Osmanlı’nın Romanya ve Bulgarya Topraklarından Geçerek İstanbul’a Varış

Anı - Yaşayanların Ağzından Hikayeler | Helmuth von MOLTKE | Mayıs 15, 2017 at 2:34 pm

I. Yeni Orsova Paşasını Ziyaret – Eflak’da Yolculuk – Bükreş

Bükreş, 25 Ekim 1835

Eski Orsova’nın hemen alt yanında, Tuna’nın dalgalarından, üzerinde bir Türk kalesi bulunan bir ada yükselir. Bu kaleyi yapan Avusturyalılar buna Yeni Orsova adını vermişlerdi: Türkler burasını aldılar, o zamandan beri sınırları Karpatlardan ta Balkan’a kadar gerilediği halde, bugün Adakale’de hala bir Türk paşası oturmaktadır.

Hıristiyan ülkelerinin ta içlerinde kalmış olan burada, üzerinden Peygamber’in şanı ilan edilen tek bir minare yükselir. Sırbistan ve Eflâk’taki (eskiden ayrı bir prenslik olan Romanya’nın güney kesimi – daha sonra bizde Boğdan denen Moldava ile birleşerek Romanya adını aldı) öz topraklarından sürülmüş olan Türkler de bu adada sığınacak yer bulurlar.

Yol arkadaşım Baron von Bergh’le bana, yanımızda bir gümrük, bir de sağlık memuru bulunarak, Türk paşasını ziyaret için izin verildi. On beş dakikada oraya vardık, ama eğer veba bulaşığı sayılan insanlar veya maddelere şöyle bir dokunuverecek olursak, Avusturya toprağına ancak on beş günde dönebilecektik. Aslında bu tehlike, zaten Türkiye’ye gidecek olan bizler için değil, tekrar geri dönmek zorunda olan iki memur için korkunçtu. Bu yüzden bunlardan biri, paşanın huzurunda bulunduğumuz sırada, odadaki hava akımıyla o yana bu yana savrulan bir tüyden, elindeki uzun değneğiyle kendini korumaya uğraştı durdu.

Osman Paşa, uzak Trandeburg (Moltke Türklerin Brandenburg’a Trandeburg dediklerini zannediyor) diyarından gelen iki yabancıyı birçok iltifatlarla karşıladı. Kahve, çubuk getirtti ve kalesini ziyaret etmemize müsaade etti. Paşa kızıl kaba sakallı, kelli felli bir zattır, ama onun oturduğu kadar kötü yerde bizim köy muhtarlarımız bile oturmaz. Konağı müfrez bir burca yapıştırılmış tahta bir barakadan ibarettir. Adamakıllı soğuk olduğu halde pencereleri camsız, yarı açık bir odada oturuyorduk. Biz, hiç de lüzumu yokken, frak giymiştik, hâlbuki paşa bizi, birbirinden daha bol ve büyük iki üç kürkü üst üste giymiş olarak, tamamıyla “à son aise” (teklifsizce) kabul etti.

Kasabada dar sokakların pisliğine şaşıp kaldık. Erkeklerin elbiseleri kırmızı, sarı, mavi, hulasa en cavlak renklerdeydi, ama hepsi de yırtık pırtıktı. Kadınlar sarılmış sarmalanmış, umacılar gibi dolaşıyorlardı. Bütün evler viranlığın izlerini taşıyordu, kaleye de, sanırım ki alındığı günden beri yeni bir tuğla bile konmamıştı. 31 Ekim’de Eflak’daki yolculuğumuza devam ettik. Her ne kadar bu memleket hakkındaki hükümlerim pek lehte değilse de, gerçeğin payını da vermek için şunu söylemeliyim ki ben sadece buranın son savaşta korkunç bir şekilde harap edilmiş olan kısımlarını gördüm. Belki de kuzey tarafları daha iyidir. Üstelik biz bu ıssız yerleri günler günü durmadan yağan yağmurda geçtik. Bereket versin talihim varmış da bu yorucu yolculuğu pek hoş bir arkadaşla birlikte yaptım.

Orsova’da bir yük arabası satın almıştık, Çünkü Ulah (o zamanlar Romenlere Ulah deniyor) arabaları çocuk arabalarına benzer. Yükseklikleri 2 ayak 4 pustan fazla değildir, hem de öyle kısa, öyle dardırlar ki bizim gibi azıcık eşyası bulunsa bile, içlerinde bir adam zor oturabilir. Bütün arabada tek bir parça demir bile yoktur. Dingil başlıkları, dingilleri, her yeri ağaçtandır. Atların koşumlarında da maden diye bir şey aramak boşunadır. Sonraları ırmakları öylesine kabarmış bulduk ki su bizim büyük arabanın içine bile girdi; iki ayak daha alçakta oturmadığımız için birbirimizi tebrik ettik. Fakat bizim arabaya Eflâk’ta bir ‘Voiture monstre’ (dev araba) gözüyle bakıyorlardı. Sekiz at koşmuşlardı, çetin yerlerde buna birkaç da manda ekliyorlardı, ama yolun müsaade ettiği yerlerde, bodur bir ata semersiz binen ve ayakları hemen hemen yere değen postacının naraları arasında dörtnala yol alıyorduk. Naralar geldiğimizi menzilhaneye ta uzaktan haber veriyor, etrafı çitle çevrili avluya girdiğimiz zaman da yeni atlar hazırlanmış bulunuyordu.

