Emperyalizm, Koloniyalizm, Merkantilizm ve Devletçilik

Sözlük | | Mart 24, 2022 at 4:02 pm


Emperyalizm

Bu kavram “”bir ulusun ekonomik ve siyasi üstünlük kurarak ya da fetih yoluyla egemenliğini diğer uluslara doğru genişletmesi”” olarak tanımlanıyor. İmparatorlukların yaygın olduğu eski zamanlarda var olmayan bu tabir (şimdiki olumsuz imasıyla) ilk olarak 1870’lerde Büyük Britanya’da ortaya çıkmış. Genelde sadece batılı ülkeler (ve Japonya’nın) özellikle de 19. ve 20. yüzyılda Asya ve Afrika’da siyasi ve ekonomik hükümranlık kurmasını kastediyor.

Emperyalizm’i Türkçeye “imparatorlukçuluk” diye tercüme etmemiz gerekir aslında ama nedense bizdeki hâkim kültür “emperyalizm” ile “imparatorluk” kavramını asla bir araya getirmemizi istemiyor. Yani sanki vaktiyle Osmanlı emperyalist değil, Rus Çarlığı, ve hatta daha sonra ortaya çıkan SSCB dahi bir tür imparatorluk değillermiş gibi. Oysa imparatorluk tabirinin temel özelliği coğrafi genişlemesi komşu ülkelere doğru olan bir hegemonya düzeni olmasıdır. Kuzeyde Rus Çarlığı, Güneyde Çin hanedanları, uzak doğuda Kore ve Japonya imparatorlukları, bizim coğrafyada Emeviler, Med’ler, Moğollar, Osmanlılar hep böyle ortaya çıkmışlar. Emperyal majeste (imparator) fütuhat ya da başka yolla kendi egemenlik hükmü altına aldığı ülkelerin başına istediği kişiyi kral seçer, orada geçerli olacak yasalar çıkarttırır ve ülkeden kendi belirlediği miktarda bir haracı (para, asker ve emtia olarak) tahsil ederdi.

Dünya bugüne dek nice ölümsüz ulu önderler gördü. Önderler ne kadar ulu ve yüce ise halk da hep o kadar çaresiz ve perişan oldu.

İmparatorların hükmü altında tuttuğu topraklar birbirine bitişiktir yani çok parçalı değildir. Mesela Osmanlı’nın nüfuz alanlarıyla birlikte hükmettiği toprakların yüzölçümü yekpare 24 milyon km2 (tüm karaların 1/5’i) , nüfusu da 30 milyon’a ulaştığında” Kanuni Sultan Süleyman’a Cihan Padişahı denilmiş. Ama daha sonra hep küçülmeye başladığını ve 20. yüzyılda tamamen parçalandığını biliyoruz. Aslında 20. yüzyıl bir bakıma tüm imparatorlukların parçalanıp dağıldığı bir yüzyıl olmuş, Çarlık Rusya’sının yerine revize edilip daha modern biçimde kurulan bir hegemonya rejimi olan SSCB bile bir süre sonra yıkılmıştı.

Bunu herhangi bir İmparatorun başarısızlığına veya şanssızlığına bağlamak mümkün değil. Zeitgeist (zamanın ruhu) yaratıcı yıkımı devreye sokmuş, birbirinin ardından hepsinin devrilmesini sağlamıştı. Avrupa’da İmparatorlukçu hegemonya siyaseti güden Napolyon Bonapart, Mussolini, Hitler, Stalin gibi birçok emperyal majeste kurmaya çalıştıkları rejimlerle birlikte yıkılıp tarih sahnesinden çekildiler. Farklı birçok devletçiğin bir araya gelmesiyle (United) kurulmuş olan Birleşik Krallık, Birleşik Amerika, Birleşik Almanya gibi yapılar ise (daha önce kendi hegemonik içyapılarından kurtulmayı başarmış oldukları için) baki kalabildiler. Yani emperyal hegemonik yapı farklı etnisitelerin bir araya gelmesiyle bağlantılı bir sorun değil. Bu sorunu ikiye bölünen “Kore” örneğinde çok belirgin biçimde gözlemleyebiliyoruz.

