Adalet Kavramı

Zeitgeist / Denemeler | | Şubat 22, 2019 at 8:43 am

Adalet özlemi insanların en eski özlemlerinden biri; adaletin ne olduğu ise, felsefenin en eski sorularından biri. Ancak bu son soru dünyamızda nüfus arttıkça daha da önem kazanıyor. Yalnız önemli değil, cevaplandırılması acil olan bir soru haline gelmiştir adaletin ne olduğu sorusu; çünkü günümüzde artık adalet özleyen değil, adalet talep edenlerin sayısı gitgide artmakta ve bu insanlar adaleti “elde etme” umudunu yitirince silaha sarılmakta, rastgele insan öldürmekte, kendileri de ölmektedir. Dünyada son on-on beş yıla damgasını vuran olgulardan ikisi, küçük savaşlar ve terörizmdir: buna karşılık barış konusu “uluslararası topluluğun” gündeminin ana maddelerinden birini oluşturmakta.

Barış ve gelişme, son yirmi-otuz Yılda “uluslararası topluluğun” ana gündem maddelerini oluşturmuştur, ama bunlar ile adalet konusu arasındaki bağlantı üzerinde pek durulmamış; bu bağlantıyı son on yılda ön plana çıkarma çabaları ise, dünya felsefe çevreleri içinde sınırlı kalmıştır.

Barış ve gelişme ile adalet arasındaki bağlantıların görülmesi, bunların ne oIduğunu bilmeyi gerektiriyor. Acaba böyle bir bilgi mümkün müdür? Örneğin “adalet nedir?” sorusuna bilgisel bir cevap vermek mümkün müdür? Felsefe tarihine baktığımızda edinebileceğimiz izlenim böyle bir cevabın olanaksızlığını akla getiriyor.

Ancak bu izlenime rağmen, “adalet nedir?” sorusuna yine de bilgiyle temellendirilebilir bir cevap vermeyi denemek istiyorsak, ya da verilmiş cevaplara böyle bir temellendirilebilirlik açısından değerlendirmek istiyorsak, nereye bakacağız?

Bu son soru epistemolojik bir sorudur. Ancak bu soru didiklenmeden “adalet nedir?” sorusuna böyle temellendirilebilir bir cevap vermek; dolayısıyla, farklı tarihsel koşullarda, toplumsal ve siyasal kararlara ve eylemlere yön gösterecek, onları belirleyecek adalet sağlayıcı ilkeler türetmek – sürekli türetmek, sonra da adaleti gözeten hukuk oluşturmak olanaksız ya da rastlantısal görünüyor.

Nedir adalet? Bu konuda Platon’dan öğrenebildiğimiz bir şey vardır; adaletin bir fikir olduğu (yani gerçek bir şey olmadığı, bir fikir olduğu).

‘Fikir’ derken kastettiğim, düşüncelerin özel bir türüdür: insan düşüncesinin bir tasarımı. Hepsi insan düşüncesinin ürünü olan bir bilgi, bir fikir ve bir inanç arasındaki fark da şöyle dile getirilebilir: bir bilgi, kendisinden bağımsız bir objeyle ilgilidir, oysa bir fikir kendi objesini yaratır. Bir fikrin, kendi objesini yaratan ama ona sahip olan kişiye bağımlı olan bir inançtan farkı ise, onu getirene bağımlı olmamasıdır. Fikirler tarihe getirilir ve orada uzun ya da kısa bir süre etkili olurlar, yani fikirler tarihsel varlığa katılır.

Fikirlerin bu özelliği, onların bulanıklığının, dolayısıyla farklı, şekillerde tanımlanmalarının nedenini oluşturuyor. Ne var ki, bu özellikleri aynı zamanda, bu fikirlerin felsefede bilme konusu yapılmasını olanaklı kılıyor, yani bunların felsefî araştırma ve değerlendirme konusu yapılabilmesini sağlıyor: bu değerlendirmenin ilk adımı ise bir fikri “kavramlaştırmak” oluyor.

Adalet fikrini nasıl kavramlaştırabiliriz? Eğer mevcut adalet “teorilerine” –adaletin şu ya da bu olduğunu farz ederek adaletin egemen olması için ne yapmak gerektiği sorusuyla uğraşan mevcut adalet teorilerine – bir yenisini eklemek niyetiyle işe girişmiyorsak, “adalet nedir?” sorusuna cevap verebilmek için nereye bakabiliriz?

