Devlet-i Aliyye’de Tagayyür ve Fesâd

Tarihte Neler Oldu | Halil Inalcik | Mayıs 7, 2017 at 8:57 am

Günümüzde ”Osmanlı devlet felsefesi ve dünya görüşünün canlanma yolunda olduğunu savunanlar var. Osmanlı Devleti’ni “Yüce Devlet (Devlet-i ‘Aliyye ) nin yani Kavânin-i Osmaniyye’nin XVII. yüzyılda unutulduğunu; otorite birliği, kanun egemenliği ve istimâlet (hoşgörü) politikasının kaybolduğunu, layiha sunan küttâbın (bürokratların) tümü açıklamaktadırlar. Osmanlı Yüce Devleti, “dini cemaatler üzerinde bir egemenlik şemsiyesi”ni temsil etmekteydi. Devlet, koruyucu egemenlikti; adalet, herkese eşit biçimde himaye prensibi, temel devlet felsefesini özetlemekteydi. Devlet, ayrı ayrı cemaatleri tanıyan ve vergi veren reayayı himaye eden bir egemenlik felsefesine dayanıyordu. Padişahın yüksek otoritesini tanıyan her cemaat, eşit biçimde onun himayesi altındaydı. Osmanlı’yı yüce devlet düzeyine çıkaran devlet felsefesi, bu formülde özetlenmiştir. XVII. yüzyıl çöküş döneminde bu temel anlayışı, Kâtib Çelebi, Koçi Bey gibi deneyimli bürokratlar savunuyordu. Yüksek otoriteye, padişah yerine Harem, Yeniçeri Ocağı, Ulema sahip çıkmaya çalıştılar. Çağdaş eleştirmenler, “tagallüb-i nisvan” (kadınlar saltanatı) ve Yeniçeri ocak ağalarının “zorba” idaresinden yakınmaya başladılar. Devlet-i ‘Aliyye’nin ikinci ve üçüncü ciltlerinde, bu yapısal değişikliğin, “tagayyür ve fesadın” (bozuluş ve kargaşanın) tarihini anlatmaya, klasik “Yüce Devlet”in nasıl ve niçin çöktüğünü incelemeye çalıştık. Köprülüler döneminde ilk evre (1656-76) bu ciltlerde yer almamıştır.

Türkçemiz, özellikle yazı dili, Tanzimat’tan beri kültür değişimlerine eşit olarak sık sık değişmiştir. Son yirmi otuz yıl içinde, öz Türkçe kelimelerin Osmanlıca yerine geniş ölçüde kullanılması sonucu olarak, bundan otuz kırk sene önce yazılmış araştırmaları okuyup anlamak yeni kuşaklar için adeta imkânsız bir hal almıştır. Soruna bir çıkış yolu bulmak için, kaynakların sadeleştirme yolu ile yayınlanması geniş ölçüde uygulanmaktadır. Sadeleştirilmiş metinler ciddi tarih araştırmaları için kullanılamaz.

12. yy İslam düşünürü İmam Gazalî

Araştırmacıların özgün kaynakların dilini öğrenmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. İ. H. Uzunçarşılı, M. F. Köprülü ve Ö. L. Barkan’ın araştırmaları artık yeni nesil tarafından anlaşılamaz bir hale gelmiştir. Dilimiz, son zamanlarda, özellikle aydınlar tarafından Batı dillerinden alınan kelime ve terimlerin istilası sonucu olarak yeni bir değişim yolundadır. Yazı dilinde bu köklü değişimler, özellikle bilim alanında kopukluğa neden olmaktadır. Dil kargaşası bilim hayatımızda ciddi bir sorun olarak süregelmektedir. Biz kitabımızda, bu gerçeği göz önünde tutarak, biraz yadırganmakla beraber, halkın kullana geldiği günlük Türkçeyi yeğledik. Böylece, yerleşmiş terimler dışında, bazılarının yadırgayacağı bir üslup sayesinde kitabımızın gelecek kuşaklar tarafından okunmasını ümit etmekteyiz. Bu kitabı 2010-2013 döneminde yazıp bitirmek nasib oldu. Yüce Tanrı’ya şükürler.

