Kelimelerin Suistimali

Hikayeler / İnsanlık Halleri | John Locke | Kasım 6, 2018 at 7:28 am

Bazıları dilde doğal olarak bulunan kusurların, kelimelerin kullanımında meydana gelen kaçınılmaz karışıklığın ve belirsizliğin dışında iletişim esnasında kelimeleri üstü kapalı bir şekilde veya farklı anlamlarda kullanarak bilerek hata yapar. Bu kötüye kullanımın en belirgin hali, kelimeleri sadece belli fikirler ifade ederek ve daha da kötüsü hiçbir şey ifade etmeden kullanmaktır. Bunu yapmanın iki yolu vardır:

Bir dilde bazı kelimeler incelenirse aslında temel anlamlarının belli bir şey ifade etmediği ortaya çıkacaktır. Bunu din ve felsefeyle ilgili bazı gruplar başlatmıştır. Ortaya benzeri olmayan bir fikir atan yazarlar, bu tuhaf fikirlerini desteklemek veya önermelerinin zayıf yönlerini saklamak amacıyla yeni kelimeler üretirler ancak bu kelimeler incelendiğinde tamamen anlamsız terimler oldukları ortaya çıkar. Bu kelimeler ilk yaratıldıklarında bir fikir ifade etmediklerinden dolayı eğer sonradan günlük dilde kullanılırlarsa neredeyse tamamen anlamsız seslere dönüşürler. Bu kelimeleri sık sık kullananlar da durup onların gerçekte ne anlama geldiğini düşünmez. Burada örnek vermeye gerek duymuyorum çünkü herkes kendi deneyimlerinden bunu zaten bilir. Yine de örnek isteyenler varsa filozoflar ve metafizikçiler (yani son yıllarda çok tartışan doğa ve ahlak filozofları) onları fazlasıyla memnun edecektir.


Bazıları daha da ileri gidip en başta açık fikirler ifade etmeyen kelimeleri kullanır. Bilgelik, görkem, erdem gibi kelimeler birçok insan tarafından kullanılsa da çoğu bu kelimelerin ne anlama geldiği sorulduğunda ne cevap vereceğini bilemez. Bu da insanların sesleri öğrendiklerini ancak bunları bir fikirle özdeşleştirmediklerini gösterir.

İnsanlar küçük yaşlardan beri kelimeleri öğrenmeye alışırlar ve farkında olmadan kelimelerin bağlı olduğu veya ifade ettiği karmaşık fikirleri oluştururlar. Genelde hayatları boyunca buna devam ederler, akıllarını belirli fikirlerle doldurma zahmetine katlanmazlar. Kelimeleri karmaşık ve düzensiz düşünceleri ifade etmek için kullanırlar. Diğer insanların aynı kelimeleri kullanması –sanki çıkarılan ses herkes için aynı anlamı ifade ediyormuş gibi– onlar için yeterlidir. Günlük hayatlarında anlaşılmayı gerekli gördükleri zaman değişiklikler yapsalar da söyledikleri şeyin gelişigüzel toplanmış, doğada düzenli veya kalıcı olarak bir arada bulunmayan fikirleri ifade ettiği ahlaki değerlerle ilgili konularda sadece kelimeleri telaffuz ederken çıkarılan sesler ve belki konu üzerine birkaç belirsiz fikir üzerine düşünürler. İnsanlar, diğerlerinin kullandıkları kelimeleri anlamlarını çok iyi biliyorlarmış gibi son derece kendilerine güvenerek kullanırlar. Kelimelerin gerçekte ne anlama geldiğini sorgulayarak kafalarını yormazlar. Tartışmalarda nadiren haklıdırlar ve yanlış yolda olduklarına nadiren ikna edilmeleri gerekir. Oturmuş fikirleri olmayan birini hatalarından ayırmaya çalışmak zaten evsiz olan birini meskeninden etmeye benzer. Benim gözümde bu durum böyledir, herkes bunun doğru olup olmadığını kendini gözlemleyerek görebilir.