Yağmur hiç durmamacasına boşanıyordu. Şapkam ıslanmaktan yumuşamıştı ki kaldırıp arabadan dışarı attım. Krajova’da kürklerimizi kurutmak için fırıncıya gönderdik ve bir çeşit çöreğe benzemiş, yarı yanık olarak geri aldık. Köylerde hiçbir şey bulunmuyordu; ne yiyecek, ne içecek bir şey, ne de geceleyecek bir yer vardı. Hatta menziller bile sefil kulübelerden, daha doğrusu, üzerleri ağaç dallarından bir damla örtülmüş toprak kovuklarından başka şeyler değildi. Bu kadar fakirliği bu zamana kadar hayalimden bile geçirmiş değilim.

Bükreş’te bir misafirhane bulunca sevincimiz az olmadı. Orsova’dan beri böyle bir yerin yüzünü görmemiştik.

Konsolosumuz tarafından Prens Alexandre Ghika’ya takdim edildik ve birçok Boyar (soylu toprak ağası) aileleriyle tanıştırıldık. Prens bize bir ziyafet verdi, bir de askeri gösteri yapılmasını emretti ama şiddetli bir kar tipisi yüzünden bundan vazgeçmek zorunda kalındı.

Her ne kadar, geçen yıl bu zamanlarda en güzel bir yazın keyfini sürdüğüm Cenova ile aynı enlem üzerinde bulunuyorsak da burada her şey henüz en derin bir kış içinde donmuş kalmıştı. Burada bulunduğumuz sırada şehri, kışlaları ve salonları dolaştık. İstanbul’a yolculuk için de hazırlıklarımızı yaptık.

Bükreş’te en sefil kulübelerin yanı başında en yeni tarzda saraylar ve Bizans üslubunda eski kiliseler görülür. En bol lüksün yanında en acı sefalet kendini gösterir ve Asya ile Avrupa bu şehirde yan yana gelmiş gibidir.

II. EFLÂK’’TA DURUM – UZUN BİR KÖLELİĞİN İZLERİ – KONSOLOSLUKLAR – HÜKÜMETİN MEMLEKETE ETKİSİNİN PEK AZ OLUŞU – SIRBİSTAN İLE KARŞILAŞTIRMA

Eflak henüz beş yıldan beri Hristiyan memleketlerinin arasına girmiştir. Bu her ne kadar çifte bir uyrukluk şeklinde olmuşsa da yine iç yönetimini kendi iradesine göre düzenlemek hakkını elde etmiştir. Bu sebeple Avrupa, kısa zamanda, fakat büyük değişikliklerden sonra beliren daha iyi bir durumun başlangıçlarına ümitle bakmaktadır.

Bu memleketin çehresi uzun bir köleliğin korkunç izlerini taşımaktadır. Hala yarı yarıya harabeler ve moloz yığınları halinde olan şehirler sursuz, kapısızdır. Çünkü şimdiye kadar her türlü savunma bir suç sayılmıştı. Karşı komanın faydasızlığını ve bunun çoğu zaman felaket getirdiğini gören Ulah artık kaçmadan başka kurtuluş çaresi düşünemez olmuştur. Bir Türk kıtası Tuna’yı geçip geldi mi, elinde avucunda kaybedecek bir şey bulunanlar Macaristan ve Siebenburgen ormanlarına sığınıyorlardı. Boyarlar kaçmada daima herkese örnek oluyordu. Eflak halkı kırk senede yedi defa yerini yurdunu bırakıp kaçmıştı. Bu memleketin köy ve kasabaları vadiler içinde adeta saklanmıştır. Çünkü geride kalanlar ancak fakirliği, sefaleti ve bir köşeye sığınmasıyla kendini koruyabiliyordu. Bugün bile nedir o bahçesiz, yemiş ağaçsız, kilisesiz, neredeyse evsiz köylerin hali! Çünkü evler de toprağa gömülüdür ve sadece çalı çırpıdan bir damla örtülmüştür. Günlerce gidersiniz de çiftlik, değirmen, işletme binası, ağaçlı yol, fidanlık, köprü, ya da saray diye bir şey göremezsiniz.

Her ne kadar üçte biri bodur meşe çalılıklarıyla kaplıysa da ovada hiç ağaç yoktur. Tabii burada ağaç dikmeyi aklına getiren de yok. Tabiatın vermiş olduğu güzel ormanlar da öylesine tahrip edilmiştir ki, kötülük, ihmal ve düşüncesizliğin, tahrip için kullanılan insan kuvvetlerinin bu kadar yıkıp yok etmeye nasıl yettiğine insanın şaşacağı gelir. Bu geniş alanları orman haline getirmek de, buğday tarlası yapmak da aynı derecede güç olacaktır. Ekime elverişli toprakların olsa olsa beşte biri ekilidir. Bu memleket sahiden geniş bir çöle benzer, ama öylesine bir çöl ki, her emeği cömertçe mükâfatlandırmak için sadece çalışkan insan ellerini beklemektedir. Boyarların pek azı, büyük malikânelerini kendileri işletmektedir. En çoğunun evleri şehirlerdedir. Köylerde bulunmayan kiliseler de hep buralarda toplanmıştır.