Araştırmalarımız ve yazım sırasında, eserlerini kullandığımız P. Wittek, F. Braudel, K. Setton, İ. H. Uzunçarşılı, M. F. Köprülü, Ö. L. Barkan, N. Göyünç, E. Z. Karal, A. Erzi, N. Lugal, Ş. Tekin, B. Lewis, F. Rahman, H. Sahillioğlu, A. Tietze, W. McNeill, S. Shaw ve G. Veinstein’u burada saygıyla anmak isterim.

XVII. yüzyılın ilk yarısında, Osmanlı tarihinde yapısal gelişmelere damga vuran büyük değişiklikler meydana çıkmıştır. Bunlardan biri; klasik Osmanlı padişahlık otoritesi eski anlamını kaybetmiş, yüksek otorite Harem’in kontrolü altına düşmüştür. Gelişmenin başlıca nedeni, tahta varis olacak şehzadelerin haremde tutulmaları, yani kafes yöntemi olarak tespit edilebilir. Padişahlar, mahpus tutuldukları kafesten tahta çıkarılmaktadır. Tarihin bir cilvesi olarak bu dönemde tahta çıkan sultanlar ya çocuk yaşta (I. Ahmed, IV. Murad, IV. Mehmed) yahut akıl ve iradesi zayıf (I. Mustafa, I. İbrahim) yahut genç ve deneyimsiz (II. Osman) kişiliğe sahiptirler. Bu durumun sonucu olarak, Harem’in hâkimi olan valide sultanlar, darüssaade ağaları gerçek otoriteyi ellerine geçirmiş bulunmaktadır. Veziriazamlar, padişahın mutlak vekili olmaktan uzak kalmışlar, sonuçta bir otorite zaafı, boşluğu ve kararsızlığı ortaya çıkmıştır. Bu koşullarda, büyük sayılara ulaşan asker ocakları, yeniçeriler ve sipahiler devletin yüksek otoritesine ortak durumuna gelme fırsatını elde etmişler; aşırı ulûfe ve bağışlarla devlet hazinesinin iflasına yol açmışlardır. Zaman zaman gelen ıslahatçı veziriazamlar (Kara Mustafa, Sofu Mehmed, İbşit, Tarhoncu Ahmed paşalar) asker ocakları ve Harem karşısında başarısız kalmışlardır.

Kargaşa döneminde bunalımlara yol açan ikinci derin değişiklik, akçada tağşişler (paranın gümüş oranını düşürme) ve büyük bütçe açıklarıdır. Bunun başlıca nedenleri, 1585’ten beri (bu tarih aynı zamanda idarede kargaşanın başlangıç tarihi olarak gösterilir) para birimi gümüş akçanın yüzde yüzden fazla değer kaybetmesi, kalp paranın piyasayı istila etmesi, yabancı gümüş paraların (reale, esedî guruş) iyi para olarak girişi ile kendini gösterir. Osmanlı idaresi yabancı paranın girişine iyi gözle bakmakta idi. Bütçede büyük düşüşler, bunun sonucu asker mevâcibinde(üç ayda bir verilen ulufeler, maaşlar) dramatik artışlar ve ayaklanmalar gelecektir.

Aynı dönemdeki büyük savaşların, özellikle donanma gerektiğinde yarattığı masraflar, büyük bütçe açıklarının başlıca sebepleri arasındadır. Askeri ve mali bunalımlarda donanma masrafları önemli bir yer alır.

Otorite boşluğu ve mali bunalım, siyasi-sosyal bunalımları körüklemiş; dört kez sultanların tahttan indirilmesi, ikisinin katli (II. Osman ve I. İbrahim) ile sonuçlanmıştır. Bu dönemde haremde çocuk padişahların valideleri, özellikle Safiye, Kösem ve bir dereceye kadar Turhan Sultanlar, gerçek otoriteyi üstlenmişler, dönemin gerçek güç kaynağı yeniçerilerle işbirliği yapmak zorunda kalmışlardır.

Devlet hizmetinde olan iyi niyetli bürokratlar (Katib Çelebi, Koçi Bey ve ötekiler) kurtuluşu padişah gücüne sahip bir sâhibü’s-seyfin gelmesinde bulmuşlardır. Diktatör gücünde bu sâhibü’s-seyfler İbşir Paşa ve sonunda başarılı olan Köprülü Mehmed Paşa’dır; Köprülülerle yeni bir dönem başlamıştır.

