Osmanlı Topraklarına Yeniden Geliş

Anı - Yaşayanların Ağzından Hikayeler | Ogier Ghislain de Busbecq | Ekim 19, 2017 at 12:44 pm

İstanbul, 14 Temmuz 1556

Lorichs'in gözünden 1576 yılında ahşaba işlenmiş Atik Ali Paşa Camii

Mektubunuzu aldım. Benim ikinci defa Trakya’ya gideceğimi duyduğunuzu ve halkının yabaniliği ile kötü tanınan bu bölgelere tekrar dönmek için ikna olmama hayret ettiğinizi söylüyorsunuz. Yolculuğumun nasıl geçtiğini, vardığımda işleri ne durumda bulduğumu, nasıl karşılandığımı ve dahası sağlığımı, keyfimi, hemen geri dönme ümidi olup olmadığını bilmek istiyorsunuz. Eski dostluğumuz adına sorduklarınıza işte cevabım:

Kış Seyahati

Öncelikle, o kıyılara döndüğüme dair duyduklarınız doğrudur ve sizi hayrete düşürmemelidir. Söz verdiğim için sonuna kadar üstlenmiş olduğum vazifeyi reddetmem mümkün değildi. Romalılar Kralı Haşmetmeap Efendim Ferdinand, beni Süleyman nezdinde yıllarca sürebilecek bir dönem için elçi tayin etmişti. Bu makamı kabulümün barış antlaşmasının akdine bağlı görünmesi bir gerçektir. Barış ümidi tamamen ortadan kalkmadığına göre barış veya savaş lehinde bir karara kadar zorluklardan ve tehlikelerden kaçınmam için herhangi bir neden yoktu. Böylece, karşılaşacağım tehlikeyi biliyor olmama ve makamımı başkasına devretmeyi arzu etmeme rağmen yerime birini bulamadığım için bu duruma, daha doğrusu en büyük saygıyı duyduğum efendimin arzularına boyun eğmek zorunda kaldım. Kendisi İmparatorluk Dieti’nden Viyana’ya gelir gelmez, Süleyman ile yaptığım görüşmeleri benim ağzımdan dinleyince, daha yeni ayrıldığım bu saraya mektuplar götürmem için yolculuğa hazırlanmamı emretti.

İstanbul’ a dönmem emredildiğinde mevsim kıştı. Havanın fırtınalı ve yağmurlu olması hiç de hoş değildi. Yanımdaki mektuplarda iyi haberler götürmüyordum. Buna, ‘başını aslanın ağzına sokmak’ diyeceksiniz. Size, ‘bir defa doğru olan ikinci defa da doğrudur’ diyerek cevap vereceğim. Şerefli bir vazife ne kadar çetin ve tehlikeli olursa kazanılacak itibar ve şeref de o kadar büyük olur.

Viyana’dan Karadeniz’in dost olmayan kıyılarına doğru uzun yolculuğuma çıktığımda Kasım ayındaydık. Yoldaki ufak tefek olayların teferruatına girerek sabrınızı taşırıp sizi yormayacağım. Bir önceki seyahatimin hikâyesiyle sizi zaten usandırmıştım, kaldı ki bu defa da yine aynı güzergahı takip ederek yol aldık.

İstanbul’a Ocak başında ulaştık. Maiyetimdekilerden birini yolda kaybetmek üzüntü yarattı. Yolculuğun zorlukları yüzünden yüksek ateşe dayanamadı. Buradaki meslektaşlarımı sağ ve salim buldum, fakat Türk imparatorluğundaki durumlarda büyük değişiklikler olmuştu. Süleyman’ın küçük oğlu Beyazıd kendini ciddi tehlikelerden kurtarıp babasıyla barışmış. Sadrazam Ahmed Paşa boğdurulmuş ve Rüstem eski itibarlı mevkisini tekrar elde etmiş.

Altı Aylık Mahpusluk

Bunlara birazdan tekrar döneceğim ama öncelikle sultan ve paşalardan ve genelde Türklerden gördüğüm ters muameleden bahsetmek istiyorum:

Paşalar, adetleri olduğu üzere, beni sultanın huzuruna çıkarmadan önce nasıl bir haber getirdiğimi öğrenmek istediler. İmparatorun haklarından vazgeçmediğini, Transilvanya Voyvodası İoannis’in oğlu ve dul karısıyla hiçbir zora ve hileye başvurmadan yaptığı anlaşmalara uyulmasını istediğini öğrenince manasız ve aşırı bir hiddete kapıldılar. Uzun başarı dönemi bu insanlara öyle bir gurur vermiş ki isteklerine uyanı doğru, uymayanı haksız buluyorlar. Dolayısıyla beni tehdide başladılar ve sultanın huzuruna böyle bir cevapla gitmemizin kötü sonuçlar doğuracağını öne sürdüler. Biz yine de huzura çıkarılmak için ısrar edince kendilerini de karşılaşacağımız tehlikeye atmak istemediklerini söylediler. “Uçurulmaya hazır kaç başımız olduğunu sanıyorsunuz ki sizi böyle bir cevapla sultanın huzuruna çıkarmak cesaretini gösterelim? “ diye sordular. Süleyman’la besbelli alay etmiş olacaktık ki o da böyle bir davranışa sükûnetle tahammül etmeyecekti. Sultan muzaffer bir ordunun başındaydı, İranlılara karşı kazandığı zaferler ona cesaret vermiş ve coşkuyla doldurmuştu; kendisine rakip çıkan oğlunu öldürtmüştü. Bu da, hiddetinin ne kadar ileri gidebileceğini gösteriyordu. Savaş yorgunu askerine elde edecekleri ganimetler ve esirlerin bolluğu ile güç verip Macaristan’a sokarak bu bölgenin henüz fethedilmemiş ufak bir kısmını topraklarına karmaktan daha çok neyi arzulayabilirdi ki! Eğer akıllı isek rahat durur, uyuyan aslanı uyandırmaz ve nasıl olsa yakında karşılaşacağımız zorlukları hızlandırmazdık.