Dünyadaki tüm imparatorlukların birer birer parçalanma dönemine girdiği 1905 yılı itibariyle (Rus-Japon harbine kadar) Kore yarımadasında bağımsız bir Kore imparatorluğu bulunmaktaydı. Bu savaşın sonunda tüm bölge Japon kontrolüne geçti. Japon idaresinde geçen neredeyse bir 40 yıldan sonraki ikinci dünya savaşı sonunda ise (1945′deki BM düzenlemesine göre) ülke 38nci paralelin kuzeyi ve güneyi olmak üzere (tıpkı Almanya’nın doğu ve batı olarak ikiye bölüşülmesi gibi) ikiye bölündü. Hakikaten eğer sosyal deney olarak tasarımlansa idi iki rejim tipi arasındaki performans farkı ancak bu kadar açık ve belirgin bir şekilde ortaya konulabilirdi.

Kuzeyde “Demokratik Halk Cumhuriyeti” adıyla iktidarın babadan oğla geçtiği hegemonik emperyal bir saltanat rejimi oluştu, büyüklüğü 100bin km2 daha küçük olan Güney’de ise sıradan bir parlamenter demokrasi. Aradan geçen 74 yılda Güney rejimi bilim sanat teknoloji geliştirebilen, küreselleşmiş dünyaya özgün ürünler satabilen bir refah ülkesi haline gelmiş iken Kuzey ile arasında 30 kata varan korkunç bir refah ve gelişmişlik farkı oluştu.

Ayni şekilde emperyal bir kökene sahip olduğu halde 2. dünya savaşı sonrasında yenik ve sıfırı tüketmiş (tüm kalelerine girilmiş, tüm kaleleri fethedilmiş) bir ülke iken dönüşerek hegemonik yapıdan kurtulan ve küreselleşmeyi başaran Japonya ve Almanya’yı (Drittes Reich) örnek olarak verebiliriz. Bu ülkeler bugün HDI (insani gelişmişlik endeksinde), üretim ve refahta en yukarı sıralara yerleştiler. Öte yandan SSCB’nin yıkılmasının ardından son 20 yılda yeniden bir tür Stalinist emperyal devlete dönüşen Rusya da da tam tersine bir örnek olarak verilebilir. Muazzam yeraltı zenginliklerine rağmen (belki de yüzünden) küreselleşmede gerileyen, HDI’de ve diğer gelişmişlik endekslerinde sürekli aşağı düşen bir ülke oldu. Ayni şey bir bakıma bugünkü Türkiye için de aynen geçerli.

Peki, günümüzde ABD, AB, İngiltere, Japonya emperyalist ülkeler midirler? Biz kime ve neye göre emperyalist diyoruz ki? ABD her yıl 4 Temmuzda kutladığı (1776) bağımsızlığını İngiltere’den kazanmamış mıydı? Peki, ABD bağımsızlığını kazandığı o günden bu yana egemenliğini hangi ulusları fethederek genişletti ki? Hiçbiri. Üstelik 1. ve 2. dünya savaşlarında savaştığını ve zaferler kazandığını biliyoruz. 1. savaşta Müttefikler olarak yendikleri ülkeler arasında Osmanlı (Türkiye) da vardı. Ama egemenliği altına aldığı bir ülke bilmiyoruz.

ABD Türkiye topraklarına bir işgal kuvveti bile göndermedi. İngilizler gönderdiler ama onlar da bizle hiçbir savaş ve fetih yapmadılar, sonra da kurulan Cumhuriyet hükümetini hemen tanıyıp geri çekilmediler mi? Bizim İngilizlerle, ABD’lilerle bir milli kurtuluş savaşımız hiç olmadı ki. Yani aslında onlar egemenliğini bize doğru genişletmeye hiç kalkışmadılar. İttihatçı triumvirliğin meclise ve padişaha hiç haber vermeden ülkeyi bir oldubittiyle Almanya yanında savaşa sokmasının bir karşılığı oldu kuşkusuz. Ama bunu müttefik kuvvetlerin hegemonik fetihçiliği olarak yorumlamak imkânsız. Nitekim savaşı kazandıktan sonraki yaklaşımları da bunu gösteriyor. Ortada bir fetih gayesi yok.

