Dördüncü Sanayi Devrimi ve Biz

Gelecek De Gelecek | | Aralık 19, 2020 at 2:20 pm

Türkiye’de geçenlerde bir “4. Sanayi Devrimi merkezi (C4IR)” açılmış. Bizim başkan RTE de bu açılış münasebetiyle bir video mesaj yayınlamış. Diyor ki; “”Dijital dönüşüm çok önemli, yazılımdan donanıma tüm üretim altyapımızın dijital dönüşümünü hızlandırmalıyız. Amacımız ülkemizi dördüncü sanayi devrimi ürün ve teknolojilerinin üssü haline getirmek””. Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mustafa Varank da demiş ki; “İçinde yaşadığımız bu süreç, ülkelere pek çok risk ve fırsatı aynı anda getiriyor. Ülkeler kendilerine uygun yol haritalarını belirliyor ve iç dinamiklerine uygun yeni refleksler geliştiriyor. Pek çok ülkenin salgınla birlikte gündemine aldığı, yerlilik, millilik, teknolojik dönüşüm kavramlarını, biz zaten 2023 Sanayi ve Teknoloji Stratejimizin merkezine koymuştuk, Genç bir nüfusumuz, güçlü bir sanayi altyapımız var. Adeta sıfırdan inşa ettiğimiz Ar-Ge ve girişimcilik ekosistemimiz her geçen gün daha da gelişiyor. Artık yüksek teknoloji ve ileri tasarım becerileri gerektiren işlere imza atabiliyoruz. Türkiye’nin teknolojik dönüşümünü gerçekleştirecek, ülkemizi kritik teknolojilerin sadece pazarı değil, üreticisi haline getirecek yol haritalarımız hazır.

RTE, Varank ve bazı vatandaşların bu “Dördüncü Sanayi Devrimi”(4IR) kavramından ne anladıklarından pek emin değilim. Belki ““bu en son, en ileri numara… çok iyidir mademki… biz de gelişelim, daha önceki sanayi devrimlerini kaçırdığımız gibi bunu da kaçırmayalım… en baştan itibaren içinde olalım”” diye düşünüyorlardır. Beni ise ürpertiyor içimde dehşet uyandırıyor.

Bu endüstri 4.0 yahut ”Dördüncü Sanayi Devrimi (4IR)” tabirini ilk olarak 2015 yılında Klaus Schwab bir makalesinde kullanmış. Daha sonra da bu konu 2016 yılında Davos’ta kendisinin başkanlık ettiği Dünya Ekonomik Forumu (WEF) yıllık toplantısının teması haline gelmiş. Kavramdan kastedilen şey süregelmekte olan geleneksel üretim ve endüstri uygulamalarının günümüzün büyük ölçekli makineler arası iletişim (M2M), şeylerin interneti (IoT), gibi akıllı teknolojiler kullanılarak analiz, teşhis, iletişim ve özdenetim yetenekleri geliştirilerek insan müdahalesine gerek kalmayacak biçimde otomatikleştirilmesi.

Schwab, bu konuda 2016 yılında yazdığı kitabında da yazılım, donanım ve biyoloji (siber-fiziksel sistemler) konularını bir araya getirerek, iletişim ve bağlanabilirlik konularındaki son gelişmeleri vurgulamış. Schwab, bu dönemin dördüncü çağa ait Robotik (mekatronik), yapay zekâ (AI), nanoteknoloji, kuantum bilgi işlemi, biyoteknoloji ve şeylerin interneti ile özellikle “endüstriyel şeylerin interneti” gibi yeni serpilmekte olan alanlardaki teknolojilerin yeni buluş ve atılımlarla konsensüsü (mutabakatları) merkezsizleştiren, beşinci nesil telsiz teknolojileri, 3 boyutlu yazıcılar ve tam otonom araçları anlatıyor.

Varank’ın “”Pek çok ülkenin salgınla birlikte gündemine aldığı, yerlilik, millilik, teknolojik dönüşüm kavramlarını biz zaten 2023 Sanayi ve Teknoloji Stratejimizin merkezine koymuştuk. Artık yüksek teknoloji ve ileri tasarım becerileri gerektiren işlere imza atabiliyoruz. Türkiye’nin teknolojik dönüşümünü gerçekleştirecek, ülkemizi kritik teknolojilerin sadece pazarı değil, üreticisi haline getirecek yol haritalarımız hazır.” Açıklamasından siz bir şey anladınız mı? Yerlilik, millilik, ileri tasarım becerilerine imza atmak? Bu nasıl olcek ki? Önermeler kendi içinde tutarsız.   