Bilgi objemizi belirlemek çabasında yola çıkmak için, ilk ipucunu Aristoteles’te bulabiliyoruz; bu da Aristoteles’in bir araştırmaya girişmek için sık sık kullandığı dilsel bağlamdır; insanlar bir şeyi ya da birini şöyle ya da böyle adlandırırken –örneğin birisi için ‘adil’dir derken neyi dile getirmeye çalışıyor, neyi dile getirmeye niyetleniyor ya da neyi dile getirmeyi amaçlıyorlar?

İşte ben de burada adaletle ilgili olarak bu soruyla başlayacağım: kişiler adalet talep ederken (veya haksızlığa uğradıklarını söylerken, kendi ifadeleriyle haklarını isterken), neyi dile getirmeye çalışıyorlar; yerli yersiz neyi talep ediyorlar?

Bu soru açısından olan bitene baktığımızda, şunu görüyoruz: insanlar genel olarak adalet istediklerini, örneğin “adil bir dünya” istediklerini söylerken, bulanık bir özlemi dile getiriyorlar; oysa belirli bir tek durumda adalet istediklerini söylerken, bir talebi dile getiriyorlar; kendilerine ya da bir başkasına bir şeyin –her tek durumda farklı bir şeyin ve bu ne olursa olsun belini bir şeyin– verilmesi gerektiğini, o anda sahip olmadıktarı, ama ister olsun ister olmasın, kendilerine ait olduğunu düşündükleri bir şeyin, onlara verilmesi gerektiğini kastediyorlar; yoksun bırakıldıkları, kendilerinden “alınmış”, ve onlara geri verilmesi gereken bir şeyi kastediyorlar; kendilerine borçlu olunan, verilmesi gereken bir şeyi.

Bu, doğrudan doğruya Platon’un Devlet’inde gördüğümüz bir adalet tanımını; “her birine gerekeni, borçlu olunanı vermek” şeklinde dile getirilen tanımını akla getiriyor.

Şimdi şu soru ortaya çıkıyor: birinin bir şeye sahip olmadığını biz nasıl bilebiliyoruz, dolayısıyla neye dayanarak haklı ya da haksız bir şekilde ona sahip olması gerektiğini ileri sürebiliyoruz?

Tek tek durumlarda bu sorulara verilen cevaplar, objesini belirleme çabasında felsefi araştırmaya bir ipucu daha sağlayabiliyor; yani insanların insanlara insan olarak neleri borçlu olduklarını ve bunların –ne ise bunlar– neden bir borç olduğunu, yani borç kavramında saklı olan iade etme gerekliliğini temellendirmek için bir ipucu sağlayabiliyor.

Birisinin bir şeye sahip olmadığını bilmek nasıl olabiliyor? (Birinin nelere sahip olduğunu bilebiliriz: ama sahip olmadıklarını bilebilir miyiz? Bin bir tanedir bunlar). Birisinin belirli bir şeyden yoksun bırakıldığını ileri sürerken de olmayan bir şeyi kastediyoruz. İşte nasıl bilebiliyoruz?

Bunu nasıl bilebildiğimizi görebilmek için böyle bir savı ileri sürerken bakışımızı izlemek, nereye baktığımızı görebilmemizi sağlıyor. Tek tek durumlarda bu bakışımızı izlediğimizde, iki farklı şeye baktığımızı ve onları üçüncü (orta) bir terim aracılığıyla karşılaştırdığımızı görüyoruz: a) bir kişinin belirli bir anda sahip olduğu şeylere, b) başka birinin, aynı anda yine sahip olduğu şeylere bakıyor ve bunları c) değer verdiğimiz üçüncü bir şey açısından karşılaştırdığımızı görüyoruz. Birinin sahip olduğu ve durumunu daha “iyi” yapan –diğer kişiye göre olanaklarının daha fazla olmasını sağlayan—ve diğer kişinin de sahip olması gerektiğini düşündüğümüz bir şey açısından yapıyoruz bu karşılaştırmayı. Bu, diğer kişinin yoksun bırakıldığını düşündüğümüz şeydir –eksikliği, onun birinci kişinin sahip olduğu bazı olanaklardan yoksun kalmasına neden olan şey.

Bizim değer verdiğimiz bir şey açısından iki durumun karşılaştınlması –yani günlük yaşamda kurduğumuz bu üçlü ilişki- belirli bir şeyin birine verilmesi gerektiği savını türettiğimiz yerdir, ya da böyle bir savın temelini oluşturan zemindir.

