Yedek Subay Celbi 1976

Anı - Yaşayanların Ağzından Hikayeler | canakci | Nisan 28, 2017 at 11:38 am
 
Biraz samimi olduğunda hemen askerlik anıları anlatmaya başlayan birçok insanla karşılaşmışsınızdır. Ben de çok dinledim. Ama dinlediklerimin çoğu zorunlu askerliğin geneline özgü değil de insanların kendilerinin o sırada yaşadığı kişisel sivil maceralar olarak nitelenebilir. Ortamın genel düzeni (düzensizliği) sanki hiç anlatılmaz, anlatılamazdır. Tabudur. Ben yazarken bunun biraz dışına çıkmak istiyorum. Gerçekten de orası insanların kardeşlik, uhuvvet (comradery) buldukları sıcak bir peygamber ocağı değildir. İnsanların kişiliğinin özelliğinin, iradesinin ezildiği, mahreminin yok edilmeye yıkılmaya çalışıldığı bir yerdir. Bunun nasıl yapıldığının ayrıntıları bilinmesi gerekir. “Askerlikte mantık yoktur” denir ve kişinin orayı (neler yaşacayağını, başına neler geleceğini önceden bilemediği) beklentilerinin olmadığı, bir yer olarak kabullenmesi istenir. Burada anlatacaklarımın bundan 40 yıl önce geçmiş olması da bugüne ışık tutar nitelikte olabilir diye düşünüyorum.

76 sonbaharındaki Heidelberg dönüşü, evde bana gelmiş küçük bir sarı zarf buldum. Bu sarı zarflar, bana hep kamunun ferman ve buyruklarını ilettiği meşum, uğursuz bir mecra hissi verir, son derece iticidir. Nitekim, içinden askere alınmamla ilgili ferman çıktı. Ama bu defa ben zaten boştayım, o yüzden artık böyle bir şeyin benim hayatımı beklenmedik bir olumsuzluk biçiminde değiştirme riski yok. Hemen gittim, formlar doldurma, heyet muayenesi gibi iç karartıcı bir kısım muamelelerden sonra cevap geldi. Mamak Muhabere Okulu’na gidip teslim olacakmışım.

Mamak, 1976-77 Kışı

Mamak Muhabere Taburu, onca sene oturduğum Ankara’nın daha önce hiç bulunmadığım bir bölgesinde ve Yedek Subay Okulu da onun içindeki çok katlı irice bir bina oluyor. Söylendiğine göre, yedek subay okulları içinde fiziksel koşulları itibariyle en az mahrumiyetli ve en müreffeh olanı imiş. Buraya torpille gelenlerin çokluğu da bunu gösteriyormuş. O sıralar Ankara’da kimim kimsem, arayan soranım yok. Minik sırt çantamla oraya ulaşmamdan hemen sonra, bedenime uysun uymasın, bundan böyle artık her gün mecburen giyecek olduğum haki renkli çuval kumaşından giysiler, hiç kullanamadığım yünlü iç çamaşırları, siyah postallar, Nazilerin Holokost mağdurlarına giydirdikleri çizgili pijamalar gibi bir tomar malzemeyi kucağımıza verdiler. Onlarla kıyafet değiştirme için kullanacağımız minik dolaplarla dolu bir odaya geldik. Çuvalları sırtımıza geçirdikten sonra da doğru traşhane kuyruğuna giriyoruz. Burada ben berberim diyen 10-15 eri görevlendirmişler. Berber koltuğu yok, ayna yok, su sabun gibi şeyler yok. Ahşap çayhane sandalyelerinden on beş tanesini ikişer metre aralıkla yerleştirmişler. Sırası gelen boşalan sandalyeye geçip oturuyor. Erler de 5 dakikadan az bir sürede kesiyor. Acemi tıraşı dedikleri sıfır numara değil de sanki ondan biraz daha uzun, ama yine de çok kısa bir saç. Bir saatten kısa bir sürede 300 kişilik Acemi Muhabere Asteğmen Bölüğü’nün saçları kesildi. Çıkan çuvallar dolusu saç, oradaki berber erler tarafından süpürülüp alınıp götürüldü.

Buradaki her şey biraz bizim ilkokula benziyor. Zil çalınca sınıflara doluşuyoruz. Sınıflarda ilkokuldaki tahta sıralarımın aynısından var. O zamanlar üç kişi otururduk, şimdi büyük olduğumuzdan ikişer kişi oturuyoruz. Sınıflar yaklaşık kırkar kişilik. Biz bu sınıflara “takım” diyoruz. Bir, iki, üç, dört diye her birinin numarası olan 7-8 tane takım var. Bir de her birimizin ezberlememiz istenen numaralarımız var, onları da yakalarımıza demir sayılarla kendimiz taktık. Dersler görüyoruz. Konular “elektrik nedir, elektronik nedir, kuranportör nedir” gibi. (Bu arada kuranportör elektronik haberleşmenin taş devrinden kalma ve 976 yılı itibariyle aslında diğer NATO orduları tarafından çoktan envanterden düşmüş, demode bir cihaz türü.) Yedek subay çıkınca biz bu telsizleri bizzat kullanmayacağız telsizci erler kullanacak ama biz de (bu hiç kendisi gösterilmeden) öğretilen teorik bilgilerimizle onlara nezaret edeceğiz (acaba?).

En tuhaf olan şey de yatma konusu. Ranza yok. Koğuş denilen yer kocaman bir salona yan yana elli kadar karyola dizilmesinden oluşuyor. Monoblok binamızda bunlardan 6-7 tane var. işler. Benim 12 kişilik odada 11 tane Arap öğrenciyle kalmışlığım var, ama 50 kişi benim bile üst sınırımın üstünde. Saat 9 gibi çizgili pijamalarımızla yataklarımıza girmemiz, ışıkların kapanması ve sabah 5 gibi davulla uyandırılıncaya kadar burada kalmamız gerekiyor. Niye davulla uyandırılmamız gerektiğini çözebilmiş değilim. Tabii koğuşun ağır bir kokusu ve kendine has gürültüleri de oluyor. Askerliğin en ağır tarafı bence bu koğuşlara alışmak olabilir.

Doğal olarak ilk günler gecenin ilk saatlerinde çoğunluk uyuma zorluğu çekiyor. Benim yastığımın altına koyduğum minik bir radyom var. Ama birileri de tüm koğuş dinlesin diye “”anı anlatma”” dönemi başlattı. Karanlıkta yüzünü görmediğimiz birisi (yakınındaki arkadaşlarının sürekli ısrarlarına dayanamayarak 50 kişinin birden duyabileceği bir şekilde sesli olarak anı anlatıyor. Daha ziyade aşna fişne olayları ve yurt dışında geçiyor. Ben genellikle kulağımdaki müziğin de etkisiyle hikâyenin sonunu duyamadan uyumuş oluyorum. Soğuk kış günü, uykunun en derin saatinde henüz hava karanlık iken davul sesiyle uyandırılmak da işin en korkunç yanı.

Kaloriferli iyi ısıtılmış binada uyandırıldıktan sonra acele soğuk suyla traş olmak ve eksi yirmi derecelik Ankara kışında birkaç yüz metre ilerideki kafeteryaya gidip kazanda kaynamış çay eşliğinde hafif bir kahvaltı yapmak üzere yürümek gerekiyor.

