Eski Dostlarım Benden Uzaklaşıyor

Anı - Yaşayanların Ağzından Hikayeler | Levent Gultekin | Eylül 29, 2018 at 1:31 pm
  “Hayır, Levent çok İslamcı, o olmaz.” Bunu günümüzde “dava” vurgusunu ağzından düşürmeyen Erdoğan söylüyordu…

“Gerçek Hayat” dergisinde mücadelemize devam ediyorduk ama imkânsızlıklar da nefesimizi kesiyordu.

Bir taraftan dergiyle uğraşıyorduk bir taraftan da İsmet Özel ile yaptığımız “Toparlanın Gitmiyoruz” konferansları devam ediyordu ama derginin yayımını devam ettirmek giderek zorlaşıyordu benim için.

Eşten, dosttan aldığım borçlarla ayakta kalmaya çalışıyorduk.

Hayat akıp giderken ben de her gün biraz daha değişiyordum. Meselelere bakışım farklılaşıyordu.

“İslami düzen” hayalinin gerçeklerden uzak bir hayal olduğunu görmüştüm fakat dindar insanların ülke yönetiminde söz sahibi olmasının, meselelerin çözümünü kolaylaştıracağına olan inancım sürüyordu.

Gene de bir terslik vardı.

Dindar insanlar iktidara gelmişti ama ben onlara oy vermemiştim.

Üstelik kıyasıya muhalefet ediyordum.

Sosyalistlerin, Stalin’in iktidarını gördükten sonra “Sorun sosyalizmde değil kişilerde” dedikleri evredeydim. Tabii onun İslamcı versiyonunda.

“Sorun İslamcılıkta değil, onu doğru düzgün yaşamayan ‘” insanlarda“ydı!

Dindarlık, dincilik üzerine derinlemesine düşünmüyordum.

Belki de korkuyordum. Belki de bütün hayatıma dayanak yaptığım bir kolonun kof bir hayalden ibaret olduğunu görmenin yaratacağı boşluğu nasıl dolduracağımı bilmiyordum.

Belki de aklım olup biteni görüyor, ne olduğunu anlıyordu ama kalbim bunları kabul etmeme izin vermiyordu,
İşte bu psikolojide, maddi sıkıntılar içinde boğuşurken arkadaşlarımdan bir iş teklifi geldi.

AK Parti iktidarı 3-5 ay önce Uzan grubuna el koymuştu ve televizyonlara yönetici arıyorlardı.

Dergide iktidarı sert eleştiriyordum, muhalefet ediyordum ama yine de eski dostluklar, arkadaşlıklar çerçevesinde görüştüğüm konuştuğum insanlar vardı.

AK Parti milletvekili bir arkadaşım “Star TVnin başına koyduğumuz arkadaşlarla ilgili çok ağır yolsuzluk iddiaları var. Bu kurumlarda yolsuzluk yaptırmayacak işi bilen birine ihtiyacımız var sen gelir misin?” diye sordu.

Esasında televizyon tecrübem yoktu ama gazete yönettiğim için “Televizyonu da yönetir” düşüncesiyle böyle bir teklifte bulunuyorlardı.

Dinci başkanların ilki sayılabilecek Özal’ın “Anayasa bir defa çiğnenmekle hiçbir şey olmaz” diye geçiştirdiği konu Uzan’ların radyo TV kanallarını kamu tekeli ilan eden anayasa maddesine karşın başkanın oğluyla işbirliği yaparak kurdukları ilk özel kanal Magic Box meselesiydi. O kanalın ismi daha sonra değişmiş STAR olmuş, yanına birçok yeni özel kanal daha eklenmişti. Böylece medya ve banka sahibi Uzan’lar çok büyük bir hızla büyüyerek kısa sürede yüzlerce şirketten oluşan muazzam bir imparatorluğun sahibi oldular. Ancak, Özal’ın ardından arkalarında siyasi güç olmadan servetlerini koruyamayacaklarının farkına vararak dinci ve milliyetçi bir parti kurdularsa da geç kaldıkları için başarılı olamadılar. Malları yağmalandı, kendileri yurt dışına kaçmak zorunda kaldılar. Onların medya kanallarının ele geçirilmesi daha sonra tüm medyanın hükümetin borazanı haline getirilmesinde bir ilk adım oldu. Anayasa da artık her gün rahatlıkla çiğnenebilir hale geldi.


Çektiğim maddi sıkıntılar, dergiyi daha ileriye taşıyamıyor olmak… bütün bunların verdiği bıkkınlıktan ötürü “Olur” dedim.
Fakat çok ağır muhalefet ettiğim, dergide sert eleştiriler yönelttiğimiz Tayyip Erdoğan’ın ikna edilmesi gerekiyordu.

Birkaç arkadaş bu görevi üstlendiler.

Bunlardan biri de geçmişte Yeni Şafak’ta uzun yıllar beraber çalıştığını Yeni Şafak’ın yayın yönetmeni olan Mustafa Karaalioğlu’ydu.

Tayyip Erdoğan bir görüşmesinde Mustafa’ya “Star TV için bir isim bulmamız gerekiyor, hala bulamadık” deyince Mustafa “Biri var” deyip benim adımı söylüyor.

Erdoğan “Olmaz. Levent çok İslamcı” diyerek geri çeviriyor.

İslamcıların iktidarında “Çok İslamcı” kalmıştım.

Esasında zihinsel olarak da yaşam tarzı bakımından da değişmiştim ama belli başlı ilkeleri, yaklaşımları korumaya devam ettiğim için Erdoğan’a fazla İslamcı görünmüştüm.

Üzerinde fazla durmadığım için bu mesele kapandı.

Fakat çok borcum birikmişti. Ne yapacağımı bilmiyordum.

Mahalleden tanıdığım, belediyelerle yapağı işlerden zengin olmuş eski bir İslamcı arkadaşıma “Gel dergiye ortak ol. Borçları öde derginin yarı hissesi senin olsun” demek zorunda kalmıştım.

Arkadaş parayı verdi, bütün borçlarımı ödedim.

Fakat bir süre sonra “Şöyle yayın yapalım, filan kişiyle ilgili şöyle bir dosya var onu haber yapalım” türü tehdit, şantaj kokan yayınlar yapmamıza yönelik taleplerde bulunmaya başladı.