Oysa Yunanlıların böyle bir gayesi oldu, Anadolu’da bir işgal hareketine giriştiler. Yunanlı fetihçiler Protopapadakis, Gunaris, Teotokis, Baltaciz, Stratos, ve General Hacıanesti Anadolu’da giriştikleri büyük maceradan ve “Büyük Felaket” adını verdikleri yenilgiden sonra 1922’de “kendi halkı tarafından” yargılanıp kurşuna dizildiler. Yunanistan emperyalizmi bu sayede büyük ölçüde bitirildi.

1939 yılında büyük devletler(düvel-i muazzama) Almanya (3. Reich) ve Japonya “””ekonomik ve siyasi üstünlük kurarak ya da fetih yoluyla egemenliğini diğer uluslara doğru genişletme””” (yani emperyalizm) amacıyla savaşı (2. Dünya Savaşını) başlatmışlardı. Ama sonunda onlar da yenildiler değil mi? Hem de büyük yenildiler.

Fetihçilerin (emperyalistlerin) anavatanlarının “bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketlerinin her köşesi bilfiil işgal edilmişti”. İstiklallerini kurtarmak için yeniden bir harbe giriştiler mi? Hayır. Peki, onlar nasıl bağımsız oldular ki?

Hegemonik iç yapılarından, kendi askercil emperyalist iktidar düzenlerinden kurtularak. Silahlı kuvvet beslemek zorunda olmadıkları için hızla gelişip küreselleştiler, eskisinden çok daha güçlü ve özgür hale geldiler. Demek ki emperyalist dış güçler yok emperyalist iç güçler var. Yani ülkeler kendi emperyalist askercil iç güçlerinden kurtulup küreselleşince insani gelişmişliği artıyor, refah devleti haline geliyor. Ülke kurtarıcıları askerler ve devletçi siyasetçiler değil endüstriyelistler, bilim, sanat teknoloji geliştiricileri, çalışan ve üreten ülke insanları.

Koloniyalizm

Dilimizde (hatalı biçimde) “sömürgecilik” adını verdiğimiz koloniyalizm kavramı ise yukarıda anlattığım emperyalizmden (imparatorlukçuluktan) çok farklıdır. Onun da kökü eskiye dayanıyor ama esas olarak koloniyalizm 15. yüzyılda (henüz Avrupa ve Asya İmparatorluklarla dolu iken) Avrupalı girişimcilerin keşiflerle deniz aşırı ülkelerde ekonomik amaçlı hükümranlıklar kurmasını ifade eder.

Genişlemesi komşu ülkelere değil deniz aşırı ülkelere doğrudur, merkezle siyasi irtibatı çok sınırlıdır ve hükümdarın ordusu tarafından değil hükümdar adına hareket eden özel girişimciler tarafından yürütülür. Hepsinden önemlisi koloniyalizmde emperyalizmde olduğu gibi siyasi ve mali hükümranlık (vergi plantasyonu) kurma ve haraç toplama yerine genellikle doğrudan işletmecilik yani endüstriyel üretim ve ticaret söz konusudur. Kazancın temelinde siyasi yağmacılık ve haraçlar değil bizatihi üretim ve ticaret vardır.

Yine hatalı biçimde koloniyal yapılanmalara “İmparatorluk” adı verilmesi bir yana koloni ülkelerin ayni isim altında anılması imkânsız olan sosyoekonomik düzenleri de (at iziyle it izi tamamen birbirine karıştırılacak biçimde) hala ayni kavramlarla ifade ediliyor. Örneğin “ufkunda güneş batmaz” denilen “İngiliz İmparatorluğu” ile “İspanyol İmparatorluğu” gittikleri yerlerde çoğu zaman birbirine taban tabana zıt rejimler oluşturmuşlar. Diğer taraftan İngiliz kolonilerinin de neredeyse hepsinde birbirinden farklı yönetim düzenleri söz konusu olmuş. Dominyon, Manda, Tröst, Hamilik, Prenslik vb. Çoğunda düzen sıcak savaş, fetih ve cebri işgalden ziyade siyasi yumuşak güç kullanarak gerçekleştiriliyor.