Dönüşte, yine açık havada içtima(toplanma) ve talim var. Talim dediğimiz şey genellikle soğuk havada kımıldamadan dikilmek ve bir kısım nasihatleri dinlemekten ibaret. Haz rol, rahat, birerle kol, uygun adım ileri gibi komutlarla yüzlerce saat robotlaşma eğitimi veriliyor. Ama, bu eğitimin en uzun kısmı da soğuk havada kımıldamadan ayakta dikilerek olanı. Defalarca ayni nasihatleri dinleyerek geçirilen bu süreler zarfında özellikle postallar soğuğu çok fazla ilettiği için ayaklar uyuşuyor, donma tehlikesi geçiriyor.

Eğitim; kemikli yüzlü, zayıf, orta yaşlı bir yüzbaşı ve yardımcıları ve bizden genç iki teğmen tarafından veriliyor. Yüzbaşının daha önceki dönemlerden kalma lakabı “Killing”. Hep bu isimle anıldığı için asıl adını (kendisi söylemiş olduğu halde) hiç öğrenemedik.

Talimlerden sonra ders ziliyle sınıflarda eğitim yapılıyor. Eğitimimize “”elektrik nedir, elektronik nedir”” gibi bir seviyeden başlanması da çok enteresan. Çünkü (söylendiğine göre) hepimiz buraya elektronikçi olduğumuz için bilgisayar tarafından özel olarak seçildik. Ama gerçekte üç yüz kişilik bölüğün, iki yüz yetmiş küsur kişisi Elektrik/Elektronik mühendisi diplomalı. Diğerleri toplam otuzdan az. Mesela birisi Siyasal Bilgiler mezunu Gökberk Ergenekon. O sırada başbakan olan Süleyman Demirel’in sağ kolu, Maliye ve Ulaştırma Bakanlıkları yapan Yılmaz Ergenekon’un oğlu. Korumasıyla birlikte askerlik yapıyor.

Görmeseniz duysanız böyle bir şeyin olabileceğine inanmazsınız. Bakan çocuklarına o zamanlar (şimdiki gibi türlü şekillerde askerlikten tamamen kaytarma fırsatları verilemiyor sanırım ama onun yerine) tercih ettiği bir yerde korumasıyla birlikte askerlik yapması sağlanıyor. Koruma da bence sanki bu iş için eğitilmiş maaşlı özel seçilmiş birisi gibi, çünkü sahiden tuvalete girdiği anlar dâhil bir an bile onu yalnız bırakmıyor. Görünüşte ise bizden hiçbir farkı yok, koruma da bizimle ayni şartlarda yaşayan bir yedek subay okulu öğrencisidir. Ama Gökberk’e karşı özellikle yapılabilen sözel sataşmalara karşı da göğsünü siper ediyor. Çayını, yemeğini o getiriyor. Öğrenci veya görevli hiç kimsenin o korumayı geçmeden Gökberk’e ulaşması mümkün değil. Herhalde Gökberk’e de öyle tembih etmişler kimseyle kendisi doğrudan muhatap olmuyor. Sataşma imkânı yaratmıyor. Diyeceksiniz ki sataşma neden olsun? Siyaset kışlada da mı var? Hayır. Burada kimilerinde klostrofobi yaratan, ağır depresyonlara yol açan koşullar var. Çok aşırı durumdaki psikolojik şikâyetler için de doktor raporuna bağlı ve azami süresi 15 güne kadar çıkan istisnai bir “hava değişimi” imkânı öngörülmüş. Ama bu gerçekten ihtiyacı olan aşırı rahatsız durumdaki kişiler için bile bir “kaytarma girişimi” olarak nitelenip verilemez iken dibinizdeki zıpır oğlana (korumasıyla birlikte gidip gezip eğlenmesi için) 15 gün hava değişimi verilirse ne hissedersiniz. Ağır hasta durumdaki kişiye tedavisi için verilmeyen bu imkânı ayni iki kişiler toplam 3 aylık eğitim döneminde 3 defa kullanırsa ne hissedersiniz? Bu nasıl bir vatan hizmetidir ki?

Okulda en şaşırdığım şey ODTÜ’den hiç kimseyle karşılaşmamam. İTÜ, Boğaziçi gibi bilindik okullardan mezunların sayısı da toplam iki elin parmaklarını geçmez. Yurt dışındaki okullardan mezun on beş yirmi kişi var. Mühendislerin kahir çoğunluğu, yani iki yüzden fazlası o zamana kadar adını zor duyduğum Zafer, Vatan, Yükseliş Mühendislik gibi yeni okullardan mezun. Bu okullar 67’de AP Hükümeti’nin çıkardığı bir yasa ile Vakıf Üniversiteleri olarak hızla kurulmuş ve her yıl bildiğimiz okulların on katı sayıda mezun vermeye başlamıştı. (“Boğaza nazır, diploma hazır” diye lanse edilen bu okulların hepsi, daha sonra bir kararla kamulaştırılarak, devlet okullarına bağlanıp yok edildi.)

Yükseliş Mühendislik, Başbakan Demirel’in kardeşi Hacı Ali’nin idi. Kendi oğlu 1950 doğumlu yeğen Yahya Kemal Demirel de orada mühendislik okumaktayken 1975’de keşfettiği “hayali ihracata %75 vergi iadesi” öngören yasa sayesinde aniden 20 milyon lira gibi süper bir kazanç elde etmişti. Ama 1977’deki Askerliği sırasında Çeşme’deki bir otelde eğlenirken bir garson kendisine “suntalardan ne haber” demiş, Yahya Demirel de o garsonu 3 yerinden bıçaklamıştı. Yargılandı, mahkûm oldu, yurt dışına çıkma yasağı kondu, İsviçre’ye kaçtı, vatandaşlıktan çıkarıldı, değişik birçok suç daha işledi, vatandaşlığa geri alındı, bir gün bile tutuklanıp hapis yatmadı. 2012’de 62 yaşında öldü. Ancak Yeğen Yahya Olayı denilince asıl akla gelen onun amcası Şevket Demirel’in oğlu 1968 doğumlu kuzen Yahya Murat Demirel’dir. Çünkü o işi epeyce daha büyütmüştü. Söylendiğine göre, devlet bankalarının parasıyla bankalar kurup içini boşaltmakla sadece Egebank üzerinden devlete en az 6 milyar dolar kadar bir geri dönmeyen kredi borcu takmış, 30 yıl kadar bir mahkûmiyeti kesinleştikten sonra ise yurt dışına yerleşerek Belize vatandaşı olmuştur.

Şimdi buraya nereden geldik diyeceksiniz. Devlet büyüklerinin mahdumlarının “özel korumasıyla birlikte” askerlik yapması o günün şartlarında hiç yadırganmaması gereken bir durum idi. Düşününüz ki, bizzat Başbakan Demirel’in yeğeni Yahya Kemal in askerlik sırasında cinayet işlemesi, öbür yeğen Yahya Murat’ın da askerlik sırasında, asker kıyafetli ama asker olmayan birisi tarafından kışla içinde bıçaklanması, bu kişilerin faili oldukları nitelikli suçlar ve mafyöz ilişkiler nedeniyle, husumet içinde oldukları kesimlerin sürekli tehdidi altında olduklarını da göstermektedir.