Ben kabul etmeyince de “Arkadaş ben bu parayı sana niye verdim?” demeye başladı.

“Ya paramı geri ver ya da dergiyi ver” dediğinde çaresizdim.

Borçları ödemem için verdiği para haricinde tek kuruş almadan, derginin tamamım ona bırakıp ceketimi alıp ve çıkmak zorunda kaldım.

5 yıl süren Gerçek Hayat dergisi serüvenim de 2004’ün aralık ayında son bulmuştu.

Yaptığım muhalefet nedeniyle bütünüyle Erdoğan’ın kontrolüne geçen İslamcı medyada artık iş bulmam imkânsızdı.
Medyadan da, gazetecilikten de kopacak değildim.

İnternette haber siteleri dikkat çekmeye başlamıştı.

Bir haber sitesi kurmaya karar verdim.

“8 Sütun” isimli bir haber sitesi kurduk.

Telekom’da o dönem yönetici olarak çalışan bir arkadaşımın anlatması ile Telekom ihalesindeki büyük bir yolsuzluğun farkına vardık.

Olay şöyleydi: Telekom ihaleye çıkarılmıştı. Fakat Telekom’da olan bir kablosuz ev hattı hakkı ihale paketine koyulmamıştı.
Fakat ihale gecesi pakete dâhil edilecekti.

Bunu da yalnızca ihaleyi alan kişiye söylemişlerdi.

İhaleyi alan kişi bunun pakete dahil olacağını bildiği için diğerlerinden daha yüksek fiyat vermekte bir mahsur görmeyecekti.
Bütün meseleyi dinleyip anladıktan sonra büyük bir dosya yaptık.

Başladık haber yapmaya.

Bir taraftan haber yapıyoruz, bir taraftan da bütün muhalefet liderlerini arayıp durumu anlatıp görüş alıyoruz.
Birkaç aylık site olmasına rağmen büyük bir iş yapmıştık.

Çünkü bizim haber yapmamız üzerine iddialar gazetelere yansıyordu.

Muhalefet konuyu iktidara sormaya başladı ve iktidar ihale paketine koyduğu o hakkı paketten çıkarmak zorunda kaldı.
Erdoğan’ın bana çok öfkelendiğini duyuyordum.

Fakat yapacak bir şey yoktu.

Artık hepimiz kendi yolumuzu seçmiştik ve bir yaşam sürmeye çalışıyorduk.

İdeolojik birliktelik benim açımdan hüsranla bitmişti.

Böyle işler yaparken 27 Nisan Muhtırası geldi.

Çok şaşırmıştım.

Üstelik muhtıra metninde bahsedilen “Filan çocuklar, falan kurslarda şöyle derse gönderildi” gibi saçma sapan konuları görünce sanırım yeniden İslamcılık damarım da kabardı.

Artık AK Parti’ye muhalefet edemezdim.

Bunun iki nedeni vardı.

Birincisi muhtıra verilmiş, kapatılma davası açılmış bir partiye muhalefet etmek demek muhtıra verenlerin yanında durmak anlamına getirdi ki hiç böyle bir niyetim yoktu.

Üstelik geçmişteki söz ve eylemlerinden dolayı mesafeli durduğum ne kadar insan varsa hepsi de muhtırayı destekliyordu.
Onlara destek anlamına gelebilecek bir tutum içinde olmak yakışık almazdı.

İkinci neden ise muhtıra verenlerin ilgilendiği konuların saçmalığı.

“Bizim derdimize bak, memlekette akla hayale sığmayacak onlarca iş oluyor, bunların derdi hâlâ başörtülü talebeler!” diyerek tepki göstermiştim.

Bunun üzerine sitede “AK Parti’ye yaptığımız muhalefete şu nedenlerle son veriyoruz” diye bir açıklama yayınladık.
Birkaç ay sonra da maddi imkânsızlıklar yüzünden siteyi başka birine devredip çıktık.

Kendime bütün birikimlerimle bir ev yapmıştım.

Allah’tan kira ödemiyordum.

Onun dışında ne birikimim vardı ne de gelirim.

Her seferinde ceketimi alıp çıkıyordum.

Bu ceket alıp çıkmalar, rest çekip bırakmalar, istifalar… Beni yanlış anlamazsanız, şunu söylemek istiyorum: İstifalar sanırım hayatıma hep canlılık kattı. Normalde, bir işte uzun yıllar çalışmanın daha iyi olacağı düşünülür, Tecrübe, istikrar… Bense istifa etmekten ziyadesiyle istifade ettim. Herhangi bir garantim, güvencem olmadığı halde, aklıma yatmayan durumlarda, gücümün yetmediği hallerde işi bırakıyordum. Bunda, kabul etmek gerekir ki, dindarlığımın da payı vardı. “Allah bir kapı açar” diye düşünüyordum. Bunda da samimiydim. Beni boş verelim, istifa etmekten kaçınmayan tanıdıklarımın (sayıları bir elin parmakları kadar bile değil gerçi) her zaman güvenilir, manevi kredisi yüksek kişiler olduğunu söyleyebilirim. Belki de asıl istikrar insanın içindedir…

Ne diyordum… Laik kesimin, kapatma davaları gibi işlerle AK Parti’nin üzerine gitmesi, muhafazakar mahalledeki AK Parti’yi koruma, sahip çıkma duygusunu iyice kabartmıştı.

28 Şubat’taki Erbakan travmasını hatırlayan muhafazakâr kesim, bu sefer işi sıkı tutuyordu.

Yeniden bir mahalle duygusu oluşmuştu. İster istemez bir yakınlık bir dayanışma ihtiyacı çıkmıştı ortaya.

“Erdoğan’a görünme” ritüelinden kaçış

Haber sitesini devrettikten sonra artık bütünüyle işsizdim.

Kendi başıma bir şey yapma imkânım da kalmamıştı.

Çünkü kendi başına bir şey yapacak hem enerjim yoktu hem de heyecanım.

Böyle bir dönemde Yeni Şafak yayın yönetmeni eski arkadaşım Mustafa Karaalioğlu’ndan beraber Star Medya Grubu’na geçme teklifi aldım.