Biz henüz sanayileşememiş bir ülkeyiz. Yukarıda adı geçen teknolojilerden acaba hangisinde küresel dünya pazarına sunabildiğimiz özgün bir ürün ve markamız var? Belki bir tekstilde bir de otomotivde ucuz işçiliğimiz sayesinde küresel pazarları olan yabancı firmaların tasarlayıp geliştirdiği ürünlerin asamblajcısı ve taşeronu olarak yakalayabildiğimiz küçük pazar paylarımız var, ama belki onlar da işte bu 4IR ile tamamen elimizden gidebilir. Eğer endüstri 4.0 yüzünden bizim ucuz işçilik avantajımız da tamamen elimizden alınırsa küresel piyasalara sunabilecek elimizde başka ne kalıyor ki? Bu durumun istisnası olarak bazı örnekler verebileceğinizi biliyorum, ama onlar da hepsi devede kulak, sanayimizin çarklarının dönmesine yetmez.

İhtiraslı bir işadamı size “”biz de Endüstri 4.0’a geçiyoruz / geçtik”” diyebilir. Çünkü sonuçta bu bir kısım makine teçhizat yatırımıyla gerçekleşebilen bir şey. Böyle bir yatırımı yapabilecek girişimci Ruanda’da da olabilir Türkiye’de de ama ucuz işçilik gibi bir avantajınız olmadığı için ürünleriniz ihracata ve küresel rekabete açık olmaz. Yüzlerce işçiden tasarruf edeceğiniz için belki maliyetleriniz düşer kaliteniz artar. Devlet de sizden ayni miktarda vergiyi yine alır ama makine yerine insan işçi çalıştıran yerli üreticiler sizle rekabet edemez hale gelir. Yurtdışındaki gelişmiş teknoloji avantajlarına sahip rakipleriniz ise küresel piyasada size fazla bir pay vermeyebilir. Böylece çok acıklı bir şekilde yurt dışına göbekten bağlı yerli ve milli tekeller de oluşturabilirsiniz belki ama bunun sürdürülebilirliği olabilir mi? Böyle yerli ve milliliğin vatandaşa ne faydası olabilir sorarım size. Ülkedeki gelir getiren bir işte çalışabilen insan sayısı sürekli düşerken, işsizlik her gün artarken bu iş önünde sonunda sosyal patlamalara varmaz mı?  

Türkiye’de kurulan 4. Sanayi Devrimi Merkezi (C4IR) WEF’in Global Teknoloji Governans ağı ile koordineli olacağını ve kamu olarak küresel rol paylaşımının içinde kalmaya çalışacağını farz edebiliriz. Böyle bir merkez halen “Ruanda”da, İsrail ve Hindistan da kurulmuş. Avrupa’da ise sadece Norveç’te var. RT’nin deyişiyle bizimki Avrupa’daki ikinci C4IR olacak. Aslında diğer 4 ülkenin özel durumları bu C4IR’ları kısmen mantıklı kılabilir. Çünkü Hindistan çok büyük tüketici nüfusuyla henüz eksik olan endüstrilerini bu düzende sıfırdan kurabilir. Norveç’in petrol gelirlerini halka mal etmek üzere kurduğu (bizdekinin tam aksine) sivil ve şeffaf bir kamu ortaklığı fonu bulunuyor. İsrail 4IR’nin getirdiği yeni teknoloji alanlarında küresel rekabet payına sahip firmaları bulunuyor. Ruanda’da da belki yabancı firmaların Afrika pazarı için üretim yapmaya soyunacak yabancı girişimciler olabilir. Bizim böyle bir merkez kurmaktan muradımız nedir ben anlamaktan acizim. En azından Varank’ın söylediği “”yerli ve millilik”” amaçlarıyla bir ilişkisini göremiyorum çünkü 4. Sanayi Devrimi tamamen küresel bir olgu. Dünyanın mezrasında kalıp, sadece iç piyasa için yapılacak böyle bir üretimin ekonomik sürdürülebilirliği yok. Varank’ın sözünü ettiği yüksek teknoloji ve ileri tasarım becerileri gerektiren “yerli ve milli” işleri ortada görebiliyor musunuz? Geçenlere Zynga’ya 1.8 milyar dolara satılan Peak Games gibi bir kaç küçük örnek ileri tasarım becerileri gerektiren “yerli tasarım” örneği olarak verilebilir. Ama böyle her nasılsa kamu tasallutundan azade kalabilmiş küçük sivil örnekler pek az ve nüfusumuzun büyüklüğüyle orantılı değil. Öte yandan kamu inisiyatifi ve önayak olmasıyla ortaya çıkabilmiş bir teknoloji ve ileri tasarım becerisi örneğini ben hiç bilmiyorum. Sanırım dünyada da pek yok. Eğer yakın vadede kamu eliyle Türkiye’nin var olan cılız sanayi işçiliği omurgası da yok edilirse ulus devlet sosyal yapısı nasıl ayakta kalabilir?     