Şimdiki başkanımız “”Dicle’nin kenarında bir koyunu kurt kapsa, bunun hesabı bizim üzerimizdedir”” diyor. Oysa 40 yıl önceki başkanımız Demirel de “”Fırat’ın kıyısında bir kuzu kaybolsa, gelin bunun hesabını bana sorun”” diyordu ama kendi öz oğlu niteliğindeki yeğenlerini sürekli olarak yargıya ve hasımlarına karşı korudu. Doğal olarak, sağ kolu olan Maliye Bakanı Yılmaz Ergenekon’un mahdumu Gökberk de sürekli korunma ihtiyacı içindeydi. Terhis olduktan sonra ikinci kâtip göreviyle diplomat olarak gönderildiği Roma Büyükelçiliği Ermeni örgütü ASALA’nın saldırısına uğradı. Gökberk ondan sonraki ilk seçimde milletvekili oldu, bakan oldu. Tüm Demirel kadrolarının nihai olarak tasfiye edildiği 2. Tansu Çiller Hükümeti’ne kadar büyük devlet büyüğümüz olarak iktidarda kaldı. Yine de takdir etmemiz gereken durum; 40 yıl öncesi devletlilerinin yakınlarını hukuka karşı koruyabilme gücünün şimdiki duruma göre çok sınırlı oluşudur. Kırk yılda ortaya çıkan en önemli gelişme devletlinin artık bizzat hukukun kendisi yerine geçmesi ve istediğini ihya edip, “”yürü ya kulum”” deme gücünün sınırsız hale gelmesi olmuştur.

Biz yine 40 yıl öncesine ve okula dönelim. Muhabere yedek subay adayları için eğitim veren bu okuldaki eğitim müfredatı da sanki ondan önceki 30 yıldır hiç güncellenmemiş. Kitaplar, söz konusu teçhizat ve ders içerikleri, pratik yararlılığı hiç düşünülmeden senelerdir aynen sürdürüle gelmiş. Hocalar genç astsubay iken bir dönem sırf bu iş için eğitildikten sonra subay yapılmışlar. İstisnai olarak astsubaylıktan yüzbaşılığa kadar yükselme fırsatı verilen bu küçük grup öğretmen on yıllar boyunca aynı şeyi yapmaya devam etmiş, artık emekli yaşına gelmiş, saçı başı ağarmış kişilerden oluşuyor.

Bize deniyor ki; “derslerinize iyi çalışın, yoksa geçemezseniz ,çavuş çıkarsınız”. Sahiden bu 3 aylık okuldan mezun etmeme durumunun örnekleri o dönemde (ders başarısızlığı değil de sivildeki “siyasi muhalefetiyle bir şekilde öne çıkan kişilere karşı) sıkça görülmekteydi. Mesela Uğur Mumcu “Sakıncalı Piyade” isimli kitabında kendisine yapılan bu uygulamayı anlatmıştı. Bu da Gökberk’e uygulanan “imtiyazlı askerlik” fırsatının tam tersi olan “işkenceli askerlik” örneğidir. (Şimdi gazeteden okuduğuma göre kırk yıl sonra bu günlerde FETÖ’cü diye meslekten atılan binlerce polise karşı da bunun yeniden uygulanması planlanıyormuş.)

Buradaki sopa ve havuç yönteminde “havuç”u temsil eden şey “derece ile mezun olmak” konusu. Okul birincisi ikincisi veya üçüncüsü olanlara dağıtımda “tercih ettiği” birliğe katılma fırsatı verilecek. Bunun ne kadar önemli bir teşvik olduğuna görmeden asla inanmazsınız. Bölükteki 270 küsur mühendisin yanı sıra 2 tane de ilahiyat mezunu var. “”Kafayı vurup çalışma”” lafının nereden geldiğini ben orada öğrendim. Bunlar mütalaalarda (eski medreseler zamanında olduğu gibi) kafalarını (içine iyice sığsın diye) birbirine vura vura çalışıyorlar. Nihayetinde, burada öğretilen derslerin tamamı ezbere dayalı. Üstelik bize sınavlarda vereceğimiz cevaplar “”aslında tam doğru olsa dahi”” burada anlatılanın aynısını yazmadığımız takdirde yanlış kabul edilebileceği, o yüzden ezberlememizin uygun olacağı da söylendi. (askerlikte mantık yoktur)

Yedek Subay Okulu öğrencilerine 2 çeşit nöbet tutturuluyor ve her birine en az birer defa bu nöbetlerden denk gelecek şekilde ayarlanıyor. Birisi “Mutfak Nöbeti”. Nöbet günü sabah herkesten 1-2 saat önce gelip mutfak civarında bulunmak, günlük teslim edilen her türlü iaşe malzemesini kontrol edip teslim almak ilgili defteri imzalamak gibi sorumlulukları var. Öbürü de “Koğuş Nöbeti” ki geceleri binanın ana giriş kapısının iç tarafında silahlı tam teçhizatlı olarak iki saat süreyle dikilip beklemekten ibarettir.

Aslında, öğrenciye bir defalığına da olsa kendi yiyeceği şeylerin nasıl hazırlandığını görüp denetleme fırsatı verilmesi bakımından bu nöbet bence çok akıllıca düşünülmüş. O yüzden, bu işi çok ciddiye aldım ve bana mutfak nöbeti geldiği gün sabah erkenden gittim. Daha önce görmediğim yemek pişirilen ve bulaşık yıkanan yerleri gezdim. Hijyen, düzen korkunç, iğrenç! İnsan orayı gördükten sonra yemekleri yemekte zorluk çekiyor. Bir defter var, orada o gün mutfağa teslim edilmesi gereken et, süt peynir gibi malzemelerin miktarları yazıyor. Hakikaten de bir araç gelip o malzemeleri günlük olarak teslim ediyor. Karkas bütün diyor ama neredeyse yarısı eksik. Sonra süt her öğrenci için kahvaltıda öngörülen miktar en az 1.2 bardak tutuyor. Yani firesi dâhil herkese fazla fazla yetmeli. Oysa gel gelelim bardaklar ancak yarıdan az biraz fazla doldurulabiliyor. Çünkü herkese yetişmesi imkânsız. Teslim edilen süt miktarının yarı kadarı eksik.

Mutfak/bulaşıkhane kısmına girdiğimde, orada bir başçavuşu, bulaşıkhane çalışanı eri tekme tokat döverken görüyorum. Çavuş bunu sanki mesleki bir tatmin alarak, keyfini çıkartarak yapıyor. Er, kepçeyi koyması gereken yerden başka bir yere mi koymuş, öyle bir şey. Buradaki erler vatan hizmetini tam gün burada çile doldurarak tamamlıyor. Bulaşık makinesi gibi herhangi teknolojik destek olmaması bir yana, bulaşığın birikeceği, yıkanacağı ve yıkanmışların birikeceği yer diye hiçbir iş akışı endüstriyel tasarımı da yapılmamış. Kocaman bir kazan sürekli (boş yere) kaynadığı için ortam sırf buhar, her şey yağ ve bulaşık. Kepçeler şuraya asılacak gibi kurallar konmuş ama sistem avara çalışıyor. Bulaşıkhane içinde bir yerden bir yere bir şeylerin üstünden atlamadan gidilemiyor. Herhalde tüm bunların sorumlusu o er olamaz.

“Başçavuşum” diye seslendim ve yanıma gelmesini bekledim. Aslında buradaki tüm hizmetleri gören destek kıtalarının denetçi çavuşuyla aramızda hiçbir idari bir irtibat yok ve ben de o dövdüğü er gibi rütbesiz konumdayım ama bir anlamda burada verilen hizmetin de müşteri temsilcisi sayılırım. Çavuş bıraksın gelsin mi, yoksa devam mı etsin biraz tereddütten sonra nihayet çocuğu bırakıp yanıma geldi. Defteri gösterdim ve dedim ki “Buradaki malzeme miktarları tutmuyor, gelen malzeme kesinlikle eksik, etler eksik, süt eksik.” Sırıttı.