Bu çok basit gözlem, felsefi araştırmaya bir hareket noktası sağlıyor ve adalet fikrini birazcık ele avuca sığdırmayı mümkün kılıyor; belirli bir durumda birine borcun (verilmesi gerekenin) ne olduğunu nasıl belirlediğimizi göstermekle, adalet fikrini bilgisel olarak kavramlaştırabilmek için nereye bakacağımızı öğretiyor, bu da adaletsizliktir –bir fikir olan adalete karşılık bir durum, bir olgu olan adaletsizlik. Adaletsizlik, insanlara insan olarak borçlu olunanları bulduğumuz yer: ya da borçlu olunanları bugünkü adlarıyla dile getirirsek, temel insan haklan ilkelerinin türetildiği yerdir.

Bu aynı zamanda bize gösteriyor ki, –adalet nedir?” sorusundan önce ve onu cevaplandırabilmek için, “adaletsizlik nedir?” sorusunu sormamız gerekiyor.

Genel olarak adaletsizlik, hak çiğneme ya da hakları göz ardı etme konusuyla ilgilidir.

Farklı türden haklar vardır ve bu farklı türden hakların farklı gerçek durumlarda gerektirdikleri farklıdır; çünkü bu haklan çiğnemenin ya da gözardı etmenin farklı şekilleri de vardır. Bu ise, adaletsizliğin farklı şekilleri var demektir aynı zamanda.

Bu çeşitliliğe rağmen, yine de, insan haklan açısından adaletsizliğin birkaç düzeyde şöyle ortaya çıktığı söylenebilir kişi düzeyine bakıldığında adaletsizlik, kişilerin bazı haklarının doğrudan ya da dolaylı olarak çiğnenmesine yol açan veya yaşanmasını engelleyen bir muamele biçimi olarak ortaya çıkıyor.

Ülkeler düzeyinde bakıldığında, adaletsizlik bugün, bir devletin bir kısım yurttaşlarının temel haklarının başka yurttaşlar tarafından çiğnendiği ya da gözardı edildiği zaman, etkili bir şekilde müdahale etmediği durumlarda, ya da kendi organlarıyla bu haklan çiğnediği veya mevcut koşullarda bu hakların gereklerini yerine getirmediği –getiremediği zaman ortaya çıkıyor.

Dünya düzeyinde ise adaletsizlik, belirli koşullarda temel kişi haklarının zorunlu sonuçları olan grup haklarının, grup çıkarları lehine çiğnendiği ya da gözardı edildiği durum olarak ortaya çıkıyor.

Şimdi, ‘temel insan hakları’ndan kişilerin belirli bazı insansal olanaklarının korunabilirliğinin koşullarıyla ilgili talepleri anlarsak; genel olarak adaletsizlik, mevcut koşulların, kişilerin ya da grupların insansal olanaklarını gerçekleştirmeye, aynı zamanda insan,” bazı olanaklarını gerçekleştirebilmesine elverişsiz olduğu durum ya da doğrudan doğruya veya dolaylı olarak engel oluşturduğu durumdur. Bu ulusal ya da uluslararası düzeydeki mevcut koşullar ise, başka kişilerin ya da grupların doğrudan doğruya veya dolaylı olarak oluşturduğu koşullardır.

Şimdi şu soru ortaya çıkıyor: mevcut belirli koşulların sözünü ettiğim açıdan elverişsiz ya da engelleyici koşullar olduğunu nasıl bilebiliyoruz? Yani neye dayanarak böyle bir savı ileri sürebiliyoruz? Başka bir deyişle, temel insan haklarının bilgisini nasıl edinebiliyoruz?

Biraz önce sözünü ettiğim karşılaştırmaya benzer bir karşılaştırmayla yapabiliyoruz bunu. Bu karşılaştırmada bazı insanların belirli bir tarihsel anda içinde bulundukları koşulları, aynı tarihsel anda başka insanların içinde bulundukları koşullarla –insanlığın o çağda ulaştığı koşullarla –, belirli insansal olanakların değerinin bilgisi ışığında karşılaştırıyoruz. Edison’un elektriği bulmasını, Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’i yazmasını sağlamış ve başkalarının bugün nimetlerinden hepimizin yararlandığı başarıları ortaya koymalarını sağlamış olanakların bilgisi ışığında karşılaştırıyoruz bunları. Bu bilgi, bir insanın ne olabileceğinin bilgisi ve böyle olanakları gerçekleştirebilmiş insanların ortaya koyduğu başarıların insanlık için öneminin bilgisidir. Sözünü ettiğim koşulların, bu bilginin ışığında yapılan karşılaştırılması, bize başka bir bilgi –bu tür insansal olanakların gerçekleşmesini normal olarak imkânsız kılan koşulların bilgisini– sağlıyor.