Star gazetesi ve 24 TV’yi barındıran gruba o icra kurulu başkanı, ben de yardımcısı olacaktım.

Gazetenin patronu ise rahmetli Hasan Doğan görünüyordu.

Futbol Federasyon başkanı olduğunda bütün Türkiye onu çok sevecekti.

Hakikaten de çok iyi bir insandı.

Kibar, dürüst ve nazikti, “Memleket için bir şeyler yapalım” diye bir derdi vardı.

Mustafa’dan teklif alınca “Bunca muhalefetime rağmen Erdoğan beni nasıl kabul edecek ki?” diye düşünmüş ve işin gerçekleşeceğine ihtimal vermemiştim.

Fakat iş giderek ciddiye biniyordu.

Erdoğan, Mustafa Karaalioğlu’nun Yeni Şafak’ı bırakıp Star’a geçmesini istiyordu.

Mustafa da “Ancak Levent gelirse geçebilirim ona orada ihtiyacım var” diyerek beni ileri sürüyordu.
Erdoğan’ı ikna çabaları epeyce zaman aldı.

Sonunda kabul etmişti.

2007 yılının mayıs ayında, 35 yaşında Star Medya Grubu’nda İcra Kurulu Başkan Yardımcısı olmuştum.

AK Parti’ye karşı yaptığım onca muhalefetin, onca ağır eleştirinin bende yarattığı bir tedirginlik ve çekingenlik vardı.

Bu duyguyla işe başladım.

Gazeteye gittim, birkaç gün Mustafa’nın odasını kullandım.

Fakat kimi yöneticiler benden pek hazzetmiyordu.

Erdoğan’ın ikna olmasını kabullenemiyor, benim varlığımı bir türlü sindiremiyorlardı.

Hem bendeki tedirginlik hem onların beni istemediğini gösteren tavırları, giderek kendimi orada daha da yabancı hissetmeme neden oluyordu.

Daha ilk günlerden itibaren aleyhime kumpaslar başlamıştı.

Mesela, icra kurulu başkan yardımcısı olarak atanmışım, yeni bir oda hazırlayacaklar, bana soruyorlar “Mobilya nasıl olsun, “Çok önemli değil” diyerek oradaki müdürlerden birinin masasını göstererek “şundan olabilir” diyorum.

Bunu Erdoğan’a “Efendim, Levent şöyle mobilya olmazsa çalışmam dedi” şeklinde anlatıyorlar.

Ya da bir makam arabası istiyorum “Efendim. Levent makam aracı olarak siyah bir Jeep istemiş” diye anlatıyorlar.

Erdoğan da bunu gazetenin patronu Hasan Doğan’a soruyor, rahmetli Hasan Doğan da bunların iftira olduğunu anlatmak için her seferinde dil döküyordu.

Memleketin başbakanı böyle işlerle bile uğraşıyordu!

Esasında oraya gidene kadar Hasan Doğan ile hiç tanışmamıştık.

Orada tanıştık ve gazetede, televizyonda neler yapabileceğimiz üzerine birkaç kez sohbet ettik.

Önerilerimi çok beğenmişti ve bunları hayata geçirmem için beni heyecanla destekliyordu.

O nedenle de bana karşı oluşturulan “Onu orada istemiyoruz” propagandasına engel oluyordu,

İşe başladım.

Birkaç ay sonra hem gazetenin tirajında hem de TV’nin ülke genelinde yayılmasında önemli sonuçlar aldık.

Erdoğan’ın sonuçlardan çok memnun olduğu haberini alıyordum.

Erdoğan’la en küçük bir temasımız olmamıştı.

Ne ben görüşmek için uğraşıyordum, ne de o her hangi bir şekilde benimle irtibat kuruyordu.

İktidar medyasında ilginç bir gelenek vardı.

Erdoğan İstanbul’a her geldiğinde onu karşılamak veyahut katıldığı etkinliklerde ona görünmek için medya mensupları onun yanına koşardı.

Bir gün yönetici arkadaşlardan biri “Niye gelmiyorsun bu karşılamalara ve etkinliklere? Çok önemlidir bu. Çünkü orada Erdoğan ile göz göze gelmek ona bağlılığın olduğunu göstermeni, hatta seni unutmamasını sağlamaktır” demişti de çok şaşırmıştım.

Çünkü dindeki namaz ritüelinin mantığı da buna yakın bir şeydir.

Yani rızkı veren Yaradan’a saygı belirtmek, onun huzuruna çıkmak, orada olduğunu göstermek…

Karşılaşma ihtimali yaratacak hiçbir etkinliğe katılmıyordum.

Sadece işimi yapmak ve Erdoğan’a görünme türü etkinliklerden olabildiğince uzak durmak istiyordum.

Tek başına bir insandım. Ne bir tanıdığım, ne bir akrabam ne de bir güçlü koruyucum vardı.

Azınlık psikolojisiyle hareket ediyordum: İşimi iyi yaparsam, hayata tutunabilirdim.

Özellikle de medya dünyasında ya birinin adamı olacaktım ya da işini iyi yaparak vazgeçilmez olacaktım.

Birinin adamı olmak istemiyordum. Emeğiyle kazanmak daha iyiydi. Bağımsızlığın tadı vazgeçilmez güzellikteydi.

Kendimi yeterince övdüysem, bu bölümü de burada bitireyim.

Önce Star’da, sonra Cine5’te eski dostlarım benden uzaklaşıyor

Star grubunda ilk bir yıl iyi çalıştım. Hasan Doğan’ın varlığı benim için bir dayanak olmuştu.

Bir yılın sonunda Hasan Doğan gazete patronluğunu başka birine devredip futbol federasyon başkanlığına geçmişti.
Onun ayrılmasıyla grupta işler kötüye gitmeye başladı.

O varken, Erdoğan’ın müdahalelerine direniyor, isteklerini yapmıyordu.

O gidince Erdoğan artık her habere, her manşete müdahale eder olmuştu.

Yönetici arkadaşların artık tek bir derdi vardı: Erdoğan’ı mutlu etmek. Bu da giderek gazeteyi ve televizyonu zayıflattı.

