün bir İngilizceyle konuştuğunda göreceğin muamele birbirinden neredeyse yüz seksen derece farklıdır. Statü toplumu kültürüne sahipler ve her ne kadar kibarlığı hiç elden bırakmasalar da bilinçaltında her vatandaş için bir “gastarbeiter” en alt sınıfı temsil ederken tüm Amerikanlar sanki kendisinden bir üst sınıfın temsilcisidir. Belki orada bir Amerikan üssü bulunması da bunda etkili olmuştur ve her nasılsa halk onları işgalci bir düşmandan ziyade yardımsever bir efendi olarak görmekte ve sevmektedir.

“A little” dedi ve ondan sonra İngilizce konuşmaya başladık. Neckar nehrinde bir ceset bulmuşlar ve o cesedin bizim Shimogama’ya ait olduğunu düşünmekteler. “Merkez”e çabucak vardık. Hiçbir yerinde “Polizei” yazmayan bir binanın içindeki bir ofise girdik. Ofisin içinde de bildiğimiz Polis kavramını çağrıştıracak hiçbir şey yok. Adam hemen bana 20 kadar renkli fotoğraftan oluşan bir tomar verdi. Resimdeki ceset yüzü gözü şişmiş bambaşka bir şey olmuş. Düştüğünden itibaren iki gün kadar suda kaldığı anlaşılıyor. Tanımak imkânsız. Ayrıca bedeninin birkaç yerinde büyükçe ekimozlar oluşmuş. Yalnız bir kolunun dirsekten yukarı kısmında büyükçe bir kahverengi leke vardı. Oradan tanıdım ve emin oldum. Üzerinden kimlik felan çıkmamış. Sadece pantolon cebinde bir anahtar, bizim odanın anahtarı. Beni de zaten oradan bulmuşlar. Dedektifin dikkatli çalıştığı anlaşılıyor. Cesedin bulunduğu yer ile düştüğünü tahmin ettikleri köprü arasında birkaç kilometre mesafe var. Düştü mü, atıldı mı, atladı mı meçhul.

Dedektif “kendisini en son ne zaman görmüştünüz?” diye sordu. “Bir gün önce” dedim. “Cuma mı” dedi “evet” dedim. Aylarca ayni hayatı solumuş, ayni odada uyumuş, az çok yarenlik etmişiz. Ama heyhat, son haftalarda her ne ise ben onun acısına bunalımına bir ortaklık edememişim. O akşam odada çalışmayı seçeceğime onunla takılmayı kabul etseydim belki bu iş hiç olmayacaktı. Herhangi bir şeyi onunla paylaşsaydım, dinleseydim, sorsaydım, anlatsaydım. Deseydim ki kaptırma insanlara kendini, onlara uyma, insan bir makinedir bir yerde bozulur, yavaş kullan aklını, şimdi biraz dinlen, aklımızı dinlendirelim, deseydim, hayatının orada tıkanan koordinatları belki istikamet değiştirecek, yeni bir yola girebilecekti. Olmadı işte.

Biliyorum benim sorumluluğum değil. Benden önce kendisiyle çok daha iyi diyalog kurabilecek durumdaki memleketlileri, hemşerileri var orada. Dahası bir kız kardeşi var Almanya’da, hali vakti yerinde bir diplomatla evli. Yakın bir yerde oturuyorlarmış. Bir kere ilk geldiğinde görüşmüşler, ondan sonra iki senedir ne aramış sormuş ne görüşmüş. Ayrı anadan doğmuş olsa dahi insan kardeşini hiç mi merak etmez. İnsanlar medenileştikçe birbirlerine karşı daha vahşi ve sorumsuz oluyorlar.