- Sen! dedi; Bu malzemenin daha nerelere gittiğini biliyor musun? Burası dışında gittiği yerler var.
- Defterde yazdığına göre, Yedek Subay Bölüğü!ne gelen tüm erzağı benim eksiksiz teslim alıp imzalamam gerek.
- Hayır, burası en son, diğer yerlere teslim edildikten sonra en son buraya gelir. Kalanı burada teslim alınır.

Çavuşa teşekkür edip çıkıyorum. Tabii,erzağın nerelere teslim edildiği onun sorunu değil. Ama anlaşılan o ki defterde imzası bulunan benden önceki tüm yedek subay öğrencileri de bu rutine kolaylıkla uyum sağlamış, hiç kimse eksik olduğuna dair herhangi bir not düşmemiş. Sofrada bir kaşık reçelin paylaşımında çıngar çıkartanlar, kendi nöbeti sırasında buradaki tüm öğrencinin istihkakının hep birden önemli ölçüde eksiltilmesine hiçbir itirazda bulunmuyor. Oysa, sürekli olarak yedek subayın etinden, sütünden, tüm erzağından yararlananlar, bunu adet haline getirmiş olanlar var.

Her neyse, akşam oldu. Nöbet defterine benden önce hiç kimsenin yazmadığı bazı şeyleri ben yazmadan edemedim. Dedim ki; “beyaz peynirler bozuktu. Kimse yemedi, %90’ı çöpe gitti. Ayrıca, teslim aldığım süt ve et miktarlarında ciddi eksikler vardı”. Defteri teslim ederken oranın subayı beni çağırdı. Büyük bir kabahat yapmışım gibi “”bu ne böyle?”” dedi. Buraya gelmeden önce hepsi kalite kontrolü oluyor, bozuk olmaz. Ayrıca eksik de ne demek? Tartacaksın, varsa eksiği gramıyla yazacaksın. Böyle rapor mu olur? Sen kime çamur atıyorsun, maksadın ne?” gibi azarlar mahiyette konuştu. “Otur bunu düzelt. Yoksa soruşturma olur, bak ispat edemezsen başına büyük işler gelir” dedi. Ben de hakikaten biraz korktum. Ama dedim ki, “Ne olacaksa olsun. Ben gördüğümü yazdım. Belki ispat edemem ama yazdıklarımı da değiştiremem” dedim. Çıktım. Sonra ne oldu bilmiyorum. Belki subay kendisi değiştirmiştir. Çünkü beni bir daha çağıran olmadı, defteri de görmedim.

Dersler, tüm bunaltıcılığı ile günümüzü dolduruyor. “”Şurayı kaz, derin kaz, sonra içini doldur ve sonra tekrar kaz”” gibi bu eğitimin işlevi ancak insanları robotlaştırmak, tüm vaktini doldurup kendini düşünmesine hiç imkân bırakmamak olabilir. Yoksa öğrendikleri sayesinde orduda daha iyi hizmet görmesini sağlamak gibi rafine bir amacı olması hiç mümkün değil. Her şeye rağmen, gerek çavuş çıkma korkusu, gerekse ilk üçe girme gayreti öğrencilerin büyük bir kısmının dersleri ciddiye almasını sağlamış durumda. (Oysa burada kullanılan sopanın da havucun da aslında yalan olduğunun daha sonra açıkça ortaya çıkacağını bu hatıratın devamında size göstereceğim). Buradaki her şey sahte ve bir amacı varsa eğer mutlaka göründüğünden farklı olmalıdır. Bu durum genele şamil edilerek belki ordunun tümü için de söylenebilir.

İTÜ Elektronik mezunu, zeki bir çocukla arkadaş olduk. Hafta sonları dışarı iznine çıkmayıp içeride kalıyor ve sürekli “ders” çalışıyor. Bunu niye yaptığını sorduğumda da “bir amacı olduğunu, ilk üçe girmek istediğini böylelikle dağıtımda nişanlısının bulunduğu Eskişehir’e gitme olanağı bulacağını” söyledi. Ezberse ezber. Bu dönem boyunca kendine yapabileceği herhangi daha önemli bir başka amaç ve eğlence de bulamadığından onun bu seçimi son derece makul görünüyor. Eğer birisi bu dersleri çalışarak ve ezberleyerek birinci olacak ise bence bu en fazla onun hakkı olmalıdır.

Bense bu derslere en az bir intibak bile sağlayamıyorum. Mütalaalarda; ders çalışmak yerine, kendimi oyalayacak saçma sapan şeyler buluyorum. Sınavlarda da aklıma geldiğince cevaplar yazıyorum. Mesela bir mütalaa sırasında birilerinin “”akım mı çarpar; gerilim mi çarpar?” tartışmasına şahit oldum. Bana çok ilginç geldi. “Acaba, bu konuda diğer herkes ne düşünüyordur?é diye sorunun bölükteki diğer kişiler arasında da tartışılmasını sağlamak istedim. Cevaplar ve herkesin cevabını savunma biçimi bana çok ilginç geldi. Bir de benim çok sevdiğim iki soru var. “dokuz noktadan kesiksiz geçen 4 doğru geçirme” sorusu ile “satranç tahtasında atı tüm noktalara dolaştırma sorusu. Ne de olsa bu 300 kişilik bölük büyük ölçüde ülkenin zekâsıyla temayüz eden elektronikçi gençlerinden oluşmaktadır. Aldığım sonuç ise beklentilerimden çok farklı oldu. Başka geniş gruplar içinde sorulduğunda kolayca en az birkaç kişiden bulunabilen doğru cevapları orada neredeyse hiç kimse veremedi.

Sorunun ulaştığı öğrenciler arasında “gerilim mi çarpar akım mı?” sorusuna gerilim ve akım diyenler hemen hemen tam yarı yarıya idi. İlahiyatçı iki öğrenci “Allah çarpar” yumurtladı. Doğruya en yakın cevabı ise “ikisi ayni şey değil miydi?” diyen edebiyat mühendisi arkadaş verdi. Kendisine öyle dememizin sebebi, herkesin sırayla mesleğini söylediği ilk gün, fen edebiyat fakültesi kimya bölümü mezunları kendini kimya mühendisi, fizik mezunları fizik mühendisi olarak tanıtırken, o da sıra kendisine geldiğinde “”edebiyat mühendisiyim”” demesi ve herkesin gülüşmesi üzerine de “ne var yani… ben de ayni fakültenin edebiyat bölümünden mezun oldum” demiş olmasıydı.

Günlerden bir gün ders sırasında bir hoca “”içinizde matematikten ve İngilizce’den en iyi anlayan kim var?”, diye sordu. “Albayım rica etti, bir konuda ihtiyacı varmış” diye de açıkladı. Kimsede cevap yok. Derken yan taraftan birisi “Profesör bilir” dedi. Baktım kimdir diye. “Benmişim”, herkes bana bakıyor. Hoca önüme geldi. “Siz, profesör müsünüz?” dedi. “Yoo, değilim” dedim. “Niye öyle diyorlar?” dedi. “Haberim yok, bilmiyorum. Ben de şimdi öğrendim” dedim. Konu öyle geçti gitti. Ben sadece okul komutanı yüzbaşının bir lakabı (killing) olduğunu biliyorum. Belki de o bilmeceler sırasında biri bana da böyle bir isim taktıysa, o yayılmış, gerçek adımı bilmeseler de hiç muhatap olmadığım birçok kişi beni bu lakapla tanır olmuş. Benimse bundan o ana kadar hiç haberim olmamış.