Sizce bugün Türkiye’nin en büyük sorunu nedir? Yeterince endüstrileşememe, küresel pazarlardaki yüksek katma değerli ürün pazarlarından yeterince pay alamama, o nedenle çok yüksek orandaki işsizlik, öyle değil mi? Yeni teknoloji üretemediğimiz, başka yerlerde üretilen teknolojilere hızla intibak edip küresel pazarlara rekabetçi özgün ürünler/hizmetler de tasarlayıp sunamadığımız için endüstrileşemiyoruz, işsiz kalıp fukaralaşıyoruz. Bunda en büyük pay da sivilliğe ve özel sektöre nefes alacak fırsat bırakmayan kılavuz karga rolündeki kamunun kuşkusuz. O yüzden bu güne kadar dünyaya sunabildiğimiz hemen hemen tek şey sadece ucuz “işçiliğimiz” oldu.


Rekabetçi ürün geliştirmeyi bilemediğimiz ve az da olsa fırsat bulunan birkaç küçük alanda kamunun hemen atlayıp en öne geçme ve işleri topyekûn kontrol altına alma gayreti endüstrilerimizi nefessiz bıraktı. Tekstil ve Otomotiv gibi birkaç sivil sektörde yakaladığımız küçük pazar payları da sadece ucuz işçiliğe dayalı idi. Ama Çin’in piyasa sistemine geçişi (1978) ile bu alandaki göreceli avantajımızı da zaten büyük ölçüde kaybetmiş, seksenlerden itibaren ekonomimiz sürüklenmeye başlamıştı. Yine de ayni dönemde küresel piyasalarda başlayan liberal eğilim ve sıcak para akımının bazı yatırımları cazip hale getirmesiyle ülkede sahte bir refah ve rehavet havası yaratıldı, sanki endüstrileşemeden ve üretemeden zenginleştiğimiz gibi bir algı oluştu. Şimdi artık onun da sonuna geldik.

4IR belki de yakında hiçbir toplumun kaçıp kendini kurtaramayacağı küresel bir ekonomik fenomen. Aklınıza fikrinize ve emeğinize hiç ihtiyaç duyulmayan bir piyasada kendinizi ekonomik olarak nasıl var edebilirsiniz? Bizdeki emekçiler ise bunun başlarına neler getirebileceğinin daha henüz pek farkında değil görünüyor, hala sendikal faaliyetlerden ve devletten medet umuyorlar. Oysa devlet bu konudaki çözümün değil bizatihi sorunun bir parçası. Eskiden kamu patronla işçi arasında arabulucu rolüne soyunur, üretilen katma değerden (toplamda %70’e varan orandaki) en büyük payı küçük dilimler halinde toplardı. Patronun işçiyi sömürdüğü iddia edilse de işçi yine de ürettiği katma değerden belirli bir emek payını söke söke alırdı. Şimdi “emek – alın teri” neredeyse gereksiz konuma düşürülmüş oluyor. Sanayi işçisinin aklı ve emeği gereksiz ve atıl bir konuma geldiğinde ayni şey neden kamunun yasama, yürütme ve yargı erklerinin çalışanları için de varit olmasın? Çünkü bu erklerden beklenen rolün tamamı da pekâlâ makineler tarafından üstlenilebilir, hem de çok daha kolay, adaletli ve verimli bir biçimde. Artık bugün “ulus devlet” devlet yapısını var eden şartların içinde yaşamıyoruz? Hiyerarşik merkezi siyasal otorite bugün artık en haksız, en gereksiz ve en ihtiyaç dışı bir konumda değil mi?