Kelimeleri kötüye kullanmanın (suiistimal etmenin) başka bir yolu da onları tutarsız, bir şekilde kullanmaktır. Eğer herhangi bir konu da yazılan bir şeyi dikkatle okursanız aynı kelimelerin (ki genelde yazıda ortaya atılan sav da bu kelimeler etrafında döner) metnin farklı yerlerinde başka anlamlara geldiğini görürsünüz; bu da büyük bir sahtekârlıktır. Hatta bazen aynı kelimeler farklı fikirleri ifade etmek için kullanılabildiği gibi, hesap kitap işlerinde sayı karakterlerinin de anlamı değiştirilebilir (mesela 3 karakterinin bazen üç, bazen dört, bazen sekiz sayılarını ifade etmesi gibi). Yine de para hesaplarken yapılan bu hile, gerçekleri gizlemenin yanında hafif kalır.

Sahte bir belirsizlik oluşturmak da başka bir yöntemdir. Bu, eski kelimelere yeni anlamlar yükleyerek, hiçbir tanım öne sürmeden belirsiz terimler yaratarak veya terimleri kelimelerin eski anlamlarını yok edecek şekilde birleştirerek yapılır. En çok Aristoteles felsefesinin bu yöntemi kullandığı bilinse de diğer felsefi grupların da bundan uzak durduğu söylenemez. Genelde zorluklarla karşılaştıkları için (insanın bilgisinin yetersizliğine bakın) eksik ve zayıf yönlerini terimleri belirsizleştirerek, kelimelerin anlamlarını yok ederek gizlemeye çalışırlar; Biçimin ve uzantısının iki farklı şey ifade etmesi ancak çok az bir şey yansıtması yeterince açıktır; Çünkü eğer ifade ettikleri şey tamamen aynı olsaydı uzantının biçimi demek biçimin uzantısı demek kadar doğru olurdu ki bunların anlamlarını yok etmeyi gerekli gören insanlar da var. Kelimelerin anlamlarına verilen zarara okullarda öğretilen mantık ve bilim itibar kazandırmıştır. Ve o çok beğenilen tartışma sanan, bilgiye ve gerçeğe ulaşmamızı sağlayacağı yerde kelimelerin anlamlarını karıştırarak dilin zaten kusurlu olan yapısını daha da bozmuştur. Öğretici metinleri dikkatlice inceleyen bir insan kelimelerin anlamlarının günlük konuşmayla kıyaslandığında ne kadar belirsiz kullanıldığını görecektir.

İnsanın bilgisi tartışma yeteneğine göre ölçüldüğü sürece bu durum değişmeyecektir. Ve eğer bir kişinin kullandığı kelimelerin inceliğine göre itibar sahibi olduğu kabul edilirse zeki bir insanın seslerin anlamlarını kurnazca değiştirmesi ve tartışmadaki diğer tarafı sessiz bırakması kaçınılmazdır. Tartışmalarda da doğruyu savunan değil, son sözü söyleyen kazanır.

Kurnazlık bana göre çok gereksiz bir yetenektir ve bilgiye giden yolda zıt yönü takip etmektir. Ancak okullar ve dünyadaki bazı iyi eğitim almış insanlar onu destekler. Eski filozoflar da günümüzdeki bilge adamlar da kendilerine saygı duyulmasını isterler ve gerçekten bilgiye sahip olmak yerine cehaletlerini gizlemek için kelimeleri açıklanamaz hale getirirler. Anlaşılamadıkları için de diğer insanlar onlara hayranlık duyar. Ancak tarih bize tüm bu insanların diğerlerinden daha bilge olmadığını, sadece yeni kelimeler üretip bunları hiçbir düşünceye bağlamayarak veya kelimelerin anlamlarını belirsizleştirerek yeni tartışmalar çıkardıklarını gösterdi.

Yine de hükümetler sahip oldukları özgürlüğü, barışı ve savunma gücünü bilge insanlara değil, eğitimsiz vatandaşlarına; güzel sanatların gelişmesini de okuma yazma bilmeyen, hor görülen tamircilerine ve adı burada anılmayacak olan insanlara borçludur. Ancak bu suni cehalet ve öğrenilmiş saçmalık, menfaat elde etmeye çalışan kişiler, zeki ve başıboş insanları aynı karmaşık tartışmaların içine çekmekten daha iyi bir yol bulamadıkları için son zamanlarda son derece etkili olmuştur. Bu tuhaf ve absürd tartışmalarda insanı tanımlanmamış, belirsiz kelimelerden uzaklaştıracak bir cevap da yoktur. Sahteliğin akılda yeri olmadığı için de bu absürdlüğe karşı belirsizlik deyip geçmek dışında bir savunma yolu yoktur.