Ertesi gün içtima öncesi adımı anons ettiler. Gittim, Killing’in teğmenlerinden biri beni bekleyen askeri işaret edip dedi ki “Albayım bir görev için seni istemiş”. Killing ve teğmenleri bizle daima “sen” diye ve emir cümleleriyle muhatap oluyorlar, hocalar ise daima “siz”li konuşuyor. Kimdir, nerenin albayıdır hiç bilmiyorum. Erin peşine takılıp yakındaki binalardan birindeki albayın ofisine gittim. Albay masasında iki genç kızla oturuyor. “Asteğmenim” dedi. “Çözemediğimiz matematik problemleri için bir yardıma ihtiyacımız var. En iyi sizin yapabileceğinizi söylediler, ben de yüzbaşıdan izin aldım, yapabilir misiniz? ” (“Siz”li konuşuyor!) “Bilmem ki, bir bakayım” dedim. Oturduk. Masada İngilizce bir lise matematik kitabı, kızlar bir kolejde okuyor olmalı. Albay “çalışın çalışın” dedi çıktı. Neyse, bahis bildiğim yerlerden çıktığı için pek zorlanmadım. Bana birçok problem çözdürdüler. Hatta sonra daha önceki bahislere geçip onlardan da sorular çözdük. Bir iki saat geçtikten sonra albay döndü. “Nasıl gidiyor, çözebildiniz mi?” dedi. Kızlara sordu, kızlar memnun. Bana döndü, dedi ki “”bak işte bu da vatan hizmetidir”. Şimdi dışarıda eksi yirmi derecede talim diye koşturmak ve dikilmek mi iyi ,yoksa bu mu? Ben yüzbaşıdan izin alırım, buna arada devam edelim, ne dersin? ” Dedi. Normal olarak düşünürseniz epey makul, hatta cazip bir teklif, ancak ben tam tanımlayamadığım bir rahatsızlık içindeyim. Albayın şık üniforması, kızların iyi giyimli ve bakımlı hallerine karşılık ben, pırtı çuvallar içinde ve rızam olmadan getirildiğim bu yerde kendimi bir tür köle gibi hissediyorum. Sistem; asteğmenin etinden ve sütünden (sadece mutfakta değil) mümkün olan her alanda yararlanmak üzere kurulmuş. Ne diyebilirim? Bu “konuda yeterli bilgiye sahip değilim, çok yararlı olamayabilirim, hem de talimlerden geri kalmayım arkadaşlarım merak eder” dedim. (Nasıl açıklayacağım? Milletin ağzı torba değil ki büzesin). Herhalde albay da beni anlamış olmalıdır ki bir daha hiç aramadı.

Ertesi gün karlı soğuk havada bizi açık hava atış talimine götürdüler. Elime ilk defa ateşli silah değecek. Herkes ne kadar tecrübeli olduğunu anlatıyor. Uzun menzilli M1 gez, göz arpacık. Gözlük yüzünden nişan almakta biraz zorlandım. Siperde atış yapan erler en çok topuktan vurulurmuş. O yüzden; teğmenler herkese en çok topuğunu saklaması konusunda uyarıp, talimat verip duruyor. Sanki Çanakkale’deyiz. Hey, Ya Rabbi! Topuğun yerine, kafandan vurulursan daha mı iyidir? Neyse. Skorlar geldi. Benim için çok şaşırtıcı. Av maceralarını anlatıp; kurum kurum kurulanların karavanaları çok. Ezici çoğunluğun epey karavanası var. Bende hiç yok. Bir tane 12 sınırında 11 var. Diğerleri de normal rakamlar. Yani epey iyilerden biri olmuş. Herkes çok meraklı soruyor, benim skor kâğıdım elden ele dolaşıyor.

Sonraki günlerden birinde Kurban Bayramı vesilesiyle, her zamankinden farklı bir noktada içtima olduk. Ortamıza getirilmiş ayaklarından bağlı bir koyun. Birileri kesmeye durdu. Derken, bizim takımın en irilerinden, sıranın en başındaki oğlan dikildiği yerde sallandı ve küüüt diye kontrolsüz bir şekilde yere devrildi. ‘Kan tutması’ diye bir şeyin olduğunu ilk defa orada gördüm. Oğlanı yanındakiler güçlükle kaldırıp, götürdü. Meğer; ‘ bayram merasimi’ diye bir şey daha var. Kesim sırasında akan kan bir kaba doldurulmuş. Hepimiz sıra ile gidip parmağımızı banıp alnımıza süreceğiz. Sıra bana geldiğinde parmağımı kana sürer gibi yapıp alnıma sürdüm. Yerime geçtim. Tören bitip dağıldığımız sırada Killing beni çağırdı. Tabii alnımda kan olmayışı dikkatini çekmiş. “Niye öyle yaptın” dedi. “O kadar yapabildim” dedim. “Sen Müslüman değil misin?” bile dedi. Cevap vermedim. Oysa, bölükte gayrimüslimler var ve hiçbiri bu harekete böyle bir itiraz ortaya koymamıştı. “homur homur” yaptı; beni bıraktı. Benim yaptığım plansız, otomatik bir şey. Vicdani ret hakkı olmadan ‘zorunlu vatan hizmeti’ adı altında getirilip, burada herkesi belirli bir dinî mezhebin seremonilerine alet etmek ne derece insanîdir ki?

Birkaç gün sonra benim “Koğuş Nöbeti” sıram geldi. Oturduğumuz binanın ana giriş kapısının iç tarafında silahlı tam teçhizatlı olarak iki saat süreyle dikilip beklemekten ibaret olan bu nöbet için bir önceki nöbetçi beni uyandırıyor. Ben de hemen giyinip kuşanıp nöbeti devralarak, beklemeye başlıyorum. Soğuk kış gecesi saat 3:30 civarı. Nöbetimin bitmesine daha yarım saat var, dışarıda kar yağıyor, ama içerisi sıcak. Ben dimdik bekliyorum. Birden kapıda bir subay belirdi. Göz göze geldik. Kapıyı açıp içeri girdi. Benden genç bir teğmen. Üzerindeki karları silkeledi. Sonra daha dik dik bana bakmaya başladı. “Selam yok mu asteğmenim?” diye sordu. Baktım ki, ciddi ciddi soruyor. “Gerek görmedim” dedim.

Elhak, bu “selam” konusu bize burada bulunduğumuz aylar boyunca en sıkı belletilen şey. Topuklarını birbirine vurarak illaki selam verilecek. Uzun talimler boyunca belki yüz defa söylenmiş, tekrarlanmış. Domuz olsan 20 defada öğrenirsin. Gelgelelim ben bunu bir kararla, bir eylem ortaya koyayım diye bilinçli olarak yapmamışım. Tamamen insiyaki bir şey. Eğer grubun içinde bilinçli olarak yapılsa idi bilinçli bir eylem olurdu. Ama burada biz bizeyiz, ikimizden başka olaya şahit, örnek alıp mim koyacak başka hiç kimse yok. Ben aklım, içgüdülerim ve duygularımla bir bütünüm. Eğer ordu beni robotlaştırabildiği ölçüde muzaffer olacaksa o ordu bir zaferi zaten hiç hak etmiyor demektir. Şahsen bu nöbet görevini her ne kadar saçma bulsam da, kendimi orada bir nöbet tutma konumunda bulduysam eğer, yine de bunu uyanık, tam teçhizatlı ve dimdik ayakta olarak, yani dört dörtlük yapmak isterim. Ama topukları vurup selam verme konusu benim aklıma göre bunun değil de robotlaştırılmanın bir parçasıdır. Yani selam vermemeyi evet bilinçli değil belki içgüdüsel olarak yaptım ama yaptığımın tamamen arkasındayım. Yani, aslında insanî aklım, duygularım ve içgüdülerim benim en hakiki parçamdır. Eğer emir demiri keserse; eğer mantık yoksa; orada ben kendimi nasıl var edebilirim ki?

