Kuduz Hikayesi

Anı - Yaşayanların Ağzından Hikayeler | canakci | Ocak 29, 2011 at 4:10 pm

Akşam hava kararmış işten eve dönerken içinden geçtiğim bir sokak arasında birden nerden geldiği belli olmayan bir köpek çıktı karşıma, saldırdı ve elimi ısırdı. O kadar ani oldu ki köpeğin yaklaştığını bile görmemiştim.

Çok şaşırdım. elime baktım kanıyor. Köpeğe baktım biraz düşkün bir hali var. Hani kuduz bulgularını anımsatır bir görünümü de var yani. Telaşlanılmayacak gibi değil.

Mahalleliye sordum; “bu köpek beni ısırdı.. siz bilir misiniz kimindir?.. bu nedir?” diye….
“Telaşlanacak bir şey yoktur. endişe etmeyin biz bu köpeği biliyoruz. mahallemizin köpeğidir, besliyoruz. Sakindir, iyi huyludur kimseyi ısırmaz, yavruları var, belki bilmeden üstlerine vardıysan onları kıskanmıştır” dediler.

Eve geldim, bilenlere danıştım. kuduz aşısı o zamanlar tek çeşit. Karından yeniyor en az 14 gün. Şehrin öbür ucunda bir yerde olunuyor, her yerde bulunan bir şey de değil. . Her gün işi gücü bırakıp iğnenin peşinde gitmek gerekir. Bir sürü yan etkisi olan riskli ve berbat bir bela…

Sonunda aşı olmamaya, köpeği(15 gün kadar) izlemeye almaya karar verdim. Köpeğe bu süre içinde birşey olmazsa ben de kurtulacağım. Yoksa hemen aşıya başlamak gerek, başka yolu yok.

Her gün iş çıkışı oraya gidiyorum. Köpeğe ve yavrularına yiyecek götürüp helalleşiyorum. Bazen gözüme daha iyi gibi bazen biraz daha hasta gibi görünüyor.

Bu böyle bir hafta kadar devam etti.

Sekizinci gün geldim bir de baktım ki benim köpek yok. Yavruları da yoklar. Bulunduğu yer silinip dezenfekte edilmiş. Aldı beni bir telaş….

Başladım soruşturmaya. kimse bilmiyor. Epey araştırdıktan sonra öğrendim ki belediyenin itlaf ekipleri gelmişler. Benim köpeği ve yavrularını zehirleyip öldürmüşler. Cesetlerini de atmışlar….

Zihnimde olasılıkları tartıyorum… Kudurma riskim var. Ama pek yüksek bir risk de sayılmaz.. Hayat risklerle doludur sonuçta. Hiç bir şey olmamış gibi bir hafta kadar daha beklerim… Sıkıntılı bir hafta olur. ama ne yapalım. Bir şey olmazsa sonunda kurtulur rahatlarım. Olursa da….. Kahrolsun kader!… Ne yapalım; başa gelen çekilir. Bir gün evvel, bir gün sonra, sonuçta hepimiz ölecek değil miyiz? Buraya kadarmış, eyvallah…

Epey düşündükten sonra tam bu seçenek üzerinde karar vermiştim ki konuyu bilen birine rastgeldim ve o bana beklemem gereken sürenin bir hafta değil iki yılı bulabileceğini söyledi. Isırılmadan iki yıl sonra bile birden salya saçmaya, konuşamaz, yutkunamaz hale gelmeye başlayabilirim. Sudan korkma, halüsinasyonlar, uykusuzluk, anksiyete, konfüzyon.. sonrasında ise tabii en kötüsü bir demir kafese kapatılma ve orada çırpınarak ölümü bekleme…..

Riski ve gerekirse sonuçlarına katlanmayı göze almıştım bir kez ama bu riskin gerçekleşmesini iki yıl beklemem imkansızdı. Hemen iğne olmaya başlamalıydım. Bunu düşünürken birden üçüncü seçenek ortaya çıktı. Mevtayı bulup tahlil ettirmek.

Hemen cesedi bulmak üzere harekete geçtim. Mahallede rastladığım herkese soruyorum. Her gün sokakta oturan onca insan olayı hiç duymamış, görmemiş, bilmiyor. Üç maymunları oynuyorlar. Bana bir meczupmuşum gibi bakıp konu hakkında bildikleri kadarını bile söylemiyorlar.