Öğrenilmiş cehalet ve bilgiye aç insanları bile doğru bilgiden uzak tutma sanatı dünyaya yayıldı ve insanları bilgilendiriyormuş gibi görünmesine rağmen kafaları daha da çok karıştırdı. Diğer iyi niyetli, bilge ve kurnazlık üzerine eğitim almamış insanlar kendilerini anlaşılır bir şekilde ifade edebilirler ve en sade söylemiyle dilden fayda sağlarlar. Eğitimsiz insanlar siyah, beyaz gibi kelimeleri doğru anlasa da yeterince eğitimli ve kurnaz olan bazı filozoflar karın siyah; siyahın beyaz olduğunu kanıtlayabilirler. Bu şekilde; konuşmanın, iletişimin, öğretimin ve toplumun araçlarını yok ederler. Kelimelerin anlamlarını bozarak zaten kusurlu olan dili daha da yararsız hale getirirler; eğitimsiz kesim de dilin saf halinden asla faydalanamaz.

Bu bilge insanlar karakterlerin de anlamlarını değiştirirler; bu da okuma yazma bilmeyen kesimin kapasitesini aşar. B yerine A, E yerine D yazmak okuyucu kitlelerine bilgi sağlamaz. Bunu yapmak belli bir mantıklı fikri ifade eden siyah kelimesini siyah kar gibi bir tamlamada kullanmaya benzer.

Bu davranış insan hayatını ve toplumu kötü yönde etkiler. Hukukun ve dinin somut gerçeklerini belirsizleştirir ve karmaşıklaştırır: insan ilişkilerine karışıklık, düzensizlik ve anlaşmazlık getirir. Tanrının koyduğu kurallarla ilgili tartışmaların asıl sebebi sözlerinin anlamlarını karıştırmaktır. Anlamları zaten belirsiz olan kelimeleri olduklarından daha anlaşılmaz hale getirmek okuyucuya çok şey kaybettirir. Nasıl olur da bir hükümdar emri altındaki insanlara yazıyla bir şeyler ilettiğinde veya söylediğinde anlaşılıp koyduğu yazılı kurallar halkı tarafından anlaşılmaz? Önceden söylediğim gibi, nadiren de olsa, normal düzeyde bir insan okuduğu şeyi biri yorumlayana kadar çok iyi anlar. Yorumcular ya kelimelerin anlamlarını yok eder ya da istedikleri şekilde değiştirirler.


Gerçekleri bilmek isteyen insanları boş konuşturmak, tartışmaların içine çekmek yerine kelimeler açıkça ve saptırılmadan kullanılsa bilgi edinmemize ve iletişim kurmamıza yarayan dil, gerçeklerin üstünü kapatmak, insanların haklarını gasp etmek, ahlakı ve dini anlamsızlaştırmak için kullanılmasaydı daha iyi olmaz mıydı?’ Veya bu engellenemese bile en azından insanlar bunu fark edip bilgiye ulaştıklarını zannetmeselerdi?

Kelimeleri suistimal etmenin bir diğer yolu da onları var olan nesnelerle özdeşleştirmektir. Bu, genel olarak bütün isimlerle ilgili olsa da daha çok maddelerin isimlerini etkiler. Genellikle fikirlerini bir düşünce sistemiyle sınırlayan, herhangi bir savın kusursuz olduğuna inanan insanlar buna maruz kalır. Bu insanlar takip ettikleri disiplinin nesnelerin doğasına uygun olduğunu, neredeyse nesnelerin gerçek varlığına eşdeğer olduğunu düşünürler. Mesela Aristoteles felsefesiyle yetişmiş biri 10 Kategori’de yer alan isimlerin her birinin nesnelerin doğasıyla tamamen uyumlu olduğuna ve maddesel biçimlerin, bitkisel ruhların, doğal kaynakların sonsuzluğunun, akılda canlandırılan varlıkların gerçekliğine inanır. Bu kişi bu kelimeleri bilgiye ilk ulaşmaya başladığında öğrenir, hocalarının ve sistemin baskılarına maruz kalır. Bu yüzden yukarıda sayılan şeylerin doğayla uyumlu oldukları veya gerçekte var olan bir şeyleri yansıttıkları dışında bir şey düşünemezler. Benzer şekilde Platoncular idealar dünyasına, Epikürcüler atomların harekete meyilli olduklarına inanır. Kendine özgü terimleri olmayan felsefi görüş neredeyse yoktur. İnsan aklının zayıflığından kaynaklanan bu saçmalıklar insanı bilgiliymiş gibi gösterir, onun hatalarını örter. Bu terimler sanki dilin en önemli parçasıymış gibi ilgi görür ve eğer bu ilke bu kadar yaygın olmaya devam edip dünyevi ve ruhani her şeyi herkes anlayabilirse insanlar da yukarıda sayılan şeylerin varlığına inanacaktır.