Gazete çok satsın, televizyon izlensin gibi dertleri yoktu. Grup zarar ediyordu ama Erdoğan’ın gözüne girmek, ona yakın olmak isteyen iş adamlarının gönderdiği paralar yetiyordu.

Bu nedenle de zarar kimseyi rahatsız etmiyordu.

Ben “İşler kötüye gidiyor, bir şeyler yapmamız lazım, böyle yürümez” dedikçe, diğer yönetici arkadaşlar bu eleştirilerimden rahatsız olmaya başlamışlardı.

Mesela Mustafa Karaalioğlu, eleştirilerimi artırdığımı görünce “Medyada ilk 10 kişiden birisin, fazla ses çıkarmasan… “ diyerek rahatsızlığını belli etti. İşlerin nasıl yapılacağı gibi konularda artık Mustafa ile zaman zaman tartışır olmuştuk.

Ben grupta yayın işlerine karışmıyordum. Benim alanım tamamen yönetim ve organizasyon işleriydi.

Fakat İcra kurul başkanı Mustafa olduğu için onunla beraber kararlar veriyorduk.

Aramızdaki uyuşmazlıklar fazla sürmedi.

Dışarıda kimi AK Partililerce yapılan yıpratma çabaları, benim içeride “işimizi iyi yapalım” diye ısrar etmem, Mustafa’yı tedirgin etmeye başlamıştı.

Bir süre sonra artık birçok konuda anlaşamaz olmuştuk.

“Maaşımızı alalım, Erdoğan’ı mutlu edelim, başka bir şeye karışmayalım” formülü de bana uymuyordu.
“Eli ayağı düzgün gazete ve televizyon yapma borcumuz var bu ülkeye” düşüncesindeydim.

Dişe dokunur hiçbir iş yapmadan oturup sadece maaş almak, gazete ve televizyonun giderek Erdoğan bültenine dönüşmesi, Mustafa ile anlaşamıyor oluşumuz beni artık yolun sonuna getirmişti.

Hâlbuki Mustafa, büyük bir zorlukla, günlerce uğraşarak beni Star grubuna almaya Erdoğan’ı ikna etmişti.

Onun teveccühünü, benden yana tavrını görmezden gelecek, kıymet bilmezlik edecek değilim.

Fakat çabalayıp uğraşıp beni gruba aldıran Mustafa’ya etraftan gelen baskılar, benim, “İşler iyiye gitmiyor bir şeyler yapmalıyı, daha iyi işler çıkarmalıyız” yollu ısrarlarım, Mustafa’yı rahatsız etmeye, yormaya başlamıştı.

Ayrılmamı ister gibiydi. “Böyle bir niyetin var mı, varsa söyle ben gideyim seni rahatlatayım” dediğimde asla böyle bir niyetinin olmadığını belirtip “Biz ayrılmaz bir ekibiz” diyerek benim “Acaba istifa etmemi mi istiyor” kuşkumu boşa çıkarıyordu.

Fakat bir gün bir şey oldu.

Yeni Şafak’ta genel müdür iken patron, ben dâhil 5 yöneticinin maaşını indirdiği için bir tek ben istifa etmiştim.

İşte o istifa etmeyenlerden biri de Mustafa Karaalioğlu’ydu.

Ay başı geldi, maaşımı aldım. Fakat bir baktım maaşımda küçük bir eksiklik var.

Muhasebe müdürüne neden böyle olduğunu sordum “Mustafa bey maaşınızda indirim yaptı” dedi. “Başka kimin maaşından indirim yaptı” dedim “sizinle beraber bir kişinin maaşında daha indirim yaptı” dedi.

Kulaklarıma inanamamıştım.

Yeni Şafak’ın patronu böyle yaptığında nasıl davrandığımı görmüştü. Dernek istifa edip gitmemi istiyordu ama bunu açıktan söyleyemiyordu.

Ne yaptığını, niçin yaptığını Mustafa’ya sordum: “Niyetinin sadece tasarruf etmek olduğunu, beni asla kaybetmek istemediğini” falan söyleyerek işin içinden çıkmaya çalıştı.

Her ay milyonlarca lira zarar eden bir kurumda benim maaşımdaki bin TL’lik indirimle tasarruf etmek! Komik bir gerekçeydi.
Fakat hemen istifa edersem onların istediğini yapmış olurum düşüncesiyle “Bu sefer fevri davranmayayım” dedim.

“Peki” dedim Mustafa’ya “Eğer bu indirimi kabul edersem sorunlarımız bitecek, işimize bakacak mıyız?” diye sordum “Elbette” dedi.

“O halde mesele yok” dedim ve devam ettim.

Fakat hiçbir değişiklik yoktu.

Mustafa’nın önceliği, manşetlerle Erdoğan’ı mutlu etmekti.

Toplantılarda “Düzgün işler yapalım, grubu büyütelim” türü bir konuşma yapınca Mustafa şöyle demişti: “Patrondan daha fazla patron olma. ‘İlle bir şeyler yapalım’ diye kendini paralama.”

Bir ay dayanabildim ve Mustafa’yla konuşarak istifa ettim.

Çok eski arkadaş olduğumuz için, kalp kırmadan, dostane ayrılmıştık.

Bir anlamda benimle ilgili kararına anlayış göstermiştim.

Geçmişte yaptığım muhalefet nedeni ile bana kızgın olan ve beni kendi kurumlarında istemeyen kimi AK Partilileri bütünüyle karşısına almak istemiyordu. Bir de kabına sığmaz halim, illa bir şeyler yapalım çabalarım onu rahatsız etmişti. Bunu anlayışla karşılayabiliyordum.

İstifamı verdikten sonra odama geçtim koltukta oturdum ve “Şimdi ne iş yapacağım” diye düşünmeye başladım.
Çünkü artık emindim ki medyada iş bulmam olanaksızdı.

Hem iktidarla olan mesafem hem de ayrıldığım makamın yüksekliği, iş bulmamı zorlaştıracaktı.

İstifa süreci başladığında yani son bir iki aydır bir internet sitesinde müstear isimle köşe yazarlığı denemesi yapmıştım.

Geri dönüşler fena değildi.