Sonunda (aklımla bin yaşayayım) çocuklara sormak aklıma geldi. “Çocuktan al haberi” diye boşuna dememişler.
Aklınızda bulunsun… Hayatta mühim bir sorunuz olursa eğer… Bunun doğru yanıtını size ancak çocuklar söyleyebilir.

Çocuklar bana köpeklerin nasıl öldürüldüklerini ve cesetlerinin nereye atıldığını ayrıntılı olarak anlattılar. Benim köpeğin cesedi yarım kalmış bir inşaatın içine yavrularıyla birlikte atılmış ve öylece açıkta kokuşmaya bırakılmıştı. Cesetlerin yüz ifadeleri korkunçtu. Üstüne iki kürek toprak bile atılmadığından eğer varsa taşıdıkları hastalıkların(mesela kuduz) cesetlerden yararlanacak diğer hayvanlar(fareler, kediler, kuşlar) üzerinden tüm mahalleye yayılması an meselesiydi.

Evden kocaman keskin bir bıçak aldım geldim. Yalnız o işi (kafayı alma) benim yapabilmem imkansız. Orada, inşaata çalışan birini buldum. Kafayı alma ve cesetleri gömme işi için bir yevmiye ve bıçak karşılığı anlaştık.
Dokunmadan kafayı torba, torba içine yerleştirerek (3 torba) ambalajladıktan sonra vakit kaybetmeden yola çıktım.

İstanbul’da birkaç yıl önce açılmış bir kuduz araştırma merkezi var. Tek!… Tahlil sadece orada yapılabiliyor ve benim için şehrin öbür ucudur. Torbamla birlikte oraya vardım. Geniş bahçesi görkemli binaları var. Pek sakin bir yer; geleni gideni pek yok. Sorgu sual… Sonunda, beni beyaz önlüklü bir yetkilinin karşısına çıkarttılar. Ona durumu tüm evveliyatıyla bir bir anlattım. İyice dinledikten sonra bana ne dese beğenirsiniz?

- Tahlil yapamayız!
- Neden?
- Kendi başınıza çıkmış gelmişsiniz. Tahlili yapabilmemiz için bir makamın bizden bunu talep etmesi lazım. Öyle her önüne gelen eline bir kafa alıp buraya gelse burada ne yaparız? Yani işimiz iş!.. Olayın sizin anlattığınız gibi olduğunu biz nereden bilelim? Olayın bir zaptı, kaydı kuydu olması lazım. Bir makam bize diyecek ki böyle böyle olduğundan ilişikte verilen karkasın tahlilini arz ederim. Biz de o zaman tahlile alacağız..

Sinirden kıpkırmızı oldum. Ama ağzımı açıp bir şey söylemeden çıktım döndüm doğru (şehrin öbür ucundaki) belediyeye. Mesai bitimine birkaç dakika kala bir yetkilinin karşısına çıkmayı başardım. Olayı anlatıyorum. Ancak gördüm ki beyefendi saatine bakmakta ve benden biran evvel kurtulmaya çalışmaktadır.

- “Yazıyı bugün çıkarmanız gerekiyor.” dedim.
- “Ne yazısı ? Söylediğiniz bölgede bizim bir uygulamamız yok. Haberimiz de yok. Biz yazamayız. Karakola felan gidin” dedi…
- “Hayır!” dedim ve kalktım.. ”Buradan dooğru gazeteye gidiyorum, yarın tafsilatıyla okursunuz.”

Birden telaşlandılar; durdurdular; çay kahve ikram etmeye koyuldular. Tahlile kendileri göndereceklerini, benim telaş etmememi söyledilerse de ben “yazı” diye ısrar ettim..

Bu kez karşıma itlaf ekibinin çavuşu diye birini bulup getirdiler. Ben yine de yazı deyince, istediğim yazıyı hemen daktiloya dikte ettirip(o zamanlar bilgisayar yok. otuz yıl öncesinden söz ediyorum) hohlayıp, mühürleyip imzalayıp elime verdiler.

Yazıyı alıp evin yolunu tuttum. (artık kokuşmaya başlamak üzere olan kelleyle geceyi nasıl geçirdiğimi bir ben bilirim.) Sabah gün doğmadan yine Pendik’e doğru yola çıktım. İşi, gücü bıraktık artık!

Daha sabah mahmurluğunu atamadan benden bir gün önce evrak istemiş olan beyaz gömleklinin karşısına dikildim. Eğer bir kelime etse parlayacağım. O da farkına varmıştır zahir… Bu sefer daha kibar davrandı. “Tamam işte şimdi oldu” dedi. Yalnız; kayıt kuyut işleri öyle bir evraktan ibaret gibi değil. Bir masadan diğerine havale ediliyoruz. Nüfus, kimlik, “anayın” adı “babayın” adı… Ev ve iş adresleri telefonları… “Bunlar ne olacak” dediğimde ne deseler beğenirsiniz?