Bu konuda bizi en iyi bildiğimizi sandığımız kelimelerin yanlış yönlendirdiği ortaya çıkmıştır. Bazen çok yakın anlamlara sahip kelimelerin aynı fikirlere bağlı olmalarından dolayı aynı şeyi ifade edip etmedikleri tartışılır. Eğer iki farklı kelimenin ifade ettiği fikir aynı olsaydı yakın anlamlı kelimeler birbiri yerine kullanılabilirdi. Kelimeler, nesnelerin kendisi yerine fikirlerimizin göstergeleri olarak alınsaydı dünyada çok daha az tartışma olurdu. Herhangi bir terim hakkında tartıştığımızda aslında o sesi çıkararak ifade etmeye çalıştığımız fikirle ve o fikrin gerçekten doğada bulunan bir şey olup olmadığıyla ilgili tartışırız. Eğer insanlar kullandıkları kelimelerin ne anlama geldiklerini açıklasalardı, gerçeğe ulaşma yolunda bu kadar tartışma ve belirsizlik olmazdı.

Ancak kelimelerle ilgili hataların yol açtığı zorluklara rağmen insanlar onları sürekli kullanıp onlara alıştıkça kelimeler insanları nesnelerin gerçekliğinden uzaklaştırır. Bir insanı babasından, öğretmeninden, din adamlarından duyduğu kelimelerin aslında doğada var olmayan bir şeyleri ifade ettiğine ikna etmek zor olacaktır. Belki de bu yüzden gerçeğe ulaşmak dışında bir amacı olmayan felsefi düşünceler söz konusu olduğunda bile insanları hatalarından kurtarmak çok zordur. Sık sık kullanılan kelimelere bağlı yanlış fikirleri de ortadan kaldırmak kolay olmayacaktır.

Kelimelerin kötüye kullanımıyla ilgili bir başka yöntem de kelimeleri asla ifade edemeyecekleri nesnelerin yerine koymaktır. Bir şeyler ortaya atarken, bir şeyleri reddederken veya kabul ederken maddelerin isimlerinin belli bir maddenin özünü ifade ettiğini var sayarız. Bir insan ‘Altın yumuşaktır’ dediğinde “Benim altın dediğim şey yumuşaktır”dan fazlasını kasteder. “Altının gerçek özüne sahip olan şey yumuşaktır” dediği anlaşılır. Bu da “Yumuşaklık altının gerçek özüne dayanır ve ondan ayrılamaz” demeye eşdeğerdir. Ancak gerçek özün nerede bulunduğunu bilen birisi aklındaki yumuşaklık fikrine olan bağlantının bilmediği özle değil, altın kelimesini telaffuz ederken çıkarılan sesle ilgili olduğunu bilir. O halde insanın “düşünen hayvan” yerine Platon’un dediği gibi “tüysüz, kalın tırnaklı, iki ayaklı” bir varlık olduğunu söylemek iyi bir tanım değildir. Burada insan kelimesinin bir türün gerçek özünü yansıttığını var sayarsak kesinlikle ilk tanım bu özü daha iyi yansıtmaktadır. Neden Platon insan kelimesini şekil itibariyle diğer şeylerden farklı, Aristoteles de beden ve mantıklı düşünme becerisinin birleşimi olarak tanımlamıştır? Kelimenin başka bir şeyi ifade etmesini istemeleri dışında bir sebep göremiyorum.

Eğer maddelerin gerçek özü aklımızdaki isimleriyle ifade edilen fikirlerle aynı olsaydı, maddelerin isimleri daha çok işimize yarar, ortaya atılan savlar daha kesin olurdu. Gerçek özlere ulaşmak istesek de kelimelerimiz onlarla ilgili konuşmalarda çok az bilgi ve kesinlik içerir. Akıl da o kelimelerin gerçek özü olan bir şeyi ifade etmesi için çabalar. İnsan ve altın gibi kelimeler birkaç özelliğin bir maddede toplandığı karmaşık fikirleri ifade ederler ancak neredeyse kimse bu isimlerin bu özelliklerin bağlı olduğu gerçek bir öze sahip bir şeyi ifade ettiğini düşünmez. Bu, kelimelerin kusurlu olduğu gerçeğini değiştirmez ve kullanılan ismi asla ifade edemeyeceği bir karmaşık fikre bağlayarak açık açık suistimal eder.