İşte bu son koşulların bilgisinden, bir sonuç olarak, bunların tersini, o belirli insansal olanakların gerçekleşebilirliğinin gerekli koşulları olarak türetiyoruz.

Böylece, bu türetimde de hareket edilen yer, insanın olanaklarının ve bu olanakların değerinin bilgisi oluyor. Bu olanakların bilgisini sağlayan, felsefi antropolojidir; onların değerinin bilgisini sağlayan ise, tarihteki insan başarılarının değerlendirilmesidir.

Bu karmaşık bilme etkinliği sırasında şöyle bir şey yapmış oluyoruz: a) Biraz önce sözünü ettiğim bilgiyle, belirli bir tarihsel anda insanlığa bakıyor ve tür olarak insanın böyle olanaklarının o anda gerçekleşme derecesini (ulaştığı yeri) görüyoruz; tür olarak insanın o tarihsel anda bu açıdan nereye geldiğini görüyoruz. Bu. “üçüncü terim” dediğim şeyi ya da karşılaştırmanın zeminini oluşturuyor. b) Bu bilgiyle, o anda yaşayan çeşitli insan gruplarına bakıyoruz ve görüyoruz ki bazı gruplarda kişiler, başka gruplardaki kişilere göre daha yüksek derecede böyle olanakları gerçekleştiriyor; yani bazı gruplarda, diğerlerine göre daha çok sayıda kişiler, insanlığın gelişmesine katkıda bulunuyor. c) Bu olguyu açıklama çabasında, bu çeşitli katkılar ile o grupların koşulları arasında bir bağlantı kuruyor ve bu bağlantıda, bazı koşullar, böyle olanakların gerçekleşebilmesine engelleyici ya da elverişsiz görünüyor. d) Bu karşılaştırmada da bazı gruplarda mevcut koşulların tersi olan koşulları, insanın söz konusu olanaklarını” gerçekleşebilirliğinin zorunlu koşulları olduğu sonucunu çıkarıyoruz, yani insan hakları dediğimiz talepleri türetiyoruz.

Böylece adaletsizlik durumundan türettiğimiz bu talepler ya da ilkeler, adalet fikrini kavramlaştırmamızı mümkün kılıyor. Çünkü adalet ve adaletsizlik iki karşıt terim olduğu halde, iki karşıt kavram değildir. Adaletsizlik terimi bir durumu, adalet terimi ise farklı (bir fikri insan tasarımını), genel bir talebi ya da bir üst ilkeyi dile getiriyor, bir durumu değil.

Böylece bir insansal durumu dile getiren ve çeşitli görünümlerle karşımıza çıkan adaletsizlikten hareket ederek, adalet fikrini şöyle dile getirebiliriz; adalet, kişilerin temel haklarının korunması talebi ve mevcut koşullarda gereklerinin, sürekli olarak, ülkeler ve dünya düzeyinde gerçekleştirilmesi talebidir.

Böyle belirlendiğinde adalet, bir üst ilke olarak karşımıza çakıyor. Talep ettiği şey; sosyal, ekonomik ve siyasal ilişkilerin düzenlenmesini belirleyen ilkelerin, her tarihsel anda mevcut koşullara insan hakları bilgisinin ışığı altında bakarak türetmektir.

Böylece adalet, değişik ve değişken koşulların, ama kişilerin ve insan türünün gelişmesine elverişli ya da en azından engelleyici olmayan değişik ve değişken koşulların sürekli yaratılmasını talep ediyor; yani ülkeler düzeyinde ve dünya düzeyinde insan haklarının korunmasını talep ediyor. Çünkü insan hakları, kişilerin insansal olanaklarının gerçekleştirebilirliğinin genel koşullarını dile getiriyorlar; yani kişileri insan olarak kendilerine borçlu olunanların verilebileceği ve insan olarak kendilerinin de başka kişilere borçlu olduklarını verebilecekleri koşulları.

Bu koşullardan kasdettiğim ise: belirli bir zamanda belirli bir yerde –bir devlette, bir kıtada, bir bütün olarak dünyada – mevcut toplumsal ilişki örüntüleridir; belirli bir tarihsel anda, insan haklarını o anda ve o yerde korumayı amaçlayan ilkelerle –değişik ve değişken ilkelerle – kurulan toplumsal düzenlerdir. Bu tür ilkelere, tarihsel ilkeler dediğim ilkelere örnek olarak (ve bu ilkeleri de doğru kavramlaştırmak şartıyla) laiklik, kurumsal özerklik gibi ilkeler verilebilir.