Diğer Türklerle konuştuğumuz zaman onlar da paşaların bu görüşlerini doğruladı. Bize yapacakları en hafif muamelenin aramızdan iki kişinin berbat bir zindana atmak, üçüncünün de; burnumun ve kulaklarımın kesilip efendime geri gönderilmesi olacağını sandıklarını söylediler. Bütün bunlardan başka ikametgâhımız (Elçi Hanı) önünden geçenlerin haşin ve düşmanca bakışları da bizi endişeye boğuyor, kötü şeyler olacağını hissettiriyordu.

Ardından, bize daha sert davranmaya başladılar. Kimseyi yanımıza sokmuyorlar, dışarı çıkmamıza da izin vermiyorlar; bize elçiler gibi değil, her hususta esir muamelesi yapıyorlardı. Bu durum altı ay sürdü. Geleceğin bizler için neler hazırladığı hakkında hiçbir fikrimiz yok. Tanrı nasıl takdir ettiyse öyle olacak. Kısmetimizde ne varsa, haklı ve şerefli bir vazife uğruna acı çektiğimiz düşüncesi bizi teselli edecek.

Osmanlı Sarayında Dönen Dolaplar

Şehzade Beyazıd hakkında bilgi edinmek istiyorsunuz, işte anlatıyorum. Ancak söyleyeceklerimi iyice anlaşılır kılmak için Süleyman’ın ailesi hakkında daha önce anlattıklarımı tekrarlamam gerekiyor. Kendisinin beş oğlu vardı. En büyüğü Kırımlı cariyesinden (Mahidevran) olan Mustafa idi. Onun acı kaderinden evvelce bahsetmiştim. Meşru evlilik yaptığı Roxalana’dan da dört oğlu olmuştu: Mehmed, Selim, Beyazıd ve Cihangir… Mehmed, evlenmiş ve genç yaşta ölmüştü. Selim ve Beyazıd, şimdi hayatta. En küçük oğlu Cihangir’in ölümü ise şöyle oldu:

Mustafa’nın ölüm haberi İstanbul’a ulaşınca, aklen ve bedenen sağlam olmayan Cihangir (kamburu vardı) aynı akıbetin kendisini de beklediğini düşünerek korkup telaşa kapılmış. Bütün ümidi babası yaşadığı müddetçe kendisine dokunulmamasıymış. Süleyman’ın ölümü halinde yerine her kim geçecekse bu onun da sonu demekmiş. Kardeşlerinden hiçbiri kurtulmayacak, tahta rakip görüleceklerinden o da diğerleriyle birlikte ortadan kaldırılacakmış. Bu düşünceler sanki idamına derhal ferman çıkarılmış gibi onu dehşete sürüklemiş. Bu yüzden hastalanmış ve ölmüştü.

İşte söylediğim gibi, böylece iki oğlu kalmıştı. Bunların büyüğü Selim, babası tarafından veliaht seçildi. Beyazıd’ın desteği ise annesinin sevgisi ve himayesiydi. Bu da oğlunun kaçınılmaz akıbetinden dolayı ona acımasından veya kendisine saygılı ve itaatkâr davranışından yahut bir başka nedenle annesinin kalbini kazanmış olmasından kaynaklanıyordu. Kimsenin şüphesi yoktu ki sultan seçme hakkı annesinde olsaydı, Beyazıd’ı Selim’ e tercih eder ve tahta geçirirdi. Ancak, babanın isteklerine itaat şarttır. Süleyman da ölümünden sonra Selim’den başkasının yerini almaması hususunda kesin kararlıydı. Bunu bilen Beyazıd kendisini bekleyen feci akıbetten kurtulmak ve mutlak bir ölüm yerine tahtı kazanmak için her çareye başvuruyordu. Annesi ile Rüstem’in desteği ümidini tamamen kaybetmesine mani oluyor, taht için çarpışarak can vermeyi kardeşi tarafından bir kurban gibi şerefsizce katledilmeye tercih ediyordu. Böyle düşündüğü ve Selim’e açıkça düşman olduğu için uzun zamandır aklında beslediği planı uygulamak gayesiyle Mustafa’nın katlinden doğan nefreti fırsat bildi. (Beyazıd, Tuna eyaletlerinde kendisini ‘Mustafa’ diye tanıtıp isyan bayrağı açan düzmeceye destek vermeleri için kendi taraftarlarını ikna etmiştir.)

Bu komplonun, iki oğlundan birinin desteği olmadan düzenlenmeyeceğine haklı olarak inanan Süleyman, meselenin ciddiyetle ele alınması gerektiğine karar verdi. Sancak beylerine yazarak durumun bu kadar ileri gitmesine meydan verdikleri ve daha başında gereğince ele almadıkları için onları azarladı. Bu sahtekârı, ihanete katılan diğer elebaşlarıyla birlikte, ilk fırsatta zincire vurup kendisine göndermezlerse sonlarının fena olacağını söyleyerek tehdit etti. İşlerini kolaylaştırmak için vezirlerden birini (yukarıda bahsettiğim Mehmed’in dul karısıyla evlenmiş olan Pertev Paşa’yı) hassa birliklerinden büyük bir kuvvetle onlara yardımcı olsun diye yolladığını, ancak kendilerini temize çıkarmak istiyorlarsa bu meseleyi takviyeler gelmeden halletmeleri gerektiğini de ekledi.