Bu bize neden karmaşık fikri oluşturan karışık biçimlerin hariç tutulduğunu, değiştirildiğini veya başka bir şeyin yerine geçmesine izin verildiğini gösterir. Bunun da sebebi o isimle ifade edilen karmaşık fikrin gerçek ve sembolik özü olmasıdır. Ancak konu maddeler olunca durum bu değildir. Mesela altın kelimesini örnek verecek olursak kimisi maddenin bir özelliğini fikrine dâhil ederken kimisi başka bir özelliği düşünür. Ancak bu durumun maddenin türünü değiştirdiğini anlamazlar. İçten içe o ismin var olan bir şeyin diğer özelliklerinin bağlı olduğu değişmez özünü yansıttığını düşünürler. Altınla ilgili karmaşık fikrine daha önce düşünmediği sabitlik veya altın suyunda çözünürlük gibi özellikleri eklediğinde maddenin türünü değiştirdiğini düşünmez, sadece basit bir fikir daha ekleyerek mükemmele daha yakın bir fikir oluşturduğunu düşünür. Ancak bu durum işimizi kolaylaştırmaz aksine daha da zorlaştırır. Varlıkların türüne olan bu üstü kapalı göndermeden dolayı altın kelimesi (aslında basit fikirlerin mükemmel birleşiminden oluşmasa da günlük konuşmada ne ifade ettiği anlaşılır) hiçbir şey ifade etmemeye başlar, hakkında hiçbir fikre sahip olmadığımız bir şeye dönüşür, yani varlığı kendisi orada değilken bir şey ifade etmez. Altın kelimesinin ismi ve altın maddesinin bir parçası farklı olsa da altın yaprağı parçası gördüğümüzde onu ifade etmek için yine aynı ismi kullanırız.

Doğanın nesneleri düzenli olarak ürettiği, aynı isimlendiren her bir bireye aynı içsel yapıyı bahşederek türler arası sınırlar koyduğu sanıldığı için isimler, türlerin gerçek özünü yansıtmaz. Nesnelerin farklı özelliklerini gözlemleyen birisi aynı isme sahip bireylerin içsel yapısının farklı olduğunu genelde fark etmez. Aynı içsel yapıların aynı isimle ifade edildiği sanıldığı için bu ismin ifade edilen nesnenin gerçek özünü yansıttığı düşünülür. Ancak insanlar bu isimleri kullandıklarında yalnızca akıllarındaki karmaşık fikri ifade ederler. Bana göre kelimeleri başka bir şey ifade etmesi için kullanmak özellikle maddesel biçimleri özümsemiş insanların konuşmalarında belirsizliklere yol açmaktadır. Çünkü bu insanlar bazı türlerin farklı ve belirli olduklarını düşünür.

İsimlerin sahip olmadığımız fikirleri veya bilmediğimiz özleri ifade ettiğini düşünmek ne kadar saçma ve absürt görünse de kelimelerin kullanımı hakkında çok az düşünen birine normal geldiği kesindir. Birisi gördüğü bir şeyin, örneğin fiziksel olarak korkunç olarak doğmuş bir bebeğin, insan olup olmadığını sorduğunda o kişinin kafasındaki insana dair karmaşık fikre uygun olup olmadığını değil, sorulan nesnenin insan kelimesinin ifade ettiği şeyin gerçek özüyle alakasını öğrenmek ister. Maddelerin isimlerini kullanırken yanlış varsayımlar yapılır.

Bunların ilki, doğanın belli başlı özlere göre bir şeyler üretip onları türlere ayırdığı düşüncesidir. Her şeyin kendisini oluşturan ve özelliklerinin bağlı olduğu bir içsel yapısı olduğu şüphesizdir. Ama bence bunun bizim sandığımız gibi türleri birbirinden ayırmadığı, farklı isimlendirmek için kesin sınırlar oluşturmadığı kanıtlanmıştır.

