Mülkiyet

Sürekli Söyleşi | canakci | Kasım 29, 2014 at 5:03 pm

— Kelebekler bir gün yaşıyorsa biz de ancak 25bin gün kadar yaşıyoruz (iyimser bir ihtimalle). Daha sonra toprak olup gidiyoruz. O halde şu dünyadaki tüm mülkiyetimiz ancak bu süreyle sınırlı bir kullanım hakkından ibaret. Süre dolduğunda sahipliğimiz de bitiyor.

Ama, miras hakkımız da var

— Oradaki temlik teselsül durumu diğerinden farklı, kendi irademiz ya da eylemlerimiz dışında cebrî bir el değiştirme söz konusu. Bizim olan aslında sadece kendi aklımız ve irademizle ürettiğimiz ya da takasla devraldığımız şeylerdir. Şimdi ben birilerinden karşılığını ödeyerek aldığım malzemeleri kullanarak bir çay pişirirsem o çay benimdir. İstediğime ikram eder, satar, yahut da kendim içerim.

Peki ya eğer bir şirketin çaycısı isen ?

— O zaman çay da sen de şirketin malı oluyorsunuz. İşte tüm sorun da oradan başlıyor. Mesela eskiden Sultan tüm Memalik-i Osmanî’nin sahibi idi. (Mamalik terimi ülkedeki topraklar ve üretici insanlar dâhil tüm üretim araçlarını kasteder). Yani bu üretim araçlarının sahipliği üzerinden her şey, yediğin lokma dâhil her şey aslen padişaha aittir. Üretici kendisinin ve kendi ürettiğinin sahibi değildir. Birilerinin kuludur kölesidir. Allahın kulu olmak yeryüzünde onu temsil eden Sultanın ve adamlarının kölesi olmayı ifade eder. Silsile-i meratiple Allahtan Sultan’a, ondan da vekâleten Paşalara ve Ağalara geçen astığı astık, kestiği kestik bu yetki durumu aslında sınırsız bir akılsızlığı ve haksızlığı da temsil eder. Bu minval üzerine çok zor geçen bu uzun ve karanlık dönemlerden sonra nihayet Avrupa’ya sırasıyla Rönesans, Akıl Çağı (17. yy) ve Aydınlanma çağları gelmiştir. Günümüze kadar gelen bütün ayaklanmaların, iç savaşların, ideolojik, dini ve mezhepsel çatışmaların temelinde bu konu var. Ama özde “senin malın da benim malımdır” diyen bu insanların büyük başarıyla uyguladıkları kandırma, korkutma ve kışkırtma teknikleri sayesinde bugün hala mülkiyet onların elindedir.

Halen ABD'deki tüm işletmelerin sayıca %74'ü şahıs şirketi ama satış gelirinin sadece %6'sına sahipler. İşletmelerin %8'i iki ve daha çok ortaklı, toplam gelirin %4'ünü temsil ediyor. Geri kalan %18 işletme korporasyon (anonim şirket) ve milli hasılanın %90'ına sahipler. Tıpkı sosyalist ülkelerdeki gibi ABD'de de korporasyon çalışanları şirketin (ve devletin) kölesi durumundalar.


Peki Sosyalizm çözüm değil mi?

— İşte ki ne büyük kandırmaca da işin tam orasında. Her şey Allahın demekle her şey Devletin demek arasında bir fark yok. Üreticinin kendisine ve kendi ürettiğine sahip olabilmesi ancak üretim araçlarının sahibi olabilmesi ve ürettiğini kendisinin tüketiciyle doğrudan takas edebilmesiyle mümkün. Öyle değil mi?. Eğer yaptığım işle doğrudan ilgili bilgi ve aletlerin sahibi(veya kiracısı) ben kendim değilsem ve ürettiğimi müşterisiyle doğrudan kendim takas etmiyorsam o zaman birisinin çarpa çarpa kullandığı mülkü haline geliyorum. Kendi imkânlarımla üretemiyorsam, kurallarımı, kalitemi ve bedelini tüketicisiyle doğrudan görüşerek kendim belirleyemiyorsam o zaman birinin kölesi olmaktan başka çarem yok demektir. Boğazı tokluğuna köle ya da ücretli çalıştırılmam durumu değiştirmez.