Oysa İngilizlerden çok daha önce koloniyal fetihlere girişen ve esas itibariyle gittiği ülkelerdeki altın vb değerli her şeyi gasp edip anavatana getirme üzerine bir yağma düzeni kuran İspanyol ve Portekizliler için kelimenin tam anlamıyla sömürgeci demek pek de hatalı olmayacaktır. Ama çok uluslu ve birbirinden çok farklı sosyoekonomik düzenler kuran İngilizlerin farklı coğrafyalarda yaptıkları tüm işler için emperyalizm ve çalıştıkları tüm topraklar için de ayni “sömürge” adını vermek bana pek mantıklı gelmiyor.

Sözgelimi “”üçgen ticaret””. Anavatandan çok sayıda kaliteli tüfek ve mühimmat satın alıp bunu getirip Kongo kralına (kelle başı hesabıyla) kendilerine teslim edilecek köle sayısıyla “takas” etmek. Savaş, fetih, işgal yok, “just business”. Köleliğin tüm dünyada “meşru” kabul edildiği bir dönemde ülkenin meşru kralı eğer kendi vatandaşını köyünden yakalatıp getirtip İngiliz’in gemisine belirli sayıda tüfek karşılığı zincire vurulmuş halde teslim ediyorsa İngiliz’in bundaki ahlaki sorumluluğu sizce ne kadar olabilir?

Gemisine zincirli halde yüklenen Kongo’luları alıp okyanus aşırı Jamestown’a (şimdiki Virginia ABD) götürüp teslim eden ve oradaki plantasyonlarda üretilen pamuk, tütün, prinç, şeker gibi ürünleri de gemisine yükleyip ana vatana getiren tüccara sizce “”esir tüccarı/ kolonyalist /emperyalist mi dememiz daha doğru yoksa sadece “”tüccar”” mı?

Merkantilizm ve Devletçilik

Koloniyalizm dönemiyle ilgili olarak “Merkantilizm” teriminden de söz etmemiz gerek. Bu kavram ulusal gelişme için üretim faktörlerini (girişimcilik, sermaye malları, doğal kaynaklar, işgücü) koruma kollama görevini devlete veren ve bunun için gerekirse (diğer rakip uluslara karşı) devlet tarafından mali ve askeri destek sağlanmasını öngören bir tür ekonomik milliyetçiliği tarif eder. Bu zihniyetin bir dönem koloniyalist ülkelerin (Fransa İspanya, Portekiz, İtalya, Almanya, Hollanda ve İngiltere) hemen hepsinde etkili olduğunu, ama (sorumluluğu devlete verilen diğer tüm işlerde olduğu gibi) anavatan ülkelerine yarardan çok zarar getirdiği görüldüğü için zamanla terk edildiğini görüyoruz.

Tarihin her döneminde birey insan ile onun üretim araçları arasına girme, kural koyma yoluyla üretiminden pay (vergi) almanın farklı yöntemleri geliştirilmiş. Siyasi yöntem doğal kaynaklara el koymuş, işgücüne el koymuş (proleterya diktatörlüğü), sermaye mallarına el koymuş (kapitalizm), girişimciliğe el koymuş / hepsine birden el koymuş (devletçilik, teokrasi, militarizm vb)

Yaratma, üretme ve ticaret (takas) işlerinde tüm dünya insanını bir araya getiren ve verimliliği katlayarak arttıran “küreselleşme” olgusu aslında kendi doğal evrimi sırasında emperyalizm, koloniyalizm ve merkantilizm safhalarına gereksinim duymuş, ama zaman içinde kendisiyle uyumlu olmayan tüm “dincilik, milliyetçilik, toplumculuk” biçimlerini de bir bir tasfiye etmeye giriştiğini söyleyebiliriz. Çünkü küreselleşme insanların doğadaki tüm kaynakları en verimli biçimde kullanmasını hedefler ve yaratma/üretme işlerine reel katkı sağlamayan tüm kaynak kullanımlarını tasfiye etme eğilimindedir. Kitlelere yönelik tüm dogmatik / doktriner (teokratik /ideolojik) “hükmetme ve istismar” işleri kötü kaynak kullanımına ve verimsizliğe işaret ettiği için tasfiyeye tabidir.