İkinci olarak, bu aynı zamanda bahsedilen özler hakkında fikir sahibi olduğumuzu ima eder. Bir şekilde bildiğimiz bir öze sahip olduğunu düşünmesek neden herhangi bir şeyin insan türünün özüne sahip olduğunu soralım ki? Tabii bu da tamamen yanlıştır ve isimleri bu şekilde bilmediğimiz fikirleri ifade etmek için kullanmak, konuşmalarımızda düzensizliğe, iletişimde zorluklara yol açar.

Daha az bilinse de daha genel bir suistimalden bahsedecek olursak insanların uzun zamandır kullanıp bazı fikirlerle özdeşleştirdiği kelimelerden bahsetmemiz gerekir. Çünkü insanlar, isimler ve onlara yükledikleri anlamlar arasında olması gereken ve yakın bir bağlantı olduğunu, bu isimler söylendiğinde sanki konuşan ve dinleyen kişinin kelimeleri telaffuz ederken çıkan seslerle ifade edilen fikirlerin herkes için aynı olduğunu düşünür; Bu yüzden konuşurken kullandıkları kelimelerin diğerlerinin onları doğru bir şekilde anlamasını sağladığını zanneder. Benzer şekilde, başkalarının kelimelerini de kendi istedikleri gibi anlayıp, kendilerinin kastettiği şeyi açıklama ve diğerlerini açıkça anlamaya çalışma zahmetine girmezler. Bu da kavga ve gürültüye yol açar, bilginin ilerlemesine yardımcı olmaz. İnsanlar kelimelerin düşüncelerin çoğu kişi tarafından kabul görmüş göstergeleri olduğunu düşünseler de kelimeler göreceli ve düzensizdir. Günlük tartışmalar karmaşık fikirlerin neredeyse hiçbir zaman iki farklı kişi tarafından aynı şekilde isimlendirilmediğini açıkça gösterse de bir kişiye konuşma veya tartışma esnasında ne demek istediği sorulduğunda bunu garipser. Bunu bir kelimeyle örneklemek zordur. Hayat, gayet aşına olduğumuz bir terimdir. Birisine bu kelimeyi kullanırken ne demek istediğini sorarsanız bunu bir hakaret olarak bile algılayabilir. Ancak tohumlanmamış bir bitkinin, kuluçka dönemindeki bir embriyonun veya baygın ve hareketsiz bir insanın hayatı olup olmadığını sorguladığımızda konu karmaşıklaşır. Bu örnekten açık bir fikri ifade eden bir kelimenin bile her zaman bizim bildiğimiz kullanımına uymadığı anlaşılır. İnsanların aklındaki bazı açık ve karışık kavramları ifade eden kelimeler günlük konuşmada ve ilişkilerde işe yarar ancak felsefi tartışmalarda yetersiz kalır. Ve kimse karşısındakinin ne dediğini anlamadığında, kullandığı her terimi açıklatmaz veya kelimelerini düzeltmez. Ancak ben bunda yanlış bir şey görmüyorum. Konuşan kişinin ne söylediğine güvenip onu sorgulamamak da suistimale yol açar, bunu da en çok yazarlar yapar. Aydınlar arasında tahrip edici tartışmaların artarak devam etmesinin tek sebebi kelimelerin böyle yanlış kullanılmasıdır. Genelde kitaplarda birçok farklı fikir ve tartışma olsa da farklı fikirlere sahip iki taraf tartıştığında iki farklı dil kullandığını görüyorum. Terimleri bırakıp ne düşündüklerini bilerek düşünseler farklı fikirler elde edecek olsalar da aynı şeyi düşüneceklerine inanıyorum.

Sonuç olarak, diğerleriyle iletişim kurmamızda dilin görevleri fikirlerimizi başkalarına iletmek, bunu rahat ve kolay bir şekilde yapabilmek ve bu yolla bilgi aktarımı yapmaktır. Eğer bunlardan biri gerçekleşmiyorsa dil kusurludur veya suistimal edilmektedir.

Eğer bir insan bir kelimeyi aklında belli bir fikir olmadan söylerse herhangi bir dilde çoğunlukla kullanılan isimler genelde bilinen anlama uymuyorsa ve bir kelime tamamen birilerinin keyfine göre her an farklı fikirleri ifade ediyorsa kelimeler fikirlerimizi diğerlerine aktarmamıza yardımcı olmaz.