Bu dönemde devlet, Macaristan cephesinde güçlü Avusturya orduları ile karşılaşmaktan çekinmiş, Papa’ya bağımlı olmayan İngiltere’nin aracılığını aramış, buna karşı İran cephesinde Büyük Abbas’la başlayan karşı saldırılar sonucu yalnız Azerbaycan’ı kaybetmekle kalmamış, Doğu-Anadolu ve Irak tehdit altına düşmüştür.

Bir başka önemli neden olan Girit Savaşı’nda (1645-1669) düşman denizde üstün durumunu korumakla kalmamış, Dalmaçya cephesinde saldırıyla Bosna’da kargaşaya neden olmuştur. Savaş, sürekli bir mâlî bunalıma yol açmıştır, Kul mevâcibi ile beraber ağır donanma masrafları devleti çok kere iflasa sürüklemiştir.

Osmanlı Devleti Gelişmiş Bir Avrupa Karşısında

Osmanlı devlet sisteminde mutlak otoriteyi temsil eden kişinin, yani padişahın sorumsuzluğunu, tagayyür ve fesad’ın (bozuluş ve kargaşanın) başlıca nedeni saymakta layihacılar haklı görünmektedir. Bununla birlikte 17. yüzyılda başka bir neden, Avusturya ile 1593 – 1606 Uzun Savaş döneminin ortaya çıkardığı ağır koşullardır. Bu savaşta ilk kez, Avusturya-Alman orduları, Askeri Devrim (Military Revolution) sonucu, daha etkin silahlar ile Osmanlıların karşısına çıkmışlardır. At üzerinde kullanılan yivli kısa tüfekler, orduya halk kitlelerinden asker yazılması, kalelerde eski duvar-surlar yerine alçak ve top ateş gücü yüksek tabya (bastion) savunma sisteminin uygulanması, daha iyi çelik ve barut imali, Askeri Devrim’in getirdiği başlıca yeniliklerdir. Öte yandan, İngiliz burton (briton) kalyonları, XVII. yüzyılda Akdeniz’de deniz savaşlarında devrim yapmıştır (Bu dönemde Osmanlı Devleti, iyi kalite çelik ve barutu İngiltere’den ithal etmeye başladı). Çelik zırhı delen uzun menzilli, yivli tüfek (rifle) kullanan Avusturya-Alman süvarisi karşısında ok-yay, mızrak ve kılıçla donanmış Osmanlı timarlı sipahisi işe yaramaz duruma düşmüş, timar sistemi terk edilmeye başlamış, zeâmet ve hâslar Harem’in, paşaların yağmasına açılmıştır. Cephedeki komutanlar, sultana gönderdikleri raporlarda, tüfekli asker gelmeyince düşmana direnme imkânı olmadığını belirtmekte idiler. (bkz. Ekler; Yemişçi Hasan Paşa telhisleri ).

Bu durum, Osmanlı ordusunun yapısında, dolayısıyla toplumda derin değişikliklerin başlangıcıdır. İlkin, tüfek kullanan yeniçeriler sayıca büyük bir artış göstermiş, Kanuni döneminde 12-14 bin olan sayıları 30.000’e, nihayet 50.000’e kadar çıkmıştır. Bunlara ulûfe, bahşiş bulmak devlet hazinesinin başlıca kaygısı olmuş, yeniçeri askerinin baskısı çok kez ayaklanmalarla sonuçlanmıştır. Sultana veziriazam ‘arz’larında (bkz. Ekler, Telhîsler) başlıca sorun, yeniçeriye ulufe ve culûs bahşişi yetiştirmekti.