Sancak beyleri, Süleyman’ın emirlerini alınca gayretle harekete geçmenin şart olduğunu anlamışlardı. Birbirlerine cesaret vererek süratle işe koyulmuş ve sahtekârın planlarını bozup onu mat etmeye çalışmışlardı. Toplanmaya çabalayan çeteleri bölmek ve birleşenleri dağıtmak için onları yaklaşan tehlikeyle tehdit edip etrafa korku saçarak ellerinden geleni yapmışlardı.
Bu arada Pertev Paşa’nın kuvvetleri ilerlemekteydi. İsyanın sahnelendiği yere yaklaştıklarında sahtekârın askerleri, çepeçevre kuşatılmış olduklarını görmüşlerdi. Böyle bir durumla aniden karşılaşan yarı eğitimli birliklerin mutat davranışıyla paniğe kapılmış, sadece birkaçı savuşabilmişti. Ardından verdikleri sözü de, haysiyetlerini de ayaklar altına alıp hepsi de Mustafa’yı terk ederek kaçabildiğince kaçmışlardı. Mustafa da elebaşları ve akıl hocalarıyla aynı şeyi yapmaya çalışmışsa da sancak beyleri yolunu keserek onu canlı ele geçirmişlerdi. Bütün esirler Pertev Paşa’ya teslim edilmişti. Paşa da onları seçkin muhafızlarla İstanbul’a yollamıştı. Süleyman asileri işkence altında sıkı bir sorgulamadan geçirip bilmek istediği her şeyi, Beyazıd’ın işlediği suçu ve yaptığı bütün planları öğrenmişti. Asiler yeteri kadar toplanınca Beyazıd’ın onlara büyük bir kuvvetle katılarak durumun alacağı şekle göre doğrudan doğruya İstanbul’un üzerine yürümeyi yahut kardeşine aniden taarruz etmeyi düşündüğü ortaya çıkmıştı. Fakat tereddüt etmesi yüzünden bu planlar olgunlaşamadan sultan süratle duruma hâkim olmuştu. İstediği bütün bilgileri elde eden Süleyman, esirlerin derhal gece yarısı denizde boğdurulmasını emretti. Gerçeklerin herkes tarafından duyulmasından ve ailedeki sorunların komşu hükümdarların gözleri önüne serilmesinden çekiniyordu.

Süleyman, Beyazıd’a son derece kızmıştı. Onu nasıl cezalandıracağını düşünüyor, karısı da her zamanki kurnazlığı ile aklındakileri okuyordu. Aradan birkaç gün geçerek gazabının şiddetini kaybetmesini beklemişti ve bir gün konuyu huzurunda dile getirmişti. Gençliğin düşüncesizliğinden, kadere karşı koymanın mümkün olmadığından bahsederek Türk imparatorluğunun tarihinden benzeri misaller vermişti. Bir insanın kendisi ve ailesi için elinden geleni yapmasının insiyakî bir istek olduğunu, herkesin ölümden kaçtığını ve genç birinin kötü akıl hocalarına kolayca kapılıp vazife ve dürüstlük yolundan sapabileceğini anlatmıştı. İlk suçu affetmenin adil olduğunu, oğlu davranışlarını değiştirirse onun hayatını bağışlamakla babasının çok şey kazanacağını, öte yandan tekrar kötü yollara saparsa onu her iki suçundan dolayı cezalandırmak için eline çok fırsatlar geçeceğini söylemişti. Sultana yalvarmış ve eğer oğluna acımıyorsa oğlu namına bir annenin dualarına merhamet etmesi gerektiğini öne sürmüştü.

Gözyaşları ve okşamalarla birlikte bu söyledikleri karşısında Süleyman yumuşamıştı. Her zaman olduğu gibi karısının çok tesiri altında kalarak ona boyun eğmiş ve bizzat gelip babasının emirlerini alması şartıyla oğlunu bağışlamıştı. Beyazıd, babasının huzuruna çıktığında Süleyman onu yanına oturtmuştu. Budalaca davranarak silaha sarılmaya cesaret etmiş olduğundan dolayı onu şiddetle azarlamaya başlamış, isyanın neredeyse kendisini hedeflediği görüntüsü verdiğini söylemişti. Çevirdiği dolaplar kardeşine karşı düzenlenmiş olsa da, bu hareketi utanç verici bir suçtu. Aile içindeki çekişmelerle İslam dininin tek dayanağı olan Osmanlı Hanedanının gücünü tehlikeye atarak dinin temellerini kökünden yıkmak için elinden geleni yapmıştı.

Bundan böyle karışıklık yaratarak suçsuz olan kardeşini kışkırtmaya ve babasına bu ihtiyar yaşında ıstırap çektirmeye son vermeliydi. Tekrardan eski yoluna saparak yeni fırtınalar kopartmaya kalkarsa bunlar onun başında patlayacaktı. O zaman da ikinci bir suçun affı olmayacak, karşısında anlayışlı bir baba yerine en acımasız bir hükümdar bulacaktı.

Beyazıd, bu sözlere hatasını mazur göstermeyen kısa bir cevapla artık babasına itaat edeceği sözü vermiş. Ardından Süleyman mutat şerbetin getirilip (su, şeker ve muhtelif meyve suları karışımı) ikram edilmesini buyurmuş. Beyazıd şerbeti reddetmeyi arzuladıysa da cesaret edememiş ve zevahiri kurtarmak için gerektiği kadar içmiş. Bunun boğazından geçecek son yudum olabileceğinin büyük endişesi içindeymiş. Ancak babası aynı kaptan kendisi de içerek oğlunun çektiği korkuya son vermiş. Babasıyla yapağı görüşmede Mustafa’dan çok daha şanslı olan Beyazıd, sonra hükümet ettiği yere dönmüştü.

Ne zaman döneceğimi soruyorsunuz. ‘Facilis descensus Averni (Cehenneme gitmek kolaydır)! Buraya gelirken bana yol gösteren Tanrı, uygun gördüğü zaman yurduma dönmeme de yardımcı olur. Bu arada yalnızlığım ve çektiğim sıkıntılar içinde eski dostlarım olan kitaplarla kendimi teselli ediyorum. Onlar hiçbir zaman güvenimi sarsmadılar ve bana daima gece gündüz ihtimamla hizmet ettiler. Hoşça kalın.

İstanbul, 1 Haziran 1560

Aldığınız haberler kesinlikle doğrudur; bütün tafsilatı da biliyorsunuz. Meslektaşlarım uzun zaman önce beni bırakıp gittiler, ben de burada yalnız başıma kaldım. Beni onlarla beraber dönmekten ve bu yaban topraklara veda edip uzun zamandır özlemini çektiğim ülkeme kavuşmaktan kaderim mi, yoksa güçlü iradem mi alıkoydu diye soruyorsunuz.