-Eğer kuduz çıkarsa sizi bulup yakalayabilmemiz için… Yani, mesela tahlil sonucu müsbet (kuduz) çıktı diyelim. O zaman isminizi radyoda ve televizyonda (o zamanlar tek kanal siyah beyaz) yayınlayarak size ulaşmaya çalışacağız. Gerekirse polis marifetiyle sizi gözetim altına almamız gerekiyor. Bizim de hukuki sorumluluklarımız var yani…” dediler.

Neyse!… Bürokrasi faslı bittikten sonra bahçede bulunan ve içinden fena kokular gelen bir müştemilata geliyoruz. Umumi tuvaletleri andıran mezbaha gibi yerde her taraf ceset parçaları ile dolu. İnsanlar bizim gibi kelle getirmeye uğraşmıyorlar. Cesedin tümünü bir çuvala koyup gönderiyorlar. Resmi evrakla çoğu uzak illerden gönderilmiş. Fareler, kuşlar, kediler de var. Çoğunluk köpek gerçi. Hayvanı canlıyken kafasını kurşunla delip yıkıyorlar aşağı çuvala koyup (resmi kanalla) buraya gönderiyorlar.

Elinde kocaman bir satır ve diğer kasap aletleriyle bütün gün burada uğraşmakta olan çizmeli ve üstü başı kanlı beyefendiye soruyorum.

- Bu gelenlerden hiç kuduz çıktığı oluyor mu??
- Hemen hemen %50 dir.
- Haydaaa!…

Afallamamak elde değil. neyse benim kelleyi bir satır darbesiyle paralayıp içinden bir beyin parçasını ayıkladıktan sonra dikkatlice inceliyor. Bana diyor ki ;
- Korkma, bu temiz!…

Tabii tüm tahlil bu kadar değil,. ama bu %99 yeterli bir sonuç. gerisi parça bitişikteki laboratuvarda beyaz önlüklü gözlüklü hanımlar tarafından mikrobiyolojik tahlilleri yapıldıktan sonra (birkaç gün içinde) belirlenecek. Bana;
- “Sen gidebilirsin bir şey çıkarsa biz haber veririz”diyorlar.
Tüm merkezdeki onbinlerce metrekare kapalı alan ve yüzlerce çalışan içinde aslında tahlilde çalışan hepsi sadece üç kişidir. Gerisi o üç kişiyi idare etmek ve evrakları yönlendirmek, geri kalan vakitler boyunca da pişpirik oynamakla meşgul…

Yine de; iki gün sonra onlar aramayınca ben arıyorum. Ancak yöneticileri aşıp laboratuvardaki hanımlara ulaşmak mümkün değil. O zaman henüz cep telefonu da yok. Yönetici bağlamazsa görüşemezsiniz. O da diyor ki;
- Aranmanız gerekseydi ararlardı. Aramadıklarına göre aranmanız gerekmiyor. (Kafka hikayeleri gibi oldu ama 1975 yılının Aralık ayında yaşanmış gerçek bir hikayedir.)

1 Yorum

  1. any mouse diyor ki:

    Ne kadar cesaretliymişsiniz! Ben olay başıma geldiği andan itibaren 4 gün boyunca aileme ısrar etmiştim aşıya götürmeleri için. Aşı yapılan yere yaşıyorduk bu bir, ikincisi tıp şimdi daha ilerlediği için önlemimi alayım dedim… Yalnız otuz yıl öncesiyle şimdiyi kıyaslıyorum da; gerçekten de insanlar tedbirsiz… Hayvanın kuduz olduğunu anlamadılar ki karantina vs. çalışmalar başlatsınlar… Aşıyı olduğum halde o psikolojiyi yenemedim, sizin cesaretiniz karşısında şapka çıkarılır… Fakat bence böyle düşünmeniz çok yanlış. Tabii ki hemen aşıyı olacaksınız. Hayatımız o kadar ucuz mu? Hem sadece sudan korkmak olarak mı algılıyorsunuz bu hastalığı? Ekşisözlüğe girin bakalım, hakkında ne entryler var?

    Belirtmeden geçemeyeceğim: Canımız sana kurban olsun Louis Pasteur!

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.