Öte yandan yeni koşullarda devletçe başvurulan köklü önlem, halktan tüfekli asker yazılmasıdır. Anadolu için vilayetlere yeniçeri ocağından bir subay bir bayrakla gönderiliyor; bayrakdar yevmiye vaadiyle bayrağı etrafına işsiz gençlerden (levend) 50, 100 kişilik bir sekban-sarıca bölüğü örgütlüyor, bu tüfekli bölükler hemen cepheye sevk ediliyordu. Bu tarihte, vergi veren sıradan reayanın ateşli silah kullanma yasağı kaldırılmış, her tarafta tüfek yapan işyerleri faaliyete başlamış, ucuzca tüfek alan başıboş leventler, sekban-sarıca bölüklerine katılmaya başlamıştır. Sekban-sarıca bölükleri, sefere gitmedikleri zaman maaşları kesiliyordu, O zaman bu tüfekli başıbozuk asker bölükleri (Celaliler), vilayetlerde halkı soymaya başlıyordu. Birçoğu, tehlikeli Avusturya savaş cephesine gidecek yerde kolayına gidip eşkıyalığa sapıyor, köyleri ve şehirleri basıyor, haraca kesiyorlardı. Sekban-sancalar, özellikle Anadolu’yu kasıp kavuran Celâli Eşkıyası olarak tarihe geçmiştir. Zamanla onları âsî paşaların kapısında göreceğiz.

Osmanlı toplumunda başından beri ayaklanmaya hazır topluluklar daima var olmuştur. Başlıca topluluklar Kızılbaş-Alevi Türkmenler, timar için elinde emir olup timar alamayanlar, timarını veya zeametini kaybetmiş sipahiler, bir şeyh etrafında toplanmış isyana hazır dervişler, topraksız delikanlılar (levendler), yevmiyesi kesilmiş sekban-sarıca bölükleriydi. Bu gruplar merkezi idarede herhangi bir bunalım anında, saltanat iddiasıyla meydana çıkan düzmeler veya bir tarikat kurucusu şeyh yanında isyan bayrağını kaldırır olmuşlardır. XVII. yüzyılda özellikle Anadolu’da binlerce sekban-sarıca bir başbuğ veya bir âsî paşa etrafında toplanıp merkeze karşı ayaklanmışlardır.

Reâya Durumu

Kadim İran imparatorluklarından Abbasiler yoluyla İslam devletlerine örnek olan ideal devlet yapısında, sosyal sınıflar arasında hareketlilik(mobilite) kabul edilmemiş, her sınıfın kendi kadrosu içinde görevine bağlı kalması prensibi esas tutulmuştur. Bu kadrolaşma, sosyal barışın temeli sayılır. Osmanlı Devleti’nde üretim yapan sınıflar, köylü, sanatkâr, tüccâr reâya sınıfını oluşturur. Reâya (raiyyetin çoğulu) mal, servet üretir, devlete vergi verir.

Çoban-hükümdarın başlıca görevi, reayayı adaletle idare etmek, memurların zulmünden korumaktır. Devlet sahibinin temel görevi budur (bkz. adâletnâmeler). Geleneksel devlette, adalet dairesinin tarifi şudur: Üretim yapan, vergi veren reaya adil bir padişah idaresi altında rahatça üretim yaparsa devletin hazinesi dolar, hükümdar ordusunu kurar, güçlü olur. Geleneksel devlet yapısı bu prensip üzerine kurulmuştur. Bir rivayete göre, Kanuni Süleyman’ın bulunduğu bir mecliste sormuşlar, “Efendimiz kimdir?” Doğal olarak herkes padişahı göstermiş, Kanuni son söz olarak, “Hayır, efendimiz köylüdür, raiyyettir” demiş. Bu yanıt, geleneksel devlet teorisinin tekrarından ibarettir. Bürokratların temel devlet felsefesi, bu basit formülde ifadesini bulmuştur. Lâyihacılara göre, Osmanlı “tagayyür ve fesad” döneminde, kabaca 1580-1650 yıllarında padişah, zulmü önleyecek yüksek devlet otoritesi görevini yapmamış, reaya baskı ve yağma altında ezilmiş, dağılmıştır. Bu dönemde işlerin düzeltilmesi için padişaha telhîs-lâyiha (rapor) sunan tüm bürokratların en çok üzerinde durdukları nokta budur.