Bazen de insanlar karmaşık fikirlerini kolay ve hızlı bir şekilde ifade edemezler çünkü onlara uygun isim bulamazlar. Bu bazen dilin o anlamı ifade edecek bir kelimeye sahip olmamasından bazen de insanın o fikrin ismini öğrenmemesinden kaynaklanır.

Son olarak, fikirlerin gerçek hayatta karşılığı bulunmadığı zaman kelimelerle ifade edilen şeylerle ilgili bilgimiz de olmaz. Bu, varlıkların doğasına uymayan fikirlerimizden kaynaklanan bir kusur olsa da kelimelerimize de ulaşır ve biz de aslında var olmayan şeyleri ifade etmek için bu kelimeleri kullanırız.

İlk olarak, herhangi bir dilde belli fikirleri olmadan sadece kelime bilen birisi çok bilinmeyen kelimeler, bilimsel terimler kullansa bile sadece kuru gürültüye yol açar. Kullandığı kelimeler ve terimler hakkında bilgi sahibi değildir, onun yaptığı bir kitabın sadece adını bilip içeriğiyle ilgili bir fikre sahip olmamak gibidir. Bu kelimeler konuşma esnasında gramer kurallarına uygun bir şekilde kullanılsa da boş ses olmaktan öteye gidemezler.

İkinci olarak, kesin bir şekilde ifade edilmemiş karmaşık fikirlere sahip birisi de ismi olmayan kitaplara sahip gibidir. Fikirlerini sadece birbirinden bağımsız sayfaları diğerlerine göstererek aktarabilir. Karmaşık düşüncelerini iletmesine yardımcı olacak isimler olmadığı veya onları bilmediği için de iletişim aksar çünkü kendini birkaç basit fikri birleştirerek ifade etmek veya bir
yerine yirmi kelime kullanmak zorunda kalır.

Üçüncü olarak, bir fikri her seferinde farklı şekillerde ifade eden bir insan ancak aynı isim altında farklı şeyler satan bir tüccar kadar dürüsttür.

Dördüncüsü, fikirleri genelde kullanılanlardan farklı kelimelerle ifade eden bir insan ne kadar bilgili ve mantıklı olursa olsun kullandığı terimleri tek tek açıklamadan bilgisini başkalarına aktaramaz. Az bilinen kelimelerin akla iyice yerleşmesi kolay olsa da normalden farklı fikirleri ifade ettikleri zaman iletişim kurulan kişide konuşan kişinin söylediği anlamı uyandırmayacaktır.
Beşincisi, gerçekte bulunmayan varlıkları hayal eden ve kafasını nesnelerin gerçek doğasına uymayan fikirlerle doldurup bunları bilinen isimlerle ifade eden birisi başkasının da beynini bu gerçek dışı fikirlerle doldurabilir. Ancak bu, kimseyi doğru bilgiye bir adım bile yaklaştırmaz.

Fikirlere sahip olup fikirlerin isimlerini bilmeyenlerin kullandığı kelimeler anlamsızdır ve sadece boş sesler çıkarırlar. Karmaşık fikirlerini tanımlayamayanların ifadeleri özgür değildir, kendilerini ancak dolaylı yollarla ifade edebilirler. Kelimeleri düzensiz olarak kullananlar ya dikkate alınmazlar ya da anlaşılmazlar. Fikirlere kendince isim verenler doğru düzgün konuşamazlar. Varlıkların doğal haline aykırı fikirleri olanlar gerçek bilgiye ulaşamazlar.