Teğmen gitti duvardan telefonu aldı, iki inzibat askeri çağırdı, duvardaki nöbet çizelgesine bakarak bir sonraki nöbetçinin yatak numarasını öğrenip gidip onu uyandırdı. O giyinip gelip nöbeti teslim alıncaya kadar inzibatlar geldiler. Nöbetçi gece subayının (binbaşı) ofisine gittik. Teğmen “selam vermedi” diye durumu rapor etti. Binbaşı (kükreme edasıyla) “niyyee slaam vermiyssn” gibi bir şey söyledi. Ben de “gerek görmedim” diye teğmene söylediğimin aynısını tekrarladım. Binbaşı yine kükreme edasıyla “vrrrjjjt” gibi bir şey söyledi. “hapis cezası” vermiş. İnzibatlar ve teğmenle birlikte, dördümüz Güvercinlik’in yolunu tuttuk.

Hapishaneyi gözümde hiç böyle bir yer olarak canlandırmamıştım. Mahkûmlar arasında yedek subay hiç yok. Hepsi 7-8 kişilik koğuşlarda kalıyorlar. Ama bana özel bir oda ile sıfır kilometre nevresim takımı verildi. Tabii 50 kişilik koğuştan çıkıp gelince burası benim için Rolls Royce! Çocuklar bana hepsi bir mültefit, inanmazsınız. Odamın kapısını kapatıp biraz uyudum. Uyanıp çıkınca gördüm ki, ben burada bir tür koğuş ağası konumundayım. Çay, kahvaltı getirenler, günün gazetesini ikram edenler vb. Okulda iken hiç hayal edilemeyecek bir lüks.

Uyanalı beri henüz birkaç saat geçmiş ve ben henüz bu işin tam zevkine varmak üzereydim ki akşamki teğmen geri geldi. Eski halinden hiç eser yok. Apolojetik ifadeler. Ben yatağımda kaykılmış haldeyim, O ise askerlerin önünde ayakta dikilerek benimle “siz-li” konuşuyor. Sanki O, benim mahkûmumdur da benden af istemektedir. Çözemiyorum. Ama belki komutanı ona “git çıkar gel” demiştir. Hapisten çıkarmak için elinde hapse götürürken olduğu gibi inzibat erleri de yok. Benim, “24 saat dolmadan çıkmam” deme ihtimalim var. Ki zaten de o niyetteyim, çünkü hapis 1 günlük, o da en az 24 saattir. Ama belki onlar açısından bu şekilde icra edilmesinin daha önce öngörülemeyen bazı bürokratik sakıncaları, aksaklık getirileri de ortaya çıkmış olabilir. Tabii ben işin aslını hiç bilemiyorum. Ama teğmen, benim bir an evvel oradan çıkıp gerisingeri bölüğe dönüp teslim olmamı sağlamakta kararlı. Neyse ki; ben de fazla nazlanmadım artık, bölüğe döndüm.

Bir lisan sınavı duyurusu asılmış. Lisan sınavını kazananların bundan ne menfaati olabileceği tam olarak belli değil. Ama zımnen ifade edilen, bunun belki bir kıt’a görevi yerine karargâh görevi olabileceği ve bunun da daha tercih edilir bir şey olduğu. Nitekim 300 kişilik bölüğün 140 kadar kişisi başvuru yapmış. Başvuru için hiçbir belge, sertifika, şahadetname gerekmiyor. Rusça, Arapça, Yunanca dâhil 10’dan fazla dilden başvuru var. Tabii sen hangi dili dersen, ordu sana o dilin sınavını yapacak birilerini bulup gönderecek. Ben de İngilizce ve Almancadan sınav olmak üzere adımı yazdırdım.

Askerlik bu, ölme öldürme mesleği. Anılar barış zamanında geçiyor ama olsun, asker birbirini tanımaz, barış zamanında da ölme öldürme çok. O yüzden hiç olmazsa kim vurulduya gitmeyesiniz diye icat edilmiş sürekli kullanılan bir şey var, Künye. (Daha doğrusu biz öyle biliyoruz, çünkü sürekli boynunuzda taşımanız gerekiyor ki vurulduğunuzda ona bakarak sizin kim olduğunuzu anlayacaklar. Üzerinde kan grubunuz da yazılı ki acil ihtiyaç olduğunda hiç gecikmeden verilebilsin.) İşte vatan hizmeti yapan her Türk vatandaşına bunlardan özel olarak bir tane yapılıp verilmektedir.

Bize de askere alınmamızdan sonraki birkaç hafta içinde bu paslanmaz çelikten mamul, iki yanı kesik elipsoid plakalardan birer tane yapıp verdiler. Merkezi bir yerden yapılıp gönderiliyormuş. Baktım benimkine, isim soyadı harflerimden 3 tanesi hatalı, üstelik kan grubum da yanlış yazılmış. Bilmediğimiz bir yerden gönderildiği için itiraz edip düzelttirmek mümkün değil. Mecburen olduğu gibi takıp kullanıyoruz. Etrafımdaki arkadaşlara baktım hepsinde de en az birer hata çıktı. Hepimiz Allah’a emanetiz! (Şimdi, burada izninizle anılarıma bir ekleme yapmam gerekiyor. O tarihten 35 yıl kadar sonra kendi oğlum da askerlik yaptı. Ziyaretine gittiğimde boynunda o künyenin tam aynısından vardı. İncelediğimde gördüm ki, onun isim soyadında da 3 farklı harf hatası bulunmaktadır. Onun kan grubu da yanlış yazılmıştır. A’dan Z’ye hemen her şeyin tümden değiştiği son 35 yıl içinde, bu kadar istikrarlı olarak sürdürülebilen daha başka ne olabilir ki? Eğer buradaki her şey sahte ve mutlaka göründüğünden daha farklı bir amaca sahip değilse, böyle bir durum sizce nasıl açıklanabilir?

Derslere, mütalaalara girip çıkıyoruz sınavlar oluyoruz. Ben iyice boş vermiş olduğum için sınavların bazılarında kitaba göre tümden yanlış sayılmış olması gereken cevaplar veriyorum. Ama heyhat, mesela yüz üzerinden 20’den fazla not alması mümkün olmayan imtihan kâğıdıma illa ki 50-60 gibi en azından zayıf olmayan notlar geliyor. Yani, cevap olarak Nasrettin Hoca fıkrası anlatsam bile geçer not almam garanti. Öte yandan, sürekli çalışan ezberleyen akıllı arkadaşlarım var. Onlar da 100 alamıyor, anca 60-70-80 gibi notlarla iktifa ediniyorlar. Kısacası;  sadece derslerin tatava değil, sınavların da öyle olduğunu en sonunda öğreniyoruz. (Gerçi notlar birbirimizden gizli, bizzat kendisi söylemeyenin notunu öğrenemiyoruz. Mesela, Gökberk ne cevap yazdı, ne not aldı? Hiç bilmiyoruz!)