İlkin, Osmanlı ülkesinde tahıl veren tarla toprağı mirî’dir, devletindir, köylü toprağı tapu sözleşmesiyle süresiz kullanma ve faydalanma hakkını elde eder. Kargaşa ve yağma döneminde, köylü bu çeşit toprağı bırakır, kaçabilirdi. Devlet onu takip eder, çift-bozan resmi veya ikinci bir öşür talep ederdi. Anadolu’da kargaşa döneminde, özellikle Celali eşkıyalarının yağma döneminde, köylü dehşet içinde toprağını bırakıp şehirlere veya daha güvenli komşu memleketlere kaçıp sığınma yolunu seçmiştir. Yahut başıboş köylü, levend sıfatıyla paşaların kapısında veya sefer zamanları sekban-sarıca asker kumpanyalarında geçim aramış, hatta kürekçi olarak donanma gemilerinde hizmet görmüştür. IV. Murad (1623 – 1640), Revan Seteri’ne giderken Anadolu’yu baştanbaşa harap halde görmüştü. Bu dönemde, Anadolu’da yüzde 46’ya varan nüfus artışı sonucu toprak bulamayan genç köylülerin levend adıyla iş peşinde koştuklarını da hesaba katmak gerekir. Topraksız, işsiz köylü şehirlere, özellikle İstanbul’a geliyor, bekâr odalarında yaşayan bu işçiler yüzünden daha Kanuni Sultan Süleyman döneminde şehirde cinayet ve soygunlar artmış bulunuyor, durum devleti bazı köklü önlemler almaya zorluyordu. Padişah bu gibi sığıntıları, şehir dışına sürmeyi düşünüyordu. 1650’lerde bu yoldaki bir tahrîr girişimi, kargaşaya yol açmış ve vazgeçilmiştir. İstanbul’a yalnız Anadolu levendleri değil, ülkenin fakir bölgelerinden, özellikle Doğu-Anadolu’dan, Rumeli’den sürekli göç, idarecileri kaygılandıran bir düzeye ulaşmıştı.

Öte yandan, 1593-1606 Avusturya ile Uzun Savaş dönemi köylü reayanın kaderinde ve devletin askeri yapısında yeni bir dönem açmıştır. Askeri Devrim diye literatürlerde ifade edilen köklü askeri değişiklik, Anadolu köylüsüne devletin askeri sınıfları arasında yer alma imkânını sağlamıştır. Avrupa ordularında olduğu gibi, kullanması basit bir tüfekle donanmış köylü asker, tımarlı sipahilerin yerini almaya başlamıştır. XVII. yüzyılda kırsal bölgede reaya sınıfı arasında böyle bir dönüşüm yüzyıla damgasını vuracaktır, Asi paşalar; levendlerden yazılan sekban-sarıcalarıyla payitahta meydan okumaya başlamış, (Abaza Mehmed isyanı ve ötekiler), öbür taraftan köylü reâyanın yaşam koşullarında derin bir dönüşüm kendini göstermiştir.

Reaya, merkezdeki geleneksel askeri örgütlerde, yeniçeri ocağında efradın önemli bölümünü oluşturmaya başlamıştır. Çağdaş kaynaklar, reayadan gelen yeniçerileri derinti yeniçeri diye küçümseyerek kaydetmektedir. Böylece, yalnız taşrada değil, merkezdeki geleneksel ordu, reaya kökenli askerle dolmaya başlamıştır. Özetle, yeni dönemde önemli bir gelişme, reayanın demografik koşullar ve savaş teknolojisindeki gelişmeler sonucu, asker sınıfının önemli bir bölümünde yer almış olmasıdır. Bu, geleneksel devlet teorisine bağlı layihacıların kargaşa döneminde şikâyetlerine yol açan başlıca gelişmelerden biridir.

1798 nisanında (yani Fransız İhtilalinin başlamasından 9 yıl, Voltaire ve Rousseau’nun ölümlerinden 20 yıl sonra) şimdinin Dışişleri Bakanı konumundaki) Reisülküttap Atıf Efendi yazdığı raporda şöyle diyor; Voltaire ile Rousseau denmekle maruf ve meşhur olan zındıkların ve onlar misillû dehrilerin (Âlemin ezelî ve ebedîliğini iddia edip âhirete inanmıyan münkir ve imansızların) hâşâ sümme hâşâ Allah’a ve peygamberlere dil uzatmak, her türlü kutsallığı yok etmek, eşitlik ve cumhuriyeti ilan eylemek için karaladıkları eserler çoluk çocuk arasında rağbet bulup dinsizlik ve fesad frengi illeti gibi yayılmıştır. Güya saadet-i kâmile-i dünyeviye’yi ihraz etmek emniyesiyle müsavat ve serbestiyete can attılar (dünya mutluluğunu kazanmak üzere eşitlik ve özgürlüğe can attılar)