Daha önceki mektuplarından tanıdığınız meslektaşlarım üç yılın burada boşuna geçtiğini, süreli de olsa sulh veya mütareke için hiçbir şey yapılmadığını görmüşlerdi. Gelecekteki gelişmelerde sadece belli belirsiz ve uzak bir ümit olabileceğini anlayarak, bütün gayretleriyle buradan ayrılmak için müsaade almaya uğraşmışlardı. Süleyman büyük zorluklarla ikna edilip gitmelerini kabul edince –zira buraya gelen birinin arzu ettiği zaman geri dönmesi kolay iş değildir– geriye bir husus kalıyordu: benden daha uzun süre kaldıkları için beni almadan mı gitmeliydiler yoksa hep birlikte mi yola çıkmalıydık? Süleyman bizden birini alıkoyarak sulhtan yana görünmek istemediğinden seçimi bize bıraktı.

Arkadaşlarım imparatorun menfaati açısından birimizin burada kalmasının uygun olacağını düşünüyorlardı. Bu apaçık ortadaydı (ve ben de onlara katılıyordum) ancak bu niyetimi Türklerden saklamanın uygun olacağını düşündüm.
Ve böylece bu husus ne zaman onların yanında söz konusu olsa, burada kalmaya karşı olduğumu şiddetle savundum. İstanbul’a sıradan bir elçi olarak geldiğimi kabul ediyor, fakat bu vazifemin sadece sulh akdedilirse süreceğim dile getiriyordum. Sulh akdi belirsiz olduğu müddetçe efendimin bana verdiği talimatlara uymadan, onların dışına çıkarak nasıl kalacağımı bilemediğimi, hep beraber gitmemizin aldığım emirlere daha uygun düşeceğini söylüyordum. Böyle konuşuyordum zira Türklerin isteği üzerine kalırsam daha güçlü durumda olacaktım; kalmayı ben teklif edersem kendimi onlara zorlamış duruma düşecektim. Eğer hep birlikte yola çıkarsak sadece savaşın içeri girebileceği bir pencere değil (Roma’daki sadece barış dönemlerinde kapalı olan) Janus Mabedi’nin kapılarını ardına kadar açmış olacaktık. Öte yandan burada kalmam sulh ihtimalini zedelemeyecekti. İki başkent arasında mektuplar teati edilene kadar aradan uzun zaman geçecek ve bu arada meydana gelebilecek gelişmeler durumumuzu daha iyi bir şekle sokabilecekti. Sonuçta yapılacak her şey, feci bir savaşı gereksiz yere kaçınılmaz kılmaktan daha iyi olacaktı. Buna rağmen kendi menfaatimi ne kadar az düşündüğümün farkındaydım. Omuzlarımı sadece sorunlarla yükleyecek ve büyük bir sorumluluğun ağırlığını tek başıma taşıyor olacaktım. Hele çabalarım savaş ilanıyla sonuçlanırsa birçok umulmadık olaylarla karşılaşmayı beklemeliydim. Fakat böyle ağır vazifeleri üstlenenler toplumun menfaati uğruna onlara kolayca katlanmalı ve sadece devletin yararını göz önünde bulundurmalıdır.

Rüstem Paşa Devreye Giriyor

Burada kalmamı çok arzu eden Rüstem, bana daha serbestçe hareket imkânı sağladı. Tabii, hepimizin birden gitmesinin düşmanlıkların patlak vermesine ve henüz başlayan sulh müzakerelerinin kesilmesine sebep olacağını fark ediyordu. Özellikle bu sıralarda bir dış güçle savaşmaya karşıydı. İleri görüşlü biri olan Rüstem, Süleyman’ın Macaristan’a sefer açması halinde oğullarının bunu mutlaka fırsat bilip yeniden bazı teşebbüslere girişeceğini düşünüyordu. Bu nedenle, bizi evine çağırarak, sulh yapılması için imparatora sunmamızı istediği hususları meslektaşlarıma teferruatlı olarak uzun uzun anlattı. Burada kalıp üstlendiğim vazifeyi terk etmemem ve başarılı bir sonuca ulaşana kadar sebat etmem için beni zorladı. Hiçbir zaman sulha karşı olmamış imparatorun buradaki vazifemde kalmamı tasvip edeceğine inandığını belirtti. Ben de kendi hesabıma, uygun cevaplarla tedbiri elden bırakmadan, bazı itirazlarda bulundum. Sözlerim, Rüstem’i daha fazla ısrara sevk etti. Sulh ümidini tamamen ortadan kaldırmamı önlemek için şunları söyledi: Sultan Macaristan’a bir ordu sevk etmeyi arzuluyormuş ancak kadınların da (karısı ile kayınvalidesini kastediyordu) desteğini alabilse, kendi tabiriyle, “Onu eteğinden çekip engellemeselermiş” bunu çoktan yaparmış. Uyuyan aslanı huzursuz edip kendimize karşı ayağa kaldırmaktan sakınmalıymışız. Bunun üzerine kalmak hususundaki ret cevabımda fazla diretmedim. Rüstem, her ne olursa olsun sorumlu tutulmaktan korkmamamı, eğer kalırsam beni “kendi kardeşi gibi” koruyacağını belirtti. Konuyu düşüneceğimi söyledim ve ayrıldık.

Ertesi gün onların devlet meclisi olan Divan’a çağrıldık. Burada da aynı sahne tekrarlandı, tek fark Rüstem’in diğer paşaların da hazır bulunması nedeniyle biraz üstü kapalı konuşmasıydı. Daha önce paşalara hitaben hazırladığım ve efendimin bu husustaki arzularının ne olacağını bilmeden kalacağımı, dolayısıyla sorulacak sualleri cevaplamaya salahiyetli olmadığımı bildiren bir yazıyı verdikten sonra kalmayı kabul ettim. Bu yazıma hiçbir hususta taahhüt altına girmediğimi ve Tanrı’nın takdir edeceği sonuçlardan sorumluluk kabul etmediğimi de ekledim. Bu belge sonraları zor günlerde çok işime yaradı. Herhangi bir olayda paşaların bana karşı sert davranışlarda bulunmalarını önledi. İşte burada kalmamın sebebi ve şekli buydu.