Maddelerle ilgili fikirlerimizde zorluklarla karşı karşıya kalırız. Mesela:
1. Ne anlama geldiğini bilmeden “tarantula” kelimesini kullanan birisi doğru bir kelime telaffuz etmiş olsa da hiçbir şey ifade etmiş olmaz.
2. Birinin yeni keşfedilmiş bir ülkede daha önce görmediği canlı türleriyle karşılaştığını düşünelim. Bu kişi yeni türlerle ilgili at, geyik gibi bildiği şeyler hakkında sahip olduğu fikirler kadar doğru fikirler elde eder ancak yeni isimler bulana kadar veya orada yaşayanların kullandığı isimleri öğrenene kadar onları yalnızca tarif ederek ifade edebilir.
3. Bir kelimeyi bazen bir şeyin uzantısına bazen de hem varlığın kendisine hem de uzantısına gönderme yaparak kullanan birisi yanlış konuşur.
4. Genelde traktör diye isimlendirilen fikre at diyen birisini kimse anlamaz.
5. İnsan başlı bir atın gerçekte var olduğuna inanan birisi kelimelerle nesneleri birbirine karıştırır.
Genelde biçimlerde ve ilişkilerde yukarıda sayılan ilk dört zorlukla yüzleşiriz.
1. Minnet, iyilik gibi isimleri ezberlesem de onları bir fikirle özdeşleştiremeyebilirim.
2. Fikirlere sahip olup isimlerini bilmeyebilirim: Çok içtikten sonra gözleri kızarıp konuşmakta zorlanan, ayakta duramayan bir insanla ilgili fikrim olabilir ancak onu ifade etmek için kullanmam gereken kelimenin “sarhoş” olduğunu bilmeyebilirim.
3. Ahlaki değerlerin isimlerini bilip onları birbiriyle karıştırabilirim: Tutumluluk fikrini açgözlülük kelimesiyle ifade edebilirim.
4. İsimleri tutarsız bir şekilde kullanabilirim.
5. Ama biçimler ve ilişkiler söz konusu olduğunda nesnelerle çelişen fikirlere sahip olamam. Çünkü biçimler aklın keyfi olarak oluşturduğu karmaşık fikirlerdir ve ilişkiler de benim iki şeyi aynı anda düşünmem veya birbiriyle karşılaştırmamla oluşur.

Bu yazının tamamı ilgi eserden alınmıştır. Locke ''Kelimelerin Suistimali'' konusunu 1689 yılında, yani bundan tam 329 sene önce ele alıp disiplinli bir şekilde inceleyen ve aynı isimli eserine konu eden bir aydınlanma çağı düşünürüdür. Yazıda geçen ''son zamanlarda'' ifadesi bundan 329 sene öncesini ifade etmesine karşın coğrafyamızda bugün için de fazlasıyla geçerlidir.

Onları ben yarattığım için de var olan şeylerle nadiren çelişir, akılda doğa tarafından sürekli kopyalanan şeyler veya bir maddenin özü ya da içsel yapısından kaynaklanan özellikler olarak bulunmazlar. Daha çok hafızamda depolanan, isimlerle ifade edilen modeller gibidirler. Hatam, fikirleri genelde bilinenden farklı şekillerde ifade etmemdir. Bu da anlaşılmama ve yanlış fikirlere sahip olduğumun sanılmasına sebep olur. Eğer biçimler ve ilişkilerle ilgili karmaşık fikirlerimle tutarsız fikirleri bir araya getirebilirsem aldım birçok hayali varlıkla dolar. Bu fikirler titiz bir şekilde incelenirse gerçek bir nesneye isim vermediklerinden akılda çok fazla kalmazlar.

Kıvrak zekâ ve hayal gücü, gerçek bilgiden daha çok ilgi çektiği için mecazi konuşma ve kinayenin suistimal veya kusur olduğunu kabul etmek çok zordur. Bilgilenmek ve ilerleme kaydetmektense keyif almak için yaptığımız konuşmalarda hatalar olduğu düşünülmez. Ama açık konuşmak gerekirse söz sanatlarının, mecaz anlamda kullanılan kelimelerin tek amacı üstü kapalı bir şekilde yanlış fikirler iletmek, yargıları yanlış yönlendirmektir. Ne kadar sanatsal ve övgüye değer olsalar da amacı bilgi vermek olduğu düşünülen tüm konuşmalarda onlardan uzak durulmalıdır. Amaç gerçeğe ve bilgiye ulaşmaksa bu yöntemleri kullanmak hem dilden kaynaklanan hem de konuşmacının yaptığı büyük bir hata olur. Burada nasıl olduğu ve ne kadar çeşitli olduklarını konuşmak bu konuda yazılmış birçok kitap varken gereksiz olur. Yine de insanların gerçeği ve bilgiyi koruma ve geliştirme konusunda ne kadar umursamaz olduklarını belirtmeden geçemem. Mecazi konuşmaların bu kadar çok öğretilip beğenilmesi insanların kandırmayı ve kandırılmayı ne kadar sevdiklerini açıkça göstermektedir. Ve büyük ihtimalle ne cüretle bunları söylediğim sorgulanacaktır. Konuşma sanatı bu eleştirileri dikkate almayacak, güzelliği herkes tarafından onaylanmış bir kadın gibidir. Bu yüzden bu tür kandırma sanatlarında hata aramak gereksizdir.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.