Son değişikliklerde bu soylu sınıfı çok şey kaybetmiştir. Bunların batması köylülerin altında inledikleri yük azaldığı için değildir (çünkü arazi fiyatları son derece artmıştır). Boyarlar eskiden memuriyetleri satarak ya da bunları gelir vasıtası olarak kendileri kullanarak geçinirlerdi. Şimdiyse buralara sabit maaşlı memurlar yerleştirilmiştir. Sadece memleketin en büyük makamının, Hospodar’lığın (Eflâk ve Boğdan beylerinin unvanı. Voyvodalık. Bunlar Osmanlı devleti tarafından tayin edilirdi) satılmayışı bile ne nimet! Eflâk’ın başına yetmiş senede kırk hükümdar geçmiştir. Şimdi Hospodarlık payesi kaydı hayat şartıyladır. Henüz babadan oğula intikal etmiyor, her halde bu memleketin çok yavaş gelişmesinin esas sebeplerinden biri de bu.

Toprak beylerinin keyfi idaresi kayıt altına girmiştir. Emir kullarının haklarını arayabilecekleri mahkemeler vardır. Angaryanın sınırlandırılması sayesinde halk zamandan ve kuvvetten kazanmıştır ama kuvvet, zaman ve hürriyet onlar için hiç değeri olmayan hazinelerdir. İçinde yetiştikleri ve sevdikleri durumu sürdürmek için de bunlara ihtiyaçları yoktur. Ulah, babasından, ancak şöyle böyle geçinebileceğinden fazlasını ekmemeyi öğrenmiştir. Fazlası zaten efendinin ya da düşmanlarının eline geçecektir. En azla kanaate alıştığı için başka milletlerin bin türlü ihtiyaçlarını bilmez. Fakirlikten çok işten, barbarlığın sefaletlerinden ziyade medeniliğin kayıtlarından ürker. Ulahlar dikkati çekecek kadar güzel, boylu boslu adamlardır. Dilleri Latinceden doğmadır ve bugün de hala İtalyancaya benzer. Fakat Türk boyunduruğu bu milleti tamamıyla köleleştirmiştir. Silah Ulah için uzun zamandan beri yabancı bir şey olmuştur. Her isteğe boyun eğer, her iyi giyimli adama karşı saygı duyar ve onu kendisine emretmeye ve kendisinden hizmet istemeye haklı sayar. İsterseniz ona umduğunun kat kat üstünde bir hediye verin, bir Ulah’ın teşekkür ettiğini göremezsiniz. Fakat kendisine yapılan hor muamelelere karşı da yine böyle sessiz kalır, sevincini göstermeyi akılsızlık, acısını meydana vurmayı da faydasız görür. Buna karşılık sefil kovuğunda, kocaman bir ateş karşısında ıslak üstünü başını kurutabilir, mısır kavurabilir ve haydi haydi bir çubuk içebilirse onu neşeli görürsünüz. Ulah’ın evinde ne ekmek, ne başka yiyecek şey, ne tencere, ne kazan, ne de eşya vardır. Ulah bıçağını, çubuğunu, tütün kesesini kuşağında taşır: bir yere giderken evinde, saklamak yorgunluğuna değecek hiçbir şey bırakmaz. Şu halde bu kuşaktan beklenecek fazla bir şey yok.

Bizim hemşerilerimizden birçokları, daha iyi bir hayat kurabilmek için başka kıtalara hicret etmektedir. Hâlbuki eğer mal ve mülk güvenliği olsa her emeğin karşılığını bol bol görebileceği, bu zengin memleketin kaynaklarından faydalanmaya kalkışanlar pek az. Göçmenlerin bu kadar az teşvik görmesinin sebebi muhakkak ki yabancıları devlet için bir yük haline koyan konsolosluklardır. Bir konsolosun himayesine giren kimse memleketin kanunlarına tabi değildir. Hükümet ondan ne vasıtasız vergi alabilir, ne onu yargılayabilir, ne de cezalandırabilir. Sade Bükreş’teki Avusturya konsolosunun himayesi altında 5000 kişi varmış. Çoğu zamanı Almanların İngiliz, Fransızların da Alman himayesinde oldukları bile görülür, hatta Eflak uyruğu olanlardan da bu yoldan kendi hükümetlerinin emrinden çıkma çaresini bulanlar var. Rusya bu suiistimalden el çekmiştir, ama bütün memlekette başka yollardan muazzam bir himaye usulü uygulamaktadır.

Eflâk’ın kıymetli ve adi madenlerden büyük hazinelere sahip olması çok muhtemeldir. Akarsular o kadar çok altın taneleri sürükler ki Çingeneler bunlarla hükümete vergi borçlarını öderler. Cıva bazı yerlerde damla halinde toprak üstüne çıkar. Burada açıkta bulunan tuz da devletin esas kaynaklarından biridir. Fakat hiçbir yerde maden çıkarma işinin başlangıcına benzer bir şey bile görmedim. Bu teşebbüs ruhu yokluğunun gizli anlaşmalar yüzünden olduğunu söyleyenler vardır. Fakat her halde asıl sebep madenciliğin ancak zamanla kar getirebilecek büyük sermayelere muhtaç oluşudur. Bir irsi hükümdar, bu kadar bol kazanç getirecek bir harcamadan çekinmezdi. Fakat Alexandre Ghika o durumda mı?