Dedektife o ekimozların nasıl olmuş olabileceğini sordum. “Düşerken olduğunu düşünüyoruz, siz en son cuma görmüştünüz değil mi?“ dedi. Düşündüm “Hayır perşembe” dedim. Bu dedektif benim polis milletiyle ilgili üniversal önyargılarımı kökten değiştirdi. Aşırı kibar, saygılı, dikkatli. Boş atıp dolu tutmak üzere öyle “”hadi itiraf et, aranız bozuk muydu?”” gibi sıkıştırıcı şeyleri hiç yapmadı. Sanki sorgulamaktan ziyade kendisinin benim sorularıma cevap verdiği bir sohbet şeklinde geçen tüm sorgu toplam on beş dakika ya sürdü ya sürmedi “”benim başka sorum yok isterseniz sizi götürebilirim”” dedi. Merak etmeyin bisikleti ben aldırtacağım da dedi. Bitişikten bir kâğıt aldı getirdi. Meğer oradaki tıkırtı zabıt tutmakta olan kızın elektrikli daktilo sesiymiş. Bir buçuk sayfa hemen ne söylediysem eksiksiz kâğıda dökmüşler. Çabucak okuyup imzaladım. Dedektif beni ayni arabayla kaldığım odaya getirdi bıraktı. Toru’nun tüm eşyaları meydanda, aynen bıraktığı gibi. Sanki biraz sonra çıkıp gelecek.

Söylediğine göre dedektif o akşam önce okula gelmiş, Toru’nun anahtarıyla bizim odaya girmişler. Sonra bulabildikleri Japon öğrencilere sormuşlar. Kim arkadaşıydı kim onu en iyi bilir tanır diye hepsi beni işaret etmiş. Bisikletinden söz edilmiş, bisiklet ortada yok olunca benim onunla matbaaya gittiğimi tahmin etmişler. Böylece dedektif beni eliyle koymuş gibi bulmuş. Yani bir taraftan çok ilgisiz gibiler ama öte yandan hepsi toplam 3-4 defa gittiğim matbaayı tahmin edebilmiş olmaları bana çok şaşırtıcı geldi.

Ertesi günü yarım gün tatil gibi olduk. Başka bir dedektif geldi. Bazılarıyla yeniden olmak üzere Japonların hemen hepsiyle görüştüler. Bana da geldi ve ilk önce “en son ne zaman gördünüz”ü tekrar sordu. “Perşembe” deyince “Ama önce Cuma demişsiniz sonra değiştirmişsiniz” dedi. “Öyle oldu” dedim. Üzerinde durmadı. Şimdi ne olacak diye sordum. Bugün ablası gelecek, eşyalarını ve cenazeyi ablasına vereceğiz, herhalde kremasyon olacak dedi. Yani araştırmayı çabucak sonuçlandırmışlar. İntihar olduğuna karar vermişler.

Ablasının gelince mutlaka benle görüşmek isteyeceğini düşündüm. Özellikle bekledim. Eşyalarını zaten bir Japon ile beraber polis toplamıştı. Geldi. Baştan aşağı siyahlar giymiş, şık, güneş gözlüklü bir halde kocaman bir limuzinin içinden çıktı. Yanında koruma gibi yine kara gözlüklü insanlar var. Eşyaları toplamış olan Japonla bir dakika ayakta görüştü, valizi bagaja koydular ve döndüler. Hepsi bir iki dakika sürdü.

Toru’nun kız kardeşi beni hiç görmek istememişti ama önceden tanıdığım ayni odada kalan iki Japon kız beni akşam yemeği için odalarına davet ettiler. Daha önceden bir ahbaplığımız yoktu. O yüzden çok şaşırdım, ama kabul ettim. Okulun da bitmesine birkaç hafta kalmıştı.

Oda arkadaşımın ölümüyle yalnız kalıp hüzünlendiğimi düşünerek nezaket göstermişler. Heidelberg’de buldukları malzemelerle hem de birçok çeşit hususi Japon yemeği yapmışlar. Şarap eşliğinde geç saatlere kadar yedik içtik oturduk. Özellikle minyatürize balıklarla yapılan ve hayatımda ilk defa yediğim Suşi. Tanımadığım bir otlar ile yapılan çorba, ve değişik bir noodle, ayrıca et yemeği. Hâsılı döktürmüşler. Hepsini oradaki imkânlarla gerçekleştirebilmeleri bence inanılmazdı.