Toprağı üzerinde çalışan köylü reaya için güç koşullar getiren bir gelişme de, timar-dirlik sistemindeki değişmedir. Sipahi, köylüden aldığı timar geliriyle geçinir, savaşa katılırdı. Akçada değer kaybı, timar gelirini de vurmuş, sipahi fakirleşmiş, çoğu seferden kaçma yoluna başvurmuştur. Öte yandan Avrupa’da savaş teknolojisinde köklü değişim sonucu atlı asker değerini kaybetmiş, ihmale uğramıştır. Zengin timarlar, zeamet ve haslar, merkezde saray mensupları tarafından uydurma bazı hizmet adlarıyla yağma edilmeye başlamıştır. Sözde atları için katma gelir isteyen nüfuzlu kimseler; bu arada ulema arpalık adı altında timar ve zeametleri kendilerine tevcih ettirmeye başlamışlardır.

Valide sultanların saltanat döneminde harem mensuplarının paşmaklık (terlik parası) olarak sadece timar ve zeametleri değil, bir sancak, hatta bir eyâletin has gelirini padişah beratıyla gelirleri arasına katmakta olduklarına tanık olmaktayız. Bir zeâmet veya has gelirini arpalık veya paşmaklık adı altında tasarrufu altına geçiren molla, mazül paşa ve harem hatunu geliri toplayıp getirmek üzere bir voyvoda veya mütesellim tayin edip gönderirdi (Köprülü Mehmed Paşa ilk zamanlarında bir hatuna mütesellim sıfatıyla hizmet etmekteydi.) Voyvoda veya mütesellim yalnız efendisinin gelirini toplamakla kalmaz, kendisi için de reayayı zorlardı, reaya bundan şikâyette bulunamaz, böylece soygun kat kat artardı. Timar rejimi yeni dönemde, layihacı bürokratların da üzerinde durdukları böyle bir soysuzlaşma devresine girmiştir.

1981’de çıkarılan 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu ile 1982 Anayasası

Darbe anayasasının totaliterci düzenlemelerinden olan YÖK darbeden 35 yıl sonra bile değiştirilmemişti. 07 Ocak 2015 günü Cumhurbaşkan Recep Tayyip Erdoğan, Yıldırım Beyazıt Üniversitesi (YBÜ) Esenboğa Kampüsü ve Sağlık Temel Bilimleri Binası açılış töreninde Uluslar arası Hukuka yaptığı katkılar nedeniyle(*?*!) üniversite Hukuk Fakültesi Bölümünün Fahri Doktora Diploması takdim edildi. YBÜ Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. M. Fatih Uşan, diplomayı takdim ederken Cumhurbaşkan Erdoğan’ın elini öpmek için harekete geçti, ancak Erdoğan elini öptürmedi.
Cumhurbaşkan Recep Tayyip Erdoğan, tören sırasında yaptığı konuşmada ”geçmişteki başörtüsü yasağı nedeniyle çocuklarını yurtdışında okutmak zorunda kaldığını” hatırlatarak, Ama ne oldu, bu tür hırsızlar bizi mal sahibi yaptı. Evlatlarımız da dışarıda gayet iyi yetiştiler. Esenboğa Kampüsü yerine Esenboğa Külliyesi daha isabetli olur dedi. – Bu güzel külliyede gelecek nesillerimizin daha iyi yetişeceğini umuyorum. 1 milyon metrekare kapalı alana sahip olacak böyle bir külliye geleceğin güçlü nesillerini yetiştirecektir.

Bu dönemde merkez İstanbul’da devlet büyüklerinin ihtişam içindeki yaşamlarına bir örnek vermek üzere Şeyhulislam Abdürrahim’in (azli 1649 Temmuz) oğlu Galata kadısı Mehmed Çelebi’yi analım. Mehmed Çelebi’nin Topçular yakınlarında bir çiftliği vardı. Çiftliğinde yetmiş seksen at ve otuz “nev-civan hizmetkârı “ bulunuyordu. Zaman zaman koçi arabasıyla yola çıktığında, halk, “Sultan Mehmed geçiyor” diye alay eder ve babası şeyhülislamı eleştirirlerdi. Halk Mehmed Çelebi’nin babası Abdürrahim’i, Sultan İbrahim’in katlinden sorumlu tutmakta idi.