Memlekette, ana yollarda menzil teşkilatı kurulmuştur. Yolcular uygun mevsimlerde son derece çabuk, fakat aynı zamanda son derece rahatsız bir şekilde taşınırlar. Yollar ve köprüler için şimdiye kadar en ufak bir iş yapılmamıştır. Bu yüzden, sürekli yağmurlama bu ağır killi arazide bir yerden ötekine gitmek hemen hemen imkânsız hale gelir. Karpatlardan aşağı yuvarlanan ırmaklar ovada geniş yataklarını doldururlar ve her türlü ulaştırmayı keserler. Yol bakımından bu memleket henüz pek kötü durumdadır. Şoseleri yoktur. Tuna sadece sınırdan geçer, Tuna’ya akan ırmaklarda gemi işleyemez, işler hale getirilebilecek gibi de değildirler. Bu sebeple Tuna, Eflak için, Türkiye’den gelecek vebaya karşı bir set olmaktan pek fazla işe yaramaz. Karantina müesseseleriyse bugün de o haldedir ki, her yolcu muhakkak bunlardan kaçınacaktır. Üstelik bunlar öyle az güvenilir halde ki Avusturya Eflak sınırında bulunan karantina müesseselerini hala devam ettirmektedir.

Bu ıssız diyarda Bükreş gibi, hemen hemen 100.000 nüfuslu bir şehre rastlamak insanı şaşırtıyor. Bükreş’te saraylar, sosyete ve ziyaretler, tiyatro, marchandes de mode (şapka vb kadın eşyası), gazeteler, atlar, arabalar vardır. Ama şehir kapısından dışarı adımını atan, barbarlığın ta içine düşer, Bir tabiat araştırıcıları derneği, bir de örnek çiftlik kurmuşlar, fakat Eflâk’a patates ziraatı bile henüz girmiş değil. Şehirde saray mensuplarını görürsünüz, ama memlekette hükümet göremezsiniz. Şimdiye kadar Eflâk’taki duruma tesir eden ıslahat, köylülerin azat edilmesi, bunların üzerindeki yükün azaltılması, vergi ve resimlerin sınırlandırılması ve belirtilmesi, menzil teşkilatı, vebaya karşı koruma hattının çizilmesi, şehirde sokakların kaldırımlanması, 6000 kişilik milis kuvvetinin talim ve terbiyesi, hemen hemen hep General Kisseleff’in idaresindeki Rus işgal kuvvetinin eseridir. Fakat şunu da söylemek insafa uygun olur ki, Eflak prensinin yapmaya mezun olmadığı birçok şeyleri yapmaya general yetkiliydi. Üstelik bu kadar uzun zamandan beri ve bu kadar ağır bir baskı altında kalmış olan bir memlekette memnun kalınacak bir durumun gelişebilmesi için vakit henüz pek erkendir.

Sırbistan birçok bakımlardan Eflâk’ın tamamıyla aksinedir. Sırbistan’da ne Boyarlar vardır, ne de başka soylular: ne büyük şehirler vardır, ne de saray halkı. Sadece halk ve hükümdar vardır. Miloş, bu harikulade adam, halkının hürriyetini kılıcıyla elde etmiştir. Fakat onların vatandaşlık durumlarını düzenlemeye aldırış bile etmemiştir. Gerçi parlamento, seçim ve oya başvurmayı, hulasa Chartre Verite’nin yeni bir kopyasını Seine nehri kıyısından Morava’ya aktarmak isteyenlerin tekliflerini reddetmekte haklıdır, fakat memleketin kanunlara ihtiyacı olduğunda da şüphe yoktur. Prens, bütün iktidarı kendisinde toplamış ve bir ordugâhın düzenini devlet idaresine uygulamıştır. Prens, memleketin bütün topraklarının biricik sahibi olarak kendini görmektedir. Çünkü Türkler buraları zapt ettikleri zaman Sırpların mülkiyet hakları ortadan kalkmış ve padişaha geçmişti. Miloş, şimdiki arazi sahiplerini gerçek sahip olarak değil, sadece serfler (toprak köleleri) olarak görmektedir. Bunların toprakları oğullarına miras kalabilmektedir, fakat vasiyetle akrabalarına bırakmaya hakları yoktur.

Sırplara gelince: bunlar babalarının haklarını kanlarıyla yeniden satın almış olduklarına inanmaktadırlar. Nihayet Miloş bütün dış ticareti, yani kendisinin tüccarlığından yetiştiği kârlı domuz alışverişini, kendi eline almış gibi görünmektedir. Bu sayede hesapsız servetler kazanmıştır ve bu tekel, bazı kanlı hükümlerinden ziyade tepkiler uyandırmıştır.

Miloş Obrenoviç; İstanbul’da bulunduğu sırada, nadir görülen iltifatlarla kabul edilmişti ve kendisi Babıâli’ye sahiden sadıktır, çünkü ancak bu sayede prensliğinin devam edebileceğini anlayacak kadar zekidir. Memleketinin içinde, büyük hizmetinin hatırası, bütün maddi yetkiyi elinde toplamış olması ve muazzam bir servetin nüfuzuyla hüküm sürmektedir. Dışarıya karşı da Sırp milletinin savaşçı ve yaman karakteri sayesinde kuvvetlidir , çünkü her ne kadar milis kuvveti kalabalık değilse de her Sırp, eline geçirmek için o kadar uzun zaman mücadele ettiği silahı kullanmasını bilir.