Lisan sınavının günü geldi. Dersler tatil. Sınav heyeti teşrif ettiler. İlk sınav çoktan seçmeli İngilizce yazılısı. Kocaman bir kitapçık. İlk 20-30 sayfa normal lisan soruları. Ama kitabın ondan sonraki yarısı bir tür zekâ testine dönüşüyor. Mesela, bir sayfa boyunca anlatılıyor;  ”falanca filancanın bacısı, filanca da ötekinin kayınçosu…” gibi, arada bir sürü alakasız rölasyonlar, sonunda soruluyor ki “A kişisi, B’nin nesi olur?” Böyle soruların Türkçe’sinde de zaten kolayca kafam karışır. Süre; bitti, bitecek. Neyse aklım erdiği kadar cevaplıyorum, kitabın sonuna ulaşamadan vakit bitiyor.

‘Amerikalı’ dedikleri bir oğlan var, orta ve yüksek tahsilini ABD’de yapmış. Mühendis olarak orada bir işte epeydir çalışır iken vatandaşlığı kaybetmesin diye memlekete (uzun dönem askerlik yapmaya) dönmüş gelmiş. Telaffuzu bozulmuş, Türkçeyi de sanki biraz İngilizce gibi konuşur olmuş. Bence, onun 100 alması gerek.

Neticeleri hemen açıklıyorlar. Amerikalı 87 almış, ben 85 (hayret) hemen ardından geliyorum. Geçer not (50 üstü) 10-12 kişi var. Sözlü sınava gireceğiz. (Simültane çeviri) Üç kişilik heyetin önüne oturuyorsunuz. Ortadaki önce İngilizce konuşmaya başlıyor. Siz hiç duraksız ve teklemeden Türkçeye çevireceksiniz. Ayni anda o konuşurken bir taraftan sizin de konuşmanız gerek. İki ses birbirine karışırken siz hem dinleyecek, hem de konuşacaksınız. Böyle yarım sayfa kadar konuşmadan sonra karşınızdaki aniden Türkçeye dönüyor. Bu defa da siz de o konuşurken ayni anda onun söylediklerini İngilizce olarak tekrarlayacaksınız. Hayatımda böyle bir şeyi ilk defa denediğim için biraz zorlandım ama tam henüz intibak etmeye başlamıştım ki sınav bitti. Sonucu da hemen açıkladılar. Sonuç iki çeşit: A.Tercüman olur. B. Mütercim tercüman olur. İngilizce mütercim tercüman (simültane çeviri yapabilen) sadece 4 kişi çıkmışız. İTÜ’lü arkadaşım Leon’la onun Musevi arkadaşı, Amerikalı ve bir de ben.

Bu arada bir Rum arkadaş var Yunancadan sınava giriyor. Yazılıdan eleniyor. Yahu benim anam babam Rum, evde hep Rumca konuşuruz, ben nasıl Rumca bilmem? Ne kadar itiraz etse nafile… Bir başka arkadaş Université de Liège (İsviçre) mezunu. Orada Barış Manço’nun sınıf arkadaşıymış. Sürekli onunla ilgili maceralarını anlatırdı. İlk etap yazılı sınavda onu da elemişler. “”Yahu ben nasıl Fransızca bilmem”” deyip çatır çatır Fransızca konuşarak sınav heyetine şiddetli itirazını iletince “peki gel” deyip sözlü sınava aldılar. Oradan da nafile, “”bilmiyorsun işte”” deyip çıkarmışlar. Bazı dillerin sınavcısı! gelmediği için sınavı hiç yapılamadı. Galiba Rusça ve Arapça böyle oldu, güme gitti.

Şimdi ben sınavların bu kadar zor olduğunu görünce Almanca’dan tümden vazgeçtim. Sınav başladığında çıktım bahçeye oturdum. Beş dakika sonra adımı anons ettirip çağırdılar. “Neredesin?” “Sınava girmekten vazgeçtim”, “Yok öyle, adın yazıyor gireceksin”. “Haydaa!” Mecburen gittim, girdim.

Almanca sınavı İngilizceye hiç benzemiyor. Taban tabana zıt denilebilir. Çoktan seçmeli hiç yok. Yazılı kısmında yarım sayfa ağdalı bir Almanca gazete metni, altına Türkçe’sini yazacaksın. Yarım sayfa da Türkçe ağdalı bir metin, altına Almancasını yazacaksın. Yazdım, yazabildiğim kadar. Hemen sözlüye çağırdılar. Sözlü de yazılının aynısı denilebilir. Tek farkı yazma yok konuşarak. Heyet değil tek kişi yapıyor. Simültane kısmının özellikle Türkçeden Almanca’ya kısmında çok zorlandım. ‘Endunglar’ yüzünden başını gözünü yarmadan tek cümle bile kuramıyorum sayılır. Neyse, o kısım da bittikten sonra hoca işi Gespräch’e çevirdi. “Almancayı nerede öğrendin?” Anlattım;  işte buraya gelmeden az önce bir okula gittiğimi, oradan mezun olduğumu. Nasıl olup da altı ayda mezun olabildiğime pek inanmamış göründü. Sınavdan çıkarken kazanamamış olduğumdan emindim ana neyse ki hemen sonuçlar asıldı. Bir baktım Almancada da mütercim tercüman olabilirmişim. Üstelik yıllarca oralarda yaşamış olanlardan bazıları tümden elenir iken.

Artık niye “Askerlikte Mantık Yoktur” denildiğini yavaş yavaş anlamaya başlıyor gibiyim. Eğer buradaki her şey sahte ve mutlaka göründüğünden daha farklı bir amaca sahip değilse, böyle bir durum sizce nasıl açıklanabilir? Kendi ana dilimden sınıfta bırakılabilirim. Yarım yamalak bildiğim bir konuda ordinaryüs ilan edilebilirim. Yukarıdan gelen kararlar yüce Hakk Teâlâ gibi hikmetinden sual olunamazdır. Her şeyin bir size deklare edilen ve itikat etmeniz istenen yüzü bir de sizden titizlikle saklanan yüzü bulunur.

Okulun son günleri geldi. Uzun bir masa bayraklar ve Kuran ile donatılmış. İki yanına ellişer santim ara ile bir sürü tabanca yerleştirilmiş. Tek sıra zıplar gibi adımlarla seyrederek herkes önüne gelip birer tabancanın kabzasından yapışıyor. Namusum, şerefim, şuyum buyum üzerine yemin ediyoruz. Tüfekle sadece bir kere atış talimi yapmıştık, ama tabancayla hiç talim yapamadan subay ilan ediliyoruz. Oysa envanterde, subaya tüfek değil; tabanca veriliyor. Size ne kadar komik gelirse gelsin bu merasimde asla gülünmeyecek. Törenin daha önceden provaları dahi titizlikle gerçekleştirilmişti. Merasim, büyük devlet (ordu) büyüklerimizin ve velilerimizin önünde gerçekleşecek. Aramızdaki çoktan saçı sakalı ağarmaya başlamış, kocaman çocukları olanlar için veli lafı biraz tuhaf ama bazılarının da sahiden anne babası bu seremonilere şeref tribününden nezaret edecekler.