O yüzden tüm ülkelerdeki siyasal yöntem erbabının küreselciliği sevmediği ve kendisine düşman gördüğünü ve küresellikten kaçmak için dünyanın mezralarına sığınan yerelci teokrasiye, militarizme, milliyetçiliğe yöneldiğini biliyoruz. Ama bunun sürdürülebilirliğinin gerçekte ne derece mümkün olup olamayacağını henüz kesin göremiyoruz. Belki de küreselleşmeden kaçınmak ve ayrı bir dünyada yaşamak hiç mümkün değildir, çünkü dünyanın her yöresindeki insanların öbür coğrafyadakilerin yaratma, üretme gücüne ve doğal kaynaklarına ihtiyacı var.

I. ve II. Dünya Savaşları temelde Almanya’nın Avrupa’nın ortasında sıkışıp kalması ve diğerleri gibi deniz aşırı ülkelerde sömürgeler edinip zenginleşememesine itirazından kaynaklanmıştır.

Coğrafi konumlarından kaynaklı olarak Portekiz ve İspanya keşif ve fetihleriyle deniz aşırı ülkeleri soyarak büyük zenginleşme sağlayan ilk ülkeler idi. Bu harami zenginliği onları o kadar şımartmıştı ki bir ara İngiltere’yi fethetme işine bile kalkıştılar. Sonunda Avrupa’nın kıyılarındaki hemen tüm ülkeler denizciliğe ağırlık verip dünyanın deniz aşırı topraklarda sömürge sahibi oldular. Sanayi devrimi öncesinde (1800’e kadar) dünyanın %35’ini, 1914’e gelindiğinde ise %84’ünü sömürgeleştirmeyi başarmışlar.

20. yüzyıla gelindiğinde ise imparatorlukların birer birer yıkıldığını, sömürgelerin ise birer birer bağımsız ülkeler haline geldiklerini görüyoruz. Sonuncu imparatorluk SSCB Aralık 1991’de dağıldı. Koloniler ise birer birer kendi hükümetlerini kurarak resmen bağımsız hale geldiler. Tamamen ayrılmak istemeyenler “bağımsız devletler topluluğu” modelinde belirli konulardaki ortaklıklarını sürdürdüler.

İmparatorlukların (SSCB hariç) parçalanışının koloniyallere göre genellikle daha sancılı olduğunu söyleyebiliriz. Ülkeler genellikle merkezdeki askercil emperyal majestenin askerlerine karşı kanlı bağımsızlık savaşları verirler. Oysa koloniler (ABD hariç) bağımsızlıklarını çoğu zaman hemen hiç mücadelesiz kazanmışlardır. Üstelik pek çoğu da bu bağımlılığı sürdürmeyi tercih etmişler.

Örneğin; Commonwealth (İngiliz Devletler Topluluğu) üyesi Antigua ve Barbuda, Avustralya, Belize, Kanada, Grenada, Jamaika, Yeni Zelanda, Papua Yeni Gine, Saint Kitts ve Nevis, Saint Lucia, Saint Vincent ve Grenadinler, Solomon Adaları, Bahamalar, Tuvalu ve Birleşik Krallık(İngiltere). Bu ülkelerin çoğunun İnsani gelişmişlik ve refah seviyesi bakımından emperyal anavatan İngiltere’nin bile daha üstüne çıkmış olduğu hesaba katılırsa sömürge olmaktan hiç de şikâyetçi olunmaması gerekir.

Mesele sağcı/solcu ya da emperyalizm / kapitalizm yanlısı olmanız değil… bireyci misiniz yoksa devletçi ulu önderci misiniz?

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.