III. EFLAK KIZAKLARI – YERKÖY, RUSÇUK, TATARLARLA SEYAHAT – ŞUMNU – TÜRK HAMAMLARI – BALKAN – EDİRNE – İSTANBUL’A VARIŞ

İstanbul, 20 Kasım 1835

Bükreş’te sekiz gün kaldıktan sonra yolculuğumuza kızakla devam ettik. Bilmem ki bu dört at koşulu, oyuncağa benzer, yolcunun bacakları kenarlardan dışarı sarkacak kadar dar ve kısa, süratli gidişte insanın bin bela ile yerinde oturabildiği şeye bu iltifatlı isim verilebilir mi? Daha birinci menzile varmadan postacı attan yuvarlandı. Ben de iki defa kızaktan düştüm. Bu minyatür taşıtın kılavuzu bunlara aldırış bile etmiyor, küçücük atını boyuna sürüyordu. Yükünün en mühim parçasını kaybettiğini, bağıra çağıra, bin bela ile ona haber vermek mümkün oluyordu. Vadilerde dereler yollara taşmıştı. Böyle bir ayak yüksekliğinde bir kızakla üç ayak derinliğinde taşkınlardan nasıl geçildiğini düşünebilirsin. Alabildiğine sürükleniyorduk. Bu memleketlerde Avrupalı bir yolcu için en kötü şey misafirhane diye bir yerin bulunmayışıdır. Akşamlan aç, sırsıklam ve yarı donmuş bir halde bir şehre varınca insan parasıyla ne sıcak bir oda, ne bir yatak, ne de akşam yemeği bulabilir. Yerköy’de birinin evine kabul edilebilmemiz için prensin bir tavsiye mektubu lazım oldu.

Bu şehirde hala son harbin tahribatının izleri görülüyor. İstihkâmların kara tarafı yerle bir edilmiş, buna mukabil Tuna’ya bakan kısımda taş kaplamalı birkaç toprak tabya ayakta kalmış, Nehir kenarındaki ulaştırmaya uygun yeri, muhakkak ki bu kasabayı yeniden geliştirecektir. Daha şimdiden, Bizans tarzında kubbeli kiliselerin yanında birkaç gösterişli taş bina yükseliyor.

Eflâk (Wallachia)'da devrim sonrası halka özgürlükler getiren yeni anayasa 1848'de Bükreş'de kabul edildi.

Ertesi gün, burada çok yerıiş olan nehri geçtik. Burada Tuna üzerinde birçok adalar var. Rüzgar, kuvvetli akıntıya karşı gitmemize yardım etti; çünkü Yerköy Rusçuk’un biraz daha aşağısına düşüyor. Burada, (12 Kasım) Türk toprağına ayak bastık ve karantina dilince «bulaştık» Rusçuk’ta her şey bize yeni ve harikulade göründü. Yerliler bize ne kadar şaşarak bakıyorlarsa biz de etrafımıza o kadar şaşarak bakıyorduk. Yolda paşanın konağının önünden geçtik. Bu, pencereleri kafesli, geniş çatılı, arası tuğla ile doldurulmuş ağaç iskeletli büyük, viran bir evdi. Karşısındaki bir meydanlıkta birkaç top duruyordu. Buradan sonra çarşıyı gezdik Bu da uzun bir yoldu: iki tarafında sıra sıra küçük dükkânlar vardı. Bunların karşılıklı çatıları adeta birbirine ulaşıyor ve burada güneş ya da yağmurdan oldukça korunmuş olarak dolaşılabiliyordu. Bu çarşının müşterilere arz ettiği mallar çubuklar, at koşumları, pamuklu veya yarım ipekli dokumalar meyveler, çizme ve terliklerden ibaretti. Nihayet hana, yani Türk oteline vardık. Bu hanlar yolcuya bir çatı altı sağlar ama bundan başka hiçbir şey vermez. Herhangi bir zengin paşa böyle bir oteli bir çeşit hayrat olarak yaptırır. Fakat burasını döşemeyi, ya da sadece sağlam bir şekilde muhafazayı düşünen bile yoktur. Her hanın bir çeşmesi, daha zenginlerinin üstelik bir hamamıyla camii vardır, fakat yolcu yatağını, yorganını ve yiyeceğini yanında getirmek zorundadır. Asıl benim dikkatimi çeken, burada, bütün Tuna kıyılarında olduğu gibi kışları sert olan bir şehirde pencere camlarının bile bulunmayışı oldu. Pencereler ya tamamıyla açıktı ya da, olsa olsa, kâğıt yapıştırılarak örtülmüştü. Hana adeta yerleşmiş olan bir Rum tüccara tavsiye mektubu getirmiştik. Adam hasırını, yastıklarını ve yiyeceklerini bizimle paylaştı. Bir Tatarla pazarlık ederek 100 Taler bile tutmayan bir para karşılığında bizi ve eşyamızı İstanbul’a götürmesi, üstelik yiyeceğimizi de vermesi için uyuştu. Bizimle bütün bunlar hakkında nasıl anlaşabildiğine hala şaşıyorum. Çünkü ev sahibimiz ancak bizim Türkçe ya da Rumca bildiğimiz kadar Almanca ya da Fransızca biliyordu.