Biz çalışanlardan oluşan bir yönetim şirketin başında olunca durum değişmez mi?

— Değişmediği gibi çok daha kötü de olabilir. Şirket dediğin sonuçta bir hükmî şahsiyet. Yani gerçek bir insan değil. Onun şahsiyeti adına “yönetim” denilen ve işin başına geçen kişi veya kurul tarafından oluşturuluyor. Onlar şirketin asıl sahiplerini (velev ki tüm çalışanlar olsunlar) temsilen orada bulunmakla kendileri işin asıl sahipleri haline geliyorlar. Kolektif mülkiyet diye bir şey yoktur. Demagojiden ibarettir. Daha en baştan söyledim. Mülkiyet dediğimiz şey sınırlı süreli bir kullanım hakkından ibarettir. Bu hakkı o anda her kim kullanıyorsa, ya da kim işin başındaysa mülkiyeti gerçekte ona aittir denilebilir. Çünkü yönetici işin asıl sahibi haline gelip, kendi menfaati neyse işi ona göre yürütür. Şirketin asıl sahipleri de sömürülecektir, çalışanlar da. Eğer kolektif bir düzen ve tekel konumu söz konusu ise şirketin dışındaki tüm üretici ve tüketiciler de sömürüleceklerdir. Asıl sömürücü ise daima şirket yönetiminin de tepesinde oturan “kamu” yönetimidir. Sistem kapitalist olsun komünist olsun fark etmez. Çalışanlara asıl sömürü daima yasama, yürütme ve yargı erklerini temsil eden kamu yönetiminden gelir.

“Sosyalizm” insanın insanı sömürmediği, özgür bir dünya tarif ediyor.

— Evet işte. Gençlere hep böyle anlatılır. Hatta Karl Marx devletsiz bir toplumun temellerini attığını da iddia etmiştir. Kapitalizm ise “Patronun işçiyi sömürmesine dayalı” olarak tarif edilir. Oysa sosyalist/komünist sistemdeki sömürü çok daha yaman olabilmektedir.

Bolşevik devrimine kadar doğu Avrupa’da köylülerin çiftlik sahipliği olayı yok. Bolşevikler köylülerin komünist devrime destek vermelerini sağlamak için en baştan toprak reformu önermişler ve hemen ihtilal sırasında da bunu uygulamışlar (Stolypin reformları). Öte yandan özel mülkiyet Bolşeviklerin aslında hiç istemedikleri bir durum. Yani köylünün toprak sahibi olması kendi teorilerine aykırı. Köylü toprak sahibi olursa hem sömürgen hem verimsiz olur düşüncesindeler. Ama o reformlarla tarım arazileri aristokrasinin elinden alınıp bağımsız çiftçilere verilmiş durumda (at binenin toprak işleyenin reformu). Dolayısıyla Sovyetler birliğinin ilk yıllarında hemen tüm çiftlikler köylülerin kendi malı durumuna gelmiş. Kolektif mülkiyet ve sosyalleştirilmiş ekonominin(kendi teorilerine göre) hem sosyal adalet hem de ekonomik verimlilik bakımlarından çok daha üstün bir şey olması gerekiyor. O nedenle devrimin ilk yıllarında köylüye verdikleri toprakları onların elinden geri almaları ve bunu ivedilikle, gereken yerlerde de zorla yapmaları gerekiyor.

Köylülerin elinden ürünlerinin müsadere edilmesi (yani zorla alınması) hükümetin “şok tugayları” adı verilen askeri birliklerince çiftlikler basılarak ve karşı gelenler vurularak gerçekleştirilmekte idi. Müsadereden sonra köylünün elinde ertesi yıl için ürün ekecek tohum ve kışın yiyecek tahıl kalmamakta idi. Sonuç tam bir felaket oldu. 1933 yılında bereketli topraklar ekilemedi. Köylerde çok büyük bir açlık ve kıtlık yaşandı. Hükümet bir yandan kıtlık haberlerini dünyanın kamuoyundan gizleyecek çalışmalar yaparken öte yandan iklim kötüydü rekolte düşük oldu, köylünün mağdur olmaması için gerekli desteği veriyoruz, çocuklara süt yardımı yapıyoruz gibi açıklamalarda bulundu.