Edirne’de Kış

Meslektaşlarım, 1557 Ağustos’unun sonlarına doğru yola çıktılar. Takip eden kış mevsiminde sultan, âdeti olduğu üzere sarayını Edirne’ye nakletti. Gayesi, Macaristan’a istila konusunda gözdağı vermekti. Aynı zamanda avcı kuşlarla avlanmak ve havası İstanbul’dan daha temiz olan Edirne’de kalmak için fırsat bulmuş olacaktı. Her iki hususu da sağlığı için gerekli görüyordu. Edirne yakınlarında iki nehrin birleştiği arazileri su basar ve burada pek çok ördek, kaz, balıkçıl, deniz kartalı, turna, atmaca ve diğer kuşlar barınırdı. Sultan, küçük kartallarla avlanıyordu. Bu kartallar o kadar iyi eğitilmişti ki bulutlarda uçan avı inmeye zorlayıp alçakta yakalıyor veya üzerine çılgın bir dalış yaparak yere düşürüyordu. Çok mükemmel yetiştirilmiş doğanları olduğunu da duydum. Bunlar turnanın gaga darbesinden uzak kalmak için kanadının gövde ile birleştiği noktaya saldırarak onu baş aşağı indiriyorlar. Ancak bu atılganlık her zaman başarılı olmuyor. Ufacık bir hatada turna gagasıyla hasmını ok gibi delerek cezalandırıyor ve doğan cansız yere düşüyor. İşte bu nedenlerden dolayı sultan hemen her yıl kışları Edirne’ye gidip kurbağa sesleri onu rahatsız etmeye başlayıncaya kadar İstanbul ‘a dönmemeyi adet edinmiş.
Aradan çok geçmeden Rüstem’in bir mektubuyla Edirne’ye çağrıldım. Ya bana paye vermek ya da gözaltında tutmak gayesiyle refakat için birkaç süvari ile 16 yeniçeri göndermişti. Süratle gitmem emredildiğinden uzun merhaleler kat ederek yol aldık. Fakat yolculuğun üçüncü gününde yeniçeriler yakınmaya başladılar. Yaya yürümek zorundaydılar ve mevsim icabı yollar çamurluydu, Günde iki konak yeri mesafe kat ettiklerinden dolayı homurdanıyorlardı. Sultanla birlikte sefere çıktıklarında bile böyle zorlanmadıklarını ve artık tahammüllerinin kalmadığını söylediler. Onlara sert davranmak istemediğimden bu durum huzurumu kaçırdı. Meseleyi nasıl halledeceğimi ve onları şevklendirmek için ne yapmam gerektiğini yanımdakilerle görüştüm. Aralarından biri ahçımın şarap, yumurta, bol miktarda şeker ve baharat karıştırarak yaptığı bir çeşit tatlıyı pek sevdiklerini söyledi. “Eğer her sabah kahvaltıda bunu vermek mümkün olursa yorgunluğa daha rahat katlanırlar ve daha uysal davranırlar” dedi. Garip görünmesine rağmen bu teklifi denemek istedim ve tamamen başarılı oldum. Tatlının büyüsüyle sakinleşip ardından bol bol içtikleri şarapla neşelenen yeniçeriler, kendiliklerinden yola çıkmaya hazırlandılar. Böyle iyi ağırlanırlarsa, benimle Buda’ya kadar gitmeyi bile teklif ettiler.

Böylece Edirne’ye vardık. Burada Rüstem’in, Macarların baskınları ve yağmaları hakkındaki şikâyetlerini –kabalıklarını demek istemiyorum– dinledim. Ben de bunu fırsat bilerek, halkımızın Türklerden çektiğini ve işledikleri sayısız cürümleri anlattım. “Bunda şaşacak ne var?” dedim, “halkımız kendilerine yapılana karşılık vermiş.” Tam o sırada, bir haberci gelerek imparatordan bir mektup getirdi. Bu mektubunda imparator meslektaşlarımın yola çıkmasıyla belirli bir süre için akdetmiş olduğumuz mütareke şartlarını Türklerin her gün hudut boylarında çiğnediğine, zavallı köylülere art arda baskınlar düzenleyerek mallarını mülklerini yakıp yıktığına, karılarını çocuklarını alıp esarete götürdüğüne dikkat çekiyordu.

Deprem

Habercinin Edirne’ye vardığı gün meydana gelen şiddetli depremi anlatmadan geçemeyeceğim. Haberci; yeraltından gelen bir sarsıntı hissettiğini, bunun yolu üzerindeki Niş, Sofya ve diğer yerlerden geçerken de hissettiklerine benzediğini söyledi. Anlattığına göre yeryüzünün altındaki mağaralarda hapsolmuş hava, kendisinin at sırtında kat ettiği mesafeyi aynı sürede aşarak onunla yarışmış. Dört gün sonra İstanbul’da benzeri bir deprem olması bu düşünceyi doğruladı. Demek ki aynı sarsıntılar oraya kadar uzanmış. Bunların üzerinde dilediğiniz gibi düşünebilirsiniz.

İstanbul, depremlere çok açık bir şehir. Bir defasında, gece yarısından hemen sonra kaldığımız ev öyle şiddetle sarsılmaya başladı ki neredeyse yıkılacak sandık. Derin bir uykudan uyanmıştım; yanmakta olan gece kandilinin ışığında bir kupanın bir yana bir kitabın diğer yana devrildiğini görüyordum. Buraya bir kiriş, oraya taşlar düşüyor ve bütün bina sarsılarak sallanıyordu. Deprem olduğunu anlayana kadar bu tuhaf olayın karşısında bir an şaşalamış ve donakalmıştım. Sonra da güvende olacağımı tahmin ettiğim bir yere sığındım. Deprem, birkaç gün sürdü fakat aynı şiddette devam etmedi. Bütün şehirde, hele evlerimizin yakınında ve Ayasofya’da, hatta en sağlam duvarlarda bile depremin meydana getirdiği büyük çatlakları görmek mümkündü.

İstanbul’da Bir Ev mi?