İnsan haklarının, insanların bazı insansal olanaklarının korunabilirliğinin genel (dolayısıyla içeriksiz) koşullarını dile getiren ilkeler olmalarına karşılık, bu tarihsel ilkeler, belirli bir tarihsel anda belirli bir yerde insan haklarının korunabilirliğinin koşullarını dile getiriyor. Yani şunu söylüyor bize: eğer toplumsal-siyasal ilişkiler şöyle şöyle kurulursa, o takdirde kişiler, insan haklarının talep ettiği şekilde muamele görebilirler. Ya da aynı şey ters yönden dile getirilirse, böyle tarihsel ilkeler, şunu diyor bize: eğer bu (belirli) durumda insan haklarının korunabilmesini istiyorsanız, toplumsal-siyasal ilişkilerin kurulmasını (kuruluş biçimini) bu ilkeler belirlemeli.

Adaletin talep ettiği, adalet teorilerinin sandığı gibi belirli içerikli ilkelerin etkili kılınması değildir; talep ettiği şey, belirli bir istemedir; değişik ve değişken, ama belirli nitelikte olan düzenleri oluşturan bir koşullar zincirini sürekli geliştirmeyi isteme. Bu belirli nitelikteki düzenler, insan haklarına dayanılarak oluşturulan düzenler, yani mevcut gerçek durumlara göre insan haklarından türetilen ilkelerin belirlediği toplumsal –siyasal ilişki bütünlerinden oluşan düzenlerdir.

Böylece insan haklarıyla karşılaştırıldığında adalet, bir isteme ilkesi olarak karşımıza çıkıyor; insan haklarının ise kişilere muamele etmede eylem ilkeleri, aynı zamanda da, toplumsal-siyasal ilişki düzenlemelerini ve hukukun oluşturulmasını belirleyen tarihsel ilkelerin –kuralların türetilmesi için temel ilkeler olduğu görülüyor.

Belki de bu yüzden adalet, bazı kimselere “havada duran bir fikir” ya da boş bir kelime gibi görünüyor. Belki de bu yüzden adaleti (insan haklarıyla bağlantısı görülmediğinde) tarihsel ilkeler gibi göreli bir kavram gibi görüyor ve belki de bu yüzden adalet teorileri adaleti gerçekleştirecek içerikli genel ilkeler ortaya koymaya çabalıyor.

Oysa adaletin kendine özgü belirli ilkeleri yoktur. Adalet yalnızca, toplumsal-siyasal ilişki düzenlemelerini belirleyen ilkelerin (bu ilkeler ne olursa olsun) niteliğine ilişkin bir talep getiriyor; toplumsal, hukuksal, siyasal kararları ve eylemleri belirleyen ilkelerini mevcut gerçek durumlarda temel insan haklarının gerektirdikleri ilkeler olması talebini; ya da bu ilkelerin-kuralların, kişilerin insan haklarını, o tarihsel durumda gerçekleştirme imkânını sağlayan ilkeler olması talebini.

Bu yazının tamamı Prof Dr. Ioanna Kuçuradi’nin 17-18 Aralık 1992 günlerinde Türkiye Felsefe Kurumu’nun düzenlediği “Adalet Kavramı Semineri”nde verdiği tebliğden alınmıştır.

Ne var ki, adalet fikrini kavramlaştırmak, hatta biraz önce sözünü ettiğim nitelikte ilkeler –kurallar türetmek, adaletsizlikle savaşmak için onsuz olunmayacak koşullar ise de, tek başına yetmez. Böyle ilkeleri-kuralları yaşamda yüz yüze geldiğimiz bir durumda belirleyici kılmayı gerçekten istiyorsak, o durumda bunların nasıl belirleyici kılınabileceğini bulabilme yolunu da bilmemiz gerekiyor: yani bir durumu doğru değerlendirmenin nasıl bir etkinlik olduğunu da bilmemiz, başka bir deyişle felsefî bilgiye de sahip olmamız gerekiyor. Gerçekten, yani bir özlemden öte adalet isteyenlerimiz için, özellikle yargıç ve kamu görevlisi olanlarımız için, bu bilgi, onsuz olunamayacak bir bilgidir.

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.