Gün doğarken eğri büğrü kaldırımlar üzerinden şehrin kapısına doğru yollandık. Küçük kervanımız beş atlı ve yedi attan ibaretti. Önde, yanında bir yedek atla kılavuzumuz bir Arap gidiyordu. Bunun yüzünün beyaz kış manzarası içinde biraz yersiz bir görünüşü vardı. Kum çöllerinin bu evladı sık sık üzengilerine kadar kara gömülüyordu, Onun arkasından yük atları yedeğinde olarak sürücü gidiyor, sonra Tatarla (posta sürücüsü) biz geliyorduk. Hepimiz silahlıydık. Sağ yanımızda da kamçık, yani kısa saplı uzun bir kırbaç bulunuyordu.

Yol hemen, oldukça yüksek bir tepeye tırmandı. Buradan şehir tamamıyla görünüyordu. Türklerin esas kalesine bakarken hayret etmekten kendimi alamadım. Uzun, top ateşi altında, yan ateşe açık ve dış istihkâmları bulunmayan hatlarıyla, yarım yamalak silah ve teçhizatına, zayıf profiline rağmen bu kadar kuvvete karşı koyabildiğine göre ya savunma çok inatçı, ya da hücum çok zayıf veya her ikisi de olmuş olacak.

Devamlı yağmur, daha don başlamadan ağır killi toprağı çok yumuşatmıştı. Şimdi bütün kabartılar donmuş ve kalın, fakat gevşek bir karla örtülmüştü, Onun için bu yolculuk hem tehlikeliydi, hem de uzun sürüyordu.

Tatarlar, ne kadar isterse o kadar erken yola çıksınlar, ancak akşamüstü mola verirler. Atlar çok defa yemsiz olarak on iki, hatta on dört saat yol alır. Bayır yukarı adi adımla, düzlükte biniciyi son derece yoran bir nevi kısa suretiyle, bayır aşağı ise hatta en kötü yollarda bile dörtnala gidilir. Gecelenecek yer ta uzaktan göründü mü herkes atını karnı yere değecek gibi doludizgin sürer, o zaman Allah! Allah! Naralarıyla, insanın kafasını patlatmaya bire bir kaldırımlar üzerinden, dar yokuşlardan ta hanın ya da kervansarayın avlusuna kadar bir koşudur gider. Orada sürücü köpük içindeki atları belki bir saat dolaştırır. Binici ise hemen geniş çizmelerini çıkarır, ocağın başında yastıklara dayanarak uzanır. Leğenle ibrik getirilir ve hemen onun arkasından tabaksız, fakat küçük bir ayağı bulunan (zarf) bir fincanla şekersiz ve sütsüz, telvesi içinde kahve sunarlar. Sonra çubuklar ortaya çıkar, nihayet önüne bir meşin sofra serilir ve üzerine bir sahan pilav oturtulur. Hemen bunun arkasından da herkes üstündeki elbisesiyle yatıp uyur. Kim atla yolculuğa alışık, hele oldukça dinç değilse kışın Tatarlarla Bulgaristan ve Rumeli’den geçmesini tavsiye etmem.

İkinci günün akşamı Şumnu’ya vardık. Üzerinde Stranca kalesinin bulunduğu tepeye çıkınca, zarif minareleri ve büyük kışlalarıyla şehir, şehrin arkasında yükselen sarp dağ ve bunun eteğinde ta Tuna’ya kadar uzanan geniş ova göz alabildiğine görünür. Balkan dağlarının ön kolları Şumnu’yu bir at nalı şeklinde çevreler, açık taraf da tahkimatla emniyet altına alınmıştır, Şehir Rusçuk’tan çok daha sevimlidir ve daha iyi inşa edilmiştir. Büyük camii de pek zarif ve güzeldir. On dört saatlik at yolculuğundan sonra kervansaraya indiğim zaman açlık, soğuk ve yorgunluktan bütün vücudum sıtma tutmuş gibi titriyordu, üstelik tatar eyerinin kısa üzengileri bacaklarımı adeta kötürüm etmişti. Bana Türk hamamına gitmemi teklif ettiler. Henüz bu hamam hakkında hiç fikrim olmadığı için, hiç olmazsa göreyim diye, kendimi oraya kadar zor bela sürükledim. Geniş ve yüksek bir kubbe altına girdik, buranın ortasında bir fıskiye şakırdıyor ve bu binada hüküm süren soğuğu benim için adeta gözle görülür hale getiriyordu. Elbiselerimden en küçük bir parçasını bile çıkarmaya hiç de niyetim yoktu. Üstelik ortalıkta banyo küveti diye bir şey düşünüyordum ve fıskiye ile onun buz sarkıtlarını korkudan ürpererek düşünüyordum. Salonun çepeçevre etrafında tahta setlerde birçok adamların, halılar ve şilteler üzerinde, sadece ince birer keten çarşaf örtünerek yattıklarını hayretle gördüm. Keyifle çubuk içiyor ve bana bu anda o kadar korkunç gelen serinliğin, sanki ağır bir yaz günündeymişler gibi zevkini çıkarıyorlardı.