Edirne’de üç ay kadar kaldım ve yedi ay süreli bir mütarekenin ardından Mart’ta İstanbul’ a gönderildim. Aynı yerde kapalı kalmaktan sıkılmış olduğum için diğer elçilerin yaptığı gibi masrafı bana ait olmak üzere bir ev kiralamama müsaade verilmesi hususunda çavuşumla görüştüm. Çavuşlar; daha önce bir yerde belirttiğim gibi, elçilerin gözetimi de dâhil olmak üzere muhtelif hizmetler veren bir memur sınıfıdır. Evin küçük bir bahçesi veya çimenliği olursa daha rahat nefes alabilecektim. Şimdiye kadar sultanın tahsis ettiği ve kira bedeli yılda kabaca 400 altın (buna duka diyorlar) tahmin edilen bir mekândan tasarruf edileceğini düşünüp itiraz etmedi. Efendisinin bu masraftan kurtulacağına pek memnun oldu. Ben de kirasını kendi cebimden ödediğim bir eve, daha doğrusu evler topluluğuna taşındım. Evin etrafında oldukça geniş bir arazisi de vardı. Burasını bahçe yapmayı düşünüyordum. Böylece bir şeyler yetiştirerek resmi işlerimin huzursuzluğunu giderebilecektim.

Ancak çavuşum, tecrübesine dayanarak kendi arazisiyle çevrili, etrafı açık ve her yanından girip çıkması kolay bir evi kervansaray’da –bu ismi önceki mektuplarımdan hatırlayacaksınız– olduğu gibi yakından gözetlemenin mümkün olmayacağını fark etti. Kervansarayın dört bir yanındaki pencerelerin demir parmaklıkları ve tek bir girişi vardır. Bu nedenle fikrinden cayarak Edirne’den dönmüş olan paşalarla görüşüp beni eski mekânımın dört duvarı arasına kapatmaya kalktı. Bazı paşalar artık yalnız kaldığım için çok büyük olmayan ve kirası daha ucuz bir ev tutulmasından yanaydı; bunu şahsıma karşı nazik bir davranış addetmem gerekirdi. Ancak paşaların çoğu daha da nazik davrandılar ve ben de eski mekânıma nakledilip oraya kapatıldım.

Elçi Hanı

Bu yeri yakından tanımanız için şimdi size anlatmam gerekir. Burası, İstanbul’un en kalabalık ve yüksekçe bir yerinde inşa edilmiş. Arka pencereler hoş bir deniz manzarasına hâkim, deniz uzakta, ama sıçrayan yunusları ve balıkçıları seyredecek kadar da yakın. Çok uzaklarda Asya’daki Keşiş Dağı’nın kadarla kaplı beyaz doruğu seçilebiliyor Han, bütün rüzgârlara açık olduğundan sağlıklı denebilir.

Lorck'un Elçi Hanından seyrettiği İstanbul manzarası


Türkler böyle güzel yerleri yabancılara çok gördüğünden, pencerelere demir parmaklıklar koyarak manzarayı kapatmakla yetinmeyip bir de ahşap kepenklerle büsbütün örtüp temiz hava almayı da engellemişler. Bunlar özel hayatlarını Hristiyanların gözlerinden uzak tutmak isteyen komşuların şikâyeti üzerine yapılmış olmalı. Bina, tam bir kare biçiminde, ortasında geniş bir avlu ile bir de kuyu var. Sadece üst katta oturuluyor. Burası çepeçevre bir revak ile odalardan ibaret. Veranda katın iç cephesinde, odalarsa dış cephede. Pek çok oda var ama hepsi de küçük ve aynı boyda, bir manastırın hücreleri gibi. Evin cephesi saraya doğru uzanan yola bakıyor. Sultan, hemen her cuma günü (bizim pazar günlerimiz gibi tatildir) camiye giderken buradan geçer. Elçiler böylece onu pencerelerinden sık sık görme imkânı bulurlar. Evin halkı, çavuşlar ve yeniçeriler sultanı giriş kapısı önünden geçerken selamlarlar. Daha doğrusu, onun selamına karşılık verirler –zira Türklerde, daha önemli olan kişinin önce selam vermesi adettir. Bundan dolayı sultan yol ağızlarında biriken halka doğru eğilerek ilk selamı verir, onlar da hayır duaları arasında selamına karşılık verirler.

Nuh’un Gemisi

Hanın alt katı atlar için ahır olarak düşünülmüş. Binanın tamamı içten kemerler üzerine inşa edilmiş, dışı da yangına karşı kurşun levhalarla kaplı. Han birçok bakımdan rahat ancak bazı kusurları da var. Her şey kullanımın gereğine göre yapılmış, keyif almak ve zarafet düşünülmemiş. Güzelliği veya yeniliği ile insanın dikkatini çeken hiçbir tarafı yok. Ne idman yapacak bahçesi var, ne ağaç, ne çalı ne de gözü dinlendirecek bir yeşillik. Üstelik türlü türlü yaratıklarla dolu. Gelincikler, yılanlar, kertenkeleler ve akrepler sürüyle. Bazı sabahlar, şapkanı akşam bıraktığın yerden almaya gidince korkuyla görüyorsun ki etrafında bir yılan çöreklenmiş. Yalnızlığımızı hoşça geçirmenin harikulade yollarından birine misal olarak size bu yaratıkların bizleri biraz olsun eğlendirdiğini söylemem gerekir. Bazen bir gelincik yılanla dehşetli bir boğuşmaya girişir. Olayın herkesin gözleri önünde cereyan etmesi onun hasmını, çırpınmasına ve karşı koymasına rağmen deliğine sürüklemesini engellemez. Gelinciğin yuvasını değiştirdiği ve yavrularını başka bir yere taşıdığı da oluyor. Geçenlerde bazı misafirlerimle yemekteyken bu hayvanlardan biri tavandaki yuvasından ağzında yavrusuyla masanın ortasına düştü. Biz yavruyu tutunca anası onu bıraktı fakat kapıdan uzağa da gitmedi. Yavruya ne olduğunu görmek için orada durup bekledi. Sonunda, bu küçük çirkin yaratıktan sıkılınca onu anasının göreceği bir yere koyduk, o da derhal koşup yavrusunu yakalayarak yeni yuvasına taşıdı.