 

 
Geldik her birimizin bundan sonra asteğmen rütbesiyle katılıp en az bir yıl süreyle hangi birlikte görev yaptırılacağının belirleneceği kur’a çekme safhasına.

300 yedek subay adayı, okulun muvazzaf subayları ve tabur yetkililerinin nezaretinde kura çekecek. Loş aydınlatılmış geniş salonda büyük bir uğultu. Tabur komutanı bir nasihat konuşması yapıyor. Sonra bölük komutanı Killing mikrofonu eline alıp bir “hayırlı uğurlu olsun” konuşması yaptıktan sonra bir isim anons ediliyor. Benim ismim…

Hayrola! Yoksa, beni çavuş mu çıkardınız? Teşhir edeceksiniz? Bari sahneye çağırmasaydınız… Profesör diye bilenler benim esas adımı bilmedikleri için salonda çıt yok… Ben ağır adımlarla sahneye geliyorum. Teğmen elindeki zarftan okuyor “”İngilizce, Almanca bilir Elektronik Mühendisi” Killing “başka var mı?” diye (sanki olabilirmiş gibi) soruyor. Çıkmayınca zarfın üzerindeki yerin ismini (“GnKur. Loj Hiz Da Bşk’lığı Em.) mikrofona okuyup zarfı bana veriyor. Benim de o ana kadar hiç bilmediğim “Özel Kur’a” meselesi meğer şöyle. Bir komutanlık “”Bana kırmızı gözlü, yeşil turna balığı lazım”” diye talepname gönderiyor. Kimin elinde bu maldan varsa o komutanlığa (hiç kura çektirilmeden) gönderilecek. Eğer ayni maldan birden çok adet mevcutsa o zaman aralarında kura çektirilecek. Oysa gerçekte talep gönderilmezden haftalar öncesinden kimin elinde hangi maldan kaç adet olduğu zaten belli. O yüzden talep daima elde mevcut olanın özelliklerine göre gönderiliyor. Kamu ihalelerinin şartnameleri gibi “teklif verecek olanların özellikleri önceden bilinerek” şartname tercih edilen adayın özelliklerine göre hazırlanıyor.

Benimle ilgili örnekte “İki lisan bilen elektronik mühendisi” benden başka iki kişi daha var. Leon ve onun arkadaşı öbür oğlan ikisi de İngilizce ve Fransızca biliyorlar. Ama ne yazık ki tesadüf her ikisi de “Musevi” ve Genel Kurmay’da çalıştırılmalarını “gizli” bir mevzuat engellemektedir. O yüzden talep “İngilizce ve Almanca” diye yapılarak sorun çözülüyor. Eğer, tesadüf ben de İngilizce+Fransızca olsa idim o zaman da mutlaka başka bir çözüm bulurlardı.

Her neyse şaşırdığım şey bu “özel kura” işini (2 Musevi çocuk ve ben olmak üzere) sadece 3 kişiyle sınırlamış olmaları. Belki Leon ve arkadaşının da özel kurayla ayni birliğin farklı iki noktasına gönderilmeleri torbadan şans eseri çekebilecekleri bir sahra birliğinde başlarına gelebilecek tehlikelere karşı onları koruma ya da gözaltında tutma amaçlıdır. Öte yandan Amerikalı dâhil diğer lisan sınavı kazananlar tıpkı hiç lisan sınavına girmeyenler gibi kendilerine torbadan yer seçecekler. Ne çıkarsa bahtına, ama önce ilk üçe girenler meselesi var.

Amerikalı’nın İngilizce sınavından birinci çıkmasından ne kadar emindiysem okul 1-2-3üncülüğü konusunda da İTÜ’lü arkadaşımdan o kadar emindim. Çünkü hiçbir hafta sonu bile dışarı çıkmadan oturup o saçma kitaplarda yazanları ezberlemiş yutmuş sindirmişti. Bir keresinde denedim, aynen o kitaplardaki yazdığı gibi “satırı satırına” konuştuğuna bizzat şahidim. Peki, netice ne oldu?

İlahiyat mezunu ikiliden birisi “birinci”, Gökberk ,“ikinci”, Erbakan “üçüncü”. Benim için tamamen sürpriz olmuştu, ama daha dikkatli düşününce iyice anladım ve emin oldum. İlk üç derece imtiyazlı üç öğrenciye önceden tahsisliydi. Başkasının yani isimsiz bir sivilin hasbelkader bu üç pozisyondan birini yakalamasına izin verilemezdi. Açıkçası, Gökberk’i zaten biliyordum ama öbür ikisi dikkatimden kaçmıştı. Kazanan Erbakan, benim ortaokul sınıf arkadaşım Sabri Erbakan’ın küçük yeğeniydi ve böyle bir imtiyaza mazhar olması çok beklenebilir bir şeydi. Onun da sürekli yanında dolaşan bir koruması vardı. İkiz kumrular gibi sürekli birlikte dolaşan iki İlahiyatçıdan birinin diğerinin koruması olduğunu tahmin etmek hiç de güç olmamalıydı ama benim önceden aklıma gelmemişti. Korumaların askerlik hayatı muhtemelen burada bitiyor, korunan mahdumların ise kadrolu “sorumsuz” askerlik dönemi başlıyordu. Gittikleri özel noktada büyük ihtimalle herhangi bir göreve gitmeleri ve mesai yapmaları dahi hiç gerekmeyecekti. Asteğmen maaşı alarak istedikleri yerde tatil yapacak yahut özel işlerini takip edebilecekler. İlk üç’ün istediği yeri seçme hakkı “sadece” bu işe yarıyor. Kâğıt üzerinde var olan, var görünen ama aslında hiçbir mevcudiyet beklenmeyen bu görev yerlerini onlara resmen tahsis edebilme işine.

Aslında Gökberk’in, Erbakan’ın ve İlahiyatçı’nın ilk üçe girmeleri dolayısıyla, Kur’a torbasından tercih edecekleri yerlerin ortak özelliği kimsenin daha önceden tahmin edemeyeceği, göz önünde olmayan çoğu zaman taşrada kalan komutanlıklar. Neresi olduğunu kendileri önceden biliyorlar mutlaka. Hasbelkader birinci olacak bir sivilin adından bilip de kendiliğinden tercih edebileceği (mesela Eskişehir gibi) yerler değil. Zaten imtiyazlılar dışında kimsenin ilk üç şansı da yok. Aslında mesela Eskişehir asteğmenlerin en çok tercih etikleri bir yerdi, üstelik torbada da diğer yerlere göre çok daha fazla muhabere yedek subay kadrosu vardı. Birincilik için çok sıkı çalışmış olan İTÜ’lü arkadaşımın Eskişehir tercihi orada nişanlısının bulunması gibi tamamen kendi özel nedenleriydi. Derece işi olmayınca şansını torbadan bekledi. O da olmadı. Hiç istemediği tamamen bambaşka bir yer çıktı. Küskün olarak ayrıldı. Bense, çıkabilecek her türlü yere göre kendimi hazırlamıştım, ama yine de Genelkurmay, en beklemediğim, benim için en tedirginlik verici yer olarak ortaya çıktı.

Askerlik hizmetini babam 3 yıl yapmış. Benim için süre sadece yarısı, yani toplam 18 ay idi, ama son anda bir güzel kararla 15 aya da inebilecekti. İşte benim için bu sürenin ilk üç ayı böyle geçti. Daha en az bir sene var. Bakalım orada başıma neler gelecek.

 

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.