Onların düşüncesine göre Toru son zamanlarda “loser” kompleksiyle zaten depresyondaydı. Herkese de biraz agresif davranır olmuştu. Sevgilisinin onu terk etmesi de mutlaka bardağı taşıran son damla olmuş olmalıdır. Heidelberg güvenli bir yer olduğu için intihar etmiş olması dışında hiçbir olasılık pek akla yakın gelmiyordu. Benle de pek ilgilendiler, memleketteki adresimi felan alıp kaydettiler. Sonradan da bana sahiden yazdılar, birkaç mektup yazıştık.

Bir gün de Gespräch(sohbet) dersi hocamız Frau Köbel evine çağırdı. Spargel (kuşkonmaz) pişirmiş. Daha önce hiç yememiştim. Kıymetli bir yiyecekmiş. Sınıftan 5-6 kişi gittik. Öğrencilerden birisi Sarajevo’lu profesör(öğretmen). O da Köbel ile ayni 61 yaşında. En çok iki hoca konuşup şakalaştılar. İnsan 61 yaşından sonra lisan öğrenip de ne yapacak dersiniz. Kim önceden bilebilir Tito ölünce koca ülkenin darmaduman olacağını ve tamamen yaşanmaz hale geleceğini?

Orada bulunduğum süre boyunca esas arkadaşlık ettiğim bir başka Japon metalürji mühendisi oğlan vardı. Benden 6-7 yaş büyük evli 3 çocuklu idi. İyi İngilizce biliyordu. Mitsubishi firması onu üst yönetim kadrolarından birine terfi ettirdiği sırada 4 yıllığına harcırahlı olarak buraya göndermiş. Önce burada bir üniversitede doktora yapacak ve sonra Almanya merkezli Avrupa operasyonlarında görev alacak. Ne kadar uzun vadeli ve derin düşünerek insana yatırım yaptıkları hakikaten şaşırtıcıdır. Ben önce biraz da Erbakan’ın buraya MEB bursuyla 4 yıllığına “Fıkıh” okutmaya gönderdiği Milli Görüşçü ilahiyat mezununun durumuna benzetecek oldum. Ama gerçekte durum ondan yüz seksen derece farklı. Çünkü bunlar teknik becerileriyle dünyanın köşe başlarını tutmak peşindeler. O nedenle hiçbir zahmetten kaçınmıyorlar. Ondan öğrendiğim şaşırtıcı bir bilgi de Japonya’da hâlâ bir tür kast sisteminin devam etmekte oluşu. Belirli endüstriyalist aileler var. Büyük şirketlerin üst yönetim kadroları hemen hemen silme ayni ailelerin soyadlı çocuklarıyla dolu. Yetiştirilmeleri eğitimleri, hatta evlilikleri tümüyle şirketlerinin kontrolünde (tıpkı bizim şimdiki FETÖ’cüler gibi).

Finallerle okul bitti. Hemen diplomalarımızı verdiler. Tercümeyi de zaten bir iki hafta önceden bitirmiştim. Sanırım 470 el yazısı A4 sayfa gibi bir şey tuttu. Bir tarafa ayırdığım dönüş biletim dışında neredeyse hiç param kalmamıştı. Kendimi Türkiye’ye İzmir’e zor attım. Tercümeleri Y Ağabeye teslim ettim. Küçük P ve B’ye de param hiç kalmadığı için kendilerine ancak Neckar nehrinin kenarından yenilebilir özellikteki renkli küçük çakıl taşlarından toplayabildiğimi söyledim ve bir torba “NeckarKiesel” verdim. (O zamanlar Türkiye’de böyle bir şey daha henüz hiç bilinmiyordu).

önceki yazı

önceki yazı


sonraki yazı

Sonraki yazı

Tags: , ,

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.