Lorck'un kaleminden Kanuni zamanının Fatih semti ve Camii


Bir başka garip olay da sürüngen bir yaratığa ait. Bu, ya bir yılandı ya da ejder! Onu ahırda atlar çiğnemişti. Karnı şişkin görünüyordu. Yarmalarını söyledim ve içinden üç büyük fare çıktı. Ağır ağır sürünen bir hayvanın hızla koşan bu yaratıkları nasıl yakalayıp bütün olarak yuttuğuna hayret ettim. Çenesi de çok dar görünüyordu. Ancak ağzında koca bir kurbağa olan diğer bir yılana rastlayınca artık hayret etmez oldum. Kurbağa herhalde zehirli bir cinsti ve yılan arkasından başlayarak onun büyük bir kısmını yutmuştu. Kurbağa henüz canlıydı ve ön ayaklarıyla çabalayarak düşmanından kurtulmaya çalışıyordu. Onu ilk gördüğümde garip bir canavar, yani kuyruğu yılan kadar uzun iki ayaklı bir hayvan sanmıştım. Ne olduğunu anlayınca sopayla avını bıraktırmaya çalışsam da başaramadım. Yılan daha kolay kaçabilmek için onu kusmaya çabaladı ama çoğunu yutmuş olduğundan boğazına takılıp kaldı. Sonunda kurbağayı çıkardı ama yüzündeki o iğrenç ifade öldürülene kadar yok olmadı ve ağzı açık can verdi. Eğer Plinius’a inanmak gerekirse, kullandığım sopa kadınlar doğururken de işe yarayabilir.
Sanki burada yaşayan yaratıklar yetmiyormuş gibi mekânımı başka yerlerden temin ettiğim hayvanlarla da doldurdum.

Bakımlarının evdekiler için hem meşgale hem de eğlence olmasından memnuniyet duyuyorum. Böylece memlekete dönmenin hasretine daha sabırla katlanmalarına yardımcı oluyor. İnsanlar arasındaki ilişkiden yoksun yaşamak zorundayken içinde bulunduğumuz talihsiz durumu unutabilmeyi hayvanlar âleminde aramaktan başka çaremiz var mı? Bir hapishanenin taş duvarları arasında tecrit edilmiş biri için başka ne eğlence olabilir? En gözde olanlar maymunlar. Harika numaralarla bizi çok güldürüyorlar. Yaptıkları hınzırlıklar ve komik afacanlıklar, her zaman etraflarına toplanarak büyük keyifle seyredenlere pek hoş vakit geçirtiyor. Bunlardan başka kurtlar, ayılar, yayvan boynuzlu geyikler (bunlara çoğu zaman hatalı olarak ‘yağmurca’ diyorlar), bildiğimiz geyikler, genç katırlar, firavun fareleri, vaşaklar, bir cins gelincik olan sansar ve samurlar da besliyorum.

Bilmek isterseniz, bir de domuzum var. Seyislerin söylediğine bakılırsa domuzla bir arada olmak atlar için pek faydalıymış. Domuzu hayvanlar listeme katmam gerekir, zira birçok Asyalı onun yüzünden ziyaretime geliyor. Kutsal kitaplarının onlara yemeyi yasakladığı ve topraklarından sürülmüş bu pis hayvanı görmek istiyorlar. Gerçekten de bütün Türkler vebalı birinden kaçar gibi domuzla temastan kaçıyor. Bir dostum bana özel bir paket göndermek istemiş ve bundan faydalanarak uşağına aynı torbanın içine bir domuz yavrusu koydurmuş. İçeri girdiğinde çavuş ne getirdiğini sorunca kulağına eğilip bir dostunun hediye ettiği domuz yavrusu demiş. Çavuş değneği ile torbayı dürtüp domuzun hırıltısını duyunca hemen uzaklara kaçarak “Gir içeri, sen de o pis hediyen de, Allah belanı versin” diye söylenmiş. Sonra de yere tükürerek dindaşlarına dönüp “Ne garip, Hristiyanlar da bu pis hayvanın nesini severler, onsuz edemezler?” demiş, Uşak böylece içeri kabul edilip çavuştan saklamak istediği paketi bana vermişti.

Ayrıca çeşitli kuşlarım da var; kartallar, kargalar, garip cins ördekler; Balear turnaları ve keklikler. İşin doğrusu evim o kadar çok hayvanla dolu ki dostlarımdan biri burasını Nuh’un gemisine benzetiyor.

Hayvan koleksiyonum, bahsettiğim gibi evdekileri eğlendirip vatan hasretini unutmalarına yardımcı olduktan başka bazı yazarların kitaplarında hayretle okuduğum birçok düşüncenin doğruluğunu denememi de sağladı. Bu yazılarda hayvanların insana duyduğu olağanüstü sevgiden misaller vardı. Suriye’den getirttiğim bir vaşağın adamlarımdan birine birkaç günde nasıl alıştığını görene kadar bu okuduklarıma inanmamıştım. Ona âşık olduğunu inkâr etmek mümkün değildi. Adamım ne zaman ortalıkta görünse vaşak ona sokulur; neredeyse okşar, kucaklar ve öperdi. Gitmeye kalksa pençelerini hafifçe eteğinin üstüne koyarak alıkoymaya çalışırdı, Ardından gözleriyle takip eder ve gittiği yönden ayırmazdı. Tekrar görene kadar yeis içinde kalır, geldiğinde fevkalade canlanıp neşelenirdi. Ondan ayrılmaya tahammülü yoktu. Bu adamım benimle denizin karşı yakasındaki Türk ordugâhına gittiğinde vaşak kederinden hastalandı, günlerce yemedi ve yavaş yavaş güçten düşerek öldü. Buna çok canım sıkılmıştı zira vaşağı postunun güzelliği nedeniyle iyi terbiye edilmiş bir firavun faresi ile birlikte imparatora hediye etmek istiyordum. Postu, ona alelade vaşaklardan çok farklı bir görüntü veriyordu. En güzel vaşaklar Suriye’den geliyor, postları da 15 veya 16 kron değerinde.