Bundan sonra köşe yazarlığı yapabilirdim ama geçimimi nasıl sağlayacaktım ki?

Görünen o ki bundan sonra köşe yazarlığı yapacaktım. Olup biteni mahalleye duyurmak için yeni bir mücadeleye başlayacaktım.

Fakat önce geçimimi sağlayacak kadar bir iş yapmalıydım.

“Kimseye muhtaç olmayacak kadar bir para kazanayım, sonra da yazarlığa devam edeyim” düşüncesindeydim.

Çok şükür, para, hayatımın hiçbir döneminde sorun olmamıştı.

Borca girdim, sıkıntılar çektim ama hep ayakta kalmanın bir yolunu buldum.

Yani her zaman bir şekilde rızkımı çıkarıyordum.

Çünkü zihnim ticarete daha yatkındı.

Para kazanmak istediğimde bir şekilde bir iş yapıp para kazanabiliyordum.

Sanırım çocukluk yıllarımda birçok işte çalışmış olmam ticari zekamın gelişmesine katkı sağlamıştı.

Ticari bir iş yapayım, bir sefer iyi para kazanayım ve artık parayı dert etmeden de yazarlığa başlayayım düşüncesiyle çok sevdiğim iş adamı bir dostumun yanına gittim.

”Gel senle bir iş yapalım” dedim. “Ama benim param yok. Parayı sen koy organizasyonu, pazarlamayı ben yapayım, bana da kardan hisse ver dedim.

“Ne var aklında? Ne yapalım?” diye sordu.

“Bir konut inşaatı yapalım. İşle ben ilgilenirim, sonrasında da daireleri ben satarım. Sen hiçbir şey yapmayacaksın sadece finans desteği vereceksin” dediğimde, “İnşaat, hiç bilmediğimiz bir iş nasıl yapacağız ki?” diyerek fikrime mesafeli durdu.

İstifamı vermiş kurumdan ayrılmıştım.

Bu arada hem biraz uzaklaşmış olurum hem de İngilizcemi ilerletirim diye Londra’ya gitmeye karar verdim.

Birkaç hafta sonra da yola çıktım.

Londra’da İngilizce kursuna gidiyorum.

2009 yılının sonlarında, 37 yaşındayken hayatımın en güzel günlerini yaşıyordum.

Rahat yürünür sokaklar, yemyeşil parklar, mimari hassasiyet gözetilerek kurulmuş bir şehir…

Sokaklarda, parklarda saatlerce yürüyor, geleceğe dönük hayaller kuruyordum. Çünkü artık dünyayı görüyordum, zihnim, düşüncelerim, yaşamım, meselelere bakışım… Her şey değişiyordu.

Londra’ya gelişimin üzerinden bir ay geçmişti ki “Beraber iş yapalım” dediğim iş adamı arkadaşım tatil için Londra’ya geldi.
Arkadaşım, “Levent ilginç bir şey oldu” dedi. “Hayırdır?” dedim. “Sen buraya geldikten sonra bir arkadaşım geldi bana,

İstanbul’da konut imarlı bir arsası varmış.

Konut yapmam için arsayı taksitle bana satmayı önerdi. Almam için de ısrar ediyor, ne diyorsun?” dedi. “Hemen al başlayalım, korkma ben yaparım bu işi” dedim,
“Peki” deyip döndü.

Birkaç ay sonra ben de döndüm Türkiye’ye.

Fakat arsanın devir işleri, şirket kurulumu falan devam ediyordu.

Daha zaman alacağı da belliydi.

Döndükten birkaç gün sonra başka bir arkadaşım “Cine5’in başına genel müdür aranıyor TMSF başkanı çok düzgün biri, seni önerdim ilgilenir misin?” dedi.

Cine5, TMSF’nin satılığa çıkardığı bir kanaldı. Muhtemelen birkaç ay içinde satılacaktı. Ben de, arkadaşımızla yapacağımız inşaat işleri başlayana kadar çalışırım düşüncesiyle “Olur ilgilenirim” dedim. “Ama nasıl olacak ki?” dememe fırsat kalmadan

TMSF’nin o dönemdeki başkanının odasında buldum kendimi.

Görünen o ki yeni başkan beni pek tanımıyordu.

Mahalledeki imajım, hakkımdaki düşünceler… tüm bunları bilseydi muhtemeldir ki böyle bir şeye cesaret edemeyecekti.
Birkaç dakikalık neler yapabiliriz konuşmasından sonra telefonu kaldırdı ve “Kızım, Levent Bey’in medya grup başkanı olarak atamasını yapın” dedi.

Ne maaşı ne çalışma şartlarını… hiçbir şey konuşmamıştık.

“Peki” deyip işe başladım.

AK Parti kapatma davasından sonra muhafazakâr mahalleyle ilişkilerimde hafiften bir düzelme vardı ama Star’dan ayrıldıktan sonra aramız yeniden limonileşmişti.

Ne içindeydim mahallenin ne de büsbütün dışında.

Ama yine de kendimi o mahallenin bir parçası hissediyordum hala.

İşe başladım. Birkaç günlük inceleme sonunda Cine5’te korkunç bir tablo olduğunu fark ettim.

TMSF Cine5’e el koymuştu, yaklaşık 5 yıldır da bir türlü satamadığı için işletiyordu. Bu süreçte 100 milyon TL zarar etmişti kurum. Televizyonu 40 milyona satıyordu ama yine de kimse almıyordu.

Mahallede ne kadar etkili kişi varsa, bir yakınını orada işe koymuştu.

İhtiyacın iki katı kadar personel vardı.

Kanalın aylık geliri 300 bin TL ama gideri 2 milyon TL civarındaydı.

Her ay korkunç zarar ediyordu. Bu zarar da devletin kasasından ödeniyordu.

İşin ilginç yanı, yeni göreve yeni başlayan TMSF başkanının bu tablodan haberi yoktu.

Ona bir sunum yaptım ve tabloyu anlattım. Çok şaşırmıştı. “Hemen ne yapılması gerekiyorsa yap” diyerek bana tam yetki verdi.

Bir taraftan kurumu düzeltmeye çalışıyor, diğer taraftan da “Yakında satış ihalesi olacak, bir an önce satılsın” diye medya patronları ile görüşüyordum.