Dördüncü nesil endüstri devrimi ister beyaz yaka ister mavi yaka olsun hemen her tür işi devralmaya hazır durumda. Tıpkı vaktiyle İngiltere’deki ortaya çıkan birinci sanayi devriminin Bursa’daki el dokuma tezgâhlarını dahi vurması, oradaki pek çok insanın ekonomik sıkıntıya düşmesine yol açmasındaki gibi her sektörün çalışanları ancak kendisi işsiz kaldığında durumun farkına varacak. O zamanlar henüz tarım toplumu olduğumuz ve dokuma tezgâhı çalışanları da henüz önemli bir nüfusu teşkil etmediği için belki yıkıcı bir etkisi pek fazla hissedilmemiştir. Dünyada da sanayi işçiliği henüz gelişmekte olan yeni bir olgu olduğundan işini kaybedenler yeni açılan alanlarda kolayca iş bulabildikleri için önemli bir sorun çıkmamış. Yine de “sabotaj” sözcüğü bize (duruma isyan ederek) takunyasını (sabot) dokuma makinesinin dişlilerinin arasına atarak parçalamakta kullanan o günkü isyankârlardan kalmadır.

Endüstride “otomasyon” kavramı Ford’un(ABD) 1997’de sayıları 400 bine dayanan çalışan sayısını henüz Endüstri 3.0 dönemindeyken yarıdan aza indirmişti. 4IR’nin getireceği uygulamalar ile ayni üretim için belki bundan sonra artık bin işçi bile gerektirmeyecek, çünkü bu kavramın özü insanların yaptığı işlerin makinelere aktarılması üzerine. O yüzden artık tanımı belirli ve tekrar üzerine olan işlerin sadece sanayide değil tarım ve hizmetler dâhil belki hiçbir sektörde önemli ölçüde işgücü istihdamına gerek kalmayacak. Belki kısa bir vade içinde dünyada artık binlerce hatta yüzlerce işçinin çalıştırıldığı hiçbir firma ayakta kalamayabilir. Çünkü insanların yaptığı işlerin makinelere aktarılması dışında insanlara kalan az sayıda iş de artık büyük ölçüde zamandan ve mekândan bağımsız hale geldiği için insanların “işyeri” adı altındaki belirli merkezlerde bir araya getirilmelerine hiç gerek kalmıyor.

Peki, sosyal düzenlerimiz böyle bir durumu karşılamaya hazır mı? Emeğiyle yaşayan insanlar var olan işini de kaybettiğinde yeni bir işi (alternatif işleri) nereden bulacak? İşçilerin yirminci yüzyılın başından bu yana emeğin hakkı üzerine yazdığı onca destan “”Alın terimiz, üretimden gelen hakkımız söke söke alırız””muhabbeti artık mecburen sona ermek üzere gibi görünüyor.