Size başka bir hikâye daha –bu defa bir kuş hakkında… Kuşlarım arasında bir taçlı turna var. Kulaklarının üzerine inen beyaz sorgucu ve boynuyla kursağını örten siyah tüyleriyle adi turnalardan değişik. Türkler başlıklarını bu siyah tüylerle süslüyorlar. Turnanın cesameti de adi cinsinden farklı. İşte bu taçlı turna, fidyesini verip esaretten kurtardığım bir İspanyol askerine alenen sevgi emareleri gösteriyordu. Ona öyle bağlanmıştı ki saatlerce yanında yürür, durduğunda o da durur, oturunca yanından ayrılmazdı. Kendisini sadece bu askere okşatıyor, başkasının el sürmesine müsaade etmiyordu. İspanyol evden çıktığı zamanlar odasına gidip gagasıyla kapısına vurur, eğer kapı açılırsa onu bulmak için her yere bakınırdı. Bulamazsa tiz sesiyle bağırarak evi baştan aşağı dolaşırdı. Bağırışlarına katlanmak zor olduğundan onu kapatmak zorunda kalırdık. Arkadaşı döndüğünde kanatlarını açarak onu öyle garip hareketlerle karşılamaya koşardı ki tuhaf bir dansın figürlerini yapıyor veya bir Pigme ile dövüşe hazırlanıyor sanırdınız. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi İspanyol’un yatağının altında uyumayı da adet edinmişti hatta orada ona bir yumurta da yumurtladı.

Size hayvanların insana gösterdiği sevgi hakkında iki misal verdim. Şimdi de nankör bir yaratığın ihanetini ve gaddarlığını anlatmak istiyorum. Aylardan beri bizimle yaşayan ehli bir erkek geyiğim vardı. Onunla dostça ve terbiyeli bir ilişki içindeydik. Ancak çiftleşme mevsimi geldiğinde birden yabanileşti. Aramızdaki dostluğu ve güzel geçen günleri unutarak bize savaş açtı ve düşman kesildi. Herkese hiç ayırım yapmadan boynuzlarıyla saldırıyordu. Bu nedenle azgınlığını önlemek için onu zincirleyip kapatmak zorunda kaldık. Her nasılsa bir gece kapatıldığı yerden kaçtı ve Türklerde adet olduğu üzere avluya başıboş bırakılan atların arasında panik yarattı. Kopan gürültüyü bastırmak için dışarı fırlayan seyisler haini zapt edip tekrar yerine kapatmak istediler. İtaat etmek şöyle dursun, aralarından birkaçını yaraladı bile. Heyecanlanan seyisler bu düşmanı, önce de söylediğim gibi geniş olan ahıra soktular. Sonra da müsaademi alarak mızraklar, av kargıları ve ellerine geçen diğer silahlarla üstüne saldırdılar. Geyik ondan sayıca çok üstün, kırktan fazla silahlı adama karşı kendini bütün gücüyle kahramanca savunmasına rağmen yere serildi ve misafirperverlik kurallarını çiğnemenin cezasını böylece ödedi. Hayvanı parçalattım ve bu gece avının ganimetini o sıra İstanbul’da bulunan bütün elçilerle paylaştım. Geyik çok büyüktü. Sonbaharın başlarında çiftleşme mevsimi için genellikle Macaristan’dan Avusturya’ya geçen geyiklere benziyordu. Onu beraberinde gezdirip sadaka dilenen bir dilenciden satın almıştım. Adam önce Tanrı adının sık sık tekrarlandığı bir dua okuyor, sonra ikisi de başlarını eğerek selam veriyorlardı. Geyiği buna alıştırmıştı. Halk, hayvanın aklına hayran kalıyor, onun ilahi bir sezgiye sahip olduğunu sanarak sahibine para yağdırmak için birbiriyle yarışıyordu. Niyetim çok büyük cesametinden dolayı geyiği imparatora götürmekti.

İstanbul Dilencileri

Busbeck'in Türkiye Mektupları isimli eseri ayni dönemde yaşamış ve Osmanlı topraklarında dört sene geçirmiş bir ressam olan Melchior Lorck tarafından resimlendirilmişti. Bu yazıda kullanılan metin Busbeck'den, resimler Lorck'dan alıntıdır.


Hazır Türk dilencilerinden bahsetmişken biraz da onları anlatmak isterim. Burada dilenciler bizde olduğundan çok daha az ve birtakım kutsal haklara sahip olduklarını iddia ediyorlar. Dini kisvelere bürünmüş halde oradan oraya dolaşarak dilenirler ve bunu mazur göstermek için de çoğu kendine meczup süsü verir. Türkler onları hoş tutarlar zira meczupların ve delilerin cennetlik olduğuna, bu dünyadaki hayatlarında evliya addedilmeleri gerektiğine inanırlar. Bir diğer sınıf dilenciler de Araplardır. Bunlar sancaklar taşır ve ecdatlarının Müslümanlığı yaymak için bu sancakların altında savaştığını söylerler. Her yerde ve herkesten dilenmezler; fakat akşamları sokaktan geçenleri iki üç misli fiyata yağ kandili, limon veya nar almaya zorlarlar. Görünüşe göre bir şeyler satmayı, haysiyetsizce dilenmeye tercih ediyorlar.

Buradaki dilencilerin esirleri de vardır ve esir işe yaramaz hale gelse bile efendisi karnını doyurmaya devam eder, çünkü ne kadar güçsüz olursa olsun herhangi bir şekilde çalışarak sahibine gelir getirmesi mümkündür.

Aynı durumdaki bir İspanyol askerini fidye ödeyerek kurtardığımı hatırlıyorum. Bu adam kendi ordusunda komutan rütbesindeymiş. Kolları bacakları aldığı yaralardan sakatlanmıştı. Böyle olmasına rağmen onun işine yarayacağını tahmin eden bir Türk, İspanyol’u satın alarak büyük kaz sürülerinin yetiştirildiği Asya’ya götürmüş. Ona kaz çobanlığı yaptırarak hiç de fena sayılmayacak bir gelir sağlamıştı.

Tags: ,

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.