“Mutlaka alın” diyerek tanıdığım bütün medya patronları ile görüştüm.

Bunlardan biri de “Kanal çok değerli bizden biri almalı” diyerek mail attığım Erdoğan’ın damadının ağabeyi, Sabah Grubu’nun başındaki Serhat Albayrak’tı.

Hâlâ “Biz” dediğimde İslamcıları kastettiğim dönemdi.

Bu nedenle tanıdıklarım da genelde muhafazakâr mahalledeki insanlardı.

Sonraları Erdoğan’ın damadı Berat Albayrak’ın mailleri ortalığa saçıldığında benim bu mailim de düşecekti.

Cine5, AK Partili etkili kişilerin çiftliği olmuştu ve devlet kasasından milyonlarca dolar harcanıyordu.

Kanal bir an önce satılırsa, bu zarar devam etmezdi.

Açık, şeffaf ihale yapılıyordu, herkes girip alabilirdi.

Ama kimse ihaleye girmediği için de satılmıyordu.

Benim mail yazmaktaki ve ulaşabildiğim herkese haber vermekteki tek amacım, bu zararı ortadan kaldırmaktı.
Kanalda işe başladığımın üzerinden birkaç gün geçmişti ki personelin üçte birinin işine son verdim.

Bunun başımı belaya sokacağını biliyordum. Çünkü birçoğu, mahalledeki etkili, yetkili kimselerin kanala yerleştirdiği insanlardı. İlk tepki, o dönemdeki iktidarın en etkili kişilerinden, THY’nin başındaki isimlerden birinden geldi.

Bir dostum aracılığıyla haber göndermişti: “Levent’e söyle filan kişiyi geri alsın, yoksa hem kendi başını hem de TMSF başkanı Şakir Bey’in başını yakmasın.

Yani beni alenen tehdit ediyordu. 5 vakit namazını kılan dindar bir insandı ama kurum zarar ediyormuş, kuruma yerleştirdiği kişinin maaşı milletin cebinden veriliyormuş, umurunda değildi.

Onun için önemli olan o kişinin orada kalmasıydı.

Haberi getirene “Beyefendiye selam söyle o kişinin burada kalmasını istiyorsa THY o kişinin programına sponsor olsun, ben de onu geri alayım” dedim.

Fakat bir ses çıkmadı.

Film alımları, hizmet alımları, personel politikası, her şeyi baştan değiştiriyordum.

Fakat yaptıklarım, mahallede yeni bir cadı kazanının kurulmasına neden olmuştu.

“Nasıl olur da böyle şeyler yapar?!” diye hakkımdaki şikayetler hızla çoğalıyordu.

Bu arada kanalda 20 yıllık gazeteci arkadaşlarım da program yapıyorlardı.

Neredeyse haftanın 5 günü buluşup beraber takıldığımız arkadaşlarımdı bunlar.

Fakat çok yüksek bir maaş alıyorlardı. Bir program başına piyasada ödenen rayiç bedelin neredeyse iki katı kadardı.

Bunları kanala davet ettim ve durumu anlattım.

Hem program çok kötü, izlenmiyor hem de çok yüksek bir para ödeniyor.

Kanalın parası yok böyle devam edemeyiz” dedim.

“Yeni bir program konsepti geliştirelim, ben de size piyasada diğer kanallar ne ödüyorsa o kadar ödeyeyim” dedim. Yani bütünüyle işlerine son vermiyorum, Sadece durumu makul hale getirmeye çalışıyorum.

20 yıllık arkadaşlarım ayağa kalkıp “Hayır, bunu kabul edemeyiz” diyerek odadan çıktılar.

İslamcılıktan, Anadolu irfanına

“Ben 20 yıldır iyi para kazanacağım bu günleri bekledim. Bunun için yazdım. Sen şimdi bu parayı kesmeye kaıkıyorsun. Bunu yanına bırakmam!”

Bunu, programını iptal ettiğim, yıllarca Yeni Şafak’ta ve her yerde beraber çalıştığım, şimdilerde Star’da baş Erdoğanist olarak köşe yazarlığı yapan o dönemde arkadaş olduğum kişi söylemişti.

Ben bu arkadaşların programlarını iptal edince mahallede büyük bir gürültü koptu.

Her yere, herkese “Paramızı kesti” diyerek beni şikâyete başladılar.

Bütün bir İslamcı mahalle bana düşman olmuştu.

Bu yazar arkadaşlarla konuşup durumu izah etmeye çalışıyorum ama mümkün değil geri adım atmıyorlar.

TMSF başkanını ve beni Başbakan Erdoğan’a şikâyet ediyorlar.

Hakkımızda akla hayale gelmeyecek sözler söylüyorlar.

Tehdit edilen TMSF başkanı, geri adım atmamızı istedi.

Fakat ben “Yapamam” deyince de “Bir yolunu bul, beni kurtar lütfen” diyerek kenara çekildi.

Küçük bir indirimle arkadaşlar TV’deki programlarına geri döndüler.

Fakat bir anda bütün mahalle benimle diyaloğunu kesmişti.

Bir gün önce görüştüğüm, oturduğum arkadaşlar selam vermez olmuşlardı.

Bütün İslamcı yazar, aydın kesimi beni hiç dinlemeden “Sen haksızsın” deyip beni kınıyordu.

Esasında Cine5 serüvenimin bittiğinin farkındaydım.

Sadece Cine5 değil İslamcılık serüvenim de bitiyordu.

“Kul hakkı” diyorum, fayda etmiyor. “Allah yakar” diyorum, kimse tınmıyor, “Bize yakışmaz” diyorum, kulak veren yok.

Yalnız başına kalmıştım.

Gençlik hayallerim bütünüyle boş çıkmıştı,

Yine de “Acaba sorun insanlarda mı?” “Acaba bunlar ‘Gerçek Müslüman’ olamadıkları için mi böyle yapıyorlar?” diye kendimi oyalıyordum.

Mahallede beni anlayacak, bu yaptığımın hakka uygun olduğunu söyleyecek, devletin parasını eşe dosta peşkeş çekmenin
haram olduğunu söyleyecek tek bir kişi aradım.