Çekingen halimizi anlayan hamamcı, bizi adamakıllı sıcak olan ikinci bir kubbe altına götürdü ve işaretle soyunmamızı anlattı. Belimize yarı ipekli mavi bir bez tutturdular ve tıraşsız oluşunu her halde yanlışlık eseri saydıkları, başlarımıza da birer havluyu sarık gibi doladılar. Bu kıyafet değiştirmeden sonra bizi üçüncü bir kubbeli salona soktular. Buranın mermer döşemesi o kadar ısıtılmıştı ki üzerine ancak nalınlarla basmak mümkündü. Kubbenin gün ışığı süzülen yıldız şeklinde ve kalın camlarla örtülü tepe açıklığının tam altında iki ayak (~60cm) yüksekliğinde, üstü mermer, yaspis ve akikle zengin bir şekilde kaplanmış bir seki vardı. İnsan bunun üzerine keyifle yatıyordu. Tellak yani hamam hizmetçisi, bundan sonra pek acayip bir ameliyeye girişiyordu. Bütün vücut ovuşturuluyor ve bütün kaslar çekilip ovuluyordu. Herif, insanın göğsüne diz çöküyor ve başparmağının boğmağını bel kemiği boyunca yukarıdan aşağıya yürütüyordu. Bütün oynak yerlerini, parmakları, hatta boynunu bile; şöyle hafifçe bir el hareketiyle çıtlatıyordu. Biz çok defa kahkahayla gülmek zorunda kalıyorduk. Fakat uzun, yorucu at yolculuğunun sızılar; yok olmuştu. Tellak el çırparak ameliyatı bitirdiğini haber verdi.

Bundan sonra, büyük salonu çevreleyen küçük, daha da sıcak hücrelere girildi. Burada iki musluktan isteğe göre-sıcak ve soğuk duru su, mermer kurnalara akıyordu. Bu sefer müşteriye, tımar sırasında Türk atlarına uygulanan usulün aynı yapılıyordu. Yani tellak keçi kılından küçük bir torbayı (gebre) sağ eline geçiriyor ve bunu boyuna bütün vücuda sürtüyordu. Bu, pek esaslı bir temizlenme. İnsanın bir Türk hamamında yıkanmayanın, ömründe hiç yıkanmamış olduğunu söyleyesi geliyor. Bu sefer tellak büyük bir tas güzel kokulu sabun köpüğüyle geliyor. Hurma kabuğu liflerinden bir yumakla müşterisinin tepesinden tabanına kadar, saçlarını, yüzünü, her yerini sabunluyor, bundan sonra da insan hakiki bir zevkle başına, göğsüne ve karnına soğuk su döküyor.

Artık yıkanma bitmiştir. Islanmış bezlerin yerine kuru, ateşte ısıtılmışlarını kuşatıyor, başına bir sarık sarıyor, omzuna da bir bez atıyorlar, çünkü edebe son derece riayet ediliyor. Bergh’le ben bu karnaval kılığında birbirimizi adeta tanıyamadık ve halimize gülmekten kendimizi alamadık. Bundan sonra giriş salonunda, gördüğümüz Türkler gibi, keyifle uzandık, Orada bir şerbet, kahve veya çubuk içiliyor. Vücut; içten öylesine ısınmıştır ki soğuğu adeta tatlı bir serinlik gibi duyuyor insan. Deri, ele son derece düzgün ve yumuşak geliyor. Böyle bir banyonun büyük yorgunluklardan sonra ne kadar dinlendirdiğini ve ne kadar dirilttiğini anlatmak imkânsız. Tatlı bir uykudan sonra ertesi sabah (14 Kasım) yolumuza, sanki hiç yorgunluk çekmemişiz gibi canlı ve zinde devam ettik.

Bütün nehirler taşmış olduğu için Şumnu’dan itibaren eski Şumnu ve Osmanpazarı üzerinden geçmek üzere uzun bir dolambaç takip etmeye karar verdik. Osmanpazarı’ndan itibaren yavaş yavaş Balkanların geniş, karlı alanlarına tırmandık ve kayalık bir araziyi aştıktan sonra derin Kazan vadisini önümüzde gördük. Yol, dimdik buraya iniyordu. Kazan şehri ancak sarp ve dik kaya duvarları arasında açılmış son derin boğaz geçildikten sonra görülebiliyor. Ancak atlıların geçebileceği yol, öbür yakada tekrar dimdik yukarı tırmanıyor. Bundan sonra yol birçok küçük sırtlar ve derin vadilerden geçtiği için çok zahmetli bir hale geliyor. Nihayet, alçak arızalı Rumeli arazisinin göründüğü son tepeye varılıyor. Burada bize doğru daha yumuşak bir rüzgâr esiyor. Karlar ortadan kalktı. Ağaçlarda henüz yaprak var. Yeşil çayırlarda sayısız çiğdemler açmış.

Derinlikleri sislerle örtülü bir boğaz boyunca yemiş bahçeleri ve zeytinlikler arasından küçük İsIimye (Selimnia) kasabasına doğru doludizgin yol alıyoruz.