Bugün 4IR’nin ayak seslerini daha henüz yeni hissetmeye başladığımız şu günlerde hemen tüm ülkelerde o (sabotajcı) insanlar çoktan yine yeniden ayaklanmış haldeler, ama sorunun esas kaynağının henüz tam farkında değiller gibi görünüyor. Düşük ücret ve işsizlik sorununun esas sorumlusu olarak henüz sermaye piyasalarını, Wall Streeti, ve büyük işadamlarını görüyorlar. Oysa onlar sebep değil, sonuç. İnsan emeğinin ederi sürekli olarak düşüyor, reel olarak düşmek zorunda, başka çaresi yok. Kimsenin yaptığı bir şey değil bu, teknolojinin vardığı nokta. Kimse bunu durduramaz, geri döndüremez, engelleyemez. Herkes artık kendini bu yeni duruma göre ayarlayabilmek zorunda. İnsan emeği bundan böyle artık insanca yaşamaya yeterli bir katma değer üretemiyor. Bunu size yapan savaşılması gereken kötü bir insan, zümre veya canavar değil. Şimdi de hâlâ daha iyimser olan ve işini kaybedenlerin yeni açılacak iş alanlarına kayacağını ya da hükümetlerin bu soruna bir çözüm bulacağını düşünenler var. Bundan böyle eğer makinelerin yapamayacağı kadar özel bir beceriye, yeteneğe, sanat veya yaratıcılığa sahip değilseniz ekmeğinizi ancak rantiyelikle ( yani sahip olduğunuz makinelerin emeğini satarak) kazanabilirsiniz. Makineler çağında artık insan emeğini sömüren yeni işyerlerinin açılması pek fizibil görünmüyor. Kendi kendinizin işvereni, yani bir tür işadamı olacaksınız. Eğer aradığınız iş iyi ücretli (maaşlı veya yevmiyeli) sürekli bir iş ise onu bulmanız giderek zorlaşacak, hatta memnun kalacağınız bir işi bulmak neredeyse imkânsız hale gelecek. Zaten sizin de istediğiniz bu değil miydi?

Kula kulluk etmek istemiyorsanız eğer…. o zaman kendi işinizin sahibi olacaksınız, işte size fırsat. “Alet işler el övünür” hesabı makinelerin vereceği hizmete siz aracılık edeceksiniz, elinizi taşın altına sokacak, her türlü riskini üstlenerek anahtar teslimi mal/hizmet üreteceksiniz. Daha önceki endüstri devrimlerinde emekçilerin görev vasıfları değişiyor, ama herkes için biraz daha sofistike yeni meslekler ve iş alanları ortaya çıkıyordu. Ama bence bu defa sanırım (en azından henüz sanayileşememiş ülkeler açısından) transfer olunabilecek emeğe dayalı yeni meslekler pek ortada görünmediğinden iş zor. Bu durum, orta gelir tuzağı (middle income trap) denilen şeyden de farklı, önü boşluk o yüzden öyle kolay atlatılması da pek mümkün görünmüyor. Belki ileri sanayileşmiş konumdaki ülkelerde ortaya çıkan işsizlik sorununu yeni işlerle kısmen absorbe edebilecek özel düzenlemeler yapılabilir. Bu gibi ülkeler zaten Çin ve Türkiye gibi ucuz işçilik bölgelerine kaydırmış durumda oldukları işçilik yoğun endüstrilerini 4IR sayesinde kendi ülkelerine taşıyarak geri alacakları işçilik katma değerini işsizlik bunalımını telafi etmekte kullanabilirler. Sıkça dile getirilen “”Evrensel Temel Gelir (UBI)”” kavramı bu dönüşüm dönemindeki (aşırı boyuta yükselmeyen) işsizlik bunalımını atlatmak için gereken süreçte elverişli bir vasıta da olabilir. Ama henüz endüstrileşememiş ülkelerde çığ gibi artacak olan işsizlik tsunamisini çözmekte böyle yöntemlerin bariyer olarak işe yaraması bana pek olası görünmüyor. Hatta imkânsız.

2019 ortasından bu yana (işçi çıkarma yasağı gibi önlemlere rağmen) gelir getiren bir işte çalışan insan sayısı resmi rakamlara göre hızla düşmekte, işsizlik özellikle eğitimli genç kesimde hızla yükselmektedir.

İkinci üçüncü sanayi nesilleri sırasında beyaz yakalı ve mavi yakalı binlerce kişinin birlikte çalıştıkları işyerlerini düşünün. Dördüncü nesilde böyle bir iş yeri dünyada artık hiç kalmayabilir. Bir kere insanların belirli zamanda belirli bir mekânda birlikte bulunma ihtiyacı tamamen ortadan kalkıyor. Bir üretimin farklı kısımları dünyanın farklı coğrafyalarında eş zamanlı olarak yürütülebilirken, dağıtımı, tüketimi de küresel olmaktadır. O nedenle “yerli ve milli” diye bir şeyin fizibil olması çoğu zaman imkânsız.