Hiç değilse, tek bir kişi gelsin meselenin ne olduğunu bana sorsun diye günlerce bekledim. Fakat herkes ne olduğuyla değil paranın kesilmiş olmasıyla ilgileniyordu.

Benim bu çaresizliğimi o dönem THY’den beni tehdit eden bürokrat, ortak bir dostumuza şöyle yorumlamıştı. “Biz Levent’in başarılı olduğunu biliyoruz. Fakat bizim ondan beklediğimiz kanalı kâra geçirmesi değil, oradaki bizim arkadaşlarımızı koruması.

Bunu yıllarca dini eğitim almış, 50 yıldır aralıksız namaz kılmış, hayatını ‘İslami esaslara’ göre kurmuş biri söylüyordu.

Olup bitene inanamıyordum.

Odamda oturmuş ne yapacağıma karar vermeye çalışıyordum.

Telefonum çaldı.

Mahalleden, sevip saydığım, halim selim, şimdilerde AK Parti milletvekili olan bir iş adamı arkadaşım arıyordu.

İlk defa biri bana “Şu meseleyi bir de sen anlat, ne oldu?” diye soruyordu: Çölde su bulmuş gibiydim. Büyük bir heyecanla, kanalın zarar ettiğini, arkadaşların program için normalden fazla para aldıklarını, bunun hem onları hem beni zora sokacağını, haksızlık olduğunu, devletin parasının böyle istismar etmenin bize yakışmadığını anlattım. “Arkadaşların ücretlerini normal seviyeye çektim, bundan dolayı beni düşman bellediler” dedim.

Karşımdaki arkadaş “Levent, Allah aşkına, babanın parasını mı veriyorsun?” diye söze girdi, gerisini duymadım, duyamadım.
2010 yılında, 38 yaşındayken yaptığım bu konuşma bir anda dünyamı değiştirmişti.

Bir anda “İslamcılık iyi, insanlar kötü” düşüncesi gitmiş kötülüğün İslamcılıktan kaynaklandığını fark etmiştim.

Sorunun dindarlarda değil, dincilikte olduğu fikri bir anda zihnime oturmuştu.

Artık kesin olarak fark etmiştim ki ideolojiye dönüşen inanç bütün mensuplarını çürütmüştü.

İnanç, insana terbiye vermiyordu. Toplumun genelinde görülen az gelişmişlik neticesinde oluşan aç gözlülük, sıra bize gelsin, biraz da biz zengin olalım anlayışını din, dindarlık tedavi edememişti.

Az gelişmişlik, kültürel yoksunluk nedeni ile toplumun genelinde sorunlar vardı.

Fakat dini terbiye, inanç dindar insanların bu genel çürümeden etkilenmesinin önüne geçememişti.

Çünkü din böyle bir işlev görmüyordu,

“Dindar insandır çalmaz”, “dindar insan haksızlık yapmaz” düşüncesi gerçekliği olmayan bir sanıdan başka bir şey değilmiş.
Yani dindar oldukları için ahlaki bir terbiyeye kavuşamamışlardı.

İdeolojiye dönüşen inanç, inancı da yiyip bitiren bir canavar olmuştu.

İnanç, işlevini kaybetmişti.

Dindar oldukları için bir ahlaka ihtiyaç duymuyorlardı.

İslam; İslamcıların, Müslümanların elinde çürüyüp ufalanmıştı. Bütün İslamcılar hızla, gürül gürül çürümekteydi.
İnanç insana ahlak vermiyordu. İnanç bir vaazdan, öğütten başka bir şey değildi.

“İyi insan olun”, “dürüst olun”, “hak yemeyin”, “çalmayın” gibi vaazlar vardı ama bunlar insanlara ahlak kazandırmıyordu.

Teori hiç fena değildi ama pratik sıfırdı.

Geçmişte cemaatlerde gördüklerim, İslamcılarla ilgili yolsuzluk iddiaları bir film şeridi gibi gözümün önünden geçiyordu.

İslamcılık adına korkunç bir şebeke kurulmuştu.

Bütün bu “Selamünaleykümler, inşallahlar, maşallahlar, Allah’ın izniyleler… “ hepsi numaradan, palavradan ibaretti.

Meğer arkadaşlarla aramızdaki o “İslam kardeşliği” denen duygu yalanın hasıymış.

Bir melodramın içindeydim sanki.

Tüm arkadaşlarım bana sırtını dönmüştü.

Çölün ortasında kalakalmıştım.

Dünyam yıkılmıştı.

Kimsenin değerleri umursadığı yoktu. Parayı, değer zannediyorlardı.

Parayı. Evet. Tüm o zeki, okumuş, inançlı çocuklar… Sadece ve sadece bir mübadele aracı olan parayı önemsiyorlardı.
Bu nedenle de insanları etkileyen eserler veremiyorlardı.

Sağcı, statükocu, “Evet efendim”ci, torpilci, salla baş, boynu bükük, itaatkâr tiplerdi hepsi.

Ve açgözlüydüler.

Biz onları munis, çelebi, beyefendi sanıyorduk. Meğerse sünepeymişler.

Dertleri paraymış.

İstisna ara ki bulasın. O kadar az ki…

Anadolu Müslümanlığı, sade dindarlık, temiz Müslümanlık yok mu?

Var. Bence bu, dincilikten de, dindarlıktan da başka bir şey.

Neyin dincilik, neyin dindarlık olduğunu tam bilemiyoruz aslında.

Sakallı, namaz kılan biri dindar mı, dinci mi? Yüzde kaç dindar, yüzde kaç dinci?

Dini neye, ne ölçüde alet ediyor?

Bunları geçelim.

“Sade” Müslümanlık başka bir şey.

Kalbinde sahiden inanç olan insanların Müslümanlığı…

Kimseye ayrımcılık yapmayan… Kendini kasmadan mütevazı, kanaatkar bir hayat yaşayabilen ve bunu doğal sayan insanlar var.

Herkese “Allah’ın kulu” gözüyle bakan, herkese kapısını açan insanlar.

“Bir lokma bir hırka” şiarını içselleştirmiş, nur yüzlü insanlar.