Balkanların ne tarafını gördümse güney Yamaçları, kuzey yamaçlarına göre hep daha dik, daha sarp ve daha kayalık. İslimye’den, yüksek, tepeleri sivri sivri dağların muhteşem bir görünüşü var. Güneş bunların en cüretli ve en göz alıcı şekiller gösteren çıplak yamaçlarını aydınlatırken doruklarına bulutlar sarılıyor. Önümüzde geniş bir ova yayılıyor. Burasını yeni atlarla, diz boyu otlar içinden ve son derece dikenli çalılıklar arasından doludizgin geçiyoruz. Geceleyeceğimiz yere varmadan önce akşam olmuştu. Bir kelime bile konuşamadığımız tatarımızın yolunu kaybettiğinin de farkına vardık. Geniş bir çayırlıktaydık ve Tunca’nın taşkınlarıyla dört yanımız çevrilmişti. Üstelik o kadar karanlıktı ki üç adım ötesini görmek mümkün olmuyordu ve kılavuzumuzu kaybetmemek için çok sıkıntı çekiyorduk. Büyük inek ve keçi sürülerine rastlıyorduk, fakat çobanlarına bütün seslenişlerimiz boşa gidiyordu. Her halde bunlar bir tatarın ziyaretinin kendilerine ancak ücretsiz angarya vaat ettiğini biliyorlardı. Fakat tatar yine de, Allah bilir nasıl, küçük bir keçi çobanını yakaladı, hemen kollarını bağladı ve kamçısıyla atına da bağlayarak, dere tepe demeden önümüz sıra seğirtmeye mecbur etti. Küçük Bulgar yiğitçe kendini savunuyor, sanki şişleniyormuş gibi bağırıyordu. Ben de her an onun adamlarının birkaç el silah atışıyla karşılaşmayı bekliyordum. Bu haksızlığa katlanmak zoru insanı kendinden iğrendiriyordu. Ama ne sözümüzü anlatabilirdik, ne de çocuğun yol göstermesinden vaz geçebilirdik. Sanki gök bu haksızlığın intikamını almak istiyormuş gibi bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor ve sadece ara sıra çakan şimşekler önümüzdeki araziyi aydınlatıyordu. Böylece belki yarım saat gittik, nihayet küçük kılavuzumuz sefil bir kulübenin önünde durdu, biz de hemen oraya yerleştik, Bin bela ile yeşil çam dallarından, doğrudan doğruya toprak üstünde, bir ateş yaktık. Çok geçmeden duman o kadar tahammül edilmez bir hale geldi ki ancak yere yatarak nefes alabiliyorduk. Yiyecek bir şey yoktu. Ta vücudumuza kadar ıslanmış olarak uykuya yatmak zorunda kaldık, çünkü çantalarımızdan bile sular akıyordu. Kulübede kendime kuru bir yer aradım ve yorgunluktan hemen uyudum. Ertesi sabah uyandığım vakit kendime hiç de rahat bir yer seçmemiş olduğumu gördüm. Bütün yüzüne keskin çakmak taşları saplanmış bir çeşit kızağın üstündeydim. Burada buğdayı bizim taraflarda olduğu gibi dövmezler, bir çeşit açık harman yerine sererler, sonra üzerinde, anlattığım kızağı fırdolayı döndürür dururlar. Böylece saman da aynı zamanda ufalanmış ve atların yiyebileceği hale getirilmiş olur.

Küçük kılavuzumuza bol bahşiş verdikten sonra, hala süren yağmur altında yolculuğumuza devam ettik. Fakat daha öğle vakti sefil bir köyde (Hasanbeyli köyü) kalmaya mecbur olduk. Çünkü Tunca’ya akan kollardan birini geçmeye imkân yoktu. Ertesi sabah su biraz alçalınca bir geçit yerinden geçtik, fakat yük atımız eşyamızla birlikte ırmağa düştü, neredeyse sürüklenip gidecekti. Yollar batak haline gelmişti nihayet Edirne’ye vardığımız zaman kervanımızın pek acıklı bir görünüşü vardı.

Bütün Türk şehirleri gibi Edirne’nin de dışarıdan görünüşü pek güzeldir. Geniş, çayırlık bir vadide, muazzam ağaç kümelerinin ve kıvrım kıvrım akan nehir kollarının arasında kubbeleri ve minareleri, surları ve kuleleri, alçak kırmızı damlardan bir kargaşalığın üzerinden yükselir, bunların arasında açık yeşil ağaçlıklar ve yüksek kara serviler göze çarpar. Muazzam Sultan Selim Camii dört narin minaresiyle, en yüksek tepede, etrafı bağlar, bahçeler ve tarlalarla çevrili şehrin üzerinde yükselir. Fakat tatarımız bizi acele etmeye zorladı ve Rusçuk’tan ayrılışımızın, onuncu sabahı, eteklerinde bir gümüş çizgi ışıldayan, uzak bir dağ sırasının arkasından güneşin doğduğunu gördük. Bu, milletlerin beşiği Asya idi, tepesi karlı Olympos’tu ve koyu mavi suları üstünde birkaç yelkenlinin kuğular gibi ışıldadığı berrak Propontis idi. Çok geçmeden minareler, gemi direkleri ve servilerden bir orman denizden yükselip parıldadı. İstanbul’du burası.

Tags: ,

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.