Eğer Çin veya Hindistan gibi çok büyük nüfusa sahip bir ülke değilseniz küresel pazar payı kapamadığınız bir alanda kendinizi yerli ve milli olarak nasıl var edebilirsiniz?  Bir sanayi ürününü geliştiren ve küresel pazara sunabilen üretici bunu sadece birkaç kişi ile neredeyse hiç işçi kullanmadan yapabiliyor. Makinelerin birbiriyle konuştuğu (IoT), ışık bile olmayan bir ortamda birbirleri arasında gereken tüm alış veriş ve raporlamayı insansız gerçekleştirebildiği bir alanda işçiye gerek yok. Pazarlama, satış, kayıt kuyut her şey insansız, aradaki yönetim kararları da insansız verilebiliyor. O nedenle sanayi işçiliği on yıllardır sürekli düşerken daha önce mevcut olmayan sayısız servis sektörü gelişmekte, istihdam ağırlığı da bu yöne doğru kaymakta idi. Ama şimdi bu dönüşüm artık daha radikal bir safhaya girdi ve insan emeği yoğun servis sektörlerinde de makineleşme artmaya başladı. İnsan emeğine dayalı yeni mesleklerin katma değer üretebileceği alanlar artık hızla daralıyor.

Almanya gibi sanayi geliştirebilen ülkeler daha önce ucuz işçilik nedeniyle Çin gibi ülkelere kaydırdıkları üretimlerini artık yavaş yavaş geri çağırmaya başladılar. 4IR’nin getirmekte olduğu sosyal tsunaminin ayak sesleri çoktan hissedilmeğe başlamış durumda. 4IR’nin daha öncekilerden en büyük farkı uzun süre eğitim ve çok büyük ustalık becerisi gerektirdiğini düşündüğümüz beyaz yaka işçilikleri dâhil hemen her tür işçiliği devre dışı bırakması.  

Vergi ve kayıplar hariç sermayenin net getirisi (R) son dönemde küresel ekonomik üretim artışının (G) çok üstüne çıktı. Üretimden emeğin payına düşen katma değer makinelere kaptırıldıkça servetin getirisi artmakta üretim artışı yavaşlamakta, bu da halkın refahının azalması ve mutsuzluğunun artmasının nedenidir.  Bunu Piketty’in “”Kapital”” isimli eserindeki çalışmalarından rahatlıkla görebiliriz, servetin getirisindeki artış 80’lerden bu yana çok hızlanmış. Eğer herhangi bir katma değer üretimini insan yerine makine kullanarak gerçekleştirebiliyorsak kuşkusuz üretimdeki emeğin payından makinenin (makine sahibi kapitalistin) payına doğu bir kayma gerçekleştirecek. Fazladan emek arzını absorbe edebilecek insan emeğine dayalı yüksek katma değerli iş alanları daraldıkça fazladan emek değerinin sıfıra doğru düşmesi, bunun da gelişmeyi (tüketimi) yavaşlatması son derece mantıklı. Üstelik bu durum sadece bazı sektörleri değil tarım ve hizmetler dahil tüm endüstrileri etkiliyor.

Bir örnek vereyim. Seneler öncesinden fakir ülkelerin üniversite öğrencilerinin yaz aylarında harçlık kazanmak ve dünyayı görmek üzere yaz aylarında düşük bir ücretle İngiltere’deki çilek tarlalarında çilek toplamaya gittiklerini bilirsiniz. Şimdi kocaman bir makine yapmışlar tarlanın üzerinde gezinip tam olgunlaşmış olan çilekleri bulup toplayarak paketliyor, üç bin gencin güç bela yapabildikleri işi çok temiz bir şekilde bitiriyor. Amortisman gideri herhalde üç bin gencin yevmiyesinin çok çok altındadır, o yüzden gençlerin bu makineyle rekabet etmesi imkânsız. Domates toplayan makinelerin bundan yarım yüzyıl önce yapıldığını biliyorum. Ama çilek toplama işi çok daha fazla dikkat ve zekâ gerektirdiği için makineye aktarılamayacağı düşünülen bir işti. Makinelerin zekâ oyunu sayılan satrançta ve ondan daha fazla zekâ gerektirdiği söylenen “Go” oyununda dünya şampiyonunu yenmesinin ardından artık çileklerin de en olgununu bulup zedelemeden toplayabilen ve paketleyebilen bir makinenin beceremeyeceği daha başka ne iş olabilir?