Gıdanın devlet silahı olarak kullanlması; Holodomor


Böylece 1934 yılına kadar sadece Ukrayna’da 5 milyon dolayında insan doğal olmayan nedenlerle(açlıktan) öldüler. Aslında kıtlıktan ölüm sadece Ukrayna’da değil Sovyetler Birliğinin diğer bölgelerinde örneğin Almanların oturduğu Volga yöresinde, don yöresi kazaklarının oturduğu Kuban ve Kazakistan’ın geniş kısımlarında de olmuştur. Ancak Holodomor terimi kıtlıktan ölümlerin sadece Ukrayna coğrafyasında gerçekleşen kısmıyla ilgilidir. Konuyu inceleyen birçok yazar bunun Josef Stalin tarafından politik amaçlarla gerçekleştirilmiş bir “soykırım” olduğu iddiasında birleşiyor (Bkz. Holodomor Olayı).

Günümüzden bir örnek vermek gerekirse; Komünist Çin parlamentosunda bugün 83 tane dolar milyarderi var. Ortalama mal varlıkları 3.35 milyar dolar. Her yıl idam edilen 3,500 kadar Çinli’nin içinde tek tük yolsuzluk nedeniyle idam edilen bürokratlar da çıkıyor gerçi. Ama, eğer sömürü yoksa bu devletli komünist siyasetçi ve bürokratlar sıfırdan bu kadar büyük serveti nasıl yapmış olabilirler acaba?. Fırsatlar ülkesi kapitalist ABD’de senatoda veya temsilciler meclisinde bir tane bile milyarder yok. En varlıklı üyenin serveti ancak yarım milyar dolar. Diğer zengin kapitalist ülkelerde de böyledir. Birinin servetinde dikkati çeken bir artış olsa (şeffaflık yüzünden) hemen gazeteciler ipliğini pazara çıkartır. Çin’de ise herşey gizlidir. Kol kırılır yen içinde kalır. Bir siyasetçi veya bürokrat eğer yukarıdakilerden birilerini kızdırmadıysa ne kadar zenginleşirse zenginleşsin kendisine hiç birşey olmaz.

Çin’de asgari ücret Avustralyalı emsalinden 23, İsviçreliden 36, ABD’liden 11 kat daha az. Eğer sömürü yoksa bir işçi başka ülkedeki ayni işi yapan emsalinden niye 30 kat daha ucuza çalışsın ? Bunu komünist ülkede işçi mutlaka daha çok sömürülüyor demek için anlatmıyorum. Türkiye de sözgelimi “kapitalist ülke” sayılıyor. Ama asgari işçi ücretleri neredeyse Çin’deki kadar. Çin’de yaşam giderleri daha düşük olduğu için bir sanayi işçisinin refah düzeyi Türk emsalinden daha bile yüksek sayılabilir. Türkiye’de sanayi işçisinin iş kazası riski dünyada bir numara. Üstelik çoğunluğu açlık seviyesinde bir ücretle çalışıyor.

Demek ki mesele Sosyalizm / Kapitalizm meselesi değil. Bir ülkede devlet ne kadar otoriterleşmişse sömürü o kadar artıyor. Huzursuzluk, eşitsizlik, adaletsizlik o kadar artıyor. Çalışanın fukaralığı ve güvensizliği o kadar yükseliyor. Yağmacı devletçiler o kadar zenginleşiyorlar ki zenginliklerini gizlemekten aciz hale geliyorlar. Özellikle İslamî Cumhuriyetlerde durum hep böyle. Sanayici değil, Tüccar değil ama devletliler ve yakınları çok büyük servet kazanıyorlar. Üretim az, işsizlik çok, finans sektörü zengin, işçi, köylü ve sıradan memur ise hep büyük yoksulluk ve sefalet içinde. Bu durumun süreklilik kazanması için halka sürekli din pompalanmaya devam ediliyor. Çünkü din bu devlet yapısının sürekliliği için, toplumu dış dünyanın dinamiklerinden uzak tutabilmek ve en çok da özgürsüzlüğü sürekli dayatabilmek için rejimin en güvenilir payandası. (Aklını, vicdanını bir tarafa bırak, dinimiz böyle emrediyor. Onun hikmetinden sual olunamaz.)

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.