Dua ederken kalpten dua edenler. Şükrederken gönülden şükredenler. Tövbe ederken samimi olanlar…

Bu insanları siz de görmüşsünüzdür, tanımışsınızdır.

“Ben dindarım” vurgusu yapmak şöyle dursun, en ufak bir sinyal bile vermezler. İnanç, onların yüzünde bir ışıltı olarak yansır.

Sizi “Namazını kıldın nu?” gibi sözlerle töhmet altında bırakmazlar. Ramazan günü bile sizin için sofra kurarlar. Yüksünmezler.

Kimseyi yargılamaz, kimseye bir şey empoze etmezler.

İman, onları mutlu kılan bir cevher gibidir.

Bu cevherin ışığı, onları manevi anlamda doyurur.

Kimseye musallat olmalarına gerek yoktur.

“Mal da yalan, mülk de yalan” derler. İçlerinden. Nasihat vermeye bile çekinirler. Sadece size her zaman kucak açarlar.

Orada, öyle, bir çınar gibi, dağ gibi dururlar. Bu insanlar “irfan” sahibidir. İnanç onlar için bir felsefedir. Kendilerine bir soru sormuşlar ve onun cevabını yine bizzat kendileri vermişlerdir. Hacıya, hocaya, üfürükçüye, kurda, çakala eyvallah etmezler.

Alın teriyle, bileğinin hakkıyla kazandıkları onlara yeter.

Helal dairesinde kalmak onları hoşnut etmeye yeter.

Bir söz işittiler mi, bir an düşünür, o sözü kalplerinde tartar ve benimserlerse “Eyvallah” derler. Benimsemezlerse de “Eyvallah” derler. “Senin fikrine saygı duyuyorum” manasında.

Ben de o insanlardan olmak istiyordum artık.

Fakat hayat beni tabiatın değil, şehrin koynuna bırakmıştı.

Burada birçok insanla muhataptım.

Anadolu irfanını anlıyordum, fakat benim mayam başka bir malzemeyle karılmıştı. Sesimi kesip kırlara gidemezdim.

Tartışmacı biriydim. Dik kafalıydım. İşim zordu. Daha doğrusu, işim yaştı…

***

“Levent, Allah aşkına babanın parasını mı veriyorsun?”

Bu cümle bende bir dayak etkisi bırakmıştı.

Telefonu kapadıktan sonra odamda koltuğa yığılmış, düşüncelere dalmıştım.

Çocukluğum, gençliğim, yaşamım heba olmuştu.

Boş bir hayal uğruna, tüm gençliğimi harcamıştım.

Tüm hayatını saçmalıktan ibaretti.

Birilerinin “daha fazla para” kazanmasıymış mesele. Haklı, haksız, kimsenin umurunda değilmiş.

Kendimi enayi gibi, keriz gibi hissediyordum.

Babamın 20 yıl önce söylediği “İslamcıların derdi din değil, yanlış yapıyorsun” cümlesi bir kaya gibi kalbime oturmuştu.

Sudan çıkmış balığa dönmüştüm. Ruhumu, yaşamımı, kişiliğimi oluşturan değerler bir anda sönüp gitmişti.

Boşluğa düşmüştüm sanki.

Ne yapacağımı, nereye gideceğimi, kiminle arkadaşlık edeceğimi bilmez bir haldeydim.

Artık İslamcılığı bütünüyle terk etmiştim.

Ama böyle bırakamazdım, Böyle arkamı dönüp gidemezdim.

Temiz niyetlerle benim gibi bu davaya katılan milyonlar vardı, ~ onlara durumu anlatmanın bir yolunu bulmalıydım.
Artık Cine5’te kalamayacağımın farkındaydım.

Birkaç gün sonra Başbakan Erdoğan’ın danışmanlarından bir arkadaşım “Senin patron şu an başbakanın yanında” dedi.
O anda, “Evet bugün buradan ayrılıyorum” düşüncesi yerleşti kafama.

Birkaç saat geçmişti ki TMSF’den telefon geldi: TMSF Başkanı Şakir Bey benimle görüşmek istiyormuş. Kalktım gittim. Odaya girdiğimde, Şakir Bey’in mutsuzluğu yüzünden okunuyordu.

Ayağa kalktı, elimi sıktı ve “Levent seni çok seviyorum, dürüst olduğunu, işini de iyi yaptığını biliyorum, fakat artık seni koruyamıyorum” dedi.

Bunun üzerine “Hiç sorun değil abi, ben hemen istifa edeyim” dedim ve 6 ay önce başladığım Cine5 medya grup başkanlığından istifa ettim.

Erdoğan kendisine giden şikayetlerden dolayı adeta ateş püskürmüş ve hemen işime son verilmesi talimatını vermişti.

Artık bunlarla ilgilenmiyordum.

Zihnim sürekli inanç, insan, yaşam, memleket meseleleriyle meşguldü.

Her gün yeni bir fikirle, hayatımdaki değişimin yeni bir evresiyle uyanıyordum artık.

Bu yazının tamamı yazarın ''Onurlu Çıkış'' isimli eserinden alıntıdır.


V for Vendetta filmindeki gibi havalı bir şey yapmalı ve gerçekleri bütün dindarlara göstermeliydim.

Olanları içime sindirip bir kenara çekilemezdim.

Daha önce köşe yazarlığını denemiştim, fena olmamıştı.

Köşe yazmaya başlayacak, dilim döndüğünce olup biteni anlatacaktım.

“Sizinle mücadeleyi açıktan yapacağım” anlamına gelen Cenk Açık müstear ismiyle 2010 yılının ortalarında “Gazeteciler” adlı internet sitesinde yazmaya başladım.

Müstear kullanmamın iki nedeni vardı: 1) Yazarlıkta iddialı değildim. Belki de boyumdan büyük bir işe kalkışıyordum. Yazılarım beğenilmezse, sessiz sedasız çekilecektim. 2) Mahallede dikkat çeken biriydim. İsmim, yazdıklarımdan daha çok öne çıkabilirdi. Bunu da istemiyordum.

Bir yıl sonra, kendi adımla yazmaya başlayacaktım.

Cenk Açık’ın okurları, sevenleri, birden bire karşılarında beni görünce, biraz şaşıracak, hatta yadırgayacaklardı.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.