Peki, ülkemizde büyük emekçi kitlelerin, tarım, sanayi ve servis sektörlerinde kendilerine (makinelere tercih edilecekleri) işler bulup çalışarak ekmeğini kazanabileceği hiçbir yer bulamamasının sonuçları ne olur? Halen ülkemizde(TÜİK’e göre) işsiz sayısı altı milyon küsur ama fiilen gelir getiren bir işte çalışan sayısı da sadece 21 milyon olarak açıklanıyor. Yani her çalışan yaklaşık 4 çalışmayana bakmak zorundadır.

Önümüzdeki dönemde bu 21 milyonun çalıştıkları işlerin sizce ne kadarı makineler tarafından daha ucuza yapılamayacak işlerdir. En vasıflı olanlarını bile düşünseniz içlerinde günümüz teknolojisiyle makineye aktarılamayacak işler yapanların sayısı pek az çıkacaktır. Onlar da kendileri işveren olarak düşünülebilir.

Diyelim ki toplamda bir milyon kişi iş sahibi işveren ve ayni zamanda işçidir ve makinelerin efendileridir, ve bu nüfus ülkedeki herkese yetecek (şimdiki GSMH kadar) bir üretimi gerçekleştirebilir. Peki, ama bu ürettikleri mal ve hizmetleri kime satacaklar? Geri kalan nüfusun bir işi ve geliri olmazsa bu çark nasıl dönecek? Eğer 83 milyonun refahını sağlayacak reel üretim sadece 1 milyon kişinin emeğiyle üretilebilecekse bunun sürdürülebilirliğini sağlayacak bir sosyal düzen nasıl kurulabilir?

Benzeşim yapmak üzere aklıma örnek olarak sadece “Suudi Krallığı” geliyor. Esas olarak ülkenin toprak altı zenginlikleri yeryüzüne çıkartılıp satılıyor ve bu üretim makul ücretlerle çalışan az sayıdaki personel tarafından gerçekleştiriliyor. Gelirin gerisi kraliyet hanedan ailesine ait. Toplam 14 trilyon dolarlık (yani ondört milyon kere milyon dolarlık) bir servet yaklaşık 15,000 hanedan üyesi arasında paylaşılmış halde. Bunlar dünyanın en ölçüsüz görgüsüz lüks harcamalarını yaparlarken geri kalan 35 küsur milyon nüfus bu kazancın dışında. Bir çoğu fukaralık içinde yaşarken bir kısmı da hanedan üyelerinin çeşitli hizmetlerini görerek geçimini temin ediyor. Yani gelirle üretim verimliliği becerisi arasında herhangi bir irtibat kalmamış.

Bu örneği vermemin sebebi özellikle petrol üretimi gibi yoğun insan emeği gerektirmeyen işlerde mülke (ülkeye/şirkete/toprağa/fabrikaya) sahiplik konumunu bir şekilde yakalayanlar fazla sayıda köleye/ırgata sahip olmadan da (görünüşte hiç kimseyi sömürmeden) çok büyük hatta sınırsız servetlere sahip olabiliyorlar. Oysa bu durum insanlığın geri kalanı için hiç iyi bir şey değil.

Kapitalizm olarak tanımlanan bugünkü ekonomik düzende bunun bir çözümü yok. Bu yüzden günümüzde kapitalizme karşı büyük bir kitlesel infial oluşmaktayken öbür yanda daha önce denenmiş “sosyalizm” vb bir başka sosyoekonomik modelin de çare olamayacağı ortada. Çözüm bu güne kadar bildiğimiz anlamdaki yasama/yürütme/yargı erklerine dayalı merkezi hiyerarşik otoriter “devlet” sistemlerinin tümden etkisizleştirilmesi ve yerine dağıtık (distributed), hiyerarşik olmayan, bireyci, desantralize, küresel ağların (coğrafyasız ülkelerin) ikame edilmesinde olabilir. Bunu yürütebilecek teknik altyapının (devletsiz paralar, güvenli özel iletişim, sivil resmiyet, blok zincire dayalı akıllı kontratlar vb), yavaş yavaş oluşmakta olduğunu görüyoruz. Önümüzdeki dönemde dünyamız sadece endüstri devrimine değil sosyoekonomik, kültürel, paradigmal köklü dönüşümlere de gebe görünüyor.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.