Orta-Avrupa ve Kuzey-Karadeniz Cepheleri

Her devletin tarihinde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu tarihinde de bütün bir çağın tarihi gidişine etki yapmış sürekli savaşları, belli jeopolitik durumlar etrafında toplamakla, bu uğraşıların tarihini daha toplu ve geniş biçimde kavramak mümkündür. XVII. yüzyıl Osmanlı tarihinde, Girit Savaşı’nın son bulmasıyla (1669), bunalımlı dönemlerden biri kapanıyordu. Bu uğraşı, yüzyıllarca Osmanlı- Venedik ilişkilerini belirleyen Doğu-Akdeniz’ de egemenlik sorununun bir evresi idi. Öte yandan XVIII. yüzyıla kadar Habsburglara karşı yapılan savaşlar, Orta-Avrupa’da üstünlük sorunu etrafında toplanabilir. Bunun gibi, bütün XVII. yüzyıl boyunca imparatorluğu uğraştıran Ukrayna-Kazaklar mücadelesini de, Lehistan ve Rusya ile kuzey-step bölgesi ve Karadeniz’de egemenlik sorununa bağlamak, yanlış olmaz. Çarlık Rusyası Kafkasya’ya karşı Terek ırmağı üzerinde Terek Kazaklarını, Azak’a karşı Don Kazaklarını himaye ediyor; Lehistan ise Dinyeper Kazaklarını destekliyordu. Kazaklar tüfek ve barut için bu devletlere bağlı idiler. Osmanlı İmparatorluğu için Kuzey sorunu, Büyük Petro ile meydana çıkmış bir sorun değildir. Karadeniz’e inmek için, Kuzey-Karadeniz steplerinden geçmek gerekir. Sorunu, Moskof Devleti’nin, Altun-Ordu’nun mirasını adım adım alarak Karadeniz kuzeyindeki Türk-Tatar bozkırını ele geçirmeye başladığı döneme, 16. yüzyıla kadar çıkarmakta abartma yoktur. Bu gelişim, sonraları Boğaz’a kadar genişleyecek siyasi bir yayılışın ilk aşamasıdır. Bölgeyi savunma, Osmanlı Devleti için Kırım’ın, Karadeniz’in ve nihayet İstanbul’un savunulması olacaktır. XVII. yüzyıl sonundaki (1683-1699) çetin uğraş içinde Kırımlılar ve Osmanlı devlet adamları bunu iyi sezmiş ve ilk defa Kırım’ın Ruslara, İstanbul’a saldırma için bir köprü olacağını söylemişlerdi.

Yüzyılın ilk yarısında İstanbul Boğazı’na kadar genişleyecek olan Kazak saldırıları, 1621-23 Türk-Leh savaşı, IV. Murad’ın 1634 Leh seferi, 1672-76 Türk-Leh savaşı, 1677-81 Türk-Rus savaşı meselenin başlıca evreleridir.

XVII. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu için en büyük sorunun, daha çok Orta-Avrupa olduğunu unutmamak gerekir. lS26’dan 1699’a kadar Osmanlı siyasi tarihi Orta-Avrupa sorunu etrafında dönmüştür. Kırımlılar coğrafi konumları sonucu, bütün kuvvetlerini kuzeyden gelen tehlike önünde toplamak istedikleri halde, Osmanlı hükümeti onları daima Orta-Avrupa savaş meydanlarına getirmek isteyecektir. Tatar süvari ordusu akınlarla düşmanın geri hatlarını bozma görevini üstlenirdi. Osmanlı Devleti’nin, Kuzey işlerini ertelemek zorunda kalması, ilkin Kazakların Karadeniz kuzeyindeki stepleri gittikçe daha yoğun Slavlaştırmalarına meydan vermiş ve nihayet burada onları egemenliği altına almak isteyen üç devlet –Türkiye, Polonya, Rusya- arasındaki mücadele, XVII. yüzyılı dolduran uğraşı sonunda Rusların yararına sonuçlanmıştır.

Son olarak Kara Mustafa, Ruslarla mücadeleye bir an önce kesin bir çözüm bulmak için bütün kuvvetleriyle, Rusya üzerine yüklendi (Çihrin Seferi), imparatorluk için en önemli sorun olan Orta-Avrupa sorununu kökünden çözmek istedi (1683 Viyana Seferi) ve devleti Orta-Avrupa’da uzun bir savaşa sürükledi. Bu durum, devleti, Kuzey işlerinde ister istemez hareketsiz bırakacak, buradaki uğraşı yalnız Kırım Hanlığı’nın omuzları üzerine yüklenecek, Hanlık kuvvetlerinin Ona-Avrupa’daki ölüm kalım uğraşısı için harcanmasına neden olacaktır. 1683-1699 savaşı sonunda imparatorluğun ve hanlığın bir daha belini doğrultamayacak bir şekilde çöküşü, Habsburgları Balkanlar’a, Rusları Kırım’a, Karadeniz’e kadar getirecektir. XVIII. yüzyılda imparatorluk için Kırım ve Karadeniz’in savunması” başlıca sorun olacak ve Kırım Hanlığı düşünce (1783), ölçüsüz büyüyen Rus tehlikesi doğrudan doğruya İstanbul’u tehdit edecektir. Görülüyor ki, yüzyıl süren bir mücadelenin son kanlı dönemi olan 1683-1699 savaşı, gerek Orta-Avrupa, gerek Kuzey-Karadeniz sorunlarının imparatorluk aleyhine yeni bir aşamaya girdiğini göstermiştir.

Özerk Eyaletler

Osmanlı İmparatorluğu çeşitli dönemlerde sınırları içine alınan bölgeler dolayısıyla, ayrı idari sistemleri uygulamaya gitmiştir. İmparatorluğun Fatih zamanında merkeziyetçi kuruluş döneminde Tuna ile Fırat nehirleri arasındaki bölge, ilk çekirdek bölge olarak kabul edilebilir. Bu bölgede, imparatorluğun ilk kanunları, bu arada timar sistemi hâkim bir rejim olarak yerleşti. Bu çekirdek bölge dışında devletin yüksek egemenliğini haracgüzar olarak tanıyan voyvodalıklar, dârü’l-‘ahd bölgesinde ikinci halkayı teşkil etmekteydi. Bunlar Eflak, Bogdan, Dubrovnik haracgüzâr eyaletleridir. Bununla beraber yine Fatih zamanında Kırım Hanlığı, Giraylar hanedanının egemenliği altında kalmak şartıyla, Osmanlı İmparatorluğu’na bağlanmıştır. Bir Müslüman devlet olarak Kırım, Giraylar hanedanı idaresinde özerk bir statüye sahipti. Osmanlı padişahı çoğu zaman, Kırım kabile aristokrasisi ile anlaşarak Kırım hanını tayin ederdi.

Ahidnâme koşulları altında haracgüzar eyaletlere sonradan Erdel ve Gürcistan katılacaktır. Yavuz Sultan Selim’in Arap eyaletlerini fethetmesinden sonra Mısır tamamıyla özerk bir idare altında imparatorluğa bağlanmıştır. Lübnan, keza özerk bir statü altındaydı. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı deniz gazilerinin kurmuş oldukları Cezayir, Tunus, Trablusgarb ocakları, fiilen özerk bir idareye sahip olmuşlar; XVII. yüzyıl kargaşa döneminde deniz seferlerinde işbirliği yapmakla beraber, iç idarelerinde yeniçerilerin ve deniz kaptanlarının (dayıların) idaresi altında özerk durumlarını güçlendirmişlerdir. XVII. yüzyılda yerli idarelerin, merkezden gönderilen paşalara direndiklerini tespit etmekteyiz.

Özerk statüde bulunan sâlyâneli eyaletler şunlardır: Mısır, Garp Ocakları, Bagdad, Bosna, Mekke ve Medine Şerifliği, Yemen. Bosna Avusturya ‘ya karşı bir uç bölgesi olduğu için, burada zeametler yerli ailelere ve babadan oğula ırsî olarak verilmekteydi. Zamanla bu bey aileleri, bir bakıma özerk bir idare kurmuşlardır.

Bütün bu özerk veya yarı-özerk eyâletler, XVII. yüzyılda, İstanbul’da merkezi hükümet kargaşa içine düştüğü zaman, özerklik durumlarını güçlendirmişlerdir.

Tags: , , , , , ,

Yorum gönder

Yorum göndermek için